LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Kalk ifadesini içeren 147 kelime bulundu...

agmak

  • Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek.
  • Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.

anber

  • Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
  • Derisinden kalkan yapılan bir balık.

asr-ı terakki

  • Gelişme ve kalkınma asrı.

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

ber-taraf

  • Bir yana atılan, ortadan kalkan.
  • Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.

berhast

  • Ayaklanmış, kalkmış. (Farsça)

berhiz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden. (Farsça)

berzah-ı kübra / berzâh-ı kübrâ

  • Kabirden kalkıp, mahşer yerinde hesâbın görülüp Cennet veya Cehenneme gidilinceye kadar geçen zaman.

berzah-ı sugra / berzâh-ı sugrâ

  • Kabre konduktan kıyâmet kopup kabirden kalkıncaya kadar olan zaman.

cay-mend

  • Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan. (Farsça)

celse-i hafife / celse-i hafîfe

  • İkinci secdeyi yapıp kıyâma kalkmadan önce olan kısa oturma.

cennet-i terakki

  • Yükselme, kalkınma cenneti.

ceza-üş şart

  • Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

cür'et / جرئت

  • Kalkışmak.

daraka

  • (Çoğulu: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan.
  • Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.

dereka

  • (Çoğulu: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.

dırak

  • (Tekili: Daraka) Deriden mâmul kalkanlar.

düsur

  • Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma.
  • Kaftan eskime.
  • Ev köhne olma.

ekşef

  • Açık nesne.
  • Savaşta kalkanı olmayan kimse.

etras

  • (Tekili: Türs) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.

fesh

  • Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.

hacfe

  • (Çoğulu: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.

hal-i terakki

  • İlerleme, gelişme hali; kalkınmışlık.

harşef

  • (Çoğulu: Harâşif) Kalkan balığı.
  • Balık pulu.
  • Enginar bitkisi.

haşr günü

  • Mahlukların kabirlerinden kalkıp Arasat meydanında toplandıkları kıyâmet günü.

haste / hâste / خاسته

  • Uzanmış. (Farsça)
  • Ayağa kalkmış. (Farsça)
  • Kalkmış, ayağa kalkmış. (Farsça)

hecr-i cemil

  • Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek.

helak / helâk / هلاک

  • Yok olma. (Arapça)
  • Ölme. (Arapça)
  • Helâk etmek: (Arapça)
  • Yok etmek, ortadan kaldırmak. (Arapça)
  • Öldürmek. (Arapça)
  • Helâk olmak: (Arapça)
  • Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)
  • Ölmek. (Arapça)
  • Çırpınmak. (Arapça)

helikopter

  • Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak. (Fransızca)

hetk-i hürmet

  • Saygının ortadan kalkması. Şer'an haram olanın bozulması.

hiz / hîz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. (Farsça)

hizan / hîzan

  • Kalkan, sıçrayan. (Farsça)
  • Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi. (Farsça)

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

ibtikar

  • Sabahleyin erkenden kalkma.

iddia

  • Bir şeyin müsbet veya menfiliğini ısrarla söylemek. İleri sürülen fikir. Dâva etmek. Israr etmek. İnat etmek. Haklı veya haksız bir dâvaya kalkışmak.

ifakat

  • (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman.
  • Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ihaze

  • Kalkanın elle tutulacak olan yeri.
  • Timar. Hükümdarın verdiği arazi.

ikşi'rar

  • Ürperme. Ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması.

ilm-i adab / ilm-i âdâb

  • Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

intiaz

  • Kuvvetlenme, kıvama gelme.
  • Kalkma.

ıntıfa

  • Sönme. Yanarken sönme. Ortadan kalkma.

intihaz

  • Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak.
  • Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek.

irtifa'

  • Yükseklik.
  • Yukarı kalkmak. Kaldırmak. Terakki.

isper

  • Savaş âletlerinden kalkan. (Farsça)

isti'la

  • (Ulüv. den) Yükselmek. Üste çıkmak. Yüce olmak. Terfi' eylemek. Galib olmak.
  • Gr: Bir şeyin bir şey üzerine çıkması.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin, üst damağa kalkmasına denir.

istidad-ı terakki / istidâd-ı terakki

  • İlerleme ve kalkınma yeteneği.

istinas

  • Alışmak. Ünsiyetli olmak. Vahşiliğin gitmesi. Ürkekliğin kalkması.

istinkar etmemek / istinkâr etmemek

  • İnkâra yeltenmemek, reddetmeye kalkışmamak.

kalkale

  • Bir şeyi titretmek.
  • Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)

kamet / kâmet

  • Kalkmak, ayakta durmak; farz namazlardan önce okunması sünnet olan ve ezana benzeyen sözler.

katil-i ma'fuv

  • Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

kaveme

  • (Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere "Sübhâne Rabbiyel Azim" diyecek kadar durmak.

kavme

  • Namaz kılarken rükûdan kalkıp uzuvlar hareketten kesildikten sonra en az bir kerre sübhânallah diyecek kadar ayakta durmak.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kemre

  • Gübre.
  • Pul pul kalkmış deri.

kenif

  • (Çoğulu: Künüf) Hıfzedici, koruyan.
  • Örtücü.
  • Kalkan.
  • Deve ağılı.
  • Ayakyolu, tuvalet.

kıyam / kıyâm / قيام / قِيَامْ

  • Kalkma, ayakta durma, ayağa kalkma.
  • Namazın ayakta kılınan kısmı.
  • Bir işe kalkışma.
  • Karşı koyma, ayaklanma.
  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri
  • Kalkma. (Arapça)
  • Ayaklanma. (Arapça)
  • Ayağa kalkma.

kıyam etme

  • Ayağa kalkma.

kıyam etmek

  • Namazda ayağa kalkmak.

kufuf

  • Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak.

kum

  • (Kavm. den) Kalk (mânasına emir).

kumbiiznillah

  • Allahın izniyle kalk!

kunut duası / kunût duâsı

  • İtâat etme, ibâdet. Hanefî mezhebinde, vitir namazının üçüncü rek'atinde zamm-ı sûre okunduktan sonra; Şafiî mezhebinde, sabah namazının farzının ikinci rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra ve Ramazân-ı şerîf ayının yarısından sonra vitir namazının üç üncü rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra okunan d

kütüb-ü mensuha-i semaviyye

  • İslâma ve bütün beşeriyyete gönderilen Kur'an-ı Kerim'den evvel eski peygamberlere gelen -Tevrat, İncil, Zebur- namlarındaki şimdi hükmü kalkmış olan mukaddes kitablar.

kuud

  • Cülus. Oturmak.
  • Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.

laalik

  • Doğrulukla kalkıp durmak.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

lühusa

  • Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.

ma'rife

  • Gr: Arabçada mübhem olmayan " " harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur.

mahv

  • Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma.
  • Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.

mecenne

  • Kalkan, siper.
  • Delilik, mecnunluk, divanelik.

medrese

  • (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

mevt-i zekat / mevt-i zekât / مَوْتِ زَكَاتْ

  • Zekâtın ölmesi, ortadan kalkması.

micenn

  • Kalkan, siper.

micvel

  • Gömlek.
  • Küçük esvap.
  • Kalkan.

mücna'

  • Kalkan.

muhacir

  • Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen.
  • Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

müsar

  • Yükseğe kalkan toz.

müsavere

  • Kalkmak.
  • Sıçramak.

mütereffi'

  • Yukarı kalkan, yükselen.
  • Ululuk gösteren.

müteveccih

  • Bir tarafa yönelen, bir tarafa gitmeye kalkan.
  • Birine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

naşie

  • Delil. Zuhur.
  • Gündüz veya gecenin evvelki saati.
  • Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.

naşiz

  • Karısına karşı çok zâlim olan koca.
  • (Kalb) heyecanla coşma.
  • Kalkmış, kabarmış, atan (damar).

nasnaa

  • Depretmek.
  • Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.

nehz

  • Ayağa kalkmak, deprenip kalkmak, hareket.

nehzat

  • Hareket, davranma, kalkışma. Yola çıkma.

nek'a

  • Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap.
  • Her kırmızı olan şey.

nekahet

  • Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl.
  • Fehmetmek, anlamak, bilmek.
  • Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.

nekahet devri

  • Hastalıktan yeni kalkmış fakat tamamıyla iyileşmemiş kimsenin hâli.

nevş

  • Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek.
  • Yürümek.
  • Sür'atle deprenip kalkmak.
  • Alıp yemek.

nisbet-i ref'

  • Ortadan kalkma oranı.

nühud

  • (Nühuz) Kalkmak, kıyam etmek, yerinden yükselmek.
  • Şiddetle muharebe etmek.

nühuz

  • Hareket etme, deprenip kalkma.

ref'-i imtiyaz

  • İmtiyazın, sınıflamanın kalkması. Aynı hakka sahip herkese aynı muâmele yapılması.

sahur / sahûr

  • Güneşin batmasından imsak vaktine kadar olan zamânın son altıda biri, seher vakti; oruç tutmak için yemeğe kalkılan vakit.

said

  • (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan.

sameyan

  • Sıçramak.
  • Kalkmak.
  • Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.

sebeb-i ref-i bereket

  • Bereketin ortadan kalkmasının sebebi.

şebhiz

  • (Çoğulu: Şebhizân) Geceleri uyanıp kalkarak iş gören. (Farsça)

sebükhiz / sebükhîz

  • Çabuk kalkan, hareket eden. (Farsça)

sefsaf

  • (Çoğulu: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş.
  • Un elerken elekten kalkan toz.

seherhiz / seherhîz / سحرخيز

  • Sabahları erken kalkan. Erkenci. (Farsça)
  • Sabahleyin esen. (Farsça)
  • Seher vakti kalkan. (Arapça - Farsça)

sehl-i mümteni'

  • Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.

selb

  • Zorla alma, kapma, soyma.
  • Nefy ve inkâr etme.
  • Kaldırma, giderme, izale.
  • Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması.

semi'allahü limen hamideh

  • "Allahü teâlâ, hamd ve senâ eden kimsenin hamd, şükür ve senâsını (övgüsünü) işitir" mânâsına rükûdan kalkarken (doğrulurken) söylenen söz (tesbih).

severan

  • Tozun, dumanın kalkması.

şübbut

  • Kalkan balığı.

ta'dil-i erkan / ta'dîl-i erkân

  • Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

tafr

  • Yukarı sıçramak. Kalkmak.

talak

  • (At) sıçramak ve kalkmak.

temcid / temcîd

  • Allah'ın büyüklüğünü bildirmek. Ta'zim ve senâ etmek. Ramazan'da sahura kalkmak.

temehdi

  • Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.

tenebbi

  • (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma, peygamberlik dâvasında bulunma.

tenebbü'

  • (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma.

terakkiyat-ı beşer

  • İnsanlığa ait kalkınmalar, yükselmeler, ilerlemeler.

terakkiyat-ı beşeriye / terakkiyât-ı beşeriye

  • İnsanlığa ait terakkiler, kalkınmalar.

teraset

  • Kalkancılık.

tereffu'

  • Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak.
  • Fazlalaşmak.

tereffuat / tereffuât

  • (Tekili: Tereffu') Yukarı kalkmalar, yükselmeler.

terras

  • Kalkan kullanan. Kalkancı.

tesahhur

  • Seher vaktinde kalkmak.
  • Sahur yemek.

tetellu'

  • Kalkmak için boynunu uzatmak.

teterrüs

  • Kalkanla siper yapmak.

teyakkuz

  • Uyanık olma.
  • Uykudan kalkma.
  • Göz açıklığı.

tirase

  • (Tekili: Türs) Ask: Kalkanlar.

tufuh

  • Kap ağız ağıza dolma.
  • Yukarı kalkma.
  • Çabuk geçme.

tumaninet / tumânînet

  • Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübhânallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erkândır.

türras

  • Kalkancı.

türs

  • (Çoğulu: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.

tursus

  • (Çoğulu: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot.

üftanühizan / üftânühîzân / افتان و خيزان

  • Düşe kalka. (Farsça)

ümmet-i kaime

  • Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.

ümran / ümrân / عمران

  • Bayındırlık, kalkınma. (Arapça)

üns tutmak

  • Alışmak, birlikte düşüp kalkmak.

ünsiyet

  • Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.

ünsiyyet

  • Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.

vakvak

  • Korkak kişi.
  • Hindistan'da Vakvak beldesinde yetişen bir ağaçtır. Yüz zira' miktarı boyu olur, kalkan gibi yassı yaprağı olur.

yeleb

  • Beyaz deve.
  • Polat demir.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Deriden yapılmış cübbe, zırh ve gömlek.
  • Kalkan.

yeltenmek

  • Bir şeye başlamağa niyet etmek. Teşebbüse kalkışmak. Özenmek. Taklide çalışmak. (Türkçe)

yetim

  • Babası ölmüş olan çocuk.
  • Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)

zail / zâil / زائل

  • Yok olan, yok olucu. (Arapça)
  • Zâil olmak: Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın