LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Karış ifadesini içeren 640 kelime bulundu...

a'zeb

  • Karısı olmayan erkek.

abs

  • Karıştırmak, halt.
  • Güneşte keş kurutmak.

açar

  • İştah açmaya yarayan turşu v.s. (Farsça)
  • İnişli yokuşlu yer. (Farsça)
  • Karıştırılmış, birleştirilmiş. (Farsça)

aczalud / aczâlûd

  • Güçsüzlükle karışık.

adem-alud / adem-âlûd

  • Yoklukla karışık.

adem-i iltibas

  • Herhangi bir karıştırma hâlinin olmaması.

adem-i müdahale / adem-i müdâhale

  • Karışmamazlık.

ademalud / ademâlûd

  • Yoklukla karışık.

adgas / adgâs

  • (Tekili: Dags) Desteler, demetler.
  • Karışık rüyalar.
  • Karışık söylentiler.

adgasu ahlam / adgâsu ahlâm

  • Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.

ağda

  • Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.

ahker

  • Ateşli kül, kül ile karışık ince kor. (Farsça)

ahlam / ahlâm / احلام

  • "Hulm"ün çoğulu, karışık rüyalar.
  • Karmakarışık rüyalar. (Arapça)
  • Düşazmalar. (Arapça)

ahlat

  • (Tekili: Hılt) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.

aile

  • Erkeğin karısı.
  • Ev halkı.
  • Akraba.
  • Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.

akilet-ül ekbad / âkilet-ül ekbâd

  • Ciğerler yiyen kadın.
  • Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.

aks

  • Karıştırmak.
  • Bir ağaç cinsi.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

als

  • Karıştırmak.

alud / âlûd

  • (Alude) Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış. (Farsça)
  • Bulaşık, karışık.

alude / âlûde

  • Bulaşmış, karışmış.
  • Karışık.

amig

  • Karışık. (Farsça)
  • Hakikat. (Farsça)
  • Mc: Çiftleşme. (Farsça)

amihte / âmîhte / آميخته

  • Karışmış, karışık. (Farsça)
  • Karışık, karışmış. (Arapça)

amihte-gi / amihte-gî

  • Karışmış olma. (Farsça)

amije

  • Şair. (Farsça)
  • Karışmış, karışık. (Farsça)

amiz / âmiz

  • Karışık, karışmış. (Âmihten) mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır. (Farsça)

anarşi

  • Karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.

anarşilik

  • Karışıklık, kanunsuzluk.

anarşist

  • Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.

asced

  • Halis, karışıksız altın.

asime-sar / asime-sâr

  • Kafası karışık. (Farsça)

asir

  • Karmakarışık.
  • Bitişik komşu.

asliyyet

  • Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik.
  • Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.

aşub / aşûb / âşûb / آشوب

  • Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)
  • Kargaşa. (Farsça)
  • Karıştırıcı. (Farsça)

aşub-engiz / aşûb-engiz

  • Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren. (Farsça)

aşub-gah / aşûb-gâh

  • Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri. (Farsça)

aşure / âşure

  • Bir çok meyve ve hububat karıştırılarak pişirilen tatlı; derleme, karışık.

atik

  • Berrak, saf, temiz, karışmamış, değerli.

ba'le

  • Erkeğin karısı, zevce.

ba'seret

  • Dikkatle teftiş etme.
  • Keşif ve istihrac etme.
  • Perâkende edip dağıtma.
  • İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma.
  • Meydana çıkma.
  • Kirli leke.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

balgam

  • Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir.
  • Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri.

behm

  • Çok siyah olan şey. Rengi başka renkle karışık olmayan nesne.

bekaalud / bekââlûd

  • Kalıcılıkla karışık.

bekale

  • Yağla karışmış keş.
  • Karıştırmak.

bekile

  • Yağla karışmış keş.

bekl

  • Karıştırmak, halt.

benzol

  • Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.

berhem

  • Karışık, çapraşık. (Farsça)
  • Toplu, birlikte, berâber. (Farsça)

berhem-zede

  • Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş. (Farsça)

berhem-zen

  • Karmakarışık eden, altını üstüne getiren. (Farsça)

beri / berî

  • (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan.

bevk

  • Sıçrayıp binme.
  • Toplanma. Bir araya gelme.
  • Karışma, karmakarışık olma.
  • Su kaynağını karıştırarak açma.

bevka'

  • Kargaşalık, karışıklık.

bey'-i mekruh / bey'-i mekrûh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun ise de kendisine dînin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan satış.

bey'-i mevkuf / bey'-i mevkûf

  • Aslı ve sıfatı sahîh ise de başkasının hakkı karışan alış-veriş.

bi-gışş / bî-gışş

  • Hilesiz, safi, karışıksız. (Farsça)
  • Samimi. (Farsça)

bilahalt / bilâhalt

  • Karıştırmadan.

bilfiil

  • Sırf kendisi. Kendi çalışması ile. Başkası karışmadan.

buhran

  • Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı.
  • Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.

bürhan-üt temanü' / bürhan-üt temânü'

  • İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî bir hassası ve zaruri bir lâzımı olduğuna dair ve şirkin butlanını isbat eden delil ki; eşyanın yaradılışı müteaddit ellere ve esbaba verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıklar çıkacağını gösterir, isbat eder.

cedh

  • Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak.
  • Sütü su ile karıştırmak.

çepel

  • Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.

cerda

  • Mahrum, çıplak.
  • Tüysüz, dazlak.
  • Çorak, verimsiz toprak, arazi.
  • Karıştırılmamış.

cess

  • Koparmak.
  • Bal mumu.
  • İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış olan şey.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cul

  • (Çoğulu: Ecvâl) Akıl.
  • Rey.
  • Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı.

cüsacis

  • Büyük deve.
  • Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.

dagmire

  • Karıştırmak, halt.

dags

  • (Çoğulu: Adgas) Rüyâ karışıklığı.
  • Karışık olmak.

dahil

  • (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.

dahl / دخل

  • Karışma, girme.
  • Nüfuz, te'sir.
  • Vâridat.
  • İrâd. İtiraz, ta'riz.
  • Ayıp, töhmet.
  • Müdahale etme, karışma. (Arapça)

dalaletalud / dalaletâlûd

  • Sapkınlık karışık.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

dehalet / dehâlet / دخالت

  • Karışma. (Arapça)
  • Sığınma. (Arapça)

derare

  • Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.

derhem

  • Karışık, karmakarışık. (Farsça)
  • Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken. (Farsça)
  • İncinme. (Farsça)

devk

  • Döğmek.
  • Karışmak.

devke

  • Karışmak, ihtilât.

devr-i müşevveş

  • Karışık dönem.

deyyus

  • Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.

dıgs

  • (Çoğulu: Edgas) Yaş ve kuru karışık bir tutam ot.
  • Te'vili sahih olmayan karışık rüya.

dıhle

  • Bir kişinin her işine karışan has adamı.

dilaşub / dilâşûb / دل آشوب

  • Gönül karıştıran, sevgili. (Farsça)

doz

  • Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı.
  • Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı.
  • Ölçü, miktar.

dua / duâ

  • Allaha yalvarma, yakarış, isteme, dileme.

ebu leheb

  • (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı

ecce

  • (Çoğulu: İcâc) Sıcak fazla olmak.
  • Karışmak.

edgas u ahlam / edgâs u ahlâm

  • Karışık rüyalar.

eflatuni / eflatunî

  • Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.

ehadis-i müteşabihe / ehâdîs-i müteşabihe

  • Çok mânâlara gelebilen ve bu mânâların arasında benzerlik olduğu için mânâları birbirine karıştırılan hadisler.

ehl-i iltibas

  • Hak ile batılı karıştıran kimseler.

eimme-i ehl-i beyt

  • Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.

eimme-i isna aşer / eimme-i isnâ aşer

  • On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.

emşac

  • (Tekili: Meşc) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.

enbür

  • Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet. (Farsça)

engihte

  • Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış. (Farsça)

engiz

  • Koparan, karıştıran, tahrib eden. (Farsça)

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

esbab-ı damenkeş / esbab-ı dâmenkeş

  • Bir işten elini eteğini çeken sebepler; bir işte doğrudan müdahelesi olmayan, işe karışmayan sebepler.

eşhel

  • Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ.
  • Elâ gözlü adam.

esmat

  • (Çoğulu: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.

evham-alud / evham-âlûd

  • Vehimler ve kuruntular karışmış.

evlad ü ıyal

  • Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

faza

  • Karışık.

ferhal

  • Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç. (Farsça)

ferid-i te'lif

  • Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.

fesad / fesâd

  • Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)
  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
  • Bozukluk, karışıklık.
  • Bozukluk, karışıklık, fitne, anarşi.
  • Fesat, bozukluk, karışıklık.

fesad-amiz

  • Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran. (Farsça)

fesad-engiz

  • Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.

fesad-ı te'lif

  • Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.

fesadat / fesadât / fesâdât

  • (Tekili: Fesad) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
  • Bozukluklar, karışıklıklar.
  • Fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.

feth-i mübin

  • Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in i

fettan

  • Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran.
  • Hırsız.
  • Şeytan.
  • Altın eriten kuyumcu.

fevkalkanun

  • Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.

fevza / fevzâ

  • Kargaşalık. Anarşi.
  • Karışmış, muhtelit.

fevza-yı ara / fevzâ-yı ârâ

  • Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.

firaşiyet

  • Karılık.
  • Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.

fırtına

  • Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması.
  • Rüzgârın çok şiddetli esmesi.

fitne / فِتْنَه

  • İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey.
  • Muhârebe.
  • Azdırma.
  • Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu.
  • Küfr. Fikir ihtilâfı.
  • Şikak. Kavga.
  • Delilik.
  • Mihnet ve beliye.
  • Mal ve evlâd.
  • Potada altın v
  • Ayrılık, karışıklık, kargaşa; insanı hak ve hakîkatten saptıracak şey. İnsanları sıkıntıya, belâya düşüren, müslümanların zararına sebeb olan iş. Düşmanlığa sebeb olan şey.
  • Kargaşa, karışıklık.
  • Karışıklık, azgınlık.

fitne-amiz / fitne-âmiz

  • Fitne çıkaran, fesat karıştıran. (Farsça)

fitne-cihan

  • Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. (Farsça)

fitne-i azime / fitne-i azîme / فِتْنَۀِ عَظ۪يمَه

  • Büyük karışıklık, azgınlık.

fıtr

  • (Çoğulu: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış.

gabise / gabîse

  • Keş ile karıştırılmış yağ.

gabs

  • Karıştırmak.

galil

  • (Çoğulu: Gılâl) Güneşin harareti.
  • Susuzluk harareti.
  • Kin, hased.
  • Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.

galis

  • Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.

gals

  • Karıştırmak.
  • Lâzım olmak.
  • Cür'et etmek.

gamız

  • Anlaşılmaz, anlaşılması güç.
  • Kapalı ve karışık söz.
  • Çukur yer.
  • Zayıf kişi.

gayk

  • (Gayuk) Fikri karışık olmak.

gaytale

  • (Çoğulu: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç.
  • Seslerin karışması.

geven

  • Çalı. Dikenli ve bir karış kadar boyunda bir nebat. Aslı Gevân'dır. (Türkçe)

girif

  • İç içe girmiş, karışık.

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)
  • Karışık, girişik, çapraşık.

girive

  • İçinden çıkılmaz karışık durum.

gışş

  • Hıyânet etmek, hâinlik yapmak.
  • Yaramaz olmak.
  • Saf olmayıp karışık olmak.

gumuz

  • Sözün kapalı ve karışık oluşu.

gusa'

  • Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.

hab-alud

  • Uykulu. Uyku karışık.

habal

  • Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık.
  • Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.

habs

  • Bir kaç şeyi birden karıştırmak.

hakaret-amiz / hakaret-âmiz

  • Hakaretle karışık. Hakaretle beraber. (Farsça)

hakaretamiz / hakaretâmiz

  • Hakaretle karışık.

hal'

  • Kaldırma. Kal' etme.
  • Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek.
  • Mansıb ve mesnetten ihraç etmek.
  • Elbise gibi şeyleri soymak.
  • Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek.
  • Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.

hal-i ihtilal / hâl-i ihtilâl

  • Ayaklanma durumu, karışıklık hâli.

halis / halîs / hâlis

  • Karışmış, muhtelif.
  • Siyah ile beyazı karışmış saç.
  • Tel.
  • Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli.
  • Pek beyaz.
  • Evvelce karışık iken kusuru zâil olan.
  • Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Müennesi: Hâlise'dir)
  • Saf, temiz, hîlesiz, katkısız. Menfaat düşüncesi karışmadan sırf Allah için olan, riya ve gösteriş bulunmayan.

halit / halît

  • Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse.
  • Şerik, ortak.
  • Karışmış.

halita / halîta / خليطه / خَل۪يطَه

  • Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış.
  • Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde.
  • Karışık halde olan; karışım.
  • Karışık olan, karma.
  • Karışım. (Arapça)
  • Alaşım. (Arapça)
  • Karışım.

halita-i dimaği / halita-i dimağî

  • Beyindeki karışım.
  • Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler. (Farsça)

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hallat

  • Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan.
  • Ortalığı karıştıran.

hals

  • Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak.
  • Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.

halt / خلط / خَلْطْ

  • Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek.
  • Yanlışlık, karıştırma.
  • Karıştırma.
  • Uygunsuz söz söyleme.
  • Karıştırma, hata.
  • Karıştırma. (Arapça)
  • Karıştırma, uygunsuz söz söyleme.

halt etme

  • Yanlışı doğruya karıştırma.

haltsız

  • Karıştırmaksızın.

hani'

  • Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.

hashasa

  • Açık ve âşikâr olma.
  • Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.

hass / hâss

  • (Çoğulu: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu.
  • Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan.
  • Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid.
  • Saf.
  • Tar: Osman

haşyet

  • Hürmetle karışık korku.
  • Sevgiyle karışık korku.

hayal-alud / hayal-âlud / hayal-âlûd

  • Hayalle karışık.
  • Hayalle karışmış.

hayalalud / hayâlâlûd

  • Hayâlle karışık.

hayat-ı ihtilal / hayat-ı ihtilâl

  • Karışıklığın, ayaklanmanın hayatı ve sebebi.

hayatalud / hayatâlûd

  • Hayatla karışık.

hayretalud / hayretâlûd

  • Hayretle karışık.

hays

  • Karıştırmak, halt.

hayse

  • Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak.

hayse-beyse

  • İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak.
  • Karışıklık.
  • Şiddet ve darlık.

haysebeyse

  • Kararsızlık, karışıklık, darlık.

hazire / hazîre

  • Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)

helali / helalî

  • Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez.
  • Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat.
  • Helâl ile alâkalı olan.

hemrace

  • Karıştırmak.

hemt

  • Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.

hengame / hengâme

  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

henne

  • Kişinin kendi karısı.

herc

  • Karışıklık. (Farsça)
  • İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad.
  • Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak.
  • Kapıyı açık bırakmak.
  • İnsanların işlerinin karışması.
  • Seğirtmek.
  • Katletmek.

herç

  • Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.

herc ü fesadat / herc ü fesâdat

  • Karışıklıklar ve bozukluklar.

herc ü merc

  • Karışıklık, dağınıklık.
  • Alt üst, karmakarışık, allak bullak.
  • Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak. (Farsça)

hercele

  • Karışık yürümek.

hercümerc

  • Karmakarışık.
  • Karmakarışık.

hercümerç

  • Karışıklık, dağınıklık.

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

heshese

  • Karışıp görüşme.

hevb

  • Yol, tarik.
  • Ateş alevi.
  • Karışık sözlü kimse.

heybet

  • Hürmetle karışık korku uyandıran hâl.

hezlamiz / hezlâmiz

  • Şaka ile karışık söz. Mizahlı kelâm.

hikmet-amiz

  • Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan. (Farsça)

hikmetamiz / hikmetâmiz

  • Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hılt

  • Bir şeye karışık, karışmış bulunan.
  • Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi.
  • Soyu, nesebi karışık kimse.

hılt-ı redi / hılt-ı redî

  • Vücudun hastalanmasına sebebiyet veren madde.
  • Bir şeye karışmış olan şey.

hind

  • Hindistan'ın kısa adı.
  • Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.)
  • Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hücnet

  • Kusur, noksan, ayıp.
  • Bayağılık, karışıklık, soysuzluk.
  • Sözdeki ayıp.

hükm-i müleffak

  • Helâl ve haram, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, birkaç mezhebin hükümlerini karıştırarak kolayına geleni seçtiği hüküm.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

hulse

  • Kapmak.
  • Karışmak.
  • Fırsat.

hun-ab

  • Sulu kan, kanlı su, su ile karışık kan. (Farsça)
  • Mc: Kanlı gözyaşı. (Farsça)

hüsn-ü teveccüh

  • Sevgi ile karışık medih ve takdir. İyi karşılanmak ve alâka görmek.

huss

  • Karışmadık, sâfi olan.
  • Ayrı bir kavim.

huşu / huşû

  • Korkuyla karışık sevgiden gelen edepli hal.
  • Sevgiyle karışık korku.

huşu'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.

huvase

  • (Çoğulu: Huvâsât) Karışık cemaat.

hüzn-amiz

  • Gam, keder ve hüzünle karışık. (Farsça)

hüzün-alud / hüzün-âlûd

  • Hüzünle karışık.

i'la

  • (Ulüv. den) Yükseltmek. Bir şeyin yukarısına çıkmak. Yukarı kaldırmak. Şânını yüceltmek. Şöhretini artırmak.

i'tikar

  • Birbirine karışıp sayılamama.

ibşas

  • Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

ıdgas

  • Karıştırmak.
  • Otu eliyle tutamlamak.

ifratalud / ifratâlûd

  • Aşırılıkla karışık, aşırılık bulunan.
  • Aşırılıkla karışık.

ifsad / ifsâd

  • Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.
  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.

ifsad-ı siyaset

  • Siyaseti bozma, siyasete fesat karıştırma.

ifsadat / ifsâdât

  • İfsadlar, bozma ve karıştırmalar.

ifsatçı

  • Karıştıran, karışıklık çıkaran.

iglak

  • Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak.
  • Zorla iş yaptırmak.
  • Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.

iglakat

  • (Tekili: İglak) Muğlak yapmalar.
  • Karışık ve anlaşılmaz sözler.

igtişaş

  • Karışıklık. Kargaşalık. Karmakarışık olmak.
  • Birisinin fena telkinini kabul etmek.

iğtişaş / iğtişâş / اغتشاش

  • Karışıklık.
  • Karışıklık, kargaşa, anarşi. (Arapça)

iğtişaşat / iğtişâşât / اغتشاشات

  • (Tekili: İgtişaş) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.
  • Karışıklıklar, anarşiler. (Arapça)

iğtişaşçı

  • Karışıklık çıkaran, hilekâr.

ihlal / ihlâl

  • Bozma, karıştırma.

ihlal edici / ihlâl edici

  • Bozucu, karıştırıcı.

ihlal etmek / ihlâl etmek

  • Bozmak, karıştırmak.

ihlal etmemek / ihlâl etmemek

  • Bozmamak, karıştırmamak.

ihlal-i emniyet / ihlâl-i emniyet

  • Düzeni, huzuru bozma, karıştırma.

ihtilaf

  • (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik.
  • Birisinin halifesi olmak.

ihtilal / ihtilâl / اِخْتِلَالْ

  • (Çoğulu: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık.
  • Şerre çalışmak, düzensizlik.
  • Ayaklanma, karışıklık.
  • Karışıklık, ayaklanma.

ihtilal-i beşer / ihtilâl-i beşer

  • İnsanlıktaki bozukluk, karışıklık.

ihtilal-i dimağiye / ihtilâl-i dimâğiye

  • Akıl karışıklığı.

ihtilal-i ruhiye / ihtilâl-i ruhiye

  • Ruhî karışıklıklar, çalkantılar.

ihtilal-i umur / ihtilal-i umûr

  • İşlerin karışıklığı, işlerin bozukluğu.

ihtilalat / ihtilâlât

  • İhtilâller, karışıklıklar, iç çalkantılar.

ihtilalat-ı beşeriye / ihtilâlât-ı beşeriye

  • İnsanlardaki ihtilaller, karışıklıklar.

ihtilalat-ı dahiliye / ihtilâlât-ı dahiliye

  • İç karışıklıklar, çatışmalar.

ihtilalci / ihtilâlci

  • İhtilâl yapan, karıştıran.

ihtilalkarane / ihtilâlkârâne

  • Karışıklık çıkararak.

ihtilat / ihtilât / اختلاط / اِخْتِلَاطْ

  • Karışmak, karışıp görüşmek.
  • Karışma, karışıp görüşme komplikasyon.
  • Karışıp görüşmek.
  • Karışma, görüşme.
  • Karışmak.
  • Karışma. (Arapça)
  • Görüşme, kaynaşma. (Arapça)
  • İhtilât etmek: Karışmak. (Arapça)
  • Kaynaşma, karışma.

ihtilat-ı mutlak / ihtilât-ı mutlak

  • Tam bir karışıklık.

ihtilatat / ihtilâtat

  • Karışıklıklar.
  • Karışmalar, görüşmeler.

ihvan-üs-safa / ihvân-üs-safâ

  • On birinci asrın ikinci yarısında Basra'da ortaya çıkan; "İslâmiyete birçok vehimler karışmış, onu bu vehimlerden temizlemek ancak felsefe ile mümkündür. İslâm dînini felsefe vâsıtasıyla saf hâle getirmelidir" diyen sapık ve gizli bir cemiyet, ekol.

iknaiyyat-ı hitabiyye

  • Kelâm ilmine ait bir ıstılahtır. Zannî olan aklî delil demektir. Bürhanın aşağı mertebesidir. Aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. İsbattan çok ikna vasfı taşır.

ila / îlâ

  • Kocanın karısına dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek "Sana yaklaşmayacağım" diye yemîn etmesi.
  • Yemin etmek.
  • Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi.
  • Sıkıntı ve derde uğrama.

ila'

  • Sıkıntı ve derde uğramak.
  • Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi.

ılgıdır

  • Bir metre kadar uzunluğunda, uçlarına birer karış kadar iki çivi sokulmuş ağaçtan yapılma bir ölçü âletidir.

ilhak / ilhâk / الحاق

  • Katma, karıştırma. (Arapça)
  • Katılma. (Arapça)
  • İlhak olunmak: Katılmak. (Arapça)

iltibas / التباس

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.
  • Karıştırma.
  • Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.
  • Karıştırma, ayıramama.
  • Karıştıma.

iltibas etme

  • Birini diğerine benzetme, birini diğeriyle karıştırma, birbirinden ayırt edememe.

iltibas etmek

  • Karıştırmak.

iltibas olmamak

  • Karışmamak.

iltibassız

  • Birbirine karışmayan.

ilticac

  • Karışık olma, karışma.
  • Sığınma. İltica etme.

iltihak

  • Karışmak. Katılmak. Yetişmek. Bitişmek.

iltiyah

  • Mayalanmak.
  • Karışmak.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

imtilal

  • Bir millete karışma.

imtizac

  • Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizacat-ı kimyeviye / imtizâcât-ı kimyeviye

  • Kimyasal bileşimler, kimyasal karışımlar.

imtizackar / imtizackâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

insibab

  • Dökülme. Akıtılma.
  • Cereyan etme.
  • Başka suya karışma.
  • Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.

inşikak-ı asa / inşikak-ı asâ

  • Değneğin kırılması.
  • Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.

inziva

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.

irtibak

  • Karışık ve çapraşık bir işe girişme.
  • Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri.
  • Bir kazâya uğrama.
  • Çamura batma.
  • Dolanbaçlı konuşma.
  • Karışma.
  • Bir işi aksi veya ters gitme.

irtibas

  • Perişan ve zor durumda kalma.
  • Pek karışık ve sıkışık olma.

irtiha'

  • Katılma, karışma.

irtikaş

  • Harpte askerlerin birbirine karışması.

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)

işkal / işkâl

  • Güçleştirme, müşkilleştirme.
  • Zorlaştırma.
  • Şüpheli ve karışık olma.

ısparmaca

  • Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.

iştibah

  • Birbirine benzeme, karışıklık.

iştibak

  • Karışıklık; birbirine geçme.
  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.

istibham

  • Karışık ve belirsiz olma.
  • Ses çıkarmama, susma.

istifna

  • Fenaya gitmek. Yokluğa karışmak.

istimzac / istimzâc

  • Uyuşmak. Beraber karışmak.
  • Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak.
  • Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.
  • Kaynaşma, karışma.

iştirak ettirme

  • Katma, karıştırma.

izzet-alud / izzet-âlûd

  • Şeref ve yücelikle karışık.

izzetalud / izzetâlûd

  • İzzetle karışık.

jaji / jajî

  • Tereyağı ile karışık peynirin tuluma konan şekli. (Farsça)

jülide / jülîde / ژوليده

  • Dağınık, perişan, karma karışık. (Farsça)
  • Dağınık, karışık. (Farsça)

kahin / kâhin

  • Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı.
  • Âlim.

kahz

  • İbrişim karışıklı beyaz bez.

kara

  • (Çoğulu: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı.
  • Su ile karışmış süt.

karine / karîne

  • Karışık bir iş veya meselenin anlaşılmasına yarayan hal, ipucu.

kartaban

  • Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.

kaşb

  • Karıştırmak.
  • Zehir içirmek.
  • Yaramazlıkla hatırlamak.
  • İncitmek.

keff-i yed

  • El çekme. Karışmama.

kehl

  • Otuz yaşını geçmiş, saçına aklık karışmış kimse.
  • Bit.

kelkahya / kelkâhya

  • Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kemal-i ihtilat / kemâl-i ihtilât

  • Tam bir karışıklık.

kemal-i tazarru ve niyaz

  • Tam bir dua ve yakarış.

keşmekeş / كَشْمَكَشْ

  • Karışıklık.
  • Karışıklık.
  • Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme. (Farsça)
  • Karma karışıklık.

keşmekeş-i ihtilaf / keşmekeş-i ihtilâf

  • Anlaşmazlıktan gelen karışıklık.

keşmekeşlik

  • Karışıklık.

keymus

  • yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır.

kılıbık

  • Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam.

kıraf

  • Cima etmek.
  • Karışmak.

kirs

  • (Çoğulu: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı.
  • Bir araya getirilmiş beytler.
  • Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.

kıtab

  • Karıştırmak.
  • Yüzünü pörtürmek.
  • Kaşlarını bir yere toplayan.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutbiye

  • Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.

kütüm

  • Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.)

labirent

  • Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. (Fransızca)
  • Çok karışık ve birbirini kesen yol. (Fransızca)

lahlaha

  • Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku.
  • Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.

laik / lâik

  • Din işlerini devlet işlerine karıştırmayan, devlet işlerini dinden ayrı tutan.

lakayd / lâkayd

  • Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.

lath

  • Her şeyin azı.
  • Bulaşmak ve karışmak.
  • Birine iftira atmak.

latm

  • Karıştırmak. Yapıştırmak.
  • Tokat vurmak.

layebgıyan / lâyebgıyan

  • Biri ötekine tecavüz edip karışmaz ve hâsiyetini bozamaz (meâlinde olup, nefyedilmiş muzari fiilidir.)

lebk

  • Akıllı olmak.
  • Islah etmek, terbiye etmek.
  • Karıştırmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

lebs

  • Giyecek şey.
  • Giyme. Giyinme.
  • Bir mânayı diğer bir mânâ ile karıştırmak. Sözün karışık ve şüpheli olması. Sözü karıştırıp şüpheye düşmek.

legat

  • Sesler kelâmla karışık olmak.

lehz

  • Vurmak.
  • Dürtmek.
  • Karıştırmak.

lett

  • Bağlama.
  • Karıştırma.
  • Vurma, dövme, dayak atma.
  • Yanaşma, yaklaşma.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

lisan-ı tazarru / lisân-ı tazarru

  • Yalvarma ve yakarış dili.

lüab-alud / lüab-âlud / lüab-âlûd

  • Salya, tükrük karışık.
  • Tükrükle karışık.

lübde

  • Çokluk.
  • Karıştırmak.
  • Yıkamak.

lübse

  • Sözün karışıklığı.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma-i mukayyed / mâ-i mukayyed

  • Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)

macun / mâcun

  • Karışım halinde ilaç.

mafevk / mâfevk / مافوق

  • Üst, üstü, yukarısı. (Arapça)

mağlata / mağlâta

  • Kafa karıştıran aldatıcı söz.
  • Zihni, aklı karıştıran söz.

maglata-i şeytaniye

  • İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.

magmaga

  • Karışmak, ihtilat.

magşuş

  • Katışık. Karışık. Saf olmayan.

mağşuş / مغشوش

  • Karışık, katışık, saf olmayan.
  • Sikke-i mağşuş: Karışık, hileli madenî para.
  • Karışmış. (Arapça)

magşuşe

  • Gümüş ve bakır karışığı akçe.

magşuşiyyet

  • Halis ve saf olmayış. Karışıklık.

mahlut / mahlût / مخلوط / مَخْلُوطْ

  • (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.
  • Karıştırılmış, karışık.
  • Karışık. (Arapça)
  • Karışık, karıştırılan.

mahluta

  • Bulgurla karışık mercimek çorbası.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

matemalud / mâtemâlûd

  • Yasla karışık.

mazarratı menafia mezc

  • Zararları yararlara katma, karıştırma.

mecmece

  • Yazının karışık olması.
  • Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.

medar-ı iltibas

  • Karıştırma sebebi.

medhaldar

  • Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan. (Farsça)

medsus

  • Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan.
  • İçine desise karışmış şey.

mehabet / mehâbet

  • Heybet.
  • Hürmetle karışık korku.
  • İhtiram. Azamet. Büyüklük.
  • Saygı ve sevgiyle karışık korku.

melez

  • (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan.
  • Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.
  • Irkı karışık.

melhuk

  • Karışmış, kavuşmuş. İltihak etmiş.

melike / melîke

  • Kadın hükümdar. Hükümdar karısı. Kraliçe.

meltut

  • Karışmış, mahlut.

memzuc / memzûc

  • Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş.
  • Şakalaşmak.
  • Oynamak.
  • Kaynaşmış, birbiri içine girmiş, karışmış.
  • Karışık.
  • Karışık, karışmış, mezc olmuş.

memzuç

  • Karışmış.

memzuc / ممزوج

  • Karışık. (Arapça)

meric / merîc

  • Muzdarip, sıkıntılı.
  • Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.

mesair

  • (Tekili: Mis'ar) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.

meşc

  • Karıştırmak. Haltetmek.

mesfiyy

  • Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

mesmese

  • Karıştırmak.
  • Karışık ve mültebis olmak.

meşub

  • Karışmış.

metal

  • Lât: Mâden.
  • Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde.

mevkuf satış / mevkûf satış

  • Sözleşme, alıcı ve verici açısından İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde; başkasının hakkı karışmış olan alış-veriş.

mevtalud / mevtâlûd

  • Ölümle karışık.

meyş

  • Halt etmek, karıştırmak.
  • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
  • Yünü kıla karıştırmak.
  • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

meyt

  • Irak olmak, ırak etmek. Uzak olmak, uzaklaştırmak. Karışmak.

mezc / مزج / مَزْجْ

  • Katma. Karıştırma.
  • Karıştırma, birbiri içinde bütünleştirme.
  • Katma, karıştırma.
  • Karıştırma, katıştırma.
  • Karıştırma. (Arapça)
  • Karıştırma, katma.

mezc etme

  • Birleştirme, karıştırma.

mezc olma

  • Karışma.

mezcen

  • Karıştırmakla. Katma suretiyle.

mezcetmek

  • Katmak. Karıştırmak.
  • Karıştırmak.

mezcetmek:

  • Karıştırmak. (Arapça - Türkçe)

mezci / mezcî

  • Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair.

mezh

  • (Müzâh-Müzâha-Mizâh) : Lâtife, şaka.
  • Mezc, katma, karıştırma.

mezik / mezîk

  • Su ile karışık süt.

micdah

  • (Çoğulu: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç.
  • Menazil-i Kamerden bir yıldız.

mihrak

  • Çok hareket eden.
  • Hareket âleti. Karıştıracak nesne.

mihrat

  • Tennur odunu karıştırdıkları âlet.
  • Çiftçi sabanı.

mihza

  • Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.

milhez

  • Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet.

mis'ar

  • (Çoğulu: Mesâir) Uzun.
  • Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.

mismas

  • Karıştırmak.

misvak / misvâk

  • Bir karış büyüklüğünde kesilmiş, dişleri temizlemek için kullanılan ve Erak denilen ağaçtan veya zeytin dalından yapılan ağaç fırça.

mizac

  • Huy, tabiat, fıtrat, bünye.
  • Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.

mizac-ı mutedile-i adalet / mizâc-ı mutedile-i adalet

  • Adaletin ölçülü karışımı, adil ve dengeli yapı.

mü'teşeb

  • Karışmış, mahlut.

mualebe

  • Erkeğin, karısı ile oynaması.

muamma

  • (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
  • Bilmece, anlaşılmaz ve karışık iş.

muamma-alud / muammâ-âlûd

  • Anlaşılması zor ve karışık.

muaşere

  • Karışmak.

mübarat

  • Bir kimsenin iş ortağından veya karısından, anlaşarak ayrılması.

mücerred

  • (Çoğulu: Mücerredât) Yalnız, tek.
  • Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.
  • Çıplak, soyulmuş.
  • Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr.
  • Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir.

mucib-i ihtilal / mûcib-i ihtilâl

  • İhtilâl sebebi, karışıklık nedeni.

müctenib

  • İctinâb eden, uzak duran, çekinen, bir şeye karışmayan, sakınan.

müçtenibane

  • Çekinerek, bir şeye karışmayarak.

müdahalat

  • (Tekili: Müdahale) Müdahaleler, karışmalar, araya girmeler.

müdahale / müdâhale / مداخله / مُدَاخَلَه

  • İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak.
  • Araya girme. Sokulma.
  • Karışma.
  • Karışma, girme.
  • Karışma. (Arapça)
  • Girme, karışma.

müdahale etme

  • Karışma.

müdahale-i gayr

  • Başkasının karışması.

müdahil

  • Dâhil olan. İçeri giren. El atan. Müdahale eden. Karışan.

müdahilan

  • (Tekili: Müdahil) Karışanlar. Müdahil olanlar.

müdahilin / müdahilîn

  • (Tekili: Müdahil) Müdahil olanlar, karışanlar, dâhil olan kimseler.

müerneb

  • İpliği tavşan yünüyle karışık nesne.

müfsid

  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

mugabese

  • Karıştırmak.

mugalaka

  • Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.

muhalata

  • (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.

muhalatat / muhalatât

  • Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.

muhallefe

  • Ölen bir adamın dul kalan karısı.

muhallit

  • (Halt. dan) Karıştıran, tahlit eden.

muhamere

  • Karışmak.
  • Gizlemek.

muharref

  • (Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş.

muhill

  • (Halel. den) İhlâl eden. Bozan. Sakatlayan. Karıştıran.

muhtel

  • Bozuk, karışık.

muhtelit / مختلط

  • Karışmış. Karışık. Karma.
  • Karışmış, iç içe girmiş.
  • Karışmış.
  • Karışık. (Arapça)

muhtelit olma

  • Karışma.

muhtell

  • Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş.
  • İntizamsız. Nizamsız olmuş.
  • Fakir kimse.
  • Çok susuz kalmış olan.

muhtelle

  • Düzensiz, karışmış, bozulmuş.

mukanat

  • Karıştırmak.

mukavver

  • Ziftle karışık veya ziftle kaplı.
  • Yuvarlak kesilmiş.

mülabese / mülâbese

  • Benzer şeylerin ayırt edilemiyerek birbirine karıştırılması.
  • Münasebet, yakınlık.

mülabeset / mülâbeset

  • (Lebs. den) Karışma. Münâsebet. Ülfet ve ihtilât etmek. Birbirine benzeyen iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi.
  • Takribi cihet.
  • Karışma, münasebet, iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi.
  • Karışma, bulaşma.

mülabis

  • (Lebs. den) Münasebet kuran. Yakınlık gösteren. Bir kimse ile aşırı ahbaplık eden.
  • Karışan.

mülebbes

  • (Lebs. den) İltibaslı, karışık.
  • Giyilmiş.

müleffık

  • Telfik yapan. Belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, dört mezhebin hükümlerinden kolayına geleni yapıp karıştıran.

mülemma'

  • (Lem'. den) Parlak. Revnekdar.
  • Bulaşmış, sıvanmış.
  • Karışık dilde söylenmiş manzume.
  • Renk renk olan.

mülevves

  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

mülha

  • (Çoğulu: Mülâh) Siyah ile karışık olan beyaz.
  • Lâtif ve güzel olan söz.

mülk şirketi

  • İki veya daha çok kimsenin, mîrâs veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip satın alarak, bir mala berâber sâhib olmaları; yâhut mallarını ayrılmayacak şekilde karıştırıp ortak olmaları.

mülk-i habis / mülk-i habîs

  • Helâl yolla kazanılan mal ile, haram yolla kazanılan malın karışmasından meydana gelen ve birbirinden kolayca ayrılamayan mülk.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

mültebis / مُلْتَبِسْ

  • Karıştırmış, yanılmış.
  • Birbirine karıştırılmış.
  • İltibas etmiş, birini öteki zannetmiş, karıştırmış olan.
  • Karışık, şüpheli ve benzer olan.
  • Karıştırılan.

mülteff

  • (Mülteffe) Birbirine sarılmış. Karışmış.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

mümazece

  • Övünme.
  • Karışmış, mahlut.

mümazeka

  • Karışmak.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

mümteziç

  • Birleşik, karışık.

mümtezicen

  • Karışmış olarak. Birbirine tamamen uyar bir hâlde.

münacat / münâcât / مُنَاجَاتْ

  • Allah'a yakarış.
  • Yakarış.

münacat-ı museviye / münâcât-ı mûseviye

  • Hz. Mûsâ'nın dua ve yakarışı.

munsabb

  • (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan.

mürcif

  • (Recefe. den) Fitne ve fesad için iftiralar ve yalan haberler neşrederek ortalığı karıştıran. Yalancı.
  • Mutlak bir şey ile meşgul olan.
  • Yer sarsıntısı. Zelzele.

mürekkeb

  • (Rükub. dan) Terkib edilmiş, bir kaç maddeden yapılmış.
  • Yazı yazmaya mahsus boya terkibi.
  • Karışmış, muhtelit.
  • Bitecek yer, münbit.
  • Asıl, esas.
  • İki veya daha çok şeyin karışmasından meydana gelen, bileşik.

mürhe

  • Karışmamış, saf, katıksız.

mürtekış

  • Birbirine giren. Karmakarışık olan.

müşa'şa

  • (Şa'şaa. dan) Parlayan, parıldayan.
  • Dedbedeli, gürültülü, patırtılı.
  • Karışmış, karışık.

müşevveş / مشوش / مُشَوَّشْ

  • Karmakarışık, anlaşılmaz, düzensiz.
  • Düzensiz, karma karışık.
  • Düzensiz, karışık.
  • Karışık. (Arapça)
  • Karışık.

müşevveş eden

  • Dağıtan, karıştıran.

müşevveş etme

  • Karıştırma.

müşevveşiyet / مُشَوَّشِيَتْ

  • Karışıklık.
  • Karışıklık, karmakarışık vaziyet.
  • Karışıklık, dağınıklık.
  • Karışıklık.

müşevveşiyet-i hal

  • Hal, durum karışıklığı.

müşevviş

  • Karıştıran, anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hâle koyan.

müsfah

  • Erkeğinin kendinden başka iki karısı daha olan kadın.

müştebeh

  • Zor, karışık.

müştebik

  • (Şebeke. den) Kafes gibi örülü olan.
  • Karışık, düğümlü olan.

müteakkıd

  • (Akd. dan) Düğümlenen, karışık olan.

mütearris

  • Karısına sevgisini bildiren.

mütecanib

  • (Cenb. den) İçtinab eden, çekinen, sakınan, uzaklaşan, karışmıyan.

mütedahil

  • İç içe, birbirinin içine girmiş vaziyette olan. Karışan.
  • Ödenmemiş, gecikmiş maaş.

mütefelsif

  • (Mütefelsef) Filozoflaşmış. Felsefe ile aklını karıştırmış.

mütehallit

  • Karışan, karışık olan, tahallüt eden.

mütelaşi

  • Telaş eden. Izdırab ile karışık acele eden. Telaşlı.

mütelebbis

  • Giyinmiş, elbiseli.
  • Karışık, başkasına bulaşmış, karışmış olan.

mütelevvis

  • Pis, kirli, murdar, paslanan, kirlenen.
  • Karışmış, muhtelit.

müterafık

  • Arkadaşlık eden, refekat eden, beraber bulunan.
  • Bir arada, karışık, karışmış.

müterafik / مترافق

  • Refakat eden. (Arapça)
  • Karışık, bir arada. (Arapça)

müteşabik

  • Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.

müteşabike / müteşâbike

  • Birbirine girmiş, örgülenmiş, karışık.

müteşaib

  • Şu'belenen.
  • Birbirine karışmamış.
  • Dallı, budaklı. Kollara ayrılmış.

müteşettit / متشتت

  • (Müteşettite) Dağılan, dağınık olan. Karışan, karışık bulunan. Perişan olan.
  • Karışık, dağınık. (Arapça)

müteşevviş

  • (Teşevvüş. den) Karışık, karmakarışık, anlaşılmaz, içinden çıkılmaz.

mütezahhir

  • (Zahr. dan) Bir kimse tarafından yardım edilen, yardım gören.
  • Karısına, nikâhı bozacak bir söz söyleyen.

mütezammıh

  • Güzel kokulu şeylerle karışmış olmak.

müzebzeb

  • Karmakarışık.
  • Elinden iş gelmez, bir şeye karar veremeyen. Beceriksiz.

müzebzib

  • Karıştıran. Karmakarışık eden.

na-behre

  • Azim, ulu. (Farsça)
  • Karışık. (Farsça)
  • Soysuz. (Farsça)

na-saf

  • Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan. (Farsça)

nafaka-i iddet

  • Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.

nahise

  • Koyun sütüyle karışık keçi sütü.

naşiz

  • Karısına karşı çok zâlim olan koca.
  • (Kalb) heyecanla coşma.
  • Kalkmış, kabarmış, atan (damar).

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

neme lazım / neme lâzım

  • "Bu işle ilgilenmem, bana ne, buna karışmam" anlamında bir ifade.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

nevmalud / nevmâlûd

  • Uyku ile karışık.

nıkris

  • (Nıkrîs) (Çoğulu: Nekaris) Ayak ağrısı.

niyaz / niyâz

  • Yalvarma, yakarış.

nükte-amiz / nükte-âmiz

  • Nükte karıştıran. (Farsça)

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

orhan gazi

  • (Mi: 1288 - 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli'ye geçtiler. Türbes

paluş

  • Karışık. (Farsça)

pandomima

  • Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi.
  • Sessiz tiyatro oyunu.

pandomima kopmak

  • Karışıklık çıkmak.
  • Seyircileri eğlendiren kavga çıkmak.

pejulide

  • Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış. (Farsça)

perişan

  • Dağınık, karışık. (Farsça)
  • Bozuk, tertibsiz, düzensiz. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü, kaygılı. (Farsça)
  • Dağınıklık, karışıklık.

piç-a-piç

  • Karma karış, pek dolaşık, kıvrım kıvrım. (Farsça)

piçide

  • Karışmış, bükülmüş, kıvrılmış. (Farsça)

pür-çin

  • Çok buruşuk, çok bükülmüş ve karışık. (Farsça)

pürniyaz

  • Dua ve yakarış ile dopdolu.

ramik

  • Miskle karıştırılan siyah bir madde.

ratık

  • Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak.
  • Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek.

rebike

  • Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek.
  • Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek.
  • Bulamaç aşı.

rebk

  • Karıştırmak.

redd-i müdahale / redd-i müdâhale / رَدِّ مُدَاخَلَه

  • Karışmayı reddetme.

redd-i müdahale kanunu

  • Hiç kimsenin karışmasını kabul etmeme kanunu.

resa'

  • Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe "resise" derler.)

retn

  • Karıştırmak.

revban

  • (Çoğulu: Rübâ) Sütün yoğurt olması.
  • Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.

revc

  • (Revac) Geçmek.
  • Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması.

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

sahb

  • (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.

sahik

  • Uzak.
  • Müretteb olan söz.
  • Hemen anlaşılmaz derece.
  • Çok karışık ve anlaşılmaz söz.

sahte

  • Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. (Farsça)
  • Kalp, karışık. (Farsça)

salahiyet

  • Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak.
  • Bir dâvaya bakabilmek.

salsal

  • Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık.
  • Çok anırgan eşek.

savt

  • (Çoğulu: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç.
  • Bir şeyi diğerine karıştırmak.

şebeh

  • (Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey.
  • Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni.

şebk

  • Karıştırmak.

şebr

  • Karışlamak.
  • Hediye vermek, atâ etmek.
  • Ücret.
  • Kira.

sedef

  • Karanlık ve aydınlığın karışması.
  • Gece ve sabah.
  • Sabahın evveli.

şefşefe

  • Zayıflatmak.
  • Hareket ettirmek, depretmek.
  • Karışmak.

şehab

  • Su ile karışmış süt.

şehd-amiz

  • Bal gibi tatlı. Balla karışık. (Farsça)

şehik / şehîk

  • Hıçkırıkla karışık iç çekme.

şehr-aşub

  • Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.

şehraşub / şehrâşûb / شهر آشوب

  • Şehir karıştıran. (Farsça)

şehşeh

  • Karışmak.

şemet

  • Saçın akı karasına karışmak.

şemit

  • Karışık.

şemta

  • Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze.
  • Akı karasına karışmış saç.

sere

  • Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.

şevb

  • Karıştırmak.
  • İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.

sevit

  • Karışmış, muhtelit.

seyr

  • Yürüyüş.
  • Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme.
  • Görülecek şey ve yer.
  • Uzaktan bakıp karışmama.
  • Yolculuk.

seyyiat-alud / seyyiat-âlûd

  • Kötülüklere karışmış, fenalıklara bulaşmış.

seyyiatalud / seyyiatâlûd

  • Çirkinliklerle karışık.

şibr

  • Karış.

şiddet-i imtizaç

  • Tam bir uyum; birbiriyle tam bir uyum içinde karışma, birleşme.

silahşör

  • Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı.
  • Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bi

şimrac

  • (Çoğulu: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek.
  • Yalan karışık söz.

sırf

  • Sadece, yalnızca.
  • Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan.

sirişte

  • Yoğrulmuş, karıştırılmış. (Farsça)

şirk-alud / şirk-âlud

  • Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette. (Farsça)

şirket ve kesret

  • Ortaklık ve çokluğa dayalı sistem; bir çok unsurun kurduğu ortaklık, şirket; yani bir işe birçok elin karışması.

siyera'

  • İbrişimle karışık alaca bez.

şübehat-alud / şübehat-âlûd

  • Şüphelerle karma karışık olmuş, şüphelerle dolu.

şur-efgen

  • Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. (Farsça)

sürb

  • Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı. (Farsça)

şuride

  • Perişan, karışık. (Farsça)
  • Tutkun, âşık, meftun. (Farsça)

şuridegi / şuridegî

  • Karışıklık, perişanlık. (Farsça)
  • Tutkunluk, düşkünlük. (Farsça)

şuridehatır / şûrîdehâtır / شوریده خاطر

  • Gönlü perişan, aklı karışık. (Farsça - Arapça)

şuriş

  • Karışıklık, kargaşalık. (Farsça)

şütür gürbe

  • "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü. (Farsça)

ta'bie

  • Karıştırmak.
  • Beslemek, terbiye etmek.
  • Hazırlamak.

taac'uc

  • Çeşitli seslerin birbirine karışması.

taarrus

  • (Çoğulu: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.

taglit

  • (Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma.
  • Karıştırma.

tagşiş

  • (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak.
  • Aklı gidermek.
  • Hayran etmek.

tağşiş

  • Karıştırma.

tahallül

  • Araya girme, içine karışma.
  • (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak.
  • Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması.
  • Dişleri hilâllamak.

tahallül-ü burudet

  • Soğuğun sıcağın içine karışması.

tahallut

  • (Halt. dan) Karışma. Karışık olma.

taharrüf / تَحَرُّفْ

  • Kalem karıştırma neticesinde bozulma.

tahin

  • Darı unu.
  • Öğütülmüş tahıl.
  • Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.

tahkir-amiz / tahkir-âmiz

  • Hakaretle karışık söz. (Farsça)
  • Tahkir edici. (Farsça)

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahlit / تخليط

  • (Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme.
  • Karıştırma. (Arapça)

tahrif

  • Bozma, karıştırma.
  • (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak.
  • Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek.
  • Başka tarafa meylettirmek.

tahrifat / tahrifât

  • Bir yazıdaki cümlelerin anlamlarını karıştırma, değiştirmeler.
  • (Tekili: Tahrif) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.

talak / talâk

  • Boşamak. Boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşamak, boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Erkeğin karısını boşadıktan sonra tekrar karısına dönmesini mümkün kılan boşanma şekli.

taly

  • Karışmak.

tar ü mar

  • Dağınık, karmakarışık, perişan. (Farsça)

tarümar / târümâr / تارومار

  • Dağınık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Târümâr etmek: (Farsça)
  • Dağıtmak, karıştırmak. (Farsça)
  • Perişan etmek. (Farsça)
  • Tarümâr olmak: (Farsça)
  • Dağılmak, karışmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

tasarruf

  • İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı.
  • (Para veya mal) artırma.
  • Bir şeye karışıp müdahale etme.

tasbih

  • Rüzgârdan dolayı otun kuruması.
  • Sütü su ile karıştırıp içirmek.

tatlik

  • Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.

tazarru / tazarrû

  • Dua, yakarış.
  • Yalvarmak, yakarış.

tazarru ve niyaz

  • Dua ve yakarış.

tazarruat / tazarruât

  • Yakarışlar, niyazlar.

te'lif

  • Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek.
  • Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak.
  • Eser yazmak.
  • Noksan bir adedi bine çıkarmak.

tebekkül

  • Karışmak.

tebelbül

  • Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve Türkçe olmak gibi.
  • Karışıklık.

tebelbül-ü elsine

  • Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi.

tebelleş

  • Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış.

tecsis

  • Kireç karıştırmak.
  • Kireçle sıvamak.
  • Binayı kireçle yapmak.

tedahül / tedâhül / تداخل

  • İç içe olmak. Birbiri içine girmek.
  • Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak.
  • Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
  • Karışma. (Arapça)
  • Yığılışma. (Arapça)

tefnin

  • Karıştırmak.
  • Çeşitli yapmak.

tehdid-amiz / tehdid-âmiz

  • Tehditle karışık, tehdit eder surette. (Farsça)

tehviş

  • Karma karışık etme.
  • Bir yere toplama.

telazum

  • Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak.

teleclüc

  • Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek.
  • Kımıldatmak. Hareket etmek.
  • Tereddüt.

telfik

  • Helâl ve harâm, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, mezheblerin hükümlerinden kolay olanı yapma ve karıştırma.

telif-i müşevveş

  • Karışık ve anlaşılması zor olan bir kitap.

temazüc

  • Birbiriyle karışmak.
  • Şakalaşma.

temekkük

  • Karışmak.

temzic

  • Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek.
  • Bir kimseye bir şey vermek.

terekküb

  • Birleşme, karışma.
  • Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek.
  • Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.

terkib

  • Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek.
  • Birbirine karıştırılmış maddeler.
  • Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirin

terkibat

  • (Tekili: Terkib) Terkipler. Birkaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen şeyler.

teşabük

  • Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.

teşabür

  • Birbiriyle karışlarını ölçmek.
  • Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.

teşbir

  • Karışlama.
  • Ölçme.

tesennüm

  • Ufak olmak.
  • Yerden iki üç karış yüksek olmak.
  • Hörgüç üstüne binmek.

teşevvüş / تشوش

  • Karma karışık olma.
  • Bulanıklık, karışıklık.
  • Karışıklık, bulanıklık.
  • Karışıklık. (Arapça)

teşevvüş-ü fikri / teşevvüş-ü fikrî / تَشَوُّشُ فِكْر۪ي

  • Fikir açısından karışıklığa düşme.
  • Fikrin karmakarışık olması.

teşevvüşat-ı akliye

  • Akılın karmakarışık olması, bulanması.

teşviş / teşvîş / تَشْو۪يشْ

  • Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma.
  • Karıştırma.
  • Karıştırma, bulandırma.
  • Karıştırma.

teşvişiyyet

  • Karışıklık, bozukluk.

tesvit

  • Karıştırmak.

tezabüh

  • Bir karış miktarı yeri yarmak.
  • Birbirini boğazlamak.

tezakkum

  • Lokma lokma etmek.
  • Kaymak ile hurmayı karıştırıp yemek. (O taama "zekkum" derler.)

tezebzüb

  • Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık.

tezvir

  • Söze yalan karıştırma. Yalan söze ziynet verme.
  • Şahidin şehadetini iptal etme.
  • Kendini ziyaret edene ikram etme.
  • Yalan ve iftira karıştırarak sözü süsleme, sahtekârlık.
  • Söze yalan karıştırma.

tezvirat / tezvirât

  • Söze yalan karıştırmalar.

üfürre

  • Karışmak.

ukde

  • Düğüm, bağ.
  • Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat.
  • Ağaçlık yer.
  • Pelteklik, kekemelik.
  • Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey.

ulase

  • Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.

ulüvv

  • Büyüklük, yükseklik.
  • Bir şeyin yukarısına çıkma.
  • Şan, şeref ve kadr sahibi olma.

ümluc

  • Yaprak.
  • Selvi yaprağına benzer uzun, karışık bir ot.

uşabe

  • (Çoğulu: Eşâyib) Karışık olan.
  • Nesebi karışık kişi.

üşabe

  • Irkı, nesebi karışık adam.
  • Karışık cemaat.
  • Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.

üslupşiken / üslûpşiken

  • İfade ve anlatımı bozuk, karışık.

vahşet-amiz / vahşet-âmiz

  • Vahşetle karışık. (Farsça)

vehm-alud / vehm-âlud

  • Vehimli. Vehim dolu. Vehim karışık. (Farsça)

velika

  • Yağla unu karıştırarak yapılan yemek.

velvele

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.

veşc

  • Yaralamak.
  • Parçalamak.
  • Karışmak.

vizam

  • Her nesnenin ağırlığı.
  • Başka birşeyle karışmış olan nesne. (Buğdayla karışmış toprak gibi.)

za'f-ı te'lif

  • Edb: İbarenin, anlamayı güçleştirecek kadar karışık olması.

zehir-alud / zehir-alûd

  • Zehirli, zehir karışmış.

zehr-alud

  • Zehirli. Zehir karışmış. (Farsça)

zehralud / zehrâlûd

  • Zehirle karışık.

zekeriyya

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne, Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kız

zelzele-i hercümerc

  • Karma karışıklığın sarsıntısı.

zerk-alud / zerk-âlûd

  • Riyalı, riya karışık. (Farsça)

zevalalud / zevâlâlûd

  • Zevalle karışık.

zevk-alud / zevk-âlud

  • Zevkli, zevk karışık. (Farsça)

zevkalud / zevkâlûd

  • Zevkle karışık.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs
  • Kocanın karısına "sen anam gibisin" demesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR