LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te KAFA ifadesini içeren 145 kelime bulundu...

acar

  • (Tekili: Ecr) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar.
  • Kiralar.

ağbiya / ağbiyâ / اغبيا

  • Kalın kafalılar. (Arapça)

ahtapot

  • Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. (Fransızca)
  • Canlı yengece benzeyen bir çıban. (Fransızca)

akfa

  • (Tekili: Kafâ) Başın arka kısımları. Enseler.

akfas

  • (Tekili: Kafas) Hamal küfeleri.
  • Kafesler.

akhaf

  • (Tekili: Kıhf) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar.
  • Kafa tasları.

arim / ârim

  • İnatçı, kafa tutan.

arm

  • (Arem) İnatçılık, muannitlik.
  • Kafa tutma.

asime-sar / asime-sâr

  • Kafası karışık. (Farsça)

ati

  • İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
  • (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.

atih

  • İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.

badaş

  • Mükâfat. (Farsça)

bahşiş

  • Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat. (Farsça)

bazmande

  • Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. (Farsça)
  • Durmuş, geri kalmış. (Farsça)

behişt

  • Cennet. Ahirette iyi kulların gideceği mükâfat yeri. Adn. Firdevs. (Farsça)

beladet

  • Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.

berhudar

  • Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli. (Farsça)

beşir / beşîr

  • Müjdeci, mükâfatı müjde eden.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bi-dimağ / bî-dimağ

  • Kafasız, akılsız. (Farsça)

bıngıldak

  • Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.

celece

  • (Çoğulu: Cülec) Kafa, baş.

cennet

  • İnananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.

cümcüme / جمجمه

  • (Çoğulu: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası.
  • Ağaç çanak.
  • Arabdan bir kabile.
  • Kafatası. (Arapça)

dar-ı ceza / dâr-ı ceza

  • İyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri.

dar-ı mücazat ve mükafat / dar-ı mücazat ve mükâfat

  • Ceza ve mükafat yurdu, âhiret.

dar-ı mükafat / dâr-ı mükâfat

  • Mükâfat, ödül yeri.

dar-ı mükafat ve mücazat / dâr-ı mükâfat ve mücâzât

  • Mükâfat ve ceza yeri.

dem-keşide

  • Kafadar, arkadaş. (Farsça)

deyyan / deyyân

  • Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.

dimağ / dimâğ

  • Beyin. Kafanın içi.
  • Beyin, kafanın içi; akıl, bilinç.

eblehiyyet

  • Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.

ecir / اجير

  • Karşılık, ücret.
  • İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.
  • Mükafat.

ecr

  • (Çoğulu: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey.
  • Ahirete aid mükâfat, hayır ceza.
  • Ücret, mukabil, karşılık. Sevab.
  • Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

ecr u mesubat / ecr u mesubât

  • Karşılık ve mükâfat. İyi amele karşılık Allah tarafından ahirette verilen sevap.

ecr-i cezil / ecr-i cezîl

  • Bol mükafat.

ecr-i kesir / ecr-i kesîr

  • Bol ücret, mükâfat.

ecvef

  • Ortası boş. Kof.
  • Mc: Boş kafalı. Çok cahil.
  • Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.

ehl-i sevap

  • Allah tarafından mükâfata lâyık görülenler.

el cezau mincinsi'l-amel / el cezâu mincinsi'l-amel

  • "Mükâfat veya ceza, yapılan iş cinsinden olur.".

emek-dar

  • Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi. Eski ve sadık hizmetçi. (Farsça)

er'es

  • Başı büyük, kocakafa.

errahim

  • En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)

favina / favîna

  • Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.

fedm

  • Ahmak, bön, kalın kafalı, budala.
  • Yaşamak.
  • Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • Yorulmuş, sakil kimse.

gabavet / gabâvet / غباوت

  • Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. (Fıtnetin zıddı)
  • Anlayışsızlık, kalın kafalılık.
  • Bönlük, dangalaklık, kalınkafalılık. (Arapça)

gabi / gabî / غبى

  • Bön, dangalak, kalınkafalı. (Arapça)

gafir / gafîr

  • Çok fazla, sayısız, kalabalık.
  • Örten, etrafını çeviren.
  • Umumi.
  • Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.

giyotin

  • Eskiden Fransa'da idam cezalarının infazı için kullanılan, kafa kesmeye yarar âlet. (Fransızca)

gürz

  • Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı

hame

  • Kafatası, başın üst kısmı.

hayal / hayâl

  • İnsanın kafasında tasarladığı şey.

hem-fikr

  • Aynı düşüncede ve aynı fikirde olan. Kafadar. (Farsça)

hempa / hempâ / همپا

  • Arkadaş, kafadar. (Farsça)

hila'

  • (Tekili: Hil'at) Hükümdar veya vezirler tarafından bir kimseye mükâfat olarak giydirilen kaftanlar, hil'atlar.

hizb-üş şeytan

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.

hodri meydan

  • "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma.

hulave

  • (Çoğulu: Halâvi) Kafanın ortası.

huri / hûrî

  • Allahü teâlânın îmân edenlere mükâfat olarak yarattığı, nasıl oldukları bilinmeyen Cennet kızı.

huşkcan

  • Kalın kafalı, câhil kimse. (Farsça)

huşkmağz

  • Boşkafalı, câhil. (Farsça)

i'tikaf / i'tikâf

  • İbâdet niyetiyle câmide bir müddet bulunmak. Îtikâf, nezr (adak) olursa vâcib, Ramazan ayının son on gününde sünnet, bunların dışında herhangi bir zamanda namaz kılmayı beklemek, göz-kulak günâh işlemesin niyetiyle mescidde bulunmak ise müstehâbdır (sevâbdır). Îtikâfa girene mü'tekif denir.

ihbariyye

  • Haber vermek işi.
  • Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.

ihtişar

  • Büyük kafalı olma, koca başlı olma.
  • Toplanma, cem' olma.

ıkmah

  • Enaniyet ve azametle kafa tutma.

ikmah

  • Buğdayı un yapma. Buğday yetiştirme.
  • Kafa tutmak, kibir ve azametle karşı gelmek.

ikramiye

  • Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye.
  • Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para.
  • Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para.
  • Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey

ıktifa'

  • (Kafa. dan) Arkasından gitme, izinden gitme.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

isabet

  • Ecir, mükâfât, karşılık vermek.
  • Doldurmak.

izhar-ı tecellüd

  • İnad edip kafa tutma, yalandan cesaretlilik gösterme.

kafa

  • (Çoğulu: Akfâ) Baş. Kafa.
  • Ense, arka.
  • Akıl, zekâ, anlayış.

kafadar

  • Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. (Farsça)
  • Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. (Farsça)

kafavi / kafavî

  • Kafa ile alâkalı.

kafine / kafîne

  • Kafasından kesilen koyun.

kafn

  • Kafa.

kaftan

  • Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab.

kafy

  • Uymak.
  • Kafasına vurmak.

kafzea

  • (Çoğulu: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı.

kase-i ser / kâse-i ser / كاسهء سر

  • Kafatası.
  • Kafatası.

kaside-i bürde

  • Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.

kedu

  • Kabak. (Farsça)
  • Mc: Kafatası. (Farsça)

kelle

  • Kafa, baş. (Farsça)
  • Ekinlerde başak. (Farsça)
  • Baş gibi yuvarlak olan nesne. (Farsça)

keyfer

  • Karşılık, mukabil. (Farsça)
  • Mükâfat veya ceza. (Farsça)

kıhf

  • (Çoğulu: Akhâf) Kafatası. Beynin, içinde bulunduğu kafa kemiği.

kırtab

  • Kafası üstüne yıkmak.

mağlata

  • Kafa karıştıran aldatıcı söz.

mahall-i ceza

  • Ceza ve mükâfatın verileceği yer.

mahlulat

  • Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.

malik-i yevmiddin

  • Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)

manzara-i hayal

  • Hayal manzarası, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı manzara.

me'cur

  • Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse.
  • Kiraya verilen.

mekanik

  • Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap.
  • Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası.
  • Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.

mesubat

  • (Tekili: Mesube) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.

mesube

  • (Çoğulu: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat.

mu'tekif

  • İtikâfa çekilmiş olan. İtikâf için bir camiye veya bir odaya kapanıp ibâdete çalışan. Devamlı olan.

mu'tekifin / mu'tekifîn

  • (Tekili: Mu'tekif) İtikâfa çekilmiş olanlar.

mu-şikaf / mu-şikâf

  • (Çoğulu: Mu-şikâfan) İnceden inceye araştıran. (Farsça)

muannit

  • İnatçı, dikkafalı.

mücaveret

  • Komşuluk, yakınlık.
  • Mescidde itikâfa çekilmek.

mukaddeme-i mükafat-ı lahika / mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika / mukaddeme-i mükâfat-ı lahika / مُقَدَّمَۀِ مُكَافَاتِ لَاحِقَه

  • Sonradan verilecek olan mükafatın başlangıcı.
  • Daha sonra verilecek mükafatın başlangıcı.

mükafat-ı acil / mükâfât-ı âcil

  • Peşin mükâfat.

mükafat-ı acile / mükâfât-ı âcile

  • Peşin mükâfat.

mükafat-ı hazıra / mükâfat-ı hâzıra

  • Mevcut olan mükâfat, şu anki mükâfat.

mükafat-ı maneviye / mükâfat-ı mâneviye

  • Mânevî mükâfat, karşılık.

mükafat-ı nakdiye / mükâfat-ı nakdiye

  • Para mükâfatı.

mükafaten / mükâfaten

  • Mükâfat, ödül olarak.
  • Mükâfat ve karşılık olarak.

mukarrer / مُقَرَّرْ

  • Daha sonra verilecek mükafatın başlangıcı.

mükerrem

  • Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan. (İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor. Mek.)

muktefa

  • (Kafâ. dan) İzinden gidilmiş. Ardına düşülmüş. Misâl alınmış, örnek tutulmuş.

müsakkaf

  • (Çoğulu: Müsakkafât) (Sakf. dan) Üstü dam veya tavanla örtülmüş. Tavanı veya damı olan.

mütemerrid

  • İnatçı, ısrar eden, dik kafalılık eden. Kibirlilik eden.

mütemerridin / mütemerridîn

  • (Tekili: Mütemerrid) Dikkafalık edenler, inatçılık yapanlar, direnenler. Mütemerridler.

müyadat

  • Elden ele verme.
  • Mükâfat.

müzd

  • Ücret, karşılık, kira. (Farsça)
  • Mükâfat. (Farsça)

nail-i mükafat / nâil-i mükâfât

  • Mükâfata, ödüle erişen.

ne'ar

  • Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.

netice-i mükafat / netice-i mükâfat

  • Sonuçta verilecek mükâfat.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.

pa-deş

  • Mükâfat. (Farsça)

padaş

  • (Çoğulu: Padaşân) Mükâfat, ecr. (Farsça)
  • Yoldaş. Yol arkadaşı. (Farsça)

padaşan / padaşân

  • (Tekili: Padaş) Arkadaşlar, ayakdaşlar. (Farsça)
  • Mükâfatlar. (Farsça)

puç-magz

  • Boş kafalı. (Farsça)

re's

  • Baş, kafa.
  • Tepe. Uç.
  • Başlangıç.
  • Reis.

rês

  • Baş, kafa.

ruam

  • Burun suyu, sümük.
  • Sakağı (mankafa) hastalığı.

rüus / rüûs

  • (Tekili: Re's) Re'sler. Başlar. Kafalar.
  • Başlar, kafalar.

sa'y-i dimaği / sa'y-i dimağî

  • Kafa çalışması, fikrî çalışma.

şekur / şekûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kendisi için yapılan az tâate yüksek dereceler ihsân eden, sayılı günlerde yapılan ibâdete, sayısız mükâfât veren.
  • Çok şükreden, kendisine ihsân edilen nîmetlerin kıymetini bilip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyetle O'

semi' / semî'

  • İşitilecek şeyleri ne kadar gizli olsa da işiten, hamd ve senâda bulunanların, hamdini işitip mükâfat veren, kullarının duâlarını işiten ve icâbet eden, münâfık ve yalancıların kalbden söyledikleri sözleri işiten mânâsında Allahü teâlânın Esma-i hüsn âsından (güzel isimlerinden).

şerayin-i sübatiyye

  • Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar.

sergerm

  • Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. (Farsça)
  • Neşeli. Sarhoş. Mest. (Farsça)

serkeş / سركش

  • İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi. (Farsça)
  • Dikkafalı, inatçı. (Farsça)

serkeşi / serkeşî / سركشى

  • Dikkafalılık, inatçılık. (Farsça)

sevab / sevâb

  • Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.
  • İyilik ve ibâdet yapana âhirette Allahü teâlâ tarafından verilecek mükâfât, iyi karşılık. Ecir.

sevap

  • Hayır; İlâhî mükâfat.
  • İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfat.

sultanü'd-deyyan / sultanü'd-deyyân

  • Mükâfat ve cezayı hakkıyla veren sultan; Allah.

sümud

  • Taganni eylemek.
  • Eğlenmek.
  • Kibirlenip somurtmak.
  • Kafa tutmak.
  • Sersem olmak.

tefekkür / تفكر

  • Düşünme, kafa yorma. (Arapça)
  • Tefekkür etmek: Düşünmek, kafa yormak. (Arapça)

tehimağz / tehîmağz / تهى مغز

  • Samankafalı, boşkafalı. (Farsça)

terk-i ukba / terk-i ukbâ

  • Âhiretteki mükâfatları terketmek, düşünmemek.

va'd

  • Söz verme, söz verilen şey.
  • Allahü teâlânın; emirlerini yerine getirenleri çeşitli nîmetlerle mükâfâtlandıracağını, karşı gelenleri ise, azâb ile cezâlandıracağını bildirmesi, söz vermesi. Buna va'd-ı ilâhî de denir.
  • Bir kimsenin, başka birisine bir husûsta söz vermesi.

vaad ve vaid-i ilahi / vaad ve vaîd-i ilâhî

  • Cenab-ı Allah'ın mükafat için söz vermesi ve azapla korkutması.

vefik

  • Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uygun.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR