LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Karân ifadesini içeren 280 kelime bulundu...

müceddid / müceddîd

  • Yenileyici, kuvvetlendirici. İslâm dînini kuvvetlendiren, bid'atleri yâni İslâm dînine sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran âlim.

adem zulümatı

  • Hiçlik karanlıkları.

agtaş

  • Karanlık.
  • Zayıf gözlü.

akise

  • Çok fazla deve.
  • Karanlık gece.

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

alem-i zulümat / âlem-i zulümat

  • Karanlıklar âlemi.

amus

  • Karanlık.

anarşist

  • Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.

as'ase

  • (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
  • Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
  • Bulutun yere yakın olması.

asa-yı musa / asâ-yı musâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl

assal / assâl

  • Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.

aşubengiz / âşûbengîz / آشوب انگيز

  • Kargaşa çıkaran. (Farsça)

aşve

  • Akşam karanlığı.
  • Akşam yemeği.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

ayet-i zulümat / âyet-i zulümat

  • Dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri.

ayn-ı zulmet

  • Tam bir karanlık.

azlem

  • Çok zâlim. Pek zâlim.
  • Çok karanlık.

bad-ı pürgu / bâd-ı pürgû

  • Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

baharat

  • Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.

berarende

  • Üste getiren, üzerine çıkaran. (Farsça)

bid'at ehli

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmının yolundan (Ehl-i sünnet îtikâdından) ayrılanlar. Bid'at sâhibi. Îtikâdda (îmânda) ve amelde (ibâdette) dinde olmayan yenilikler ortaya çıkaran kimseler, dinde reformcular.

bih-ken

  • Kökünden çıkaran, kök söken. (Farsça)

büyük doğucular

  • Büyük Doğu dergisini çıkaranlar.

çader-i kuhli / çader-i kuhlî

  • Sema, gök.
  • Karanlık gece.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

cazgır

  • Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

cemal-i masnuat / cemâl-i masnuat

  • Allah'ın yaratıklarındaki sanatkârane, mükemmel, kusursuz güzellikler.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

çetr-i anberin

  • Karanlık gece.

cifir / جِفِرْ

  • Harflerin sırlarıyla ma'nâ çıkaran ilim.

cinh

  • Gece karanlığı.

cinun

  • Gece karanlık olmak.

dall u mudılle / dâll u mudılle

  • Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.

damic

  • Karanlık.

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

de'da

  • Her ayın son günü.
  • Şaban'ın son günü.
  • Çok karanlık gece.

decv

  • Nikâh.
  • Çok karanlık, zulmet.

decye

  • (Çoğulu: Dücâ) Karanlık, zulmet.

dehş

  • Bulanıklık, karanlık. Zulümat. (Farsça)
  • Bir işe başlama. (Farsça)

delehmes

  • Arslan.
  • Bahâdır, kahraman.
  • Çeri.
  • Kuvvetli kişi.
  • Çok karanlık olan gece.

deles

  • Karanlık.
  • Yaz sonunda yapraklanır bir ot.
  • Bir şeyi gizlemek.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

devahin

  • (Tekili: Dâhine) Duman çıkaran bacalar.

deyacir

  • (Tekili: Deycür) Karanlıklar, zulümatlar.

deycuc

  • (Çoğulu: Deyâcic) Karanlık, zulmet.

deycur

  • (Çoğulu: Deyâcir) Karanlık.

düca

  • Zulmet, karanlık.

dücce

  • Fazla karanlık, ziyade zulmet.

dücce-i lücce

  • Denizin engin karanlığı.

düci

  • (Tekili: Dücye) Karanlıklar, zulümat.

dücme

  • Karanlık, zulmet.

dücne

  • (Çoğulu: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık.

dücünne

  • (Çoğulu: Dücünnât) Bulut kat kat olma.
  • Karanlık, zulmet.
  • Yağmur yağma.

dücye

  • (Çoğulu: Dücâ) Bal arısının kovanı.
  • Avcılar kümesi.
  • Zulmet, karanlık.

dugn

  • Karanlık, zulmet.

dümus

  • Geceleyin çok karanlık olmak.

ef'al-i ilahiye / ef'âl-i ilâhîye

  • Kâinattaki varlıkları ortaya çıkaran İlâhi fiiller.

ef'al-i umumiye-i ilahiye / ef'âl-i umumiye-i ilâhiye

  • Bütün varlıklar âleminde varlıkları ortaya çıkaran İlâhî fiiller.

ehl-i fesat

  • Bozgunculuk çıkaranlar.

ehl-i idlal / ehl-i idlâl

  • Yoldan çıkaranlar, saptıranlar.

ehl-i ispat

  • Doğruyu ortaya çıkaran kimseler.

ehremen

  • Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.

elyel

  • Çok karanlık gece.

envar

  • (Tekili: Nur) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.

esavid

  • (Tekili: Sevâd) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar.

esvide

  • (Tekili: Sevâd) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar.
  • Çok mallar, fazla mülkler.

etmeseh

  • Karanlık, sessiz gece.

evham-ı muzlime

  • Karanlık vehimler, kuşkular.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

farfara / fârfâra / فَارْفَارَه

  • Hafif meşreb, gürültü çıkaran.

fasid-faside / fâsid-fâside

  • Kötü, fena, yanlış, bozuk.
  • Münafık, fesad çıkaran.

fatin

  • (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Fecr-i kâzibi tâkibeden tam karanlıktan sonraki beyazlık. Sabah namazının ve orucun başlama vakti.

fehme

  • (Çoğulu: Fuhem-Fuhum) Kömür.
  • Karanlık.

felsefe-i sakime-i avrupaiye / felsefe-i sakîme-i avrupaiye

  • Avrupa'nın hastalıklı ve karanlık felsefesi.

ferancemşek

  • Reyhan karanfili.

fesad-engiz

  • Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

fetret

  • Karanlık, mânevî buhran zamanı.

fetret devri

  • Karanlık dönem, vahyin kesildiği mânevî buhran zamanı.

fettan

  • Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran.
  • Hırsız.
  • Şeytan.
  • Altın eriten kuyumcu.

fırak-ı fesadiye

  • Fesat, bozugunculuk çıkaran gruplar.

fitne-amiz / fitne-âmiz

  • Fitne çıkaran, fesat karıştıran. (Farsça)

fitne-engiz

  • Fitne çıkaran. (Farsça)

gabes

  • Karanlık gece.
  • Biraz bulanık renkte olan beyazlık.

gales

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gasak-ul leyl

  • Gecenin ilk karanlığı.

gasem

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gasık / gâsık

  • Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık.
  • Ay doğmak.
  • Gece, karanlık.

gasm

  • Karanlık, zulmet.

gasuk

  • Karanlık olmak.

gataş

  • (Çoğulu: Agtaş) Karanlık.
  • Devamlı su akan gözdeki zayıflık.

gayahib

  • (Tekili: Gayheb) Gece karanlıkları.

gayheb

  • (Çoğulu: Gayâhib) Gece karanlığı.

gazf

  • Kulağın sarkık olması.
  • Kırmak.
  • Geceleyin karanlık olmak.

gazıye

  • Çok karanlık olan yer.
  • Büyük nurlu şey.

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gusv

  • Zulmet, karanlık.

han

  • Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan. (Farsça)

hanadis

  • (Tekili: Hındıs) Musibetler.
  • Karanlık geceler.
  • Şiddetli hâller.

hava-i zulmet / havâ-i zulmet

  • Karanlık hava.

hayt-i esved

  • Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.

hidayet güneşi

  • Bütün hak ve hakikatleri güneş gibi ortaya çıkaran, insanlara iman yolunu gösteren Kur'ân.

hındis

  • (Çoğulu: Hanâdis) Katı karanlık.

hırka-i şerif / hırka-i şerîf

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında büyük velî Veysel Karânî hazretlerine verilmesini vasiyet ettiği mübârek hırkası. Veysel Karânî'ye hediye edilen bu hırka, İstanbul Fâtih'teki Hırka-i Şerîf Câmii'ndedir.

hudara

  • Karanlık gece.
  • Siyah bulut.

hudariyye

  • Tavşancıl kuşu.
  • Karanlık gece.

hursendane

  • Kanaatkârâne, tokgözlülükle. (Farsça)

hutaf

  • (Çoğulu: Hatâtif) Demir çengel.
  • Makaranın iki tarafında olan eğri demir.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

ifsat komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran grup.

ifsatçı

  • Karıştıran, karışıklık çıkaran.

igtaş

  • Karanlık olmak.

igtimad

  • (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme.
  • Karanlıkta görünmez olmak.

iğtişaşçı

  • Karışıklık çıkaran, hilekâr.

igzaf

  • Gece çok karanlık olmak.

ilm-i cifir / عِلْمِ جِفِرْ

  • Harflerden ma'nâ çıkaran ilim.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

inkişaf ettiren

  • Ortaya çıkaran.

ıs'as

  • Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak.
  • Karanlığın açılması.
  • Bulutun yere yakın olması.
  • Peşinden gitmek.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

izhar eden / izhâr eden

  • Gösteren, ortaya çıkaran.

ızlam

  • Karanlık, zulmet.
  • Zulmetme, karanlıkta bırakma.

izlam

  • Karanlık olmak. Zulme giriftar olmak. Zulme tutulmak.

kali'

  • (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.

karanful

  • Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.

karanfül

  • (Bak: KARANFUL)

kaşif / kâşif

  • Keşfeden, bulan, meydana çıkaran.

kaskase

  • Çok karanlık gece.
  • Asâ, sopa, baston.

kassar

  • Leke çıkaran.
  • Çırpıcı, yıkayıcı.

kastar

  • (Çoğulu: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse.
  • Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.

katere

  • Bir şey üzerine çökmüş toz.
  • İs gibi bir karanlık.
  • Toz.
  • Kebap yapmak.
  • Pişmiş şeyin kokması.

katim

  • Toz çokluğundan karanlık olan.

kemençe

  • Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. (Farsça)
  • Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti. (Farsça)

keşşaf

  • Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran.
  • Meşhur bir tefsir ismi.
  • İzci.

keşşaf zaman

  • Gizli şeyleri ortaya çıkaran zaman, keşfedici zaman.

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

kundak

  • Bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.

leyl-i tarık / leyl-i târık

  • Karanlık gece.

leyla

  • Çok karanlık gece.
  • Arabi ayların son gecesi.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.

leyle-i süveyda / leyle-i süveydâ

  • Gece karanlığı. Geceye benzeyen siyahlık.
  • Karanlık gece, göz bebeğindeki siyah nokta.

leyle-i zulmet-i cehil

  • Cehaletin karanlık gecesi.

magamiz

  • (Tekili: Magmaz) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.

magtuş

  • Karanlık yer.

makam-ı üveys

  • Veysel Karani'nin makamı.

masnuat

  • San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.

maye-i şeb

  • Gece karanlığı.

melez

  • (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan.
  • Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

meş'ale

  • Karanlıkları aydınlatmaya yarayan âlet; lâmba.

mes'elede müctehid

  • Mezheb reîsinin bildirmediği mes'eleler için, mezhebin usûl ve kâidelerine bağlı kalarak, dînî delillerden hüküm çıkaran âlimler.

mesmud

  • Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.

mezheb imamı / mezheb imâmı

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

mihek

  • Küçük çivi. (Farsça)
  • Karanfil. (Farsça)

muabbir

  • (İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.

muabbirin / muabbirîn

  • (Tekili: Muabbir) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.

mübadi / mübadî

  • Ortaya koyan, meydana çıkaran.

mübriz

  • (Büruz. dan) Meydana çıkaran, gösteren, ibraz eden.

mübtedi'

  • Yeni bir şey icad eden. Bedi'a çıkaran. Bid'at uyduran. Ehl-i bid'a.

mubtıl

  • İptal eden, bozup yanlışa düşüren, batıl ve boş şey ortaya çıkaran.

müctehid / مُجْتَهِدْ

  • İçtihâd eden, âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimi.
  • Âyet ve hadîslerden hüküm çıkaran büyük âlim.
  • Âyet ve hadîsden hüküm çıkaran büyük zât.

müctehid fil-mes'ele

  • Mezheb reîsinin (imâmının) bildirmediği mes'eleler için mezhebin usûl ve kâidelerine göre hüküm çıkaran İslâm âlimi.

müctehid fil-mezheb

  • Mezhebde müctehid; mezheb reisinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dört delîlden (Kitâb, yâni Kur'ân-ı kerîm, sünnet, icmâ', kıyâs,hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de den ir.

müctehid-i mukayyed

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, delîllerden yeni hükümler çıkaran İslâm âlimi. Mukayyed müctehid.

müctehid-i müntesib

  • Mezheb reîsinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, edille-i şer'iyyeden (dört ana delîlden) hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid fil-mezheb (mezhebde müctehid) de denir.

müçtehidin / müçtehidîn

  • Müçtehitler; âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri.

mudill

  • İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.

mudille

  • (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.

müdlehimm

  • Karanlık.

müfsid

  • Fesat çıkaran, bozucu.
  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

muhakkıkin / muhakkıkîn

  • Hakikati, gerçeği bulup meydana çıkaranlar, araştırıcılar.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Hakikatı bulup meydana çıkaranlar.
  • İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.

muhdis

  • Hâdiseye sebeb olan. İhdas eden. Yeni bir şey ortaya çıkaran.

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga

mukayyed müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

mükezzib

  • Tekzib eden. Yalanlayan, yalan çıkaran.

mukterih

  • Bir şeye kasd eden, araştıran.
  • Yeniden meydana çıkaran.
  • Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden.

müneccim

  • Yıldızların hareket ve hâllerini tedkikle uğraşan, mevki ve harekâtından mâna ve hüküm çıkaran. Falcı.
  • Astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran.

musanna'

  • Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan.
  • Uydurulmuş, yapmacık.

müstahric

  • (Huruc. dan) İstihrac eden, çıkaran. İbâreden mâna çıkarmak istidadında olan.

müstensih

  • İstinsah eden. Yazıyı çoğaltan, kopya çıkaran.
  • Teksir makinesi. Çoğaltma makinesi.

müstentic

  • (Netice. den) Sonuç çıkaran, netice çıkaran, istintac eden.

mutasavvıt

  • Ses çıkaran, seslenen, ses veren.

mutazarriin / mutazarriîn

  • (Tekili: Mutazarrı') Yalvaranlar, tazarru' edenler, yalvarıp yakaranlar.

mütebessir

  • Sivilce çıkaran.

mütedemdim

  • Sinek vızıltısı gibi sesler çıkaran.

mütekaşşi'

  • (Kaş'. den) Balgam çıkaran hasta.
  • Balgam söktüren ilâç.

mütelaffız

  • (Lafz. dan) Telaffuz eden, bir kelâmı ağzından çıkaran, söyleyen.

mütelazzi

  • Alevlenen, alev çıkaran.

mütelehhib

  • (Leheb. den) Alevlenen, alev çıkaran.

mütemahhız

  • Fitne çıkaran.
  • Doğum sancısı çeken.

mütenafir

  • Birbirinden nefret eden, ürken. Birbirini görmek istemeyen.
  • Edb: Yanyana gelişleri ile söylemede zorluk çıkaran kelime veya harf.

mütenahhim

  • Balgam çıkaran.

mütenahnih

  • (Çoğulu: Mütenahnihîn) Hırıltı ile soluyan. Hırıltı ile ses çıkaran.

mütenahnihin / mütenahnihîn

  • (Tekili: Mütenahnih) Boğazından hırıltı ile ses çıkaranlar, soluyanlar.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

muzi' / muzî'

  • Meydana çıkaran, açığa vuran.

muzlim / مظلم / مُظْلِمْ

  • Karanlık. Zulmetli. Dehşetli. Siyahlık. Siyah.
  • Bilinmeyen. Meçhul.
  • Karanlık.
  • Karanlıklı.
  • Karanlık. (Arapça)
  • Karanlık.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nasih

  • (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan.
  • Kitabın kopyasını çıkaran.

nazar-ı san'at-perverane

  • San'atkârane bakış.

ne-şebem

  • Ben karanlık gece gibi nursuz değilim anlamında (Farsça)

ne-şebperestem

  • Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.

necm-i sakıb / necm-i sâkıb

  • Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.

necm-i sakıp / necm-i sâkıp

  • Karanlığı delip geçen parlak yıldız.

necmisakıb

  • Karanlığı delen parlak yıldız.

negatif

  • Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. (Fransızca)
  • Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) (Fransızca)

nev-ayin

  • Yeni tarz, yeni üslub. (Farsça)
  • Yeni üslub çıkaran. (Farsça)

nimmuzlim

  • Yarı karanlık. (Farsça)

nimzulmet

  • Yarı karanlık. (Farsça)

niyazdar

  • Dua eden, yalvarıp yakaran.

niyazkar / niyazkâr

  • Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan. (Farsça)

niyazmend

  • (Çoğulu: Niyazmendân) İhtiyacı olan, muhtaç. (Farsça)
  • Yalvaran, yakaran, niyaz eden. (Farsça)

nokta-i muzlim

  • Karanlık nokta.

nücum-u sakıbe / nücum-u sâkıbe

  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.

pendkar / pendkâr

  • (Çoğulu: Pendkârân) Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren. (Farsça)

rehakar / rehakâr

  • (Çoğulu: Rehakâran) Kurtarıcı. (Farsça)

rennan

  • Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

sahife-i zulmaniye / sahife-i zulmâniye

  • Karanlık sayfa.

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

saye-i muzlimane / sâye-i muzlimâne

  • Karanlık yapan gölge; kötü koruma.

şeb

  • Gece, karanlık. (Farsça)

şeb-i firkat

  • Ayrılık gecesi, firkat karanlığı. (Farsça)

şebak

  • Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak.
  • Koyu karanlık.

şebrev

  • (Şeb-rev) Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden. (Farsça)

sedef

  • Karanlık ve aydınlığın karışması.
  • Gece ve sabah.
  • Sabahın evveli.

sehab

  • (Çoğulu: Sehâib) Bulut.
  • Karanlık.
  • Bulut gibi uçuşan böcekler.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah.

senaveri / senaverî

  • Birisini medhedene, övene ait. Senakârane. (Farsça)

sevabit-i kevkebiye

  • Gökyüzünde sabit olarak görülen ve gece karanlığında insanlara yön gösteren yıldızlar.

şiddet-i zulmet

  • Şiddetli karanlık.

sıfat-ı erbaa / sıfât-ı erbaa

  • Dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık.

sihab

  • Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.

sirac-ı vehhac / sirâc-ı vehhac

  • Etrafını aydınlatan, ışık saçan lamba; getirdiği dinle tüm karanlıkları iman nuruyla aydınlatan Hz. Muhammed (a.s.m.).

sitem-kar / sitem-kâr

  • (Çoğulu: Sitemkârân) Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim. (Farsça)

siyahkar / siyahkâr

  • (Çoğulu: Siyâhkârân) Günah işlemiş, suçlu. (Farsça)

süfyan

  • Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs.

şur-efgen

  • Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. (Farsça)

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

sütut

  • Zulmet, karanlık.
  • İnsanlara zahmet verenler.

tafe

  • Yağmur.
  • Karanlık.
  • Güneşin, batmaya yaklaşması.

taglis

  • Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir)
  • Bir işi üzerine almak.
  • Sabah karanlığında sefer etmek.

tahatıh

  • Karanlık.
  • Bulutluluk.

tahya

  • Karanlık gece.

tar / târ / تار

  • Karanlık. (Farsça)
  • Tel. Saç teli. (Farsça)
  • Tepe. (Farsça)
  • İplik. (Farsça)
  • Tel. (Farsça)
  • Saç teli. (Farsça)
  • Enstrüman teli. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Tepe. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Târ olmak: Kararmak. (Farsça)

taran

  • Karanlık. (Farsça)

tari / tarî

  • Karanlık, meçhul.

tarik / târîk / تاریك

  • Karanlık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)

tarik-i zulmani / tarik-i zulmanî

  • Karanlıklı yol.

tayf

  • Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller.
  • Gül.
  • Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.

tebah-kar / tebah-kâr

  • (Çoğulu: Tebâhkârân) Mahveden, harab eden, bitiren. (Farsça)

tebarüz ettiren

  • Açıkça ortaya çıkaran, gösteren.

tebehkar

  • (Çoğulu: Tebehkâran) Mahveden, harab eden. Bitiren. (Farsça)

tecavüzkar / tecavüzkâr

  • (Çoğulu: Tecavüzkârân) Sataşan, saldıran, tecavüz eden. (Farsça)

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tevabil

  • (Tekili: Tâbel ve Tâbil) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.

tıhs

  • Asıl.
  • Göz karanlığı.

tılmesa

  • Yol bulunmaz otsuz ve susuz korkunç yer.
  • Çok karanlık gece.

tire / tîre / تيره

  • Karanlık. Bulanık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Bulanık. (Farsça)
  • Koyu. (Farsça)

tireşeb

  • Karanlık gece. (Farsça)

tırmesa

  • Karanlık, zulmet.

tuyuf

  • (Tekili: Tayf) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller.
  • Uykuda iken görünen hayâller.

udmus

  • Karanlık.

ulcum

  • (Çoğulu: Alâcim) Erkek kurbağa.
  • Dağ keçisinin erkeği.
  • Deve kuşu.
  • Sağlam ve dayanıklı deve.
  • Çok su.
  • Gece karanlığı.

ulkum

  • (Çoğulu: Alâkım) Çok karanlık gece.
  • Pek sağlam deve.

umur-i izafiye

  • Biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve kıyaslamayla anlaşılan nitelikler; karanlık-aydınlık, acı-tatlı gibi.

umur-u izafiye / umur-u izâfiye

  • Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)

usüvv

  • Kaba ve iri olmak.
  • Katı olmak.
  • Gece karanlık olmak.
  • Yakın olmak.

üveysi / üveysî / اُوَيْس۪ي

  • (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.
  • Hz. Veysel Karanî gibi bağlandığı zatı hiç görmediği halde ondan vasıtasız ders ve feyiz alma tarzı.

velvele-engiz

  • Gürültü koparan, gürültü çıkaran. (Farsça)

veysel karani / veysel karanî

  • (Bak: Üveys-el Karanî)

zahiriyyun / zâhiriyyun

  • Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar.
  • İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.

zalam / zalâm / ظلام

  • Karanlık. Zulmet.
  • Karanlıklar.
  • Karanlık.
  • Karanlık. (Arapça)

zalam-ı zulm / zalâm-ı zulm

  • Zulmün karanlığı.

zalma

  • (Çoğulu: Zulem) Karanlık.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR