LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Köy ifadesini içeren 910 kelime bulundu...

mescid-i kuba / mescid-i kubâ

  • Resûlullah efendimizin Mekke'den Medîne'ye hicret ederken Kubâ köyünde yaptıkları mescid.

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

a'sam

  • (Tekili: Usme) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'taf

  • (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam.
  • Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')

a'vak

  • (Tekili: Avk) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

abt

  • Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
  • Kazılmamış yeri kazmak.
  • Yarmak.

adab-ı şeriat / âdâb-ı şeriat

  • Şeriatın koyduğu edep ve terbiye kuralları.

adatullah / âdâtullah

  • Allah'ın âdetleri, kâinata koyduğu kanunları.

adem-i merkeziyyet

  • Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

adet-i agnam / âdet-i agnâm

  • Keçi ve koyunlar için alınan vergi.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

adya'

  • Boynuzu ufak koyun.
  • Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.

afite

  • Dişi koyun. Koyun güdücü kız.

afsa

  • Boynuzu ardına kayık koyun.

agba

  • Daha küt, en küt.
  • Daha koyu, en koyu.

ağda

  • Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.

ağıl

  • Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

agnam

  • (Tekili: Ganem) Koyunlar, keçiler.
  • Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.

ağnam / ağnâm / اغنام

  • "Ganem"in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
  • Koyunlar. (Arapça)

ahsen-i takvim

  • En güzel kıvama koyma.
  • Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.

aik

  • (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.

aika

  • (Çoğulu: Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.

akıle / âkıle

  • Kâtilin, öldürme işindeki yardımcıları, bunlar yoksa öldürmede kendisine yardım eden kabîlesi (köylüleri, şehirlileri) ve akrabâsı.

akis

  • Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
  • Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
  • Sütlü çorba.

akk

  • (Çoğulu: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik.
  • Yarmak.
  • (Koyun) kuzularken ölmek.

aksa'

  • Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.

aksakal

  • Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.

akva'

  • Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

alaik-i dünyeviye / alâik-i dünyeviye

  • Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alamescid köyü

  • Afyon'un Sandıklı ilçesine bağlı bir köy.

algun

  • Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe. (Farsça)

alika

  • İçine birşey koyacak torba.
  • Yem.

ambalaj

  • Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi. (Fransızca)

ambar

  • Zahire ve kuru gıdaları koymaya yarayan büyük depo.

amd

  • Niyet, kasıt, istek, arzu.
  • Direk koymak.

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

anise

  • Sıkı bağlanmış. (Farsça)
  • Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) (Farsça)

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

arabi / ârâbî

  • Bedevî. Çölde yaşayan köylü.

aras karyesi

  • Aras Köyü.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

aruz

  • Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
  • Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
  • Bir beytin birinci

arz etmek

  • Sunmak, ortaya koymak.

arz-ı iftikar

  • Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.

arzu-yu hilaf / arzu-yu hilâf

  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.

arzu-yu muaraza

  • Muaraza isteği, karşı koyma arzusu.

asalit

  • Koyu, sahin.

asfiya-i müçtehidin / asfiya-i müçtehidîn

  • Kur'ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan ve Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve takvâ sahibi kimseler.

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

aşkar

  • Koyu kırmızı.
  • Kırmızı saçlı adam.
  • Doru at.

aslat

  • Koyu, sahin.

asma / asmâ

  • Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.

asvine

  • (Tekili: Sunvân) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.

atire

  • Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.

avk

  • (Çoğulu: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.

ayastafanos

  • İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.

ayastefanos

  • İstanbul, Yeşilköy'ün eski adı.

azka

  • İri yünlü koyun.

azuz / azûz

  • Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.

bagaj

  • Yolcu eşyası. (Fransızca)
  • Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu. (Fransızca)

bagsa'

  • Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.

bahte

  • Semiz, besili koyun.
  • Burulmuş üç yaşında koç.

bak'a / bak'â

  • Siyah beyaz alacalı koyun.
  • Belde ismi.
  • Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.

baliga / bâliga

  • Koyun ve keçi ayağı.

barla karyesi

  • Barla köyü.

bayındır

  • Mamur, şenlikli.
  • Bir Oğuz oymağının ve Akkoyunlu hanedânının ismi.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

becer

  • Göbeğin çıkıp şişmesi.
  • Suyu içip kanmayan koyun.

bed-reng

  • Açıkla koyu arasında kirli bir renk. (Farsça)

bedavet / bedâvet

  • Bedevilik, göçebelik; şehirlilikten uzak köy ve göçebe hayatı.

bedel-i öşr

  • Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.

bedevi / bedevî

  • Köylü, kırlarda yaşayan, kırsal bölge insanı.

bedeviler

  • Köylüler, çölde yaşayanlar, şehirli olmayanlar, uygar olmayanlar.

bedeviyet-i sırf

  • Bütün yönleriyle bedevîlik ve köylülük, medenî olmama özelliği.

bedre

  • Eğirdir-Barla yolu üzerinde merkeze 11 km mesafede, Eğirdir gölü kenarında bulunan bir köydür.

behime-i en'am

  • Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.

belat

  • Döşenmiş taş.
  • Düzyer.
  • Köy adı.

belde

  • Memleket, şehir.
  • Büyük köy.
  • Yer, arz.
  • Göğüs, sadır.
  • İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.
  • Memleket, büyük köy.

beraat satışı / berâât satışı

  • Zekât toplayan âmillerin (memurların), köylüden alacakları zekât ve uşrun cins ve miktârını gösteren ve berâât adı verilen senedlerin satışı.

berdiyy

  • Suriye'de bulunan iki nehrin, bir köyün ve Hicaz'da da bir dağın adı.

bere

  • Kuzu. Koyun yavrusu. (Farsça)

beyhaki / beyhakî

  • (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-

beyza'

  • (Çoğulu: Biyâz) Kasaba, köy.
  • Güzel yüzlü kadın. (Müz: Ebyaz)

bid'at

  • Sonradan ortaya çıkan şey, ilk defâ benzersiz bir şey ortaya koymak.

birr

  • Temizlik.
  • Günahtan çekinmek.
  • Takvâ.
  • İn'âm ve ihsan etme.
  • Amel-i sâlih, iyi amel.
  • Koyunu sevketmek.
  • Gönül, kalb.
  • Tilki yavrusu.
  • Fâre.

bitaka

  • Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.)

bıtta

  • Yağ koydukları bardak.

bügeyg

  • Koyun.
  • Besili erkek geyik.
  • Semiz keçi.
  • Bir yerin adı.

büls

  • İçine incir koyulan kilimden dokunmuş büyük çuval.

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

bumehen

  • (Bumehin) Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. (Farsça)
  • Koyun bağırsağı. (Farsça)

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

burjuva

  • Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. (Fransızca)

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

bürzea

  • (Çoğulu: Berâzi) Yuna dedikleri keçe ki, eyer altına koyarlar, teğelti de derler.

ca'v

  • Deve ve koyun tersini toplamak.

cahiliyyet

  • Cahilliğe âit.
  • İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik" gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor. Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendil

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

çarpa

  • Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar. (Farsça)

casim

  • Şam diyarında bir köyün adı.

ceb'

  • (Çoğulu: Cebeât) Kızıl mantar.
  • (Çoğulu: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

cedeme

  • (Çoğulu: Cüdem) Yaramaz dişi koyun.
  • Kısa boylu erkek.

cedud / cedûd

  • (Çoğulu: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun.

cefir

  • Ok koyulan kap, mahfaza.

celca'

  • Boynuzsuz koyun.

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

celed

  • Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve.
  • Muhkem yer.
  • Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.

celem

  • Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.

celle

  • Deve ve koyun tersi.
  • Az olarak insan pisliğinden kinâye olur.

cemma

  • Boynuzsuz koyun.

cerm

  • (Çoğulu: Cürüm) Bir cins Arap sandalı.
  • Kat'. Kesme.
  • Günahkâr olma, günah işleme.
  • Koyun kırkma.
  • Sıcak, sıcaklık.

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

ceza'

  • (Çoğulu: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir).
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Arslan, esed.
  • Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek.

cezea

  • (Çoğulu: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve.
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Üç yaşına girmiş sığır ve at.

cezia

  • (Çoğulu: Cezâyi) Koyun sürüsü.

cezma

  • Kulağı kesik koyun.
  • Kulağı delik koyun.

cezre

  • Kasaplık koyun, keçi gibi davar.
  • Semiz koyun.

cihad-ı manevi / cihad-ı manevî

  • İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.

cilbend

  • Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cizme

  • Deve sürüsü.
  • Koyun sürüsü.

cübcübe

  • (Çoğulu: Cebâcib) Korkutmak.
  • Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti.
  • Çok su.
  • Erimiş yağ.

cülle

  • Hurma koydukları kap.
  • Hurma yükü.

çürütme

  • Bir düşüncenin, bir davanın boşluğunu, anlamsızlığını ortaya koyma.

cüsum

  • Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak.
  • Uykuda gelen ağırlık. Kâbus.
  • Oturmak.

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

da'ussıla / dâ'ussıla / داء الصله

  • Yurdunu özleme, köyünü özleme. (Arapça)

dabbe

  • (Çoğulu: Dıbâb) Dişi kertenkele.
  • Kapıya koyulan yassı enli demir.

dac'

  • Yan tarafını yere koyup yatmak.

dag-zen

  • Damga vuran, nişan koyan. (Farsça)
  • Kalb kıran, gönül kıran. (Farsça)

dagma'

  • Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.

dahim

  • (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan.

dahis

  • Müfsid, arayı bozan.
  • Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan.
  • Bir meşhur atın adı.

dahs

  • Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak.
  • Fesad, ifsâd.

dahye

  • Kuşluk vaktinde kesilen koyun.

dain

  • (Çoğulu: Daân) Yünlü olan koyun.

damga

  • Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak.
  • İşaret vurulan âlet. Mühür.

damine

  • Köyde olan hurma.

darab

  • Koyu beyaz bal.

darrı nef'a derc

  • Zararlıyı yararlının içine koyma.

dayine

  • (Çoğulu: Davâyin) Dişi koyun.

debbe

  • (Çoğulu: Debbât) Matara dedikleri su kabı.
  • Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.

dehakin / dehakîn

  • (Tekili: Dihkan) Köy ağaları.
  • Köylüler, çiftçiler.

dehma

  • Belâ. Zahmet
  • Çömlek.
  • Çok adet, kesret, sayı çokluğu.
  • Kadim, eski.
  • Halis kırmızı koyun.
  • Koyu kızıl.

delv

  • (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç.
  • Oniki burçtan birinin adı.

derc / درج / دَرْجْ

  • İçine almak. Katmak.
  • Kitaba koymak.
  • Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı.
  • Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
  • İçine koyma.
  • İçine koyma, yerleştirme.

derc etme

  • Kitaba koyma.

dermeyan / dermeyân / درميان

  • Ortada. (Farsça)
  • Dermeyân edilmek: Ortaya konulmak, ele alınmak. (Farsça)
  • Dermeyân etmek: Ortaya koymak, ele almak. (Farsça)

deskere

  • (Çoğulu: Desâkir) Dağ başında olan harab kale.
  • Küçük köy.

dibagat

  • Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.

dih / ده

  • Köy, karye. (Farsça)
  • On sayısı. (Farsça)
  • Köy. (Farsça)

dih-dar

  • Köy ağası. (Farsça)

dih-gan

  • Ekinci, çiftçi, köylü. (Farsça)

dih-hüda

  • Köy kâhyâsı, köy ağası. (Farsça)

dihat / dihât / دهات

  • (Tekili: Dih) Köyler, karyeler. (Farsça)
  • Köyler. (Farsça)

dihçe

  • Küçük köy. (Farsça)
  • Çiftçi, köylü. (Farsça)

dihhoda / dihhodâ / دهخدا

  • Köy ağası. (Farsça)
  • Köy kahyası. (Farsça)

dihı

  • Köyle ilgili, köylü, köye mensub.

dihkan / dihkân / دهقان

  • (Çoğulu: Dehâkin) Sipâhi.
  • Köy kethüdâsı.
  • Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam.
  • Bezirgân.
  • Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
  • Çiftçi. (Farsça)
  • Köy ağası. (Farsça)

dikte

  • Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. (Fransızca)
  • Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme. (Fransızca)

dimmet

  • Deve ve koyun tersi.

dimn

  • Deve ve koyun tersi.
  • Selin getirdiği çörçöp.

doru at

  • Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan at.

düruc

  • Dürmek.
  • Geçmek.
  • Koymak.

düstur-u nebevi / düstur-u nebevî

  • Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ortaya koyduğu kural.

ebva'

  • Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci se

ecemm

  • Mızraksız adam.
  • Boynuzsuz koyun.
  • Etli kemik.
  • Bacasız ev.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

edeb-i furkani / edeb-i furkanî

  • Hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu bir ahlâk kuralı.

egnam

  • Koyunlar.

ehali

  • (Tekili: Ehl) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar.
  • Avam, halk umum.

ehl-i bedeviyet

  • Göçebeler, köylüler.

ehl-i kanun

  • Kanun koyanlar ve uygulayanlar.

ehl-i karye

  • Köylü, köy halkı.

ehl-i kura / ehl-i kurâ

  • Köylerde, kasabalarda yaşayan.
  • Köylerde yaşayanlar; kırsal kesimde olanlar.

ekati

  • (Tekili: Kati) Sürüler, koyun sürüleri.

eklef

  • Yüzü çilli olan adam.
  • Koyu renkli arslan.

elma

  • Karamtıl dudaklı.
  • Çok koyu gölge.

elule

  • Semiz, besili koyun.

elye

  • (Çoğulu: Eleyât) Koyun kuyruğu.
  • Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.

emgaz

  • Kırmızı, kızıl nesne, ahmer.
  • Aşkar at.
  • Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.

emihe

  • Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.

emr-i tacizi / emr-i tâcizî

  • İnsanı âciz bırakan emir; Allah'ın, iman etmeyenlerden Kur'ân'ın benzerini ortaya koymalarını istemesi böyle bir emirdir.

en'am / en'âm

  • Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar.
  • Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
  • Davar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar.

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

enderi / enderî

  • Kalın ip, halat.
  • Şam yakınında bir köyün adı.
  • Bir dağ adı.

ermel

  • (Çoğulu: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun.
  • Kadını olmayan erkek.

es

  • Koyuna iys iys demek.

eş'ari / eş'arî

  • Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu

eşhel

  • Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ.
  • Elâ gözlü adam.

eşkel

  • Gözlerinin akı kırmızılı olan adam.
  • Beyaz koyun.

esmer / اسمر

  • Karayağız, esmer, koyu tenli. (Arapça)

esuk

  • Deli koyun.

esvaf

  • (Tekili: Suf) Suflar, koyun yünleri.

fa'faa

  • Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.

fa'fai / fa'faî

  • Koyun çobanı.

fal

  • Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve benzerlerine bakmak sûretiyle gaybdan, gelecekten haber verme işi.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

falic

  • Felce uğramış.
  • Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık.
  • İsabeti çok olan ok.

faşiye

  • (Çoğulu: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.

feda / fedâ / فدا

  • Yoluna can koyma. (Arapça)
  • Kurban. (Arapça)
  • Uğruna verme. (Arapça)
  • Fedâ edilmek: (Arapça)
  • Uğruna harcanmak. (Arapça)
  • Kurban edilmek. (Arapça)
  • Fedâ etmek: (Arapça)
  • Uğruna harcamak. (Arapça)
  • Kurban etmek. (Arapça)

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

ferika / ferîka

  • Koyun sürüsü.
  • Böy dedikleri ot.

fidam

  • (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç.
  • Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

firnas

  • (Çoğulu: Ferânis) Boynu kalın arslan.
  • Köylü reisi.

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gabt

  • "Koyun semiz mi" diye el ile yoklamak.

galiz / galîz / غليظ

  • Koyu, yoğun, kaba. (Arapça)

gam

  • Köy, karye. (Farsça)
  • Hatve, adım. (Farsça)
  • Ayak, kadem. (Farsça)

ganem / غنم

  • Koyun.
  • Koyun. (Arapça)

garabib / garabîb

  • Katı, siyah şey.
  • Koyu renkli.

garb

  • (Çoğulu: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı.
  • Sığır derisinden yapılan büyük kova.
  • Sakaların su koydukları büyük tulum.
  • Atıldıktan sonra bulunmayan ok.
  • Yürügen at.
  • Nasır acısı (gözde olur).
  • Göz yaşı.
  • Göz yaşının geldiği damar.
  • Ke

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gasb / غصب

  • El koyma, zorla elinden alma. (Arapça)

gebeş

  • Koyunun erkeği. Koç.
  • Mc: Akılsız, ahmak adam.

gele

  • Sığır, koyun ve keçi sürüsü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

gılaz

  • Yoğunluk, koyuluk.

gusfend / gûsfend / گوسفند

  • Koyun. (Farsça)
  • Koyun. (Farsça)

guspend

  • Koyun, ganem. (Farsça)

habellak

  • Küçük olup büyümeyen koyun.

habeş

  • Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan.
  • Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.

habeşi / habeşî

  • Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan.
  • Koyu esmer renkli adam.
  • Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.

habs

  • Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme.
  • Zaptetme, tutma.

haciz

  • Ayıran. Bölen.
  • Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı.
  • Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan.
  • Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir.

hacla'

  • Ayakları beyaz olan koyun.

hacz

  • Engelleme, el koyma, ayırma.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadir

  • Öten güvercin. Kişneyen at.
  • Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.

hadm

  • Birşeyi ağzına koyup, bir lokmada çiğneyip yemek.

hadma'

  • Beyaz koyun.

hadşe-aver

  • Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan. (Farsça)

hadun

  • Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.

hafeş

  • (Çoğulu: Ahfâş) İğne ve iplik koyacak kap.
  • Sel.

hakaik-ı şeriat / hakâik-ı şeriat

  • Allah'ın koyduğu kanunlarda bulunan hakikatler.

hakn

  • Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak.
  • Men etmek, engel olmak.

halfe

  • Yerine adam koymak.
  • Kılavuz.

halic / halîc

  • Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı.
  • Irmak.
  • Büyük çanak.
  • İp.
  • Deve ağzı.
  • Liman, koy.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

hallüfasl / حل و فصل

  • Halletme, yoluna koyma. (Arapça)

halum

  • Yaş peynir gibi olan koyu yoğurt.

hamt

  • Misvak ağacı.
  • Ekşimiş süt.
  • Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak.
  • Gadap etmek, kızmak.
  • Kibirlenmek, tekebbürlenmek.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

harba'

  • Kulağı delik koyun.

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

harka'

  • Kulağı delik koyun.
  • Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.

harkahe

  • Koyuncuların kara evi.

hasaret

  • Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması.
  • Dahâmet peyda etme, irileşme.

hatm-ı hacegan / hatm-ı hâcegân

  • Nakşibendiyye yolunda fâidesi, feyz ve bereketi çok olan bir vazîfe. Bu yolun veya ona bağlı kolun büyüğünün koyduğu evrâdın (Belli zikr ve duâların okunmasının) toplu veya yalnız olarak yerine getirilmesi.

hatt-ı şehriyari / hatt-ı şehriyarî

  • Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" de

havass-ı hümayun / havâss-ı hümayun

  • Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır,

havsa'

  • Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.

hayat

  • Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa.
  • Avlu.

haydari / haydarî

  • Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık.
  • Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hazefe

  • (Çoğulu: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun.

hazire / hazîre

  • Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)

hazz

  • (Çoğulu: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur)
  • "Vurmak" mânâsına masdar.
  • Duvar üstüne direk koymak.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

hem-dih

  • Köyleri aynı olan. Aynı köyden olan. (Farsça)

hemece

  • Zayıf koyun.

hemicek

  • Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam.

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

heybe

  • Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba.

heym

  • (Heyemân) Şaşkınlık.
  • Âşık olma, tutkun olma.
  • Yüzü yere koymak.

hichic

  • Tatlı su.
  • Erkek koyun.

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hicv

  • (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume.
  • Alay etmek.
  • Birini şiirle yermek, gülünç hale koymak, alay etmek.

hid'

  • Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hikmet-i hakiki / hikmet-i hakikî

  • Felsefenin karşısında Kur'ân'ın koyduğu gerçek hikmet.

hikmet-i insaniye

  • İnsanların ortaya koyduğu ilim.

hikmet-i teşri'iye

  • Yasamadaki hikmet, kanun koymadaki gaye, fayda.

hilaf

  • Ters, karşı, zıd. Karşı koymak. Muhalefet etmek.

hımare

  • (Çoğulu: Hamâyir) Ayak üstü.
  • Havuzun etrafına koydukları taş.
  • Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.

himyan

  • Dirhem koydukları kap ve kemer.

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hırs-ı muaraza / hırs-ı muâraza

  • Karşı koymak için aşırı istek.

hırsiye

  • Geceleyin çalınan koyun.

hirta

  • (Çoğulu: Hırâ) Zayıf dişi koyun.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hizemkeş / hîzemkeş

  • Odun yaran veya taşıyan köylü. (Farsça)

hubne

  • Koltuk altına koyup getirilen şey.
  • Kaftan eteği.
  • Don.

hüccet-i kur'aniye / hüccet-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın ortaya koyduğu kesin delil.

hüdbüd

  • Sütün koyu ve yoğurt olması.

hudeybiye

  • Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay g

hüffel

  • Memesi süt ile dolu olan koyun.

huzur-u irfanınıza baş koydum

  • "Üstün ilim ve zekâdan hâsıl olan olgun şahsiyetinizin önüne baş koydum" anlamında karşısındakine karşı bir saygı ve hürmet bildiren ifade.

i'cam

  • Harflere, yazıya nokta koymak.
  • İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlak söylemek.

i'caz / i'câz

  • Âciz bırakma, benzerini ortaya koymada herkesi acze düşürme.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

i'tiyak

  • Alıkoymak, engel olmak, mani olmak.

ia'

  • Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.
  • Koyun sürmek, koyun gütmek.

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ibrak

  • Av hayvanlarını ürkütüp korkutmak.
  • Koyun kurban etmek.
  • Şimşek çakmak.

ibraz / ibrâz

  • Göstermek. Meydana koymak.
  • Belirtme, ortaya koyma, gösterme.

ibtila'

  • Zorlukla yutmak.
  • Gelini gerdeğe koymak.

icat

  • Yeni ir şey bulma, ortaya koyma; üretme.

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

icra etmek / icrâ etmek

  • Uygulamaya koymak.

ictizaz-ı agnam

  • Koyun kırkma.

ida'

  • Emanet bırakmak. Vedia koymak.
  • Huk: Kendi malının muhafazasını başkasına havale etme.

idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine / idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine

  • Kendi ruhu, dini, şahsı, ailesi ve köyü ile ilgili idare ve onları yönetme.

idgam

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.

idmac

  • Bir şeyi bir şeyin içine koymak.
  • Sıkıştırmak.

idrac

  • Dercetmek. Dürmek.
  • Bir yazıyı bir yere koydurmak.

iglaf

  • (Gılaf. dan) Kınına sokma, kılıfa koyma.

iglak

  • Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak.
  • Zorla iş yaptırmak.
  • Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.

igmad

  • Kınına sokma, kılıfına koyma.
  • Birçok şeyleri bir yere tıkma.

iğnedan

  • İğne koymağa mahsus küçük kutu.

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihbal

  • Gebe koyma, hâmile yapma.
  • Çiçekler dökülüp meyve tutma.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ihdas / ihdâs / اِحْدَاثْ

  • Yeniden bir şey yapmak. Ortaya koymak. Meydana koymak.
  • Yeni bir şey ortaya koyma.

ihdas etme

  • Yeni birşey ortaya koyma.

ihrac

  • Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ıhtisar

  • Elini böğrüne koymak.
  • Muhtasar yapmak.

ıhtitat

  • Sakal bitmek. Yer tutmak.
  • Hatla işaret koymak.

ihtizan

  • Birisini işinden alıkoyma.
  • Çocuğu besleme.

ikaf

  • (Vakf. dan) Vakfetme, malını vakıf şekline koyma.
  • Bir işten vaz geçme, durdurma.

ıkal

  • İkl, bağ, bend.
  • Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel.

ikame / ikâme / اقامه

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
  • Yerine koyma.
  • Kaldırma. (Arapça)
  • Oturma. (Arapça)
  • Yerine koyma. (Arapça)
  • İkâme etmek: Yerine koymak. (Arapça)

ikame etmek

  • Yerine koymak.

ikbar

  • Kabre koyma, mezara koyma veya konulma.

ilama / ilâma

  • Isparta'nın Eğirdir ilçesine bağlı bir köydür.

ilbas

  • Durdurma, mâni olma, alıkoyma.

ilka'

  • Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.

ima / îmâ

  • İşâret etme. Bir özür sebebiyle başını yere koyamayan kimsenin rükû' için biraz, secde için rükû'dan daha çok eğilmesi.

imam-ı müçtehid

  • Müçtehid imam; Kur'ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimi.

imece

  • Köyün umumi işlerinde veya köylünün kendi işlerinde köy halkının müştereken çalışması. Beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesi.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

ina

  • Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme.

inayet delili

  • Alah'ın kâinata koyduğu nizam, intizam delili.

intılak

  • Koyverip gitme. Salıverme, yollama.
  • Sevinme.

ir'a-yi agnam / ir'â-yi agnam

  • Koyunları otlatma.

irae

  • Göstermek, göstererek öğretmek.
  • Göz önüne koymak.
  • Gösteriş.

irha'

  • Gevşetme, aşağı salıverme ve sarkıtma. Koyverme, salıverme.
  • Dilmek, dilim dilim etmek.

irhan

  • Rehin koyma veya konulma.

irsal

  • (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak.
  • Havale kılma.
  • Salıvermek. Kendi haline koymak.
  • Sürü sahibi olmak.
  • Elçi gönderme.

is'ar

  • Narh koyma, fiat veya pahâ biçme.

isbat / isbât / اِثْبَاتْ

  • Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
  • Sabit ve muhkem kılmak.
  • Bâki ve pâyidar eylemek.
  • Delil. Bürhan. Şâhit.
  • Sağlamlaştırma, dayanıklı hâle getirme. Delil ve şâhit göstererek bir sözün ve fikrin doğruluğunu ortaya koyma.
  • Tasavvuf yolunda ilerlerken Lâ ilâhe dedikten sonra illallah demek.
  • Delil göstererek hakikatı ortaya koyma.
  • Kesin olarak ortaya koyma.

işgal

  • Zabtetme, istilâ etme.
  • Birisini işten alıkoyma, başka şeyle meşgul etme, oyalama, uğraştırıp kendi işine mâni olma.

islak

  • (Silk. den) Düzenleme, sıraya koyma.
  • Yola getirme.
  • Diziye geçirme.
  • Mesleğe sokma, sokulma.

isma

  • Yükseltmek.
  • İsim koymak.

işticar

  • Zıdlaşma.
  • Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.

istigase / istigâse

  • Şefâat dileme, yardım isteme; Allahü teâlâdan bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, Peygamberleri ve evliyâyı, sevdiği kullarını vesîle ederek (araya koyarak) isteme, yalvarma, duâ etme.

istiğlalen

  • Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle.

istihsan

  • Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak.
  • Sağlam bir yere kapanmak.

istikla

  • Te'hir etme. Sonraya bırakma.
  • Alıkoyma, mâni olma, engel olma.
  • Veresiye alma, borç olarak alma.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

itka' / itkâ'

  • Koltuk altına yastık veya dayak koyma. Dayanacak bir şey kullanma.
  • Yaslanma.

ıtlak

  • Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak.
  • Boşama. Boşanma. Afvetmek.

ız'af

  • Bir şeyin üstüne bir misli koyma.
  • Zayıflama.

izabe

  • Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.

izhar-ı fazl

  • Değerini, üstünlüğünü ortaya koyma.

izhar-ı harika

  • Harika bir şeyi ortaya koyma, gösterme.

izhar-ı muhalefet

  • Karşı olduğunu ortaya koyma; açık bir şekilde muhalefet yapma.

izlal

  • (Zıll. dan) Gölge yapmak. Gölge koymak. Gölgelendirmek.

ızraf

  • Zarflamak. Zarfa koymak.

ka'sa

  • Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın.
  • Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kadum

  • (Çoğulu: Kudm) Keser.
  • Şam yakınında bir köyün adı.

kafedan

  • Attarların eczâ koydukları kese veya torba.

kafine / kafîne

  • Kafasından kesilen koyun.

kahal

  • Koyunların derisini kurutan bir hastalık.

kahd

  • Koyunun beyaz kuzusu.
  • Açılmamış nergis.

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kaide-i şer'iye / kâide-i şer'iye

  • Şer'i kural, İslâmiyet'in ortaya koyduğu kural.

kam / kâm

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kanata

  • ing. Bol ağızlı su testisi.
  • Sıvı koymaya mahsus kap.
  • Bazan ölçü gibi de kullanılır.

kanun

  • (Çoğulu: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar.
  • Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.

kanun-ı ilahi / kânûn-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşmaları için Peygamberleri (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla insanlara bildirdiği emirleri ve yasakları, İslâmiyet.
  • Allahü teâlânın kâinâtta (varlık âleminde) koyduğu nizâm, düzen.

kanun-u beşeri / kanun-u beşerî

  • İnsanların koyduğu kanunlar.

kanuni / kanunî / قانونى

  • Yasal. (Arapça)
  • Kanun çalan. (Arapça)
  • Yasa koyucu. (Arapça)

kanunşinas

  • Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen. (Farsça)

karabin

  • (Tekili: Kurban) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

karavana

  • Bakırdan yayvan yemek kabı.
  • Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap.
  • İnce ve yassı elmas.
  • Atışta hedefe vuramama.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

kari

  • (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.

karye / قریه / قَرْيَه

  • Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.
  • Köy.
  • Köy.
  • Köy. (Arapça)
  • Köy.

kasaba

  • (Çoğulu: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş.
  • Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy.
  • Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.

kasma

  • Ufak boynuzlu dişi koyun.

kass

  • Göğüs.
  • Saç kesmek.
  • Kırkmak.
  • Koyundan kırkılmış yün.

kasva

  • Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katred

  • Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.

kavanin-i adet / kavânîn-i âdet

  • Allah'ın kâinata koyduğu tabiat kanunları.

kavanin-i şeriat / kavânîn-i şeriat

  • Şeriat kanunları; İslâm dininin her alanda koyduğu prensipleri.

kavanin-i tabiiye

  • Allah'ın kâinata koyduğu tabiat kanunları, kâinattaki kanunlar.

kavanin-i teşekkülat / kavânin-i teşekkülât

  • Allah'ın varlıkları yaratmada ortaya koyduğu kanunlar; oluşum kanunları.

kavm-i mahsur

  • Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.

kavt

  • (Çoğulu: Akvât) Koyun sürüsü.

kayıd

  • (Çoğulu: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken.
  • Çavuş.
  • Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kebe

  • Çobanların ve köylülerin giydikleri yünden bir nevi aba.

kebş

  • (Çoğulu: Kibâş) Erkek koyun. Koç.

kefr

  • (Çoğulu: Küfur) Örtme, sarma,
  • Köy, karye.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kemiş

  • Tez yürüyüşlü at.
  • Zekeri küçük at.
  • Memesi küçük koyun.

kenduc

  • Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.

kerame

  • İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.

kesafet

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.
  • Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak.
  • Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.

kesif / kesîf / كثيف

  • Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.
  • Yoğun. (Arapça)
  • Kalın. (Arapça)
  • Koyu. (Arapça)

kibaş

  • (Tekili: Kebş) Erkek koyunlar, koçlar.

kibrit-i ahmer

  • Kırmızı kibrit.
  • Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir.
  • Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.

kıdn

  • Havan.
  • Kadının mahfe içinde kendisi için koyup sakladığı giyim eşyası.

kiler

  • Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda.

kımat

  • Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı.
  • Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

kınve

  • Koyunu döl için saklamak.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyam

  • Kalkma, ayakta durma, ayağa kalkma.
  • Namazın ayakta kılınan kısmı.
  • Bir işe kalkışma.
  • Karşı koyma, ayaklanma.

kıyas-ı adli / kıyas-ı adlî

  • Adaletle ilgili kıyas; Allah'ın kâinata koymuş olduğu adalet ve düzeni göstererek âhiretin varlığına ulaşma.

kızan

  • Oğlan, erkek çocuk.
  • Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç.

kizir

  • Köy muhtarının yamağı hükmünde olan adam. Köy kâhyası.

komedi

  • yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri.
  • Uydurma, yapmacık hareket veya söz.
  • Gülünecek hareketler.

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

kuas

  • Koyunun burnunda olan bir hastalık.

küduret / küdûret

  • (Keder. den) Bulanıklık.
  • Koyuluk, kesiflik.
  • Kaygı. Tasa. Kederlilik.
  • Koyuluk, kederlilik.

kuhaz

  • Koyunlara ârız olan bir hastalık.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kumanya

  • ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi.
  • Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık.
  • Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

kumar

  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kümeyt

  • Koyu doru at.
  • Kırmızı şarap.

kura / kurâ / قراء

  • (Tekili: Karye) Karyeler, köyler, kasabalar.
  • Köyler. (Arapça)

küra'

  • (Çoğulu: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı.
  • Koyun ve sığır baldırı.

kura-yı mütecavire / kurâ-yı mütecâvire

  • Komşu köyler.

kurban

  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kurevi / kurevî

  • (Kurâ. dan) Köylü. Köye âit, köye dâir.

kürre

  • Deve ve koyun terslerinin parçası.

kürsüf

  • Evlenmemiş (bâkire) kızların yalnız hayz zamânında, evli veya dul kadınların ise her zaman, edep yerine koydukları ve koku sürdükleri bez veya saf nebâtî pamuk.

kusfend

  • Koyun. (Farsça)

küştar

  • Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. (Farsça)
  • Et. (Farsça)

kutbiye

  • Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.

kütübhane

  • Kitapların bulunduğu salon veya bina.
  • Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün.
  • Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.

kuvam

  • Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

kuy / kûy / كوی

  • Köy. (Farsça)
  • Sokak. (Farsça)
  • Sevgilinin evinin bulunduğu yer. (Farsça)

kuydaş

  • Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler. (Farsça)

laceverd

  • Lacivert.
  • Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.

leffen / لَفًّا

  • Zarf içine koyarak.

lefk

  • Giymek.
  • Örtünmek.
  • İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.

lehide / lehîde

  • Koyu olan bulamaç.

lehv

  • Eğlence. Âhirette faydası olacak şeylerden alıkoyan her şey.

lib'e

  • (Çoğulu: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.)

limited

  • Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.

lu'ta

  • Koyunun boynunda olan karalık.
  • Siyah hat.

magle

  • Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.

mahlul-u mufassal

  • Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.

mahzen

  • Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer.
  • Erzak yeri.
  • Bodrum. Yeraltı.

mai' / mâi'

  • Men eden, alıkoyan, engel olan.
  • Engel, özür.

makàsıd-ı san'atperverane / makàsıd-ı san'atperverâne

  • San'ata olan düşkünlüğü ortaya koyan maksatlar.

maksuv

  • Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.

mal-i natık / mal-i nâtık

  • Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)

manevi tefsir / mânevî tefsir

  • Kur'ân-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri asrın ilmî gelişmeleri ışığında ortaya koyarak, iman hakikatlerini güçlü ve sarsılmaz delillerle açıklayan, yorumlayan eser.

maşiye

  • (Çoğulu: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan.
  • Oğlu ve kızı çok olan kadın.

maturidi / maturidî

  • Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile redd

mecaz-ı mürsel

  • Benzetme dışında başka bir ilişki sebebiyle kullanılan mecaz: Meselâ: "O köye sor" demek, "o köyden birine sor" demektir.

mecer

  • Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması.
  • Büyük asker.
  • Susuzluk.

mecmua-i kavanin-i adat-ı ilahiye / mecmua-i kavânîn-i âdât-ı ilâhiye

  • Allah'ın kainata koyduğu, devam eden kanunların tamamı; İlâhî âdetler ve kanunların toplamı.

meder

  • Tezek, toprak tezeği.
  • Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık.
  • Köy, mahalle.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

meksuf

  • Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.

melh

  • Yemeğe tuz koymak.
  • Çocuk emzirmek.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    meni / menî

    • Yerinden şehvetli (lezzetli) veya şehvetsiz olarak kopup, ayrılıp, erkekten koyu beyaz, kadından akıcı sarı olarak gelen sıvı.

    menna' / mennâ'

    • (Men'. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan.
    • Önleyici, men'edici.

    merek

    • Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

    merveb

    • (Çoğulu: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı.

    meşaki

    • (Tekili: Mişkât) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.

    meşarib-i evliya / meşârib-i evliya

    • Velîlerin meşrepleri, tasavvuf yolunda ortaya koydukları ve takip ettikleri yöntemler.

    mesh

    • Şeklini değiştirerek çirkin bir hale koyma.

    mesrebe

    • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
    • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

    meşref

    • İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır.

    meşrube

    • İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer.

    meşş

    • Elini bez ile silmek.
    • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
    • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

    mevaşi / mevâşi

    • Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
    • Davar ve mal gibi hayvanlar (koyun, keçi, öküz, inek...)

    mevat arazi / mevât arâzi

    • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

    mevt-i ahmer

    • Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek.
    • Tas: Nefse karşı koymak.

    mevzuat-ı beşer

    • İnsanların koyup kabul ettikleri hükümler ve kanunlar.

    meylü't-tehaddi / meylü't-tehaddî

    • Karşı koyma meyli, eğilimi.

    meyş

    • Halt etmek, karıştırmak.
    • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
    • Yünü kıla karıştırmak.
    • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

    mez'ub

    • Koyununa kurt gelen.

    mezheb imamı / mezheb imâmı

    • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

    mezhebde müctehid

    • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

    mihadde

    • Baş ve yüz altına koydukları yastık.
    • Kazma.
    • Balta.

    mihaşş

    • Ot biçtikleri âlet. Orak ve tırpan.
    • Ot koydukları kap.

    mihbere

    • (Çoğulu: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap.

    mihlat

    • İçine yulaf koyup davara vermekte kullanılan torba.

    mihref

    • (Çoğulu: Meharif) İçine yemiş koydukları kap.

    mikat

    • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
    • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

    mıklem

    • (Çoğulu: Mekâlim) Kalem koyacak kap, kalemlik.

    milvah

    • Tuzak yanında koydukları kuş.
    • Semiz olmayan hayvan.

    minşega

    • Ot ve yem koydukları kap.

    mirbed

    • (Çoğulu: Merâbid) Ev içinde olan küçük hücre (içine esvap koyarlar).
    • Davar ahırı.
    • Davar duracak yer.
    • Hurma kuruttukları yer.

    miş

    • Koyun, ganem. (Farsça)

    miş'al

    • (Çoğulu: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.

    mishat

    • Şarap koyacak kap.

    mitres

    • Kapı ardınca koydukları ağaç.

    miysere

    • (Çoğulu: Mevâsir) Eyer yastığı.
    • Eyer altına koydukları keçe.
    • Çul içine koyulan keçe.
    • Yatacak döşek, yatak.

    mizved

    • (Çoğulu: Mezâvid) Azık koyacak kab.

    mojik

    • Rus köylüsü.

    mola

    • İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak.
    • Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır.

    mu'ciz-eda

    • Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan. (Farsça)

    mü'tefikat

    • Lut kavminin köyleri, memleketleri.
    • Lut kavmi.

    mu'tekil

    • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
    • Devenin dizini büküp bağlıyan.
    • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

    muaraza-i bis-süyuf

    • Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.

    muarres

    • Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.

    mübadi / mübadî

    • Ortaya koyan, meydana çıkaran.

    mübareze etmek

    • Karşı koymak, çarpışmak.

    mübarezekarane / mübarezekârâne

    • Karşı koyarcasına.

    mübdi / mübdî

    • Yeni şeyler ortaya koyan.

    mübdi'

    • Nümune ve benzeri yokken bir şeyi yeni olarak keşfeden. Benzeri görülmemiş bir iş veya eser ortaya koyan.
    • Edb: Kimsenin söylemediği yeni bir şiir veya nesir söyleyen.

    müberkaa

    • Yüzünde perde olan kadın.
    • Başı beyaz olan koyun.

    mübeyyin

    • Açıklayan. Beyan eden. Meydana koyan.

    mücadele / mücâdele

    • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

    mücahede

    • (Çoğulu: Mücahedât) Cihad etme.
    • Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma.
    • Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu

    mücahereten

    • Ortaya koyarak, meydana çıkararak.

    mücahid

    • Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan.
    • Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz

    müctehid fil-mezheb

    • Mezhebde müctehid; mezheb reisinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dört delîlden (Kitâb, yâni Kur'ân-ı kerîm, sünnet, icmâ', kıyâs,hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de den ir.

    müctehid-i fiş-şer'

    • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkarırken, kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna müctehid-i mutlak da denir.

    müctehid-i mukayyed

    • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, delîllerden yeni hükümler çıkaran İslâm âlimi. Mukayyed müctehid.

    müctehid-i müntesib

    • Mezheb reîsinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, edille-i şer'iyyeden (dört ana delîlden) hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid fil-mezheb (mezhebde müctehid) de denir.

    müctehid-i müstekıl

    • Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden doğrudan hüküm çıkarabilen ve kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna, mutlak müctehid de denir.

    müctehid-i mutlak

    • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve diğer dînî delillerden (kaynaklardan) istinbât ederken, çıkarırken kendine mahsûs kâide ve usûl koyan müctehid. Buna, müctehid fiş-şer' ve müctehid-i müstekıl de denir.

    müçtehidin-i muhakkikin / müçtehidîn-i muhakkikîn

    • Muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur'ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri.

    müctenih

    • (Cenah. dan) Meyillenen, bir tarafa eğilen.
    • Secdede usulüne göre ellerini yere koyup dirseklerini açarak kollarını kanat şeklinde tutan.

    müdhamme

    • Ağaçlarının ve nebatlarının çok ve taze olmaları dolayısıyla uzaktan koyu yeşil renkte görünen bahçe.

    müdhen

    • (Çoğulu: Medâhin) Yağ koyacak kap.
    • Dağlarda olan çukur taş. (İçinde yağmur suyu birikir.)

    müfsid

    • İfsad eden, fenalaştıran. Bozan.
    • Başlanmış ibadeti bozan.
    • Nifak koyan, fesad ilka eden. (Hiç bir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut, bâtılı hak görür. Evet kimse demez "ayranım ekşidir." Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz tic

    müfteriş

    • Secdede iken iki kolunu yere koyan.

    mugamir

    • Nefsini tehlikeye koyan kişi.

    muhakat

    • Bir kimseyi ahmak yerine koyma.

    muhakkikler

    • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan ilim adamları.

    muhammere

    • Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun.
    • Örtülmüş nesne.

    muhavvil

    • Başka hâle koyan. Değiştiren. Tahvil eden.

    muhavvile

    • (Havl. den) Fiz: Elektrik cereyanını, akımını başka hâle koyan. Transformatör.

    muhdec

    • İçine esvap koydukları küçük ev, kiler.
    • Azâsı noksan olan.

    muhraza

    • (Çoğulu: Mehârız) Çöğen koyacak kap.

    muhtar

    • İhtiyar eden. Seçilmiş olan.
    • Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür.
    • Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan kimse.
    • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ism-i şerifi.

    muhteriane / muhteriâne

    • Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. (Farsça)
    • İftirada bulunarak. (Farsça)

    mujik

    • (Rusça) Rus köylüsüne verilen isim.

    müjik

    • Rus köylüsü.

    mukabele-i bissüyuf

    • Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.

    mukaddim

    • (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan.
    • Cür'etli çeri kimse.
    • Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.)

    mukannin / مقنن

    • Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan.
    • Kanun koyan.
    • Kanun koyan, düzenleyen.
    • Yasa koyucu. (Arapça)

    mukavemet / مقاومت

    • Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
    • Karşı koyma, direnme. (Arapça)
    • Mukavemet etmek: Karşı koymak, direnmek. (Arapça)

    mukavemet etme

    • Direnme, karşı koyma.

    mukavemet etmek

    • Dayanmak, karşı koymak.

    mukavemet-suz

    • Dayanmayı te'sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran. (Farsça)

    mukavim / مقاوم

    • Karşı koyan, direnen, dirençli. (Arapça)

    mukavimin / mukavimîn

    • (Tekili: Mukavim) Karşı koyanlar, direnenler.

    mukavvim

    • Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.

    mukayyed müctehid

    • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

    mükerrem

    • Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan. (İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor. Mek.)

    mükessif

    • (Kesâfet. den) Koyulaştıran, kesif hâle getiren.

    mükhule

    • (Çoğulu: Mekâhıl) Sürme koydukları kap.

    mülevves

    • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
    • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
    • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
    • Karışık, intizamsız.

    munazzım / مُنَظِّمْ

    • Düzenleyen, düzene koyan (Allah).

    murabaha / murâbaha

    • Satın alınan bir malı, alış fiyatını söyleyerek ve üzerine kâr koyarak başkasına rızâsı ile satmak.

    mürahene

    • (Rehn. den) Bahse girişme.
    • Rehine koyma.

    mürettib

    • (Retb. den) Tertib eden, nizâma, sıraya koyan.
    • Matbaada harfleri ve yazıyı yerine dizen.
    • Tertib eden, sıraya koyan.

    mürettibin / mürettibîn

    • (Tekili: Mürettib) (Retb. den) Mürettibler. Tertib edenler, nizama koyanlar.

    müsadere / مصادره / müsâdere / مُصَادَرَه

    • El koyma, toplama, toplatma.
    • Mal varlığına el koyma. (Arapça)
    • Müsadere edilmek: Mal varlığına el konulmak. (Arapça)
    • Müsadere etmek: Mal varlığına el koymak. (Arapça)
    • Kanunen el koyma.

    müsadere edilmek

    • El koyulmak.

    musafe

    • Yük koyacak yer ve kap.

    musahhir

    • Teshir eden. Elde eden. Zabt eden.
    • İstenilen hâle koyan.
    • Birine bağlayan.

    müşahhıs

    • (Şahs. dan) Teşhis eden, taslağın adını koyan.

    musaraa etmek

    • Mücadele vermek, karşı koymak.

    müşerri'

    • Şeriat kanunu koyucusu; şeriat hükmünü vaz' eden, koyan.

    müşevviş

    • Karıştıran, anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hâle koyan.

    müşeyyea

    • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
    • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

    müstahlif

    • (Halef. den) Kendi yerine geçiren. Başkasının yerine koyan.

    müstehziyane

    • İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak. (Farsça)

    müstekiff

    • Bakarken gözünü muhafaza etmek için, elini kaşının üzerine koyan.
    • Dilenmek için elini uzatan.

    müstenid

    • Bir şeye dayanan. Bir şeyin üzerine koyulmuş.
    • İstinad eden, dayanan, güvenen.
    • Bir delili, şâhidi olan.

    mütegannim

    • Bir şeyi ganimet bilen.
    • Koyun şeklinde görünme.
    • Koyun şeklinde görünen, ganimetçi.

    mütekasif / mütekâsif

    • (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.

    mutlak adalet / mutlak adâlet

    • Bir şeyi yerli yerine koymak. Kendi mülkünde olanı kullanmak.

    mutrız

    • İşaret ve damga koyan. Alem yapan.

    muvakkıf

    • Durduran. Tevkif eden. Alıkoyan. Vakf ettiren.

    muzhir

    • Gösteren, ortaya koyan.

    na'c

    • (Çoğulu: Niâc-Neacât) Koyun.

    na'cat

    • (Tekili: Na'ce) Dişi koyunlar.

    na'ce

    • (Çoğulu: Niâc-Na'cât) Dişi koyun.
    • Dişi sülün.
    • Kadına da istiare ile söylenir.

    na'k

    • Karga avazı.
    • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

    na'naa

    • Irak etmek, uzaklaştırmak.
    • Hızlı konuşmak, tez tez söylemek.
    • Katı deprenmek.
    • Yemeğe nane koymak.

    nafir

    • Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen.
    • Galip olan.
    • Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.

    nagz

    • Devekuşunun erkeği.
    • Başını sallayıp depretmek.
    • Bulutun koyu ve kesif olması.

    nahise

    • Koyun sütüyle karışık keçi sütü.

    nahiye

    • Yan taraf, kenar, civar, çevre.
    • Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.

    nahr

    • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
    • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
    • Boyun. Boğaz çukuru.
    • Sadır.
    • Gündüzün evveli.
    • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

    naik

    • Karga ötüşü veya horoz sesi.
    • Çobanın koyuna bağırması.

    nakia

    • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
    • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
    • Damat için hazırlanan yemek.
    • Ziyafet.

    namazgah / namazgâh

    • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
    • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

    narh

    • (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.

    nasb

    • Koyma, yerleştirme.

    nasba

    • Doğru boynuzlu koyun ve keçi.

    navus

    • (Çoğulu: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.

    nazar-ı şari' / nazar-ı şâri'

    • Kanun koyucu olan Allah'ın nazarı.

    nazd

    • Her şeyi yerli yerine koymak.

    nazımin / nazımîn

    • (Tekili: Nâzım) Tanzim edenler, düzenleyenler, nizama koyanlar.

    neam

    • "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır.
    • Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir.
    • At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.

    nebta

    • Yanları beyaz olan dişi koyun.

    necer

    • Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.

    nefite

    • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

    nefti / neftî

    • Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil. (Farsça)

    nehr

    • Boğazlamak, kesmek.
    • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
    • Sadr, göğüs.

    nekad

    • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
    • Büyümesi geç olan çocuk.
    • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
    • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

    neşneşe

    • Koyun derisini yüzmek.
    • Zırh sesi.
    • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

    nevamis-i ilahi / nevâmîs-i ilâhî

    • Cenâb-ı Hakkın koymuş olduğu kanunlar.

    nezr kurbanı

    • Allah rızâsı için, bir koyun veya şu koyunu kurban etmek adağım olsun diyen zengin veya fakir kimsenin Kurban bayramında kesmesi gereken kurban.

    nezzam-ı hakiki / nezzam-ı hakikî

    • Kâinatın ve bütün varlık âleminin gerçek düzenleyicisi ve düzen koyucusu olan Allah.

    niac

    • (Tekili: Na'ce) Dişi koyunlar.

    nih

    • (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. (Farsça)
    • Memleket, şehir, belde. (Farsça)

    nijm

    • Bazı kış sabahları inen koyu sis. (Farsça)

    nimbedevi / nimbedevî

    • Yarı bedevî, yarı köylü.

    nisab

    • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
    • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
    • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
    • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
    • Bir m

    niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

    • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

    nizam-ı alem / nizam-ı âlem

    • Kâinatta Allah'ın koyduğu umumi nizam.

    nuak

    • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

    nügak

    • Çobanın koyuna çağırıp haykırması.

    nurşin-i süfla / nurşin-i süflâ

    • Muş ili sınırları içerisinde yer alan bir köy.

    nüşk

    • Buruna birşey koymak.
    • Koklamak.

    nüza

    • Koyunda olan öldürücü bir hastalık.

    pa-çe

    • Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. (Farsça)
    • Koyun, keçi ve sığır ayağı. (Farsça)
    • Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek. (Farsça)

    pa-nihade

    • Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. (Farsça)
    • Doğmuş, tevellüd etmiş. (Farsça)

    pastoral

    • Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.

    posteki

    • Koyun veya keçi postu.

    ra'l

    • Koyunun kulağından kesilen parça.

    ra'la'

    • (Çoğulu: Rual) Akılsız kadın.
    • Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.

    ra'sa'

    • Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun.

    rabız

    • Koyun ağılı.

    radua

    • Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.

    rahil

    • (Çoğulu: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)

    rahin

    • Rehin veren, malını rehine koyan.
    • Sâbit, dâim, devamlı.
    • Devenin ve adamın zayıfı.

    rahla' / rahlâ'

    • Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun.
    • Yalnız arkası kara olan deve.

    rahma'

    • Başı beyaz olan dişi koyun.

    ratib

    • Tertib edip sıraya koyan.

    raum

    • Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun.

    re'ree

    • Gözü tez tez döndürmek.
    • Koyun çağırmak.

    re'sa

    • Başı ve yüzü siyah olan koyun.

    rebaz

    • Şehrin yarısı ve etrafı.
    • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
    • Koyun ağılı.
    • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

    rebib

    • (Çoğulu: Rebâib) Üvey oğul.
    • Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe)

    rebiz

    • Koyun sürüsü.

    recla'

    • Katı, sağlam, sert.
    • Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)

    reff

    • Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.

    rehn

    • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

    remak

    • Bedende ruhun bakiyyesi.
    • Koyun sürüsü.

    remla'

    • Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.

    resatik

    • (Tekili: Rustâk) Köyler, çiftlikler.

    resel

    • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

    reum

    • Yavrusunu seven deve.
    • Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.

    revan / revân / روان

    • Giden. (Farsça)
    • Akan. (Farsça)
    • Ruh. (Farsça)
    • Revan olmak: Gitmek, yola koyulmak. (Farsça)

    rizme

    • Esvap koyulan bohça.

    rüavi

    • Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve.

    rübba

    • (Çoğulu: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.

    rubuz

    • Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere "merbaz" derler)

    rüku' / rükû'

    • Namazın içindeki farzlarından biri. Namazda kıyamdan (ayakta durduktan sonra) elleri dizlere koyup eğilme.

    rusta

    • Köy, karye. (Farsça)

    rustai / rustaî

    • Köylü. (Farsça)

    rüstai / rüstaî

    • (Rüstâyi) Köyle ilgili. (Farsça)
    • Köylü. (Farsça)

    rustak

    • (Çoğulu: Resâtik) Köy, karye. Çiftlik.

    rüstak

    • (Çoğulu: Resâtik) Büyük köy.

    rustaki / rustakî

    • Köylü.

    rüzdak

    • (Çoğulu: Rezâdik) Köy.

    sa'ran

    • Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.

    sabga'

    • Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.

    sabr

    • Acıya ve zorluğa katlanmak.
    • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
    • Muharebede şecaat gösterme.
    • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
    • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

    sacid / sâcid

    • Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."
    • Secde eden. Namazda alnını ve burnunu yere koyarak secde eden.

    sadak

    • Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.

    sadi'

    • Sabah vakti.
    • Koyun ve deve bölüğü.
    • Yedi günlük oğlan.

    saet

    • Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.

    sagıye

    • Koyun.
    • Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.

    sahib-i şeriat / sâhib-i şeriat

    • Kanun koyucu; şeriat sahibi; Peygamber efendimiz.

    sahib-i zühd ve takva / sahib-i zühd ve takvâ

    • Zühd ve takva sahibi; her türlü nefsanî arzulara karşı koyarak kendini ibadete veren ve Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınan kimse.

    sahire

    • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

    sahle

    • (Çoğulu: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)

    saime / sâime

    • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

    sakb

    • (Çoğulu: Sukub) Delinme, delme.
    • Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik.
    • Sütü çok olan deve.
    • Çok kırmızı, koyu kırmızı.

    sakka'

    • Kulağı çok küçük olan koyun.

    sarahat-i kur'aniye / sarâhat-i kur'âniye

    • Kur'ân'ın açık bir şekilde ortaya koyduğu hükümler.

    şari / şâri / şârî

    • Kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah.
    • Şeriatı ortaya koyan, Allah.

    şari' / şâri' / شارع

    • Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.).
    • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
    • Şüru' eden, başlayan.
    • Kanun koyucu; kullarına yapmaları ve yapmamaları gerekli davranışlarla ilgili kanun ve kurallar koyan Allah.
    • Yasa koyucu. (Arapça)

    şat

    • (Çoğulu: Şiyâh-Şiyât) Koyun.
    • Vahşi sığır.

    saye

    • (Çoğulu: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.

    sayis

    • (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.

    sebak

    • (Çoğulu: Esbâk) Ders.
    • Yarış.
    • Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.

    şebak

    • Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak.
    • Koyu karanlık.

    sebih

    • Kuş yeleğinin kopup düşeni.
    • Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.

    secde

    • Namazın içindeki farzlarından; namazda alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koyma.
    • Namazda yüzünü yere koyma, yere kapanma.

    sed çekmek

    • Engel koymak.

    şedd-i rahl etmek

    • Yola koyulmak, yola çıkmak.

    şedidü'ş-sekime / şedîdü'ş-sekîme

    • Karşı koymaya muktedir, sebatlı ve çok güçlü.

    seferi / seferî

    • Seferde olan, misâfir, yolcu. Bulunduğu şehirden veya köyden gideceği yolun iki veya bir kenârındaki evlerin dışına çıkarken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile, son evden îtibâren üç günde gidilecek yere (Hanefî mezhebinde 104 kil ometre) gitmeye niyyet eden kimse.

    seft

    • Kabir üstüne koyulan taş.
    • Tabut.

    sega'

    • Koyun ve keçi sesi.

    şehl

    • Gözün siyahının maviye yakın olması.
    • Koyun gözü.

    şehla / şehlâ

    • Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı.
    • Mc: Çok güzel.
    • Elâ göz; koyu mavi.

    sekban

    • Köpek besleyicisi. (Farsça)
    • Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. (Farsça)
    • Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. (Farsça)
    • Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) (Farsça)

    sekene-i karye

    • Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.

    şekla'

    • Beyaz dişi koyun.
    • Hâcet, ihtiyaç.

    selak

    • (Çoğulu: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi.
    • Çuval kulpunun birisini birisine koymak.

    selle

    • Koyun ve keçi sürüsü.
    • Yıkmak, hedm.
    • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

    seluk

    • Yemen vilâyetinde bir köydür ve "kilâb-ı selukiyye" denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.

    semüvv

    • Ad koymak, isim vermek.

    senn

    • Zırh çıkarmak.
    • Halinden döndürmek.
    • Koymak.
    • Keskinleştirmek.
    • Tasvir etmek.
    • Dökmek.

    şer'-i tekvini / şer'-i tekvînî

    • Allah'ın kâinata koyduğu kanunlar, yaratılış şeriatı.

    şer-i tekvini / şer-i tekvînî

    • Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu kanun.

    şeriat-ı fıtriye

    • Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların bağlı olduğu anayasa, kanunlar mecmuası.

    şeriat-i fıtriye

    • Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların fiillerini düzen altına alan kanunlar.

    şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

    • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

    şeriat-i fıtriye-i kübra / şeriat-i fıtriye-i kübrâ

    • Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu büyük kanun.

    şeriat-ı fıtriyye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriyye-i ilâhiye

    • Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu İlâhi kanunlar.

    şeriat-ı hilkat

    • Yaratılış kanunu, Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar.

    şeriat-ı ilahiye / şeriat-ı ilâhiye

    • Allah'ın koymuş olduğu anayasa, kanunlar mecmuası.

    şeriat-i ilahiye / şeriat-i ilâhiye

    • Allah'ın koyduğu kanun, nizam.

    şeriat-ı kübra-yı ilahiye / şeriat-ı kübrâ-yı ilâhiye

    • Allah'ın kâinata koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu büyük anayasa, kanunlar mecmuası.

    şeriat-i tekvini / şeriat-i tekvîni

    • Allah'ın kâinatta koyduğu yaratılış kanunları.

    şeriat-ı tekviniye / şeriat-ı tekvîniye

    • Allah'ın kâinatta koyduğu yaratılış kanunları.

    şeriatıfıtriye / şerîatıfıtrîye

    • Allahın tabiata koyduğu kanunlar.

    şerka'

    • Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.

    şerşere

    • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
    • Yarmak.
    • Kesmek.
    • Meta, mal mülk.
    • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

    serzemin

    • Başını yere koyarak. (Farsça)

    şetva

    • Mısır'da bir köy.

    sevad

    • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
    • Ekseri insanlar.
    • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
    • Karartı. Yazı karalama.

    sevaim

    • (Tekili: Sâime) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar.
    • Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.

    sevel

    • Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.

    seviyye

    • (Çoğulu: Sevâyât) Koyun yatağı.

    sevk-i fıtri / sevk-i fıtrî

    • Allah'ın yaratılışta koyduğu fitrî meyil ve sevk, yönlendirme.

    sevla'

    • Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)

    sevm-i şira'

    • Bâyi'in (satıcının) ve müşterinin, mebî'e (mala) fiyat koymaları, bir fiyatta anlaşmaları.

    şicab

    • Divit kapağı.
    • Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.

    şicar

    • Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç.
    • Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç.
    • Kapı ağacı.
    • Deve alâmetlerinden bir alâmet.

    sınn

    • Berd-i acûz günlerinden bir gün.
    • Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar.
    • Deve sidiği.

    sir'et

    • Nefis.
    • Koyun.
    • Geyik.
    • Kadınlar.

    sire

    • (Çoğulu: Sıyer) Koyun ağılı.

    sırme

    • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
    • Deve ve koyun sürüsü.

    sırr-ı hikmet-i ilahiye / sırr-ı hikmet-i ilâhiye

    • Allah'ın koyduğu hikmet, yarar, sebep ve faydanın sırrı, esprisi.

    siye

    • Koyun yatağı.

    su'l

    • (Çoğulu: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme.
    • Koyunda küçük meme.
    • Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.

    süac

    • Koyun avazı, koyun sesi.

    sücud / sücûd

    • Secde; namazın içindeki farzlardan biri. Namazda alnı ve burnu yere koyma.

    sud'a

    • Deve ve koyun bölüğü.

    şükara

    • Sütlü deve.
    • Sütlü koyun.

    şukre

    • Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.

    sume

    • Koyuna yapılan işaret ve nişan.

    sünnet-i ilahiye / sünnet-i ilâhiye

    • Allah'ın kainata koyduğu kanunlar.

    sünnetullah

    • Allahü teâlânın koyduğu kânunu, nizâmı, âdeti.

    şutur

    • Irak, uzak, baid.
    • Bir memesi birisinden uzun olan koyun.
    • İki emziği kurumuş olan deve.

    suvan

    • (Çoğulu: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.

    ta'biye / تعبيه

    • Yerine koyma. (Arapça)
    • Kurulu düzen. (Arapça)

    ta'dil

    • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
    • Hafifletmek.
    • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.

    ta'diye

    • Tecavüz ettirmek, geçirmek. Bir eylemi müteaddi hali koymak. (Gramer terimi)
    • Tecavüz ettirmek, geçirmek.
    • Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi.
    • Dağılmak.
    • Koyunun yününü kırkmak.

    ta'kid

    • Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma.
    • Düğümlenme, düğümleme.

    ta'liye-i name

    • Mektuba başlık koyma.

    ta'sib

    • İhata edip kaplamak, içine almak.
    • Bir kimsenin başına taç koymak.
    • Açlıktan dolayı karnını bağlamak.

    ta'vik / ta'vîk / تَعْوِيقْ

    • İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek.
    • İşinden alıkoymak.
    • Geri bırakma, alıkoyma.

    ta'zir-i eşraf

    • Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.

    tac

    • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
    • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
    • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
    • Kuşların başındaki

    tadbib

    • Semiz etmek, beslemek.
    • Geri koymak.

    taglif

    • (Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma.
    • İyi kokulu nesneler yapmak.

    taglif-i süyuf

    • Kılıçları kılıfa koyma.
    • Mc: Sulh yapma, barışma.

    tagmid

    • Kınına koyma.

    tağut / tâğût

    • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibâdetten alıkoyan şeytânî varlık ve güçler.

    tahassur

    • Eli böğüre koymak.

    tahasür

    • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
    • Eli böğürüne koymak.

    tahattüm

    • (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak.
    • Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret.

    tahavüz

    • Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.

    tahbie

    • Gizlemek, saklamak.
    • Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.

    tahcir

    • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
    • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
    • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

    tahfil

    • Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.

    tahric / tahrîc

    • (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma.
    • Şehadetname vermek.
    • Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.
    • Çıkartma. Meydana koyma.
    • Müctehidlerin naslara, kaidelere, asıllara uyarak şer'î hükümleri ortaya koymaları.
    • Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

    taknin

    • (Kanun. dan) Kanun koyma.

    taksim-i gurama / taksim-i guramâ

    • Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek.
    • Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.

    takvim

    • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
    • Ta'dil etme.
    • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
    • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
    • Günlük olaylardan bahseden gazete.

    takvis

    • (Kavs. den) Kavislendirme. Yay şekline koyma.

    takyid

    • (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak.
    • Harfe nokta ve hareke koyma.

    tanzim

    • (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek.
    • Düzenlemek. Tertiblemek.
    • Islah etmek.
    • Manzum veya mensur olarak yazmak.

    tanzim eden / tanzîm eden

    • Düzenleyen, düzene koyan.

    tasdir

    • İcra etme. Vaz' etme.
    • Başlama.
    • Başlangıç yazma.
    • Örtme.
    • Başa geçirme, başa koyma.
    • Yazma.
    • Çıkarma, çıkartma.

    tashin

    • (Sahn. den) Sahneye koyma.

    tasre

    • (Süt) koyu olmak.
    • Su dibinde olan balçık.
    • Balçıklı su.
    • Dirlik, iyi olmak.

    tasrif

    • İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak.
    • Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek.
    • Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimele

    tasriye

    • Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.

    tasvig

    • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
    • Batırmak.
    • Kuyumculuk yapmak.

    tasyir

    • Bir surete koyma. Bir şekle vardırma.

    tavassut

    • Araya girme, aracılık etme; bir peygamberi veya bir evliyâyı vâsıta kılarak, araya koyarak, bir isteğin yerine gelmesi için Allahü teâlâya yalvarma.

    tavdi'

    • Atılmış pamuğu kaftana koyup cübbe dikmek.

    te'min / te'mîn

    • Korkusunu giderme, güvenlik duygusu verme.
    • Sağlamlaştırma. Kesin bir hale koyma. Sağlama.

    te'sif

    • Sacayak üstüne çömlek koymak.

    te'sis

    • Kurma, temelleştirme, esaslar koyma.
    • Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.

    te'sis-i islamiyet / te'sîs-i islâmiyet / تَأْس۪يسِ اِسْلاَمِيَتْ

    • İslamiyetin esaslarını koyma.

    tebdil / tebdîl

    • Değiştirme. Başka kılığa koyma.

    techil

    • Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma.

    tecnid

    • Askerleri sıraya koyma, sıralama.

    tecniz

    • Ölüyü tabuta koyma.

    tecvir

    • (Cevr. den) Zora, sıkıya koyma, cevretme.

    tedric

    • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
    • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
    • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

    teessür

    • İşten alıkoyma. Oyalandırma.

    tefciye

    • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

    tefdim

    • İbrik ağzına süzgeç koymak.

    tefsire

    • Hastaların bevlini koyacak şişe. Sidik kabı.

    tefvik

    • Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması.
    • Okun gezini yayın kirişine koymak.

    tegannüm

    • Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.

    tehevvül

    • Korkunç hâle gelme.
    • Birisinin malına göz koyma.

    tekasüf / tekâsüf / تكاثف

    • Yoğunlaşma. (Arapça)
    • Koyulaşma. (Arapça)
    • Tekâsüf etmek: Yoğunlaşmak. (Arapça)

    tekfir

    • Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme.
    • Ortadan kaldırma, yok etme.
    • Setretme, örtme.
    • Keffaret verme.
    • Elini göğsüne koyup tevazu yapma.

    tekniye

    • (Künye. den) Künyeleme, künye koyma.

    teksif

    • (Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama.
    • Koyulaştırma, yığma.

    temcid pilavı

    • Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması" diye söylenir.)

    temyiz

    • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
    • Yargıtay.
    • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
    • <

    tenadüs

    • Birbirine lâkap koyup bağırışmak.

    tenassuk

    • Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.

    tenedduh

    • Koyunun otlamaktan semiz ve besili olması.

    tenkir

    • Tanınmayacak bir hale koymak.
    • Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak.

    tenkis

    • Divite mürekkep koymak.

    tenkit

    • Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak.

    tensik

    • Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak.
    • Edb: Bir ibârede zikredilecek birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir.

    tensikat

    • (Tekili: Tensik) Islahat. Düzen ve nizama koymalar.

    tenvir ve teyid

    • Bir meseleyi aydınlatma ve destekleyici unsurlar ortaya koyma.

    tenyir

    • Beze ve kumaşa işaret koymak.

    terbi'

    • Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba (dörtlük) şekline koyma.
    • Dörde bölme.
    • Dört köşe etme.

    tercib

    • (Çoğulu: Tercibât) Ululama, tazim.
    • Meyvesi çok olan ağacın dalları altına destek koyma.

    terek

    • Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus bölmeli raflara da terek denilir.

    terkim

    • Rakamlamak, rakam koymak.
    • Nişan eylemek.
    • Yazma.
    • Yarma.

    tertib / tertîb

    • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
    • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
    • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
    • Mertebelere göre davranmak.
    • Hile ile aldatma.
    • Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma.
    • Hile ile aldatmak.

    tertibsaz / tertibsâz

    • Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden. (Farsça)

    terziz

    • Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.

    tes'ir

    • (Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme.
    • Kıymet ve değer koyma. Narh koyma.

    teşbik

    • (Şebeke. den) Şebekeleştirme, ağ biçimine koyma.

    tescin

    • (Sicn. den) Hapsetme, zindana koyma.

    teşeffü'

    • Bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, peygamberleri veya evliyâyı vesîle ederek (araya koyarak), onların hatırı için diyerek Allahü teâlâya yalvarma, duâ etme, isteme.

    teşhis / teşhîs / تشخيص

    • Ayırt etme. (Arapça)
    • Kişilik kazandırma. (Arapça)
    • Tanı. (Arapça)
    • Teşhîs edilmek: (Arapça)
    • Ayırt edilmek. (Arapça)
    • Tanı konulmak. (Arapça)
    • Teşhîs etmek: (Arapça)
    • Ayırt etmek. (Arapça)
    • Tanı koymak. (Arapça)

    tesmir

    • Koyu nesneye su katıp duru etmek.
    • İksir ile sağlamlaştırmak.

    teşri / teşrî

    • Kânun koyma. Allahü teâlânın ve peygamberlerinin, insan hayâtının maddî ve mânevî bütün yönlerine dâir emir ve yasaklar koyması.

    teşri' / teşrî' / تشریع

    • Yasa koyma. (Arapça)

    tevehhüs

    • Bir işe dikkat ve itina ile koyulma.

    teverrük

    • Kadınların namazda oturma şekli; kaba etlerini yere koyup, uyluklarını birbirine yaklaştırarak, ayaklarını sağ taraftan dışarı çıkarıp, sol uylukları üzerine oturmaları.

    tevessül

    • Bir isteğin, bir maksadın hâsıl olması için bir şeyi vesîle, sebeb yapmak. Allahü teâlânın sevdiklerini araya koyarak; "Onların hâtırı, hürmeti için" diyerek duâ etmek veya bu sûretle yapılan duâ. İstiğâse ve teşeffû' da denir

    tevkif

    • Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme.
    • Arafatta mevkaf olan yerde durdurmak.
    • Bir kimsenin koluna bilezik takmak.
    • Alıkoyma, durdurma.

    tevsik

    • Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak.
    • Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.

    tevsim

    • Hacıların hac zamanı toplanmaları.
    • Dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, döğme yapma.
    • İsimlendirme, ad verme.

    tevsit

    • Birini araya koyma. Ortaya koyma. Vâsıta etme.
    • Birini araya koyma.

    tevzin

    • Tartmak. Ölçülü hâle koymak.
    • Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.

    tezbib

    • Bir şeyin içine kuru üzüm koyma.
    • Yaş meyveyi kurutma.

    tezriye

    • Savurmak.
    • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
    • Zelil etmek, kepâze yapmak.

    ti' / tî'

    • Kırk baş koyun.

    tire / tîre / تيره

    • Karanlık. (Farsça)
    • Bulanık. (Farsça)
    • Koyu. (Farsça)

    tubale

    • (Çoğulu: Tubâlât) Dişi koyun.

    tuhm

    • (Çoğulu: Tühum) Her yerin ve her köyün nihayeti.

    tulatıle

    • (Talâtıla) (Çoğulu: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı.
    • Zahmet.

    ucale

    • Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık.
    • Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.

    uçbeyi

    • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

    ukabeyn

    • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
    • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
    • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
    • Havuz içinde akan suyun yolu.
    • Büyük ilim.

    ükule

    • Sürüden ayırıp beslenilen koyun.

    ulebit

    • Yoğun ve büyük nesne.
    • Koyun sürüsü.

    üsfiyye

    • (Çoğulu: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.

    vakf

    • Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak.
    • Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.
    • Alıkoyma, bağış.

    vasiyle / vasîyle

    • Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.

    vatı'

    • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
    • Cima'.
    • Uygun hale koyma.
    • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.

    vaz

    • Koyma, yerleştirme.
    • Koyma, bırakma.

    vaz eden

    • Koyan, yerleştiren.

    vaz' / وضع

    • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.
    • Koyma, yerleştirme.
    • Koyma.
    • Koyma, konulma. (Arapça)
    • Bırakma. (Arapça)
    • Atama. (Arapça)
    • Durum, konum. (Arapça)
    • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

    vaz' eden

    • Koyan, yerleştiren.

    vaz' etmek

    • Koymak, yerleştirmek.

    vaz'-ı yed / وضع ید

    • El koymak, sahib çıkmak, tasarruf etmek.
    • El koyma.
    • Vaz'-ı yed edilmek: El konulmak.
    • Vaz'-ı yed etmek: El koymak.

    vazetme

    • Koyma, bırakma.

    vazı / vâzı

    • Bir tarif, sistem vs. koyan, yerleştiren.

    vazı' / vâzı' / واضع

    • Koyan, yerleştiren.
    • (Vazıa) Koyan. Yerleştiren. Vaz' eden.
    • Koyan, koyucu. (Arapça)
    • Hazırlayıcı. (Arapça)

    vazı-ı esaret / vâzı-ı esaret

    • Kölelik koyan, esaret getiren.

    vazı-ı kanun / vâzı-ı kanun

    • Kanun koyan otorite.
    • Kanun koyan. Kanun yerleştiren. Kanun hazırlayan.

    vazı-ul yed / vâzı-ul yed

    • El koyan. Eline alan. Bir malı eline geçirmiş olan.

    vedi / vedî

    • İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

    vefia

    • İçine nesne koyulan sele.

    vegir

    • Kızmış taş üstüne koyarak pişirilen et.

    vekalet / vekâlet

    • Bir kimsenin, bir veya birçok işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması yâni başkasına iş havâlesi. Vekil edene sâhib veya müvekkil, vekâlet verilip yerine geçirilene vekîl denir.

    vekil / vekîl

    • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâtın dünyâda ve âhirette işlerini hakkıyla yerine getiren, rızkları veren, tevekkül etmeye (kendisine güvenilmeye) lâyık olan.
    • Bir kimsenin, bir işi yapmak için kendi yerine koyduğu, işini havâle ettiği kimse.

    verh

    • Hamurun kendini koyuverip sülpülmesi.

    vezr

    • Nurlu etmek, ışıklandırmak.
    • Kaftan eteğine birşey koyup götürmek.

    virat

    • Zekât vermek korkusundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya perâkende koyunlarını bir yere toplamak.

    yed-i beyda / yed-i beydâ

    • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

    yunus emre

    • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

    zacir

    • Mâni olan, alıkoyan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan.

    zalil

    • Gölgeli, koyu.

    zanu-be-zemin / zânû-be-zemin

    • Diz çökerek, dizini yere koyarak. (Farsça)

    zaviye / zâviye

    • Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla kurulan yer; küçük tekke.
    • Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

    ze've

    • (Çoğulu: Ze'vât) Zayıf koyun.

    zemahşeri / zemahşerî

    • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

    zemim

    • Burun suyu, sümük.
    • Koç ve teke zekerinden akan bevl.
    • Koyun emziğinden akan süt.

    zenme

    • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
    • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

    zereb

    • (Çoğulu: Zerâib) Koyun ağılı.

    zeum

    • Yağlı mıdır değil midir bilinmeyen koyun.

    zevd

    • Koyunu su yerinden sürmek.
    • Sevk.

    zevrak

    • Kayık, sandal.
    • Mekke'de yapılan ve içine zemzem koymaya mahsus olan kap, ibrik.

    zıhrıt

    • Koyun ve deve burunlarından akan sümük.

    zıll-ı zalil / zıll-ı zalîl

    • Koyu gölgeli yer.
    • Koyu gölgeli yer; gölgenin gölgesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR