LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Kız ifadesini içeren 644 kelime bulundu...

ab-ı ahmer / âb-ı ahmer / آب احمر

  • Kızıl su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

ab-ı badereng / âb-ı bâdereng / آب باده رنگ

  • Kızıl su.
  • Gözyaşı, kanlı gözyaşı.

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

abdurrahman bin avf

  • Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdend

abed

  • Hayâ etmek. Arlanmak.
  • Hışım etmek, kızmak.
  • Uyuz hastalığı.

abiye

  • Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

adet görme / âdet görme

  • Aybaşı hâli. Kadınlardan ve ergenlik, evlenme çağına gelmiş olan kızlardan her ay belli günlerde kan gelmesi hâli.

adet zamanı / âdet zamânı

  • Kadında ve ergenlik çağına gelmiş olan kızlarda hayız (âdet) kanı görüldüğü andan kesilmesine kadar olan günlerin sayısı.

adn cenneti

  • Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

afite

  • Dişi koyun. Koyun güdücü kız.

afra'

  • Beyazı kızıllığına galip olan geyik.
  • Ayın onüçüncü gecesi.

ahavat / ahavât / اخوات

  • (Tekili: Uht) Kızkardeşler.
  • Benzer şeyler.
  • Kızkardeşler. (Arapça)

ahmer / احمر

  • Kırmızı, kızıl. (Arapça)

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

ahteb

  • Arı kuşu dedikleri kuş.
  • Kızıl eşek.

ahvat

  • (Tekili: Uht) Kız kardeşler.

akabe

  • (Çoğulu: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
  • Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
  • Muhatara, tehlike.
  • Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
  • Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan da

akır / âkır

  • Kısır, verimsiz, kumlu toprak.
  • Çocuksuz kadın.
  • Oğlu veya kızı olmayan erkek.
  • Yaralayan, yaralayıcı.

aks-ün nakiz / aks-ün nakîz

  • Birbirine zıt olan iki şey.
  • Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."

akşer

  • Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.

al-i aba / âl-i abâ

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden b
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmaktadırlar.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmrân âilesi. Süleymân aleyhisselâmın evlâdından İmrân bin Mâsân'ın kendisi veya onun kızı hazret-i Meryem ile oğlu hazret-i Îsâ. Âl-i İmrân'ın, Yâkûb aleyhisselâmın evlâdından İmrân binYeshâr'ın kendisi veya oğulları Mûsâ ile Hârûn aleyhisselâmın ol duğu da bildirilmiştir.

alak

  • Sakız.
  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alamet-i hiddet / alâmet-i hiddet

  • Hiddet, kızgınlık belirtisi.

alhece

  • Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.

allak

  • Sakızcı.

amme

  • Hala, babanın kız kardeşi.

ampul

  • İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. (Fransızca)
  • İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe. (Fransızca)

anem

  • Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.

anglikanizm

  • İngiltere kralı Sekizinci Henry'nin kurduğu hıristiyanlık mezhebi.

ani

  • Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
  • Son derece kızgın.
  • Olgunlaşmış, kemale erişmiş.

anis

  • Şişman ve iri deve.
  • İhtiyar bekâr.
  • İhtiyar kız.

anise

  • Cana yakın kız veya kadın.

aniye

  • Son derece kızgın su.

ans

  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Yemen tâifesinden bir kabile.
  • Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.

arugde

  • Öfkeli, kızgın. (Farsça)

arusan

  • (Tekili: Arüs) Gelinler, yeni evlenmiş kızlar. (Farsça)

asb

  • Bağlamak.
  • Sağlam olarak dürmek.
  • İmâme, sarık.
  • Yemen'de yapılır bir nevi kumaş.
  • Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi.
  • Kurumak.
  • Kızarmak.
  • Sarmaşık.
  • Sargı, bağ.
  • Mendil.

asfer

  • Sarı, uçuk benizli. Soluk.
  • Kızıl.
  • Islık çalan.
  • Bomboş şey.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.

ashar

  • Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.

asheb

  • Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.

aşva'

  • Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız.
  • Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

ateş-kar / ateş-kâr

  • Külhancı. (Farsça)
  • Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam. (Farsça)

ateş-nisar

  • Ateş saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok öfkeli, çok kızgın. (Farsça)

ateş-reng

  • Ateş renginde, kızıl renkli. (Farsça)

ateşi / âteşî / آتشى

  • Ateşli. (Farsça)
  • Öfkeli, kızgın. (Farsça)
  • Acı, dokunaklı. (Farsça)
  • Cehennemlik. (Farsça)

atık / âtık

  • Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse.
  • Yaşlı.
  • Genç kız.
  • Temiz soylu.
  • Eski.
  • Yavru kuş.

atik

  • (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan.
  • Soyu temiz. Necib.
  • Genç kız.
  • Kadim. İhtiyar.
  • Yavru kuş.
  • Eski.
  • Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı.

avatık

  • (Tekili: Atık) Yaşlılar.
  • Genç kızlar.
  • Hür ve serbest olanlar.
  • Yavru kuşlar.

ayın

  • Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

ayn-üs suht

  • Kızgınlık ile bakış, hiddet gözü.

azer-gun / azer-gûn

  • Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. (Farsça)
  • Ay çiçeği. (Farsça)

azra

  • Medine-i Münevvere'nin bir ismi.
  • Sevgili. Mahbûbe.
  • Delinmemiş inci.
  • Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız.
  • Hz. Meryem'in bir vasfı.

bab-ul mendeb / bâb-ul mendeb

  • Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.

bahr-i ahmer / بحر احمر / بَحْرِ اَحْمَرْ

  • Kızıl deniz, Şap Denizi.
  • Kızıldeniz.
  • Kızıl deniz.

bahr-i kulzum / بحر قلزم

  • Kızıldeniz.

bakire / bâkire / باكره

  • El değmemiş, kız.
  • Kız. Kızlığı izale edilmemiş.
  • El sürülmemiş.
  • Kızoğlan kız. (Arapça)

baliğa / bâliğa

  • Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Hayız (regl) görmeye başlayan, evlenecek yaşa gelen kız.

barut

  • yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır.
  • Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.

batman / بَاطْمَانْ

  • Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.
  • İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
  • Sekiz kg. ağırlık.

bazil

  • (Çoğulu: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve.
  • Devenin, önce biten dişi.
  • Şey.
  • Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.

behem-ber-ameden / behem-ber-âmeden

  • Toplanmak, cem olmak, birikme. (Farsça)
  • Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.) (Farsça)

behkele

  • Nârin vücutlu kız, sevgili.

bekaret / bekâret

  • Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.

benat / benât / بنات

  • (Tekili: Bint) Kızlar.
  • Bebekler.
  • Kızlar.
  • Kızlar. (Arapça)

benul-a'yan / benûl-a'yân

  • İslâm mîrâs hukûkunda; ölenin aynı ana ve babadan olan erkek ve kız kardeşlerinden her biri.

benul-ahyaf / benûl-ahyâf

  • İslâm mîrâs hukûkunda Eshâb-ı ferâiz adı verilen (Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini, paylarını bildirdiği) kimselerden ana bir erkek ve kız kardeşler.

berbere

  • Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.

betul / betûl

  • Peygamber efendimizin mübârek kızı hazret-i Fâtımâ'nın lakabı.

bevh

  • Kızgınlık ve hiddetin geçmesi.
  • Ateşin sönmesi.

bevle

  • Çok işeyen adam.
  • Kız çocuğu.

bevne

  • Küçük kız çocuğu.

beyyine suresi / beyyine sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan sekizinci sûresi.

bezim

  • Kuvvetli, güçlü kişi.
  • Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi.

bi-duht / bî-duht

  • Kızı olmıyan. (Farsça)
  • Zühre Yıldızı. (Farsça)

bibi

  • Hala, babanın kızkardeşi.

bint / بنت

  • Kız. Kızı. "Fâtıma bint-i Resûl-i Ekrem (A.S.M.): Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) kızı Fâtıma (R.A.)"
  • Kız.
  • Kız. (Arapça)

bintü'l-fikri

  • "Kıza benzeyen düşünce" mânâsında, Üstadın bazı mahrem fikirleri herkese okutmanın doğru olmadığını belirten bir benzetme.

biraderzade

  • Kardeş oğlu. (Yeğen: Kızkardeşin oğludur.) (Farsça)

birişte

  • Kızartılmış. (Farsça)

birşam

  • Hiddetli nazar, kızgın bakış.

büraka

  • Bütün gün yüzünü süsleyen kadın.
  • Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.

burc-i badi / burc-i bâdî

  • Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.

büsre

  • Herşeyin ucu ve başı.
  • Herşeyin tâzesi.
  • Genç kız veya oğlan.
  • Hurma koruğu.
  • Biraz büyümüş olan ekşi ot.

cariye / câriye

  • Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar.
  • Hizmetçi kız.

ceb'

  • (Çoğulu: Cebeât) Kızıl mantar.
  • (Çoğulu: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

celalli

  • Çok çabuk kızan kimse.

çengi

  • Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.

çeşm-i gazub

  • Kızgın bakış.

cevari

  • (Tekili: Câriye) Akıcı ve câri olanlar.
  • Hizmetçi kızlar.
  • Câriyeler, kadınlar.

cevcem

  • Kızıl gül, verd-i ahmer.

cevza / cevzâ / جوزاء

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.
  • İkizler burcu. (Arapça)

cimse

  • Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.

cünabe

  • İkiz çocuk. (Farsça)

cüz

  • Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası.
  • Kitab forması.
  • Küllün mukabili.
  • Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası.
  • Kanaat. İktifâ eylemek.
  • Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak.
  • Kız evlâdı.

dad

  • Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir.
  • Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dağ / dâğ / داغ

  • Yara. (Farsça)
  • Kızgın demirle vurulmuş işaret. (Farsça)

dağ-dar / dâğ-dâr

  • Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış.
  • Pek müteessir, çok üzgün.

dağdar

  • Yaralı, kızgın demirle dağlanmış.
  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dağlama

  • Kızdırılmış mâdenle vücûdun bir yerini yakma.

dahb

  • Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.

dal

  • Arap alfabesinin sekizinci harfi.

damed

  • Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.

danv

  • Oğul ve kız, veled.

dar-ül-celal / dâr-ül-celâl

  • Sekiz Cennet'in birincisidir.

dar-ül-karar / dâr-ül-karâr

  • Sekiz Cennet'in sekizincisi.

dar-üs-selam / dâr-üs-selâm

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

darülmuallimat / dârülmuallimât / دارالمعلمات

  • Kız öğretmen okulu. (Arapça)

debr

  • (Çoğulu: Dübur) Oğul kız topluluğu.
  • Bal arısı.

defi'

  • Kızgın olan nesne.

dehma

  • Belâ. Zahmet
  • Çömlek.
  • Çok adet, kesret, sayı çokluğu.
  • Kadim, eski.
  • Halis kırmızı koyun.
  • Koyu kızıl.

dest-suze

  • Nişanlı kız. (Farsça)

dil-germ

  • Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış. (Farsça)

doru at

  • Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan at.

dü-gane

  • İki adet, iki tane, ikiz. Çift. (Farsça)

dugd

  • Gelin, yeni evlenmiş kız. (Farsça)

duh

  • Kız, kerime, duhter. (Farsça)
  • Havai fişek. (Farsça)
  • Hasır otu, hasır sazı. (Farsça)

duht / دخت

  • Kız, kerime. (Farsça)
  • Kız. (Farsça)

duht-ender

  • Üvey kız. (Farsça)
  • Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi. (Farsça)

duhter / دختر

  • Kız. (Farsça)
  • Kız. (Farsça)

duhter-i hindi / duhter-i hindî

  • Hindistanlı kız.

duhtere

  • Bekârlık, kızlık. (Farsça)

duhteri / duhterî

  • Kızlık, bekârlık. (Farsça)

duşize / dûşîze / دوشيزه

  • (Çoğulu: Duşizegân) Kız, bâkire. El değmemiş. (Farsça)
  • Kız, matmazel. (Farsça)

ebced hesabı / ebced hesâbı

  • Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf olan târih düşürme sanatı.

ebi-l benat / ebi-l benât

  • Kızların babası.

ebter

  • Kuyruğu kesik hayvan.
  • Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan.
  • Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.
  • Eksik, tamamlanmamış.

edbes

  • Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.

ehevat

  • (Tekili: Uht) Kız kardeşler.
  • Kadın arkadaşlar.
  • Benzer şeyler.

ehl-i beyt

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bütün âile fertleri. Mübârek zevceleri, çocukları, kızı hazret-i Fâtıma ile hazret-i Ali ve bunların mübârek evlâdları olan hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn'den kıyâmete kadar gelecek nesilleri.

ekazib

  • Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.

emgaz

  • Kırmızı, kızıl nesne, ahmer.
  • Aşkar at.
  • Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.

endülüs

  • (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İ

enfal suresi / enfâl sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin sekizinci sûresi.

erd

  • Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. (Farsça)
  • Un. (Farsça)

ergide

  • Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş. (Farsça)

ergüvan

  • Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)

esbtaz

  • At koşturucu, at koşturan. (Farsça)
  • At koşturacak meydan, saha. (Farsça)
  • Her şemsî ayın onsekizinci günü. (Farsça)

eshab-ı feraiz / eshâb-ı ferâiz

  • Ölen bir kimsenin mîrâsına (geriye bıraktığı mala) vâris (hak sâhibi) olan ve Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini (paylarını) bildirdiği dördü erkek, sekizi kadın on iki kişi.

esman

  • (Tekili: Sümn-Semen) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri.
  • Sekizde birler.

esrik

  • Sarhoş, mest.
  • Azgın, kızgın.
  • Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.

eyyim

  • Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir.

ezame

  • (Çoğulu: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek.

ezka

  • En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize.

fatanet

  • (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik.
  • Müteyakkız oluş.
  • Peygamberlerin sıfatlarından biridir.

fatımat-üz zehra

  • Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

fek'

  • Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.

felek

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

fetih suresi / fetih sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin kırk sekizinci sûresi.

firdevs cenneti

  • Sekiz Cennet'in altıncısı.

firye

  • Yalan, kizb.

füls-i ahmer

  • Bakır sikke, kızıl mangır.

füvve

  • Kızıl boya dedikleri damarlar.

gadab

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Allahü teâlânın, emrine karşı gelen kullarından intikam almak istemesi.

gaiz

  • Kızgın, öfkeli, gayzlı.

ganiye

  • Çok hoş, çok lâtif.
  • Kadın şarkıcı.
  • Zengin kadın veya kız.

gaşiye suresi / gâşiye sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin seksen sekizinci sûresi.

gayz ü gazab

  • Kızgınlık ve hiddet.

gayz-efşan

  • Hiddetli, öfkeli, kızgın. (Farsça)

gazab / غضب

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
  • Gazap, öfke, kızgınlık.
  • Hiddet, kızgınlık. (Arapça)

gazab-nak

  • Öfkeli, hiddetli, kızgın. Dargın. (Farsça)

gazap

  • Öfke, kızgınlık.

gazb

  • Kızıl boya, kırmızı renkli boya.

gazban

  • (Gadbân) Dargın, kızgın.

gazub

  • (Gazab. dan) Öfkeli, kızgın, hiddetli. Kükremiş.
  • Büyük yılan.
  • Abus deve.

germ

  • Sıcak. Kızgın. (Farsça)
  • Çabuk öfkelenen. (Farsça)
  • Gayretli, hamiyetli. Tez meşreb. (Farsça)
  • Sıcak, kızgın.

germa-germ

  • Pek kızışmış, kızışıp ısınmış. (Farsça)
  • Sıcağı sıcağına. (Farsça)

germi / germî

  • Hararet, sıcaklık, kızgınlık. (Farsça)

gülruy

  • Yüzü gül gibi güzel ve kızıl renkli olan. Al yanaklı. (Farsça)

guzbe

  • Tez gadaplanan, çabuk kızan.

h / ه ح خ

  • Osmanlı alfabesinin sekizinci harfi.
  • Ebced alfabesine göre sayısal değeri: 8.

ha

  • Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder.

habbül büluğ

  • (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.

habeş

  • Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan.
  • Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.

habnadide

  • (Hâb-nâdide) Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız. (Farsça)

hacce / hâcce

  • (Çoğulu: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız.
  • (Çoğulu: Hâcc) Bir cins diken.

hacil

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.

hacin

  • Küçük hayvan.
  • Büluğdan önce evlenmiş olan kız.

hadic

  • Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.

hadid-ül mizac / hadid-ül mizâc

  • Öfkeli, çabuk kızan.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevatir

  • Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir..

hafide / hafîde / حفيده

  • Kız torun.
  • Kız torun.
  • Kız torun. (Arapça)

hafsa

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz. Ömer'in (R.A.) kızı.

haher / hâher / خواهر

  • Kızkardeş. Hemşire. (Farsça)
  • Kızkardeş. (Farsça)

haher-zade

  • Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen. (Farsça)

haheri / haherî

  • Hemşirelik, kızkardeşlik. (Farsça)

haherzade / hâherzâde / خواهرزاده

  • Yeğen, kızkardeşin çocuğu. (Farsça)

hala

  • (Çoğulu: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.

halat

  • (Tekili: Hâle) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.

hale

  • Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.

halim / halîm

  • Yumuşak huylu, kızmayan.

haliyyat

  • (Tekili: Haliye) Bekâr kadınlar, evlenmemiş kızlar.

haliyye

  • Bağından boşanmış deve.
  • Yabancı bir yavru emziren deve.
  • Büyük gemi.
  • Arı kovanı.
  • Ahlâktan kinâyedir.
  • (Çoğulu: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

hamiye

  • Tırnak kenarı.
  • Kızmış, kızgın.

hamiyet

  • Gayret.
  • Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma.
  • İstinkâf etmek.
  • Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

hamra / hamrâ / خمرا

  • (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk.
  • Şiddet ve meşakkatli geçen yıl.
  • Şiddetle olan ölüm.
  • Arap olmayan cinsten.
  • Yüzü kızarmış kadın.
  • Kırmızı, kızıl. (Arapça)

hamralanmak / hamrâlanmak

  • Kızarmak, kırmızılaşmak, al al olmak.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

hamt

  • Misvak ağacı.
  • Ekşimiş süt.
  • Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak.
  • Gadap etmek, kızmak.
  • Kibirlenmek, tekebbürlenmek.

hanak

  • (Çoğulu: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.

hanım sultan

  • Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.

haraid

  • (Tekili: Harîde) Kızlar, bâkireler.
  • Delinmemiş inciler.

hardan

  • Kızgın, hiddetli, gadaplı.
  • Kast ve men'edici, engel olan.

harid

  • Öfkeli, hidetli, kızgın.
  • (Çoğulu: Harâid) Kız, evlenmemiş kız.
  • Delinmemiş inci.

harr / hârr / حار

  • Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
  • Kızgın, yakıcı. (Arapça)

harur

  • Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı.
  • Gece esen sıcak rüzgâr.

harus

  • Sütü az olan kadın.
  • Evlenip hâmile olan kız.

haş

  • Süprüntü, kırıntı, döküntü. (Farsça)
  • Kızgınlık, hiddet. (Farsça)

hasbe / حصبه

  • Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
  • Kızamık hastalığı.
  • Kızamık. (Arapça)

hasebe / حصبه

  • Kızamık. (Arapça)

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

haşmet

  • (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme.
  • Hiddet, kızgınlık.
  • Alçak gönüllülük.

hasna / hasnâ / حسنا

  • Güzel kız, güzel kadın. (Arapça)

hasur

  • Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen.
  • Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan.
  • Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez)
  • Oğlu ve kızı olmayan.
  • Avrete cimâ edemeyen.
  • İhlili dar olan deve.

hata

  • Yarış atlarının sekizincisi.

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hatun-u kıyamet / hâtun-u kıyamet

  • Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.

hayz

  • Sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (hiç kan gelmeden en az on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre en az üç gün (ilk görülmesinden îtibâren yetmiş iki saat), en çok on gün devâm eden kan.

hazelan

  • Kızgın kimsenin yürümesi.

haziyy

  • Mertebeli, değerli kişi.
  • Yarış atlarının sekizincisi.

hejdeh

  • Onsekiz sayısı. (Farsça)

hem-riş

  • Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler. (Farsça)

hem-şikem

  • İkiz çocuk. (Farsça)

hemşire / hemşîre / همشيره / هَمْش۪يرَه

  • Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. (Farsça)
  • Hastabakıcı kadın veya kız. (Farsça)
  • Kız kardeş.
  • Kız kardeş.
  • Kız kardeş, bacı.
  • Kızkardeş. (Farsça)
  • Kız kardeş.

hemşire-zade / hemşire-zâde

  • Kızkardeş çocuğu. (Farsça)

herifçioğlu

  • Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir.

heşt / هشت

  • Sekiz. (Farsça)
  • Sekiz. (Farsça)

heştüm

  • Sekizinci. (Farsça)

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hiddet

  • Öfke. Kızgınlık. Gadab. Dargınlık. Hışım.
  • Keskinlik.
  • Öfke, kızgınlık.
  • Öfke, kızgınlık.

hiddet et!

  • Öfkelen! kız!.

hiddet-i rabbaniye / hiddet-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın hiddeti, kızgınlığı.

hiddetli

  • Öfkeli, kızgın.

hıfze

  • (Çoğulu: Hafâyiz) Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Gayret etmek.

hijdeh / هژده

  • Onsekiz. (Farsça)

hilal-i ahmer / hilâl-i ahmer

  • Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.

hilm

  • Yumuşak huylu olmak, kızmamak. Gücü yettiği halde affetmek.
  • Yumuşaklık, kızmama.

hınak

  • (Tekili: Hanak) Kızmalar, darılmalar, kin tutmalar, haset etmeler.

hırk

  • Törpülemek.
  • Kızgınlıktan dolayı dişini gıcırdatmak.
  • Bir şeyi dürtmek.

hırman

  • Yalan, kizb.

hırs

  • Aç gözlülük. Tamahkârlık.
  • Kızgınlık.
  • Şiddetli istek, arzu.
  • Azgınlık.

hısan

  • (Tekili: Hasna) Güzel kadınlar veya kızlar.

hışm

  • Öfke, hiddet, gazap, kızgınlık. (Farsça)
  • Kızgınlık, öfke, gazap.

hışm-alud / hışm-âlud

  • (Hışm-gîn, Hışmîn, Hışm-nâk) Kızgın, öfkeli.

hışm-gin / hışm-gîn

  • Dargın, öfkeli, kızgın, darılmış, gücenmiş. (Farsça)

hışm-nak / hışm-nâk

  • Kızgın, öfkeli, hiddetli, hışımlı. (Farsça)

hıtbe

  • Okunmuş.
  • Söz kesilmiş, nişanlı kız veya kadın.

hostes

  • ing. Umumi taşıtlarda, daha ziyade uçaklarda yolcuları ağırlayan kız veya kadın.

huld cenneti

  • Sekiz Cennet'in dördüncüsü.

hulvan

  • Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey.
  • Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar.
  • Vermek, bahşetmek.
  • Bir belde ismi.

hummalı

  • Ateşli, kızgın.
  • Çok faaliyetli. Hararetli.

hummere

  • (Çoğulu: Hummer) Kaya kuşu denilen başı kızılca serçe gibi bir kuş.

humret / حمرت

  • Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat.
  • Utanma duygusundan dolayı yanaklarda oluşan kızarıklık; utanma.
  • Kırmızılık, kızıllık. (Arapça)

humret-i şafak

  • Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı.

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

hur

  • (Tekili: Ahver) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar.
  • Cennet kızları, huriler.

hur-i in / hur-i în

  • Cennet'te âhu gözlü çok güzel kızlar.

huran

  • (Tekili: Hur) İri gözlü. (Farsça)
  • Cennet kızları. (Farsça)

huri / hurî / hûrî / hûri / حوری

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.
  • Cennet kızı.
  • Cennet kızı.
  • Sevgili.
  • Cennet kızı.
  • Sevgili, cennet kızı.
  • Allahü teâlânın îmân edenlere mükâfat olarak yarattığı, nasıl oldukları bilinmeyen Cennet kızı.
  • Huri, cennet kızı. (Arapça)

huri'l-in / hûri'l-în

  • Güzel gözlü Cennet kızı.

huriliyn / hûrilîyn

  • Tarifsiz güzellikte cennet kızı.

hurmet-i müsahere / hurmet-i müsâhere

  • Erkeğin herhangi bir kadın ile zinâ etmesi veya herhangi bir yerine unutarak ve yanılarak da olsa şehvetle (lezzet alarak) dokunması hâlinde, o kadının neseb (soy) ile ve süt ile olan anası ve kızları ile; kadının da o erkeğin oğlu ve babası ile evle nmesinin ebedî, sonsuz olarak haram, yasak olması

huvela'

  • Çocuk anasından doğduğunda beraber çıkan ince nâzik deri. (Onda yeşil ve kızıl hatlar olur.)

i'sar

  • İkindi zamanında bulunmak.
  • Kızın gelinlik çağına gelmesi.
  • Kasırga.

ibdan

  • Kısrak.
  • Câriye, kız veya kadın esir.

ibne

  • Kız çocuğu. Veya teennüs eden oğlan.

ifrit

  • Cin taifesinden çok muzır, şerir ve korkunç bir cins.
  • Mc: Korkunç, kızgın ve öfkeli insan.

igaza

  • Kızdırma, darıltma.

igdab

  • Gadablandırmak, kızdırmak, öfkelendirmek.

iğde

  • Kızılcığa benzer bir meyve ve bu meyveyi veren ağaç ve çiçeği.

igtiyaz

  • Gazaba gelme, kızma, öfkelenme.

igtizab

  • Gücenme, kızma, gazaba gelme, darılma.

igzab

  • (Gazab. dan) Gazaba getirme, hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.

ihan

  • (Tekili: İhnet) Kızgınlıklar, öfkeler, gazablar, dargınlıklar.

ihbar-ı aleviye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) verdiği haber; On Sekizinci Lem'a, Sekizinci Şuâ, Yirmi Sekizinci Lem'a'nın Birinci Nüktesi.

ihdar

  • (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma.
  • Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme.

ihma

  • Bir şeyi ateşte kızdırma.

ihmirar

  • Kızarmak. Kızıllık.
  • Kızıl hastalığı.

ihrab

  • Kavgayı kızıştırma, muharebeyi alevlendirme.

ihşam

  • Utandırma, kızdırma.

ihtimal

  • (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek.
  • Kabul eylemek.
  • Yükselip götürmek.
  • İhsana mukabil şükretmek.
  • Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.

ihtitab

  • Nikâhla kadın veya kız istemek.

iktirani kıyas / iktiranî kıyas

  • Man: Neticenin aynı veya nakizı, mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilmeyen kıyastır. Meselâ: "Her cisim muhdestir". Ve nakizı olan: "Bazı cisimler muhdes değildir" kaziyeleri, ne birinci ve ne de ikinci mukaddemede hey'et-i mecmuası ile zikredilmiş olmadığından iktirânidir.

iktiva'

  • Dağlama. Kızgın demirle vücudun bir yerine dağ vurma.

ilhab

  • Tutuşturma, alevlendirme.
  • İltihaplandırma, şişirip kızartma.

ılk

  • Sakız.
  • Ağızda çiğnenen şey.

ilm-i alet / ilm-i âlet

  • Ulûm-i âliyye denilen sekiz yüksek din bilgisini öğrenebilmek için lâzım olan yardımcı ilimlerdir. Bunlara ulûm-i ibtidâiyye, başlangıç ilimleri de denir. Ulûm-i âliyye şunlardır:Tefsîr, usûl-i kelâm, kelâm, usûl-i hadîs, ilm-i hadîs, usûl-i fıkh, fı kh, ilm-i tasavvuf. Böylece din bilgileri yirmi o

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

iltihab / iltihâb

  • Yanma, kızışma.

iltiham

  • Yaranın iyi olup ağzının kapanması, etlenerek iyileşmesi.
  • Muharebenin kızışması.

iltihat

  • Öfkelenme, kızma, gazaba gelme, hiddet etme.

imhar

  • Hâtun için mehr tayin etmek. Evleneceği kız veya kadın için mehr tayin etmek.

ınas

  • Kızın büluğ çağına vardıktan sonra evlerinde evlenmeden çok durması.

inas / inâs

  • (Tekili: Ünsâ) Kadınlar, kızlar.
  • Kadınlar, kızlar.

inayat-ı seb'a / inâyât-ı seb'a

  • Yedi yardım; Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele.

infial / infiâl

  • Hareketlenme, kızma.

inhitak

  • Bozulma, yırtılma.
  • Bekârlığın bozulması. Kızlığı bozulma.

inkidam

  • Vücudun bir tarafı berelenme veya kızarma.

ırk-ı ahmer / عرق احمر

  • Kızıl derili.
  • Kızılderili ırkı.

irkan

  • Kına yakma, kına sürme.
  • Safran ağacı, kızılağaç.
  • Tıb: Sarılık hastalığı.

işgene

  • İhiyarlıktan veya kızgınlıktan dolayı yüzde hâsıl olan buruşukluk. (Farsça)

ishan

  • Isıtma, ısıtılma.
  • Kızdırma veya kızdırılma.

ishan-ı ayn

  • Ağlatma. Göz kızartma.

iskiz

  • (İskize) Hayvanın sıçrayıp kıç atması. (Farsça)
  • Hayvanın ürkerek attığı çifte. (Farsça)

ısla'

  • Ateşte kızdırmak. Ateşte yakmak.

ismetlü

  • Tar: Derece bakımından yüksek kimselere, sultan ve şehzâdelerin hanımlarıyla kızlarına verilen bir ünvan idi.

istibvar

  • Hırslanma, hiddetlenme, kızma, öfkelenme.

istigzab

  • Öfkelendirme, kızdırma, gazaba getirme, hiddet ettirme.

istişat

  • (Şatt. dan) Çok kızma, öfkelenme, gazaba gelme.
  • Coşma, taşma.
  • (Kuş) hızla uçma.

iştiva'

  • Kızarma, pişip yenecek duruma gelme.

iştiva-yı lahm

  • Etin kızarması.

it'am

  • İkiz doğurma.

itidal-i dem / itidâl-i dem

  • Kızgınlığa mağlup olmayış, soğukkanlılık.

ıyal / ıyâl

  • Bir kimsenin bakmak (geçindirmek) zorunda olduğu kimseler: Zevce (hanım), çocuklar (erkek ve kız), ana-baba, hizmetçi.

ıztına'

  • Sıkılma, utanma, kızarma.

jıyan

  • Kükremiş, kızgın. (Ey yâreli şir-i jiyan, bu hâb-ı gafletten uyan.) (Farsça)

jiyan / jiyân / ژیان

  • Kızgın, kükremiş, hışımlı. (Bu tabir, ekseriyetle arslanlar hakkında kullanılır.) (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)
  • Kızgın. (Farsça)

ka'b

  • Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği.
  • Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük.
  • Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.

kahr-ı hiddet

  • Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.

kaib

  • (Çoğulu: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.

kakuze

  • (Çoğulu: Kavâkiz) Boş maşrapa.

kalem suresi / kalem sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin altmış sekizinci sûresi. Nûn sûresi de denir.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

kasas suresi / kasas sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yirmi sekizinci sûresi.

kaşer

  • Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.

kastalani / kastalanî

  • Ok atmak.
  • Şafak kızıllığı.

kavz

  • (Çoğulu: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi.
  • Düşmek.
  • Bağlamak.

kazf

  • (Çoğulu: Kızâf) İncelik, zayıflık.

kazıb

  • (Çoğulu: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen.

kaziye-i muhayyele

  • Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm.

kehf suresi / kehf sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin on sekizinci sûresi.

ker'

  • (Çoğulu: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek.
  • Yağmur suyu.
  • (Kız) erkek istemek.

keramet-i aleviye / kerâmet-i aleviye

  • "Ali'nin kerâmeti", yani Hz. Ali'nin (r.a.) Allah'ın lütfuyla geleceğe dair verdiği haberler (On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem'â bu kerametlerden bahseder).

keraris

  • (Tekili: Kürrâse) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.

kerime / kerîme / كریمه

  • Kız evlat.
  • Kız evlat.
  • Kız evlâd.
  • Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli.
  • Güzide, seçkin, kıymetli şey.
  • Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.
  • Kız çocuk. (Arapça)

kevaib

  • (Tekili: Kâib) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.

kevser suresi / kevser sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz sekizinci sûresi.

kezim / kezîm

  • Öfke ve kızgınlığını yenen.

kezm

  • Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Nefesin çıktığı yer.

kimad

  • Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.

kışşebe

  • Dişi maymun eniği.
  • Cüssesi küçük olan kız.

kiyya

  • Sakız.

kiyye

  • Sakız.

kızılhaç

  • Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.

kızze

  • Ufak taş.
  • Taşlı çukur yer.
  • Kızlık dedikleri hâlet.

komando

  • (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.

kufai / kufaî

  • Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.

kufe / kûfe

  • Kızıl kum.
  • Kızıl kumlu bir yerin adı ki o sebebten "Kûfe" diye isim verilmiştir.

küfv

  • Eş, denk. Evlenecek kız ile erkeğin din bilgileri, takvâ (haramlardan kaçmak), neseb (soy), mevki ve servet bakımından denk olması.

kulzüm

  • Deniz, bahr.
  • Kızıldeniz.

kümte

  • Kızıllık, kırmızılık, humret.

kürk

  • Kızıl, kırmızı, ahmer.

kürr

  • (Çoğulu: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem.
  • Ölçek.

kürrase

  • (Çoğulu: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması.

kürsüf

  • Evlenmemiş (bâkire) kızların yalnız hayz zamânında, evli veya dul kadınların ise her zaman, edep yerine koydukları ve koku sürdükleri bez veya saf nebâtî pamuk.

kutme

  • Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ)

küub

  • (Küubet) Kızın memesinin büyümesi.

küvz

  • (Çoğulu: Ekvâz-Kizân-Kize) Bardak.

lahham

  • Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.

leblebe

  • Esirgemek.
  • Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.

leyle-i berat / leyle-i berât

  • Berat Gecesi; hicrî ayların sekizincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesi.

ma'sume

  • Suçsuz kadın veya kız.

ma'tebe

  • Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek.

mağdub

  • Allah'ın gazap ettiği, kızdığı kimseler.

magdure

  • Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız.

magzebe

  • Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.
  • Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

mahbube

  • (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız.
  • Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahdure

  • Örtülü ve kapalı kadın veya kız.

mahrem

  • Gizli.
  • Dince ve şer'an müsaade olunmayan.
  • Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır.
  • Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır

mahsub

  • Kızamık çıkarmış kişi.

maşiye

  • (Çoğulu: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan.
  • Oğlu ve kızı çok olan kadın.

mastaki

  • Sakız.

mastihi

  • Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.

masume / mâsume / معصومه

  • Suçsuz, gühahsız kız çocuk.
  • Suçsuz kadın veya kız.
  • Suçsuz, günahsız. (Arapça)
  • Küçük kız çocuğu. (Arapça)

matmazel

  • Evli olmayan gayr-ı müslim kız. (Fransızca)

me'va cenneti / me'vâ cenneti

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

mehr-i muaccel

  • Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.

mehr-i müeccel

  • Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.

melda

  • Çok genç ve körpe vücud veya dal. İnce ve nâzik bedenli kız.

memkur / memkûr

  • (Çoğulu: Memâkir) Av kanıyla kirlenmiş.
  • Kızıla boyanmış.

merzuf

  • Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

meşhur hadis veya hadis-i meşhur

  • Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.

mev'ude

  • Küçükken diri diri gömülüp öldürülen kızcağız.

mevt-i ahmer

  • Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek.
  • Tas: Nefse karşı koymak.

mi'kab

  • Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.

mi'nas

  • Kız doğuran kadın.

mı'sar

  • (Çoğulu: Meâsır) Yeni hayız görmüş ve büluğuna yetişmiş olan kız.

migdad

  • Çok gadaplı, çok kızgın.

Mihrimah

  • Mimar Sinan'ın uğuna biri Edirnekapı diğeri Üsküdar olmak üzere iki eser yaptığı, Osmanlı Padişahı 1. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın kızının adıdır.

mincere

  • Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya "necire" derler.)

miş'

  • Aşı dedikleri kızıl balçık.

mişk

  • Aşı dedikleri kızıl toprak.

mit'em

  • Bir defalık ikiz doğuran kadın.

mitam

  • Her zaman ikiz doğuran kadın.

mu'atebe / mu'âtebe

  • İtâb etme, kızma, azarlama.

mü'mine

  • (Çoğulu: Mü'minât) (Emn. den) İman etmiş olan kadın. Müslüman kadın veya kız.

mu'sırat

  • Sıkım zamanı gelmiş üsâreliler. (Üzüm gibi)
  • Bora ve kasırgalar.
  • Yetişkin kızlar.

muallime

  • Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız.

mübarek

  • İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud.
  • Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.

mücadele suresi / mücâdele sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin elli sekizinci sûresi.

müd

  • Sekiz yüz yetmiş beş gram ağırlığında bir ağırlık birimi.

müellefe-i kulub / müellefe-i kulûb

  • Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler. Kalblerine îmân yerleştirilmesi istenilen veya yeni îmân etmiş müslümanlar ve kötülükleri önlemek istenilen bâzı kâfirler olup, zekât verilen sekiz sınıftan biri iken hazret-i Ebû Bekr zamânında kendilerine zekât verilmesinin nesh yâni hükmünün kaldırıldığı

müemmel

  • Yarış atlarının sekizincisi veya yedincisi.

müfdem

  • Kızıla boyanmış nesne.

mugazebe

  • Karşılıklı olarak birbirini kızdırıp gazaba getirme.

mugazıb

  • Gadap etmek, kızmak, hiddetlenmek.

mugidd

  • Gadap edici, kızgın, hiddetlenici.

mugzib

  • (Gazab. dan) Gazaba getiren, kızdıran.

muhammat

  • Kızdırılmış nesne.

muhammes

  • Ateş üzerinde kızdırılıp kurutulmuş. (Kavrulmuş kahve gibi)

muhammir

  • Kızdırıcı ilâç.

muhaşşin

  • Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren.

muhrenzim

  • Gadaplı, hışımlı, kızgın.

mühtecin

  • Pek küçük yaşta iken evlendirilerek kocaya verilmiş olan kız.

muhted

  • (Hadd. dan) Hiddetlenmiş, kızmış.
  • Keskin. Keskinleşmiş.

mükazebe / mükâzebe

  • (Kizb. den) Karşılıklı olarak yalan söyleme.

mültehib

  • (Lehb. den) Alevlenmiş, tutuşmuş.
  • İltihablı, kızarmış, şişmiş.

muma-ileyhinn

  • (Tekili: Mumâ-ileyhâ) Adı geçen kadınlar, yukarıda anılan kızlar, imâ edilenler.

mümkut

  • Hışım ve gadap olunmuş, kızılmış kişi.

mümtehine

  • (Mümtehane) İmtihan olunan kadın veya kız.

münakız / münâkız

  • Münâkız olmak: Çelişmek. (Arapça)

müragame

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.

mürahik

  • Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.

mürahıka / mürâhıka

  • Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.

müsafir

  • Seferde ve muharebede olan. Yola çıkmış olan, yolcu. Yoldan gelen, başkasının evine gelmiş olan.
  • Fık: Onsekiz fersahtan uzak olan yerlere giden.

müsahhan

  • (Suhunet. den) Isıtılmış, teshin edilmiş, kızdırılmış.

müsekken

  • Ateşle kızmış su.

müsemmen

  • Edb: Sekizer mısralı bentlerden müteşekkil nazım.
  • Sekiz renkli. Sekiz parçadan meydana gelen.
  • Fık: Paha biçilmiş ve takdir edilen kıymet karşılığında satılmış olan şey.

müslime

  • Müslüman kadın veya kız. İslâm olan kadın.

mustafa

  • Seçilmiş mânâsına, Resûlullah efendimizin mübârek isimlerinden biri. Mü'min olanların çoktur cefâsı, Âhirette vardır zevk ü sefâsı, On sekiz bin âlemin Mustafâsı, Adı güzel kendi güzel Muhammed.

mustaka

  • Sakız.

müştehat

  • Şehveti celb eder hâle gelen. Yetişmiş kız.

müt'eme

  • İkiz doğma.

mütaemet

  • İkiz doğurma.

mütebessil

  • Cesaret veya kızgınlıktan dolayı yüzünü ekşiten.

mütegayyiz

  • (Gayz. dan) Öfkelenen, kızan, tegayyüz eden, gazaba gelen. Kızgın, kızmış kimse.

mütegazzib

  • Hiddetlenen, öfkelenen, kızan, gazaba gelen.

mütehevvir

  • Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldıran.

mütehevvirane / mütehevvirâne

  • Birdenbire saldırarak. (Farsça)
  • Kızgınlıkla. Hiddetlice. Birden öfkelenir surette. (Farsça)

mütesahhin

  • Isınan, kızan.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

müteveffat

  • (Vefat. dan) Ölmüş, vefat etmiş kadın veya kız.

müteverrid

  • Gül gibi kızaran. Teverrüd eden.

müzmehhir

  • Gadabı şiddetli olan. Çok kızıp hiddetlenen.

müzmetih

  • Hiddetli, kızgın. Gadaplı.

nagr

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Kin tutmak.
  • Çömlek kaynamak.

nahide

  • Yeni yetişmiş kız.
  • Zühre (Venüs) yıldızı.

naim

  • Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal.
  • Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası.

naim cenneti / naîm cenneti

  • Sekiz Cennet'ten beşincisi.

nakir

  • Gadaplı, kızgın.

nakiz

  • (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş.
  • Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyni

nakize

  • (Bak: NAKİZ)

nakz

  • (Nakazân) (Çoğulu: Nevâkız) Sıçramak.
  • Talep etmek, istemek.

nardenk

  • Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez. (Farsça)

naşi

  • Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş.
  • Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle.
  • Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey.
  • Yetişmiş oğlan veya kız.

nebe' suresi / nebe' sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yetmiş sekizinci sûresi.

nebise

  • Kız torun.

nebv

  • Sakız.

neceş

  • Müşteri kızıştırmak, bir malı satın almaya niyeti olmadığı hâlde alacakmış gibi malın fiyatını yükseltmek.

necire

  • Bulamaç aşı.
  • Kızgın taş ile kızdırılmış su.
  • Kârgir duvar.
  • Tahtadan veya ağaçtan olan sofa.
  • Çulhaların beze sürdükleri haşil.

nek'a

  • Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap.
  • Her kırmızı olan şey.

nekaiz

  • (Tekili: Nakize) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.

netk

  • Atmak.
  • Yüzmek.
  • Kendine çekmek, cezbetmek.
  • Depretmek, silkmek, harekete geçirmek.
  • Oğlu ve kızı çok olmak.

nevber

  • Turfanda meyve. (Farsça)
  • Memeleri yeni belirmeye başlamış kız. (Farsça)

nevzad-ı mübareke

  • Yeni doğmuş, yeni dünyaya gelmiş mübarek kız çocuğu.

nezafet

  • Temizlik, paklık, pakizelik.

nezh

  • (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık.
  • Hiçbir kötü hareketi olmamak.
  • Kerim, pak, pâkize.

nigah-ı gazab / nigâh-ı gazab

  • Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.

nik

  • (Çoğulu: Niyâk) Dağın yüksek yeri, dağ tepesi.
  • Kızgın, hiddetli, gadaplı kimse.

nikah-ı dahili / nikâh-ı dâhilî

  • İçerden evlenme, akrabadan kız alma.

nikah-ı harici / nikâh-ı hâricî

  • Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

öfke

  • Kızma, sinirlenme, hiddet.

pas

  • Gecenin sekizde biri. (Farsça)
  • Gözetleme, bekleme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, gam. (Farsça)
  • İç sıkıntısı. (Farsça)

pür-gazab

  • Çok kızgın ve hırslı. (Farsça)

pür-nar / pür-nâr

  • Çok ateşli. Çok kızgın. Ateş dolu.

radaf

  • Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.

radafe

  • (Çoğulu: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)

radif

  • Kızmış taşla ısıtılan süt.
  • Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)

rahim

  • Hafif sesli, lâtif sözlü kız.

raiz

  • (Râyiz) Öfkeli, kızgın.

ratic

  • Çam sakızı.

ratin

  • Reçine. Çam sakızı.

ratiyan

  • (Râtiyâne) Çam sakızı, reçine. (Farsça)

rebibe

  • Üvey kız.
  • Dadı.

remza'

  • Güneşin tesiriyle kızmış taş.

rev'a

  • Korkak kadın.
  • Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA' : Tatlı.

risale-i kıymetdari / risale-i kıymetdarî

  • Çok kıymetli risale; Yirmi Sekizinci Söz.

ritl

  • (Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey.

rüüd

  • Genç kadın. Kız.

şa'ban

  • (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.

şa'ban ayı / şa'bân ayı

  • Arabî ayların sekizincisi, üç aylardan ikincisi.

şaban / şâbân

  • Hicrî takvime göre sekizinci ay.
  • Arabî ayların sekizincisi.

şaban-ı muazzam / şâbân-ı muazzam

  • Mübarek aylardan ikincisi olan Şaban ayı; hicrî ayların sekizincisi.

şaban-ı şerif / şâbân-ı şerif

  • Hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisi olan değerli ve şerefli Şâban ayı.

sabaya

  • (Tekili: Sabiyye) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.

sabi / sabî

  • Bülûğ (ergenlik) çağına gelmemiş oğlan çocuğu. Kıza sabiyye denir.

sabiyye

  • Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.

sad suresi / sad sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin otuz sekizinci sûresi.

şafak-gun / şafak-gûn

  • Şafak renkli, kızıl. (Farsça)

sahanet

  • Kızgınlık, sıcaklık.

sahih kan / sahîh kan

  • Sekiz yaşını bitirip, dokuz yaşına bastıktan birkaç gün veya ay, yâhut seneler sonra, sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre, en az üç gün (ye tmiş iki saat) devâm eden kan; hayız ve aybaşı ka

sahih temizlik / sahîh temizlik

  • Ergenlik çağına erişmiş bir kızda veya kadında, âdet zamânından sonra başlayan ve içinde hiç kan görülmeyen, öncesi ve sonrası hayız günleri olan on beş veya daha fazla sayıdaki temiz gün.

sahin

  • (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

sahra

  • (Çoğulu: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl.
  • Yazı.
  • Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)

saht

  • Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.

sakayn

  • İkizkenar.

sakeyn / sâkeyn / ساقين

  • İkizkenar. (Arapça)

şakik / şakîk

  • Ferâiz ilminde yâni mîrâs hukûkunda ana-baba bir erkek kardeşler (Benül-a'yân). Ana-baba bir kız kardeşe şakîka denir.

şakika

  • (Çoğulu: Şakayık) Yarım baş ağrısı.
  • Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş.
  • Çatlak, yarık.
  • Ana baba bir kız kardeş.
  • Yarım başağrısı.

salt

  • Bileyi taşı.
  • Kişinin kendi öz kızı.
  • Erkek ismi.
  • Geniş alın.
  • Vurmak mânâsına mastar.

samg

  • Zamk, ağaç sakızı.

samin

  • Sekizinci.

saminen / sâminen / ثامنا

  • Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
  • Sekizinci olarak.
  • Sekizincisi.
  • Sekizincisi, sekizinci olarak. (Arapça)

sanbur

  • Yalnız olan hurma ağacı.
  • Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.

sarb

  • Sütü birbiri üstüne sağmak.
  • Bevlini hapsetmek.
  • Çok ekşimiş süt.
  • "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

secur

  • Tennur kızdırılan nesne.

şehdere

  • Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız.
  • İsrafçı, müsrif.
  • Karnı büyük kimse.

şeka'

  • Maraz, hastalık.
  • Hiddet, kızgınlık, gadap.
  • İncelemek.

sekiz zılı'lı

  • Sekizgen, sekiz kenarlı. (Türkçe - Arapça)

selile

  • Yeni doğmuş kız çocuğu.

seman / semân / ثمان

  • Sekiz.
  • Sekiz. (Arapça)

seman-aşer

  • Onsekiz.

semaniye / semâniye

  • Sekiz. 8
  • Sekiz.

şemmam

  • Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.

semre

  • (Çoğulu: Semür-Semürât) Sakız ağacı.

semure

  • Dikenli bir ağaç.
  • Sakız ağacı.

senceref

  • Sülügen adı verilen kızıl taş.

sergerm

  • Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. (Farsça)
  • Neşeli. Sarhoş. Mest. (Farsça)

şerif / şerîf

  • Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i Fâtımâ'nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.

şerif-i caferi / şerîf-i câferî

  • Hazret-i Ali'nin, hazret-i Fâtıma'dan dünyâya gelen Zeyneb adlı kızınınAbdullah bin Câfer-i Tayyâr ile evlenmelerinden meydana gelen evlâdına verilen ad.

sery

  • Davarı iyi gütmek.
  • Yıldırımın parlayıp çakması.
  • Kurt, eşine çıkmak.
  • Hiddetlenmek, kızmak.

şetat

  • Hadden aşırı olmak.
  • Hakdan uzak.
  • Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma.

setv

  • (Çoğulu: Setavât) Hamle etmek.
  • Kahretmek.
  • Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek.

sevret

  • Kızgınlık, hiddet, öfke.
  • Hücum. Dövüş.
  • Hükümdarın şiddet veya kudreti.
  • Tezlik.

şezr

  • Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.

sibt

  • (Çoğulu: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı.
  • Torun.

şiddet-i hiddet

  • Şiddetli öfke, kızgınlık.

sıhriz

  • Kızıl hurma.

sikec

  • Başı kızıl olan zehirli bir yılan.

sıraf

  • Hayvanın kızmakla erkeğini araması.

sırr-ı al-i aba / sırr-ı âl-i abâ

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmalarının sırrı.

siyabe

  • Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.

su'rur

  • Ağaç sakızı parçası.

suhnan

  • Sıcak, kızgın.
  • Sıcak gün.

suhne

  • Kızgınlık.
  • Gözü yaşlı, dertli olmak.

suht

  • Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)

şukre

  • Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.

sulbiyye

  • Ferâiz ilminde yâni İslâm mîrâs hukûkunda bir kimsenin öz kız evlâdı.

sultan / sultân / سلطان

  • Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah.
  • Allah. (C.C.)
  • Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi.
  • Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri.
  • Hüccet ve delil.
  • Kahr ve tegallüb mânasında masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetin
  • Hükümdar. (Arapça)
  • Hükümdar eşi ve kız çocuğu. (Arapça)
  • Sevgili. (Arapça)

sümkat

  • Kızıl, kırmızı, ahmer.

sümn

  • Sekizde bir.

sümün

  • Sekizde bir.
  • Sekizde bir. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda sekizde bir hisse (pay).

sürh / سرخ

  • Kırmızı, kızıl, ahmer.
  • Kırmızı mürekkeb.
  • Kırmızı, kızıl. (Farsça)
  • Kırmızı mürekkep. (Farsça)

sürhi / sürhî

  • Kırmızılık, kızıllık.

şuvaz

  • Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş.
  • Susama.
  • Kızgın ateş.

şuvazlı

  • Kızgın, ateşli.

süveyş

  • Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal.

ta'nis

  • Büluğdan sonra kızın kendi evlerinde çok durması.

ta'ris

  • Düğün yapma. Bir kızı gelin etme.

tagayyüz

  • Gayzlanma, kin besleme.
  • Kızma, hiddete gelme.

tagayyüzat

  • Hiddetlenmeler. Kızmalar.

tagyiz

  • (Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.

tagzin

  • Hışım etmek, kızmak.
  • Buruşturmak.

tahlim

  • (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.

tahmir

  • Kızartmak.
  • Birine "eşek" demek.

tahmis

  • Ateşte kızdırıp kavurmak.
  • Kahve kavrulan ve satılan yer.

tahşim

  • Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma.

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

talibe

  • (Çoğulu: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.

tebertum

  • Büyüklük taslama.
  • Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.

tefa'

  • Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.

tefside

  • Hararetli, kızgın. (Farsça)

tefte / تفته

  • Hararetli, kızgın, kızmış. (Farsça)
  • Kızgın. (Farsça)

teftiye

  • Lâğımcılık yapmak.
  • Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..

tegaddüb

  • (Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma.

tegayüz

  • (Çoğulu: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme.

tegayyüz

  • (Çoğulu: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma.

tegazün

  • Hışmetmek, kızmak.

tegazzüb

  • (Gazâb. dan) Öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, kızma.

tehevvür

  • Çok kızmak, çok öfkelenmek, sertlik; hilmin (yumuşaklığın) zıddı. Gadabın, kızmanın aşırısı. Atılganlık.

tekazüb / tekâzüb

  • (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.

telbid

  • Bir yere toplayıp yığmak.
  • İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye başına sakız yapıştırması.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

tenaffut

  • Çok kızma, hiddetlenme.

tenakuz

  • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
  • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.

teraggum

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.

terike

  • (Çoğulu: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız.
  • Deve kuşunun yabana bıraktığı yumurta.

terkend

  • Yalan, hile, kizb. (Farsça)

terviye günü

  • Zilhicce ayının sekizinci günü. Arefe'den önceki gün. Hacıların sabah namazını kıldıktan sonra, topluca Mekke'den Minâ'ya doğru hareket ettikleri gün.

tesahhun

  • (Çoğulu: Tesahhunât) Isınma, kızma.

teshinat / teshinât

  • (Tekili: Teshin) Isıtmalar, kızdırmalar.

tesmin

  • (Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma.
  • Bir şeye kıymet biçme.

tev'em

  • İkiz. Çift doğan çocuklar.
  • Mc: Benzer, eş, mümasil.
  • İkiz.

tev'eme

  • İki kız.

tev'emi / tev'emî

  • İkizlik.

tevêm

  • İkiz.

teverrüd

  • Vâridolma, gelme.
  • Gül gibi kızarma.

tezaggum

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

tur-i sina / tûr-i sînâ

  • Tûr dağı. Allahü teâlânın Mûsâ aleyhisselâmı peygamberlikle müjdelediği ve sonra Tevrât'ı indirdiği, Kızıldeniz'in kuzeyinde, Asya ve Afrika kıtalarının arasındaki Sinâ yarımadasının güney kısmında yer alan dağ.

uht / اخت

  • (Çoğulu: Ahavât) Kızkardeş.
  • Kızkardeş. (Arapça)

uhteyn

  • İki kızkardeş.

ukkaze

  • (Çoğulu: Akâkiz) Ucu demirli sopa.

ünsa

  • Dişi. Kadın, kız.

vasaa

  • (Çoğulu: Vusu) Kız kuşu.

vatis / vatîs

  • (Çoğulu: Vutas) Kızdırıldığında kimsenin üzerine basamadığı yuvarlak taş.

ve'd

  • Kızını diri iken toprağa gömme.

ve'd-i benat

  • İslâmiyetten önce Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömme adeti.

ve'd-ül benat

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyet devrindeki Arablarda kızlarını hakir gördüklerinden diri iken defnetmek âdeti.

vêd

  • Kız evladı diri diri toprağa gömüp öldürme âdeti.

vegir

  • Kızmış taş üstüne koyarak pişirilen et.

vegire

  • Kızmış taş ile sıcaklık verilerek pişirilen süt.

vehhabilik / vehhâbîlik

  • Sapık bir fırka. On sekizinci yüzyıl ortalarında Arabistan yarımadasında Necd bölgesinde ortaya çıkan, Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından kurulan dînî ve siyâsî bir yol. Bu yolda olana Vehhâbî denir.

vemd

  • Gazap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Sıcaklığın artması.

vesme

  • Hayvana vurulan kızgın damga.

yahya aleyhisselam / yahyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur. Annesinin ismi Elîsa olup, hazret-i Meryem'in kızkardeşi ve İmrân'ın kızı idi. Dâvûd aleyhisselâmın neslinden olan Yahyâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem'in teyzesinin oğludur.

yalan

  • (Bak: Kizb)

yetime / yetîme / یتيمه

  • Yetim kız.
  • Eşsiz.
  • Yetim kız çocuğu. (Arapça)

yuşa aleyhisselam / yûşâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına, Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen peygamber. Mûsâ aleyhisselâmın yeğeni ve vekîli idi. İsmi Yeşû olup hıristiyanlar Yeşû diyorlar. Annesi Mûsâ aleyhisselâmın kız kardeşidir.

zagak

  • Kızılcık yemişinin çekirdeği.

zahh

  • Hışım ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.
  • Kovmak, def'etmek.

zamzam

  • (Çoğulu: Zamâzim) Büyük ve kuvvetli arslan.
  • Gadaplı ve kızgın kimse.

zekeriyya

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne, Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kız

zemec

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Doldurmak.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

zevr

  • Yalan, kizb.
  • Bâtıl mâbud.
  • Ziyaret etmek.
  • Göğüs üstü.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR