LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Kötü ifadesini içeren 722 kelime bulundu...

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

adat-ı seyyie / âdât-ı seyyie

  • Kötü âdetler.

adavet-i müsi'

  • Kötülük işleyen kişiye düşmanlık.

afaret

  • İfritçe, şeytanî, kötü niyet.

afir

  • Çok kötü niyetli.

agraz

  • (Tekili: Garaz) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.

ağraz / ağrâz

  • Kinler, garazlar, kötü maksatlar.
  • Garazlar, kötü niyetler.

ahass

  • Asılsız, kötü kimse.

ahlak / ahlâk

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine
  • İnsanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.

ahlak ilmi / ahlâk ilmi

  • Kötü huylardan uzaklaşıp, güzel huylar edinme yollarını öğreten ilim.

ahlak-ı rezile / ahlâk-ı rezile

  • Kötü ve aşağılık ahlâk.

ahlak-ı seyyie / ahlâk-ı seyyie / اَخْلَاقِ سَيِّئَه

  • Kötü ahlâk.
  • Kötü ahlâk.

ahlak-ı seyyie-i vahşiyane / ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne

  • Vahşet saçan kötü ahlâk.

ahlak-ı zemime / ahlâk-ı zemîme / اخلاق ذميمه

  • Kötü ahlâk. Dînin ve aklın beğenmediği huylar.
  • Kötü huylar, çirkin davranışlar.
  • Kötü huy.

akıbet-i fecia / âkıbet-i fecia

  • Feci son, kötü son.

akıl / âkıl

  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

akl

  • İdrâk kuvveti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet.

akl-ı selim

  • İyiyi ve kötüyü fark eden sağlam akıl, sağduyu.
  • (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.

akur

  • Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek.
  • Çok şerir, kötü kimse.

arare

  • (Çoğulu: Arâr) İyi kokulu bir ot.
  • Şiddet
  • Kötü ahlâk.
  • Evin avlusu, ev içi.
  • Soğuk şiddetli olmak.

arkub

  • Ökçe siniri.
  • Yalan ve kötü söz.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ

  • Beyaz dünya, kötülüklerden arınmış dünya.

ashab-ı meş'eme / ashâb-ı meş'eme

  • Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.
  • Uğursuz, kötü, dine muhalif olanlar.
  • Solak, sol tarafta, alçak mevkide bulunanlar.

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

ayn-i şer

  • Kötülüğün ta kendisi, tam bir kötülük.

azaim

  • Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.

azamüşşer / âzamüşşer

  • Büyük kötülük.

azar / âzâr

  • Kötü sözle incitme.

bad-sene

  • Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. (Farsça)
  • Kötü niyetli. (Farsça)

baht-ı bidad / baht-ı bîdâd

  • Kötü şans, insafsız tâlih.

basil

  • Kahraman, cesur, yiğit kimse.
  • Fena, sert, kırıcı, kötü söz.
  • Haram olan şey.
  • Güzel olmayan, çirkin kimse.

be's / بأس

  • Zarar, kötü yan. (Arapça)

bed / بد / بَدْ

  • Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'. (Farsça)
  • Kötü, çirkin.
  • Kötü, çirkin, işe yaramaz.
  • Kötü, çirkin.
  • Kötü. (Farsça)
  • Kötü.

bed muamele

  • Kötü uygulama.

bed nazar

  • Kötü bakış.
  • Kötü bakış.

bed-agaz

  • Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış. (Farsça)

bed-ahlak

  • Ahlâkı ve huyu kötü olan kimse. (Farsça)

bed-ahu / bed-âhû

  • Karakteri bozuk, huyu kötü. (Farsça)

bed-amuz / bed-âmuz

  • Kötülük, fenalık öğrenmiş. (Farsça)
  • Fenalık, kötülük öğreten. (Farsça)

bed-asl

  • Aslı kötü, soyu fena. (Farsça)

bed-bin

  • Her şeyi kötü gören, karamsar.

bed-cu

  • Kötülük arayan. Kötülük düşünen. (Farsça)

bed-dua

  • (Bedduâ) Bir kimsenin kötülüğü için duâ. Kötü duâ. (Farsça)

bed-endiş

  • Kötü fikir sahibi, fena düşünen. (Farsça)

bed-fercam

  • Sonu kötü. Sonu korkulu ve lânetlenmiş olan. Akibeti fena. (Farsça)

bed-fial

  • Yaptığı işleri kötü olan. (Farsça)

bed-hah

  • Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen. (Farsça)

bed-hal

  • Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan. (Farsça)

bed-hisal

  • Hasletleri kötü, fena huylu.

bed-huy

  • Huysuz. Bed huylu, kötü huylu. (Farsça)
  • Kötü huy. (Farsça)

bed-kar / bed-kâr

  • Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan. (Farsça)

bed-lika

  • Çirkin yüzlü, kötü yüzlü. (Farsça)

bed-nigah

  • Kötü bakışlı. (Farsça)

bed-rah

  • Kötü yola sapan. (Farsça)

bed-reg

  • Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan. (Farsça)

bed-sigal

  • Kötü düşünceli, herkes hakkında kötü söyliyen. (Farsça)

bed-siyret

  • Ahlâksız. Ahlâkı ve huyu kötü olan. (Farsça)

bed-tahrir

  • Kötü yazı.

bed-ter

  • Çok kötü, daha kötü, beter. (Farsça)

bed-tıynet

  • Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam. (Farsça)

bed-üslub / bed-üslûb

  • Üslûbu fena; tavrı, gidişi kötü. (Farsça)

bed-zeban

  • Kötü söz söyliyen, hicveden. Ağzı pis, ağzı bozuk. (Farsça)
  • Kötü dil. (Farsça)

bedan

  • (Tekili: Bed) Kötüler, fenalar. Yaramazlar.
  • Çirkinler.

bedavaz / bedâvâz / بدآواز

  • Kötü sesli. (Farsça)

bedbaht / بَدْبَخْتْ

  • Talihi kötü olan, talihsiz.
  • Kötü tâlihli.

bedbin / bedbîn / بدبين / بَدْبِينْ

  • Kötü görüşlü. Ümidsiz. Her şeyin fena cihetini görmek isteyen. Bed ve fena görüp, beğenmez, istihsan etmez olan. (Farsça)
  • Kötümser, herşeyin kötü yönünü gören.
  • Kötümser, karamsar, ümitsiz.
  • Kötümser, karamsar. (Farsça)
  • Kötü gören, kötümser.

bedbinane / bedbinâne

  • Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine. (Farsça)

bedbini / bedbinî

  • Bedbinlik, kötümserlik, ümitsizlik, fenâ görürlük. (Farsça)

bedbu / bedbû / بدبو

  • Kötü kokulu. (Farsça)

bedçeşm / بدچشم

  • Kötü gözlü. (Farsça)

bedcins / بدجنس

  • Kötü cinsli, cinsi bozuk. (Farsça - Arapça)

beddua / bedduâ

  • Kötü duada bulunma.
  • Birinin kötü olması için edilen dua.

bedendiş / bedendîş / بداندیش

  • Kötü düşünceli. (Farsça)

bedfercam / bedfercâm / بدفرجام

  • Kötü sonlu. (Farsça)

bedhah / bedhâh / بدخواه

  • Kötülük isteyen.
  • Birinin kötülüğünü isteyen, kötü niyetli. (Farsça)

bedhal

  • Kötü huylu.

bedhu / bedhû / بدخو

  • Huysuz, kötü huylu. (Farsça)

bedkar / bedkâr / بدكار

  • Kötü hareketli. (Farsça)

bedmaye / bedmâye

  • Mayası kötü, soysuz.

bednam / bednâm / بدنام

  • Kötü tanınmış, adı kötüye çıkmış olan. (Farsça)
  • Adı kötüye çıkmış. (Farsça)

bednigah / bednigâh / بدنگاه

  • Kötü gözlü, kötü bakışlı. (Farsça)

bednihad / bednihâd / بدنهاد

  • Kötü huylu. (Farsça)
  • Kötü yaratılışlı, soysuz. (Farsça)

bedpesend

  • Kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden. (Farsça)
  • Güç beğenir, müşkülpesend. (Farsça)

bedreftar / bedreftâr / بدرفتار

  • Kötü davranışlı. (Farsça)

bedsigal / bedsigâl / بدسگال

  • Kötü düşünceli. (Farsça)

bedsirişt / بدسرشت

  • Kötü yaratılışlı, mayası bozuk. (Farsça)

bedter / بدتر

  • Daha kötü, beter. (Farsça)

bela-yı siyah / belâ-yı siyâh

  • Kara belâ.
  • Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.

belad

  • Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.

beladet / belâdet

  • İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık.

benes

  • Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.

berbad / berbâd / برباد

  • Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş. (Farsça)
  • Mahvolmuş. (Farsça)
  • Kötü, pis, berbat. (Farsça)

beter / بدتر

  • (Bed-ter'in muhaffefi) Daha kötü, daha fena.
  • Daha kötü, beter, şiddetli. (Farsça)

better

  • (Bed-ter) Daha kötü. Çok fena. (Farsça)

beyne beyne

  • İkisinin ortası. İkisinin arasında. Mücerred. Ne iyi, ne kötü.
  • Ne iyi ne kötü, ikisinin arasında.

bi'se

  • Ne fena, ne kötü, ne çirkin mânâlarına gelir. Ve birleşik kelimeler yapılır.

bid'at-ı seyyie

  • Kötü yenilikler.

bihoş / bîhoş

  • İyi ve hoş durumda değil, hâl ve durumu kötü.

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

bücr

  • Şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
  • Şer, kötü, iyi olmayan.

buğzetme

  • Kin besleme, kötüleme.

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

büyüklenmek

  • Kendini büyük görmek, büyüklük taslamak. (Kötü huylardan biridir, günahtır.) (Türkçe)

ca'sus / ca'sûs

  • (Çoğulu: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

cahreme

  • Darlık.
  • Kötü ahlâk.

cal'

  • (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.

cani sıfat / câni sıfat

  • Çok kötü ve zararlı özellik.

cefa / cefâ

  • İncitmek, eziyet etmek, kötülük.

cemaat ve komite

  • Kötü bir maksat için kurulmuş cemiyet ve dernek.

ceza / cezâ

  • İyi veya kötü karşılık.

cibilliyetsiz / جبلتسز

  • Karaktersiz, kötü yaratılışlı. (Arapça - Türkçe)

cihad-ı ekber / cihâd-ı ekber

  • En büyük cihad; insanları kötülüğe yönelten nefisle mücadele etme.
  • Büyük cihâd. Nefsin, insan tabiatının, bedeninin kötü isteklerini yerine getirmemek için yapılan mücâdele.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cu'şuş

  • (Çoğulu: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu.

cürub

  • Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler.

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

dabs

  • Ahlâkı kötü ve korkak olmak.
  • Anlaması, idrâki az olmak.

damen-i pakiniz / dâmen-i pâkiniz

  • Çok temiz eteğiniz; her türlü kötülük ve günahtan uzak duran bir kişinin peşinden gitmeyi ve ona saygı göstermeyi ifade eden bir deyim.

dar-ı ceza / dâr-ı ceza

  • İyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri.

darra

  • Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.

daveri / dâverî

  • Hâkimlik, hükümdarlık. (Farsça)
  • Mahkeme ve dâvâ. (Farsça)
  • Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. (Farsça)
  • Kavga, mücadele. (Farsça)

dedikodu

  • Bir müslümanın veya zımmînin (İslâm devletinin idâresi altında bulunan müslüman olmayan vatandaşın) ayıbını, onu kötülemek için arkasından söylemek.

def-i şer

  • Kötülüğü def etme, ortadan kaldırma.
  • Kötülüğü ve şerri def'etmek.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

defter-i amel

  • İnsanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter.

denaet

  • Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac.
  • Asılsızlık, aslı olmamak.

derare

  • Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.

derece-i şenaat

  • Kötülük ve fenalık derecesi, seviyesi.

devb

  • Kötü hâl.

deyyus

  • Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.

dırs

  • Azı dişi.
  • Katı, muhkem yer.
  • Az yağmur.
  • Kötü huy.

dun-perver / dûn-perver

  • Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların ilerlemelerine yardımcı olan. (Farsça)

ebrar / ebrâr

  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.

ef'a

  • Engerek yılanı.
  • Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.

ef'al-i seyyie / ef'âl-i seyyie

  • Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.

efgar

  • (Figâr) Yaralı, kötürüm, sakat, cerih. (Farsça)

efika

  • Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.

efsed

  • Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü.

efsun

  • Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.) (Farsça)

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehl-i garaz / اَهْلِ غَرَضْ

  • Kötü niyetliler.
  • Kötü niyetliler.

ehliyet

  • Salâhiyet, elverişlilik. Kişinin borçlandırma ve borçlanmaya elverişli olması. Akıllı olmak, iyiyi kötüden ayırabilmek.

ehremen

  • Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.

ehriman

  • Ateşe tapanların kötülük tanrısı.

ehrimen / اهرمن

  • Kötülük tanrısı, şeytan. (Farsça)

ehven-i şerreyn

  • İki şer (kötülük)den zararı en az olanı. Bu kelime, halk arasında Ehven-i şer olarak kullanılmaktadır.

ehvenüşşerreyn

  • İki şerden en az zararlı olanı, iki kötüden daha az kötü olanı.

emmare / emmâre

  • Kötülüğü emreden.

emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker / emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker

  • Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emreş

  • Şerli, kötü kimse.

enir

  • Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.

enker

  • (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.

erbab-ı garaz

  • Garaz sahibleri, kötü niyetliler. (Farsça)

ervah-ı habise / ervâh-ı habîse / اَرْوَاحِ خَب۪يثَه

  • Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
  • Kötü ruhlar.
  • Kötü ruhlar.
  • Kötü, pis ruhlar.

ervah-ı habise ve münteşire / ervâh-ı habîse ve münteşire

  • Her tarafa yayılmış ve kötü olan ruhlar.

erzel

  • Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil.

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

eşerr

  • Çok fazla sevinmek.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
  • Çok şerli. En kötü ve şerli.

eşerr-i nas / eşerr-i nâs

  • İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.

eşirra / eşirrâ

  • Çok şerliler. Çok kötü insanlar. Çok şerli mahluklar.
  • Şerliler, kötüler.

eşkal-i habise / eşkâl-i habîse

  • Kötü ve çirkin şekiller.

eşkiya

  • Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.

eşna' / اشنع

  • En kötü, en çirkin. (Arapça)

eşnê

  • En kötü.

eşrar / eşrâr

  • Tahribçiler. Kötülük edenler.
  • Kötü şeyler. şerliler.
  • Şerli ve kötü kimseler.
  • Şerliler, kötüler.
  • Şerliler, kötüler.

eşrar-ı arzin / eşrâr-ı arzîn

  • Yeryüzünün şerlileri, kötüleri.

evham-ı seyyie / evhâm-ı seyyie / اَوْهَامِ سَيِّئَه

  • Akla gelen kötü vehim ve kuruntular.
  • Kötü kuruntular.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

ez'ar

  • Saçı az olan kimse.
  • Otu az olan yer.
  • Zâlim ve kötü huylu kimse.

ezkat

  • Kötü düşünceli kişi. (Farsça)

facir

  • Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen.

facire

  • Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.

fahhaş

  • Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.

fahiş / fâhiş / فاحش

  • Aşırı. (Arapça)
  • Büyük. çirkin, kötü. (Arapça)

fasid-faside / fâsid-fâside

  • Kötü, fena, yanlış, bozuk.
  • Münafık, fesad çıkaran.

fasık / fâsık / فاسق

  • Kötülük düşünen. (Arapça)

fazayih

  • (Tekili: Fazih) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fazz

  • Kaba ve kötü huylu olan kimse.
  • Karın suyu, mide suyu.

fecaat

  • (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
  • Felâket, yürekler acısı kötü durum.

fecere / فجره

  • Günahkarlar. (Arapça)
  • Kötü insanlar. (Arapça)

feci / fecî

  • Kötü, acıklı.

feci' / fecî' / فجيع

  • Çok kötü, korkunç. (Arapça)

fehm

  • Anlayış; iyiyi kötüden ayıran anlama kuvveti.

fena / fenâ / فنا

  • Yok olma, yokluk. "Beka"nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma).
  • İyi olmayan, kötü.
  • (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma.
  • Geçici dünya.
  • Geçip gitme.
  • Tas: Kendi varlığından geçmek.
  • Kötü.
  • Devamlı olmayan.
  • Çok kocamış olmak.
  • Yokluk, geçicilik, kötü.
  • Yokluk. (Arapça)
  • Kötü. (Arapça)

fena hayal

  • Kötü hayal.

fena tabiatlı

  • Kötü özellikleri bulunan, mizac ve karakteri kötü olan.

fenalık

  • Kötülük.

ferman-ı mübin / fermân-ı mübîn

  • Hayrı ve şerri, iyiyi ve kötüyü açıklayan ve bildiren emir, buyruk.

fesad / fesâd / فساد

  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
  • Fesat, bozukluk. (Arapça)
  • Kötülük. (Arapça)

fesadat

  • (Tekili: Fesad) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.

fesat / فساد

  • Bozukluk, kötülük. (Arapça)

fevahiş / fevâhiş

  • (Tekili: Fâhiş) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
  • Kötülükler.
  • Fahişeler, kahpeler.

fi'l-i mezmum

  • Kötü, fenâ iş. Livâta ve zina.

fısk / فسق

  • Kötülük, sefihlik. (Arapça)
  • Dinsizlik. (Arapça)
  • Tanrı'ya karşı isyan. (Arapça)

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.
  • Edeb ve terbiyeye uymayan hareket.
  • Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram.
  • Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.

furkan / furkân / فرقان

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran.
  • Kur'an-ı Kerim.
  • Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.
  • Hak ile batılı ayırmak, iyi ile kötüyü ayırd etmek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in adlarından biri.
  • Kur'ân. (Arapça)
  • İyi ile kötünün ayrıldığı yerleri gösteren. (Arapça)

füru-maye

  • Soyu alçak. Kötü soylu. Sütü bozuk.

fus'ul

  • Akrep. Yaramaz, kötü kimse.

gafi / gafî

  • Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.

garaz / غَرَضْ

  • (Çoğulu: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin.
  • Ok atılan nişan.
  • Izdırab. Acı.
  • Zelillik.
  • Kötü niyet.
  • Gaye, kötü niyet.
  • Kötü niyet.

garazkar / garazkâr / غَرَضْكَارْ

  • Kötü niyet sahibi, art niyetli.
  • Kötü niyetli.

garazkarlık / garazkârlık

  • Kötü niyet sahibi olma, art niyetlilik.

garazsız

  • Kötü bir niyet taşımaksızın.

gayr-ı mümeyyiz

  • İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramayan kimse; bunak veya küçük çocuk gibi.

gayur / gayûr

  • Gayreti çok olan. Kötülük ve çirkinlikleri şiddetle reddeden.

gazva

  • Malın ve davarın kötüsü.

gendide / gendîde / گندیده

  • Kokuşmuş, kötü kokmuş. (Farsça)

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

giran-huy

  • Fena mizaçlı. Kötü huylu. (Farsça)

gışş / غش

  • Hile, kötülük. (Arapça)

habais / habâis / خبائث

  • (Tekili: Habise) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
  • Kötü, alçak, pis şeyler, haramlar. Habîsin çoğulu.
  • Kötülükler, kötü şeyler.
  • Pislikler, kötülükler.
  • Kötülükler. (Arapça)

habaset / habâset / خباثت

  • (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
  • Kötülük, alçaklık, fenalık.
  • Pislik, pislik, kötülük.
  • Kötülük, alçaklık. (Arapça)

habbe-i sevda / habbe-i sevdâ / حبهء سودا

  • Çörekotu.

habes

  • (Tekili: Habis) Kötüler. Alçaklar. Pisler.
  • Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)

habis / habîs / خبيث / خَب۪يثْ

  • Pis, kötü.
  • (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
  • Kötü, pis.
  • Kötü, alçak, pis, âdî, bayağı.
  • Haram.
  • Kötü, alçak, pis.
  • Kötü, pis. (Arapça)
  • Kötü, pis.

habisat / habîsât

  • Pisler, kötüler.

hacire

  • (Çoğulu: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan.
  • (Çoğulu: Hevâcir) Günün en sıcak anları.

hacis / hâcis

  • Kalbe (gönle) gelen ve hemen gidermek mümkün olan kötü düşünceler.

hafaza melekleri

  • Koruyucu melekler, her insanın hayır (iyi) ve şer (kötü) işlerini yazan; ikisi gece, ikisi gündüz gelen ve kötülüklerden ve cinlerden koruyan melekler. Bunlara Kirâmen kâtibîn melekleri diyenler olduğu gibi, onlardan başka olduğunu söyleyenler de olm uştur.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hah

  • (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen. (Farsça)

hain / hâin

  • Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.
  • Hıyanet, kötülük eden.

hakikat / hakîkat

  • Bir lafzın (sözün) asıl mânâsı.
  • Gerçek.
  • Kötülüklerin kalbden tekellüfsüzce, zorlanmadan gitmesinin gerçekleşmesi, fenâ(Allahü teâlâdan başka her şeyi unutma) mertebesi.
  • Mâhiyet.

halaat / halâat

  • Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık.
  • Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.

halık-ı şer / hâlık-ı şer

  • Kötülük yaratanı.

halk-ı şer

  • Kötülüğün yaratılması.

halkışer

  • Kötüyü yaratma.

hamil

  • Kötü tanınmış olan kimse.

hamiyet-i cahiliye / hamiyet-i câhiliye

  • Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. (Farsça)
  • Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti. (Farsça)

hamyaze

  • Esnek, elâstik, esneme. (Farsça)
  • Kötü hareket, fenâ iş. (Farsça)

hanif

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.

hasais

  • (Tekili: Hasîse) Kötü huylar, fena tabiatlar.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hasis / hasîs

  • (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat.
  • Ufak, değersiz.
  • Tamahkâr, cimri.
  • Basit, ufak, kötü.

hasl

  • Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.

haslet-i rezile

  • Kötü huy.

haşv

  • Hurmanın kötüsü.

hatıb

  • (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan.
  • İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse.

hatır-ı nefsani / hâtır-ı nefsânî

  • Kötülükleri istiyen nefs tarafından kalbe getirilen düşünce. Buna hâcis denir.

hatır-ı rahmani / hâtır-ı rahmânî

  • Gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaya dâir Allahü teâlâ tarafından kalbe gelen düşünce. Buna hak hâtır (doğru düşünce) denir.

hay'ame

  • Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.

hayır ve şer

  • İyilik ve kötülük.

hayır-şer

  • İyilik-kötülük.

hayr ü şer

  • İyilik ve kötülük.
  • İyilik ve kötülük.

hebt

  • (Hübut) İniş. Aşağı inme.
  • Aşağı indirme. Bir yere inip konmak.
  • Nüzul, illet, maraz.
  • Zayıflama.
  • Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
  • Eksiltmek.
  • Kötü bir hale uğratmak.

hecr-i cemil

  • Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek.

hecv

  • (Hicv) Medh ü senânın zıddı. Kötüleme. Birisi hakkında kötülemek için söylenen söz veya manzume.

heluk

  • Helâk olucu, helâk olan.
  • Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın.

hem-şerr

  • Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan. (Farsça)

heman

  • İnce zayıf süngü.
  • Huysuz ve kötü insan.

hetr

  • Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma.
  • Sersemleşme, aptallaşma.
  • Birisini kötüleme.
  • Acib emir.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Enine yarmak.

hev'

  • Kötü hırs.

heva / hevâ

  • Nefsin istekleri, kötü arzular, hava.

hevacis

  • (Tekili: Hâcise) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.

hevesat-ı nefsaniye / hevesât-ı nefsâniye

  • Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.

hevesat-ı süfliye / hevesât-ı süfliye

  • Alçak arzular, kötü hevesler.

hezeyan

  • Kötü sözler. Soğuk şakalar.
  • Sayıklama. Saçma sapan konuşma.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hicret

  • Bir yerden başka bir yere göç etmek.
  • Resûlullah efendimizin Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göç etmesi.
  • Müslüman bir kimsenin, dînini korumak için, kâfir memleketinden, İslâm memleketine göç etmesi.
  • İslâm memleketinde fitne ve kötülük bulunan bir yerden iyi bir yere

hicv

  • Birini şiirle yerme, kötüleme.

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hıfz-ül lisan

  • Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)

hılkıd

  • Kötü ahlâklı ve ağır ruhlu kimse.

hişamiyye / hişâmiyye

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamberimizin arkadaşlarını) kötüleyen şîanın kollarından olan bozuk bir fırka, topluluk.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hışır

  • Kavun ve karpuzun kabuk kısmı.
  • Olgunlaşmamış kavun.
  • Kötü bir tabaklama neticesinde, bazı kısımları sert kalan deri.
  • Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hiyab

  • (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah.
  • Kötü bir durumun başlangıcı.
  • Yokluk.

hıyanet / hıyânet

  • Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
  • Hâinlik. Birine kendini emîn tanıttıktan sonra, o emniyeti bozacak iş yapmak; vefâsızlık, îtimâdı kötüye kullanmak, sözünde durmamak.

hıyaneten

  • Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.

hıyre-re'y

  • Reyi zararlı olan, kötü reyli. (Farsça)

hubs

  • Kötülük, fenalık, yaramazlık.
  • Pislik.
  • Kötülük.

hücr

  • (Çoğulu: Hevacir) Fuhş, hezeyan, kötü sözler.

hücu

  • Zemmetmek, çekiştirmek, kötülemek.

hulüm

  • (Çoğulu: Ahlâm) Düş, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri kötülerinde kullanılır.)
  • İhtilam olmak.
  • Akıl.

hunabis

  • Arslan.
  • Zâlim ve kötü kimse.

huş

  • Akıl, fikir, zekâ, iyi ile kötüyü ayırma hissi. (Farsça)
  • Ruh, can. (Farsça)
  • Ölüm, (Farsça)
  • Zehir. (Farsça)

huşare

  • Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler.
  • Her şeyin kötüsü.

huyul

  • (Tekili: Hayl) Atlı alaylar.
  • Atlar.
  • Kötülerin meydana getirdiği kalabalık.

huz ma safa, da'ma keder / huz mâ safâ, da'mâ keder

  • "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.

i'sar

  • Sürçtürmek, ayak kaydırmak.
  • Zemmetmek, kötülemek.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.
  • Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.

ibza'

  • Kötü söyleme, fena söyleme.

idare-i maslahat

  • Bir işi mümkün mertebe iyi-kötü yürütmek.

ifdah

  • (Fadih. den) Kötülüğü açığa vurma. Kusur ve ayıpları meydana çıkarma.

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

ifhaş

  • (Fuhş. dan) Kötü ve fena söyleme.

ifka'

  • Fakir ve kötü durumda bulunma.

ifraş

  • Zemmetme, kötüleme, çekiştirme.
  • Serip döşetme.

ifsad etme

  • Bozma, kötüye kullanma.

iftira / iftirâ

  • Yapmadığı hâlde kötü bir işi birisine yükleme, yalan yere birisine suç isnat etme gösterme. Birine suç atma, bühtân.

ifzah

  • (Fazih. den) Kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma.

ihanet / ihânet

  • (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek.
  • Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ikbah

  • (Kubh. dan) Fenalık yapma, kötülük etme.

ilah-ı şer / ilâh-ı şer

  • Kötülük tanrısı.

ilm-i ahlak / ilm-i ahlâk

  • İyi huylar edinme ve kötü huylardan sakınma yollarını öğreten ilim.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

inzar

  • (Çoğulu: İnzârât) (Nezr. den) Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek.

irtikab / irtikâb

  • Bir işe girişmek.
  • Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak.
  • Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.
  • Kötü bir iş işleme.
  • Rüşvet yeme.

irtikab olunma

  • (Kötü birşey) İşlenme, yapılma.

irtikap / irtikâp

  • Kötü iş işleme.

işaat-ı kazibane / işaat-ı kâzibane

  • Kötü niyetlerle yalan haberler yayma.

isaet / isâet / اسائت

  • (Sû'. dan) Kötü iş işlemek. Kötülükte bulunmak. Yaramazlık.
  • Kötü iş işleme.
  • Kötülük etme. (Arapça)

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

ismet

  • Peygamberlerin sıfatlarından biri. Peygamberlerin, peygamber oldukları bildirilmeden önce ve sonra; küçük olsun, büyük olsun bilerek veya bilmeyerek günah işlemekten korunmuş olmaları.
  • Günahlardan sakınma, kötü ve çirkin şeylerden uzak durma.

isti'faf

  • Kötü şeylerden çekilmek.
  • İffetlilik iddia etmek.

istidad-ı habis

  • Kötü yetenekli, ruhsal özelliği bozuk.

istidad-ı seyyie

  • Kötü bir özellik, yapı.

istihcan

  • (Hücnet. den) Kötü görme, çirkin sayma, ayıplama.

istikrah / istikrâh

  • Beğenmeme, kötü ve kerih görme.
  • Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.
  • Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.

istikzar

  • Çirkin, pis ve kötü görmek.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

istiya'

  • Kötü davranma. Fena muamelede bulunma.

istizmam

  • Zemmetme, yerme, tenkid etme.
  • Kötü ve beğenilmeyen işler yapma.

itale-i lisan / itale-i lisân / itâle-i lisân

  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme, sövüp sayma.

ıtrif

  • Habis, hilekâr, kötü, pis.

ittika

  • Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takvâ ile amel etmek.

ız

  • (Çoğulu: Uzuz-A'zâz) Çok zekâlı kötü adam.
  • Dikenli ağaçların küçüğü.

izmam

  • Bir kimseden söz alma.
  • Bir insanı kötülenecek bir halde bulma.

jurnal

  • İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan "hükümete ihbar" gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor. (Fransızca)

ka'beri / ka'berî

  • Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.

kabbe / kâbbe

  • Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.

kabih / kabîh

  • (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
  • Kötü, çirkin.

kabiliyet-i şer

  • Kötülük kabiliyeti.

kadh / قدح

  • Kötüleme, kınama. (Arapça)

kadih

  • (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.

kahir-ül eşrar / kahir-ül eşrâr

  • Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.

kalb selameti / kalb selâmeti

  • Kalbin kibir, riyâ, kıskançlık, kin ve düşmanlık gibi kötü düşüncelerden kurtulup, iyi ahlâk ile ahlâklanması.

kalb tasfiyesi

  • Kalbi, İslâmiyet'in beğenmediği şeylerden, günâhlardan, kötü düşüncelerden kurtarmak, temizlemek.

kalb temizliği

  • Kalbin İslâmiyet'e uymayan şeylerden, dünyâya düşkünlükten, kötü düşünceden kurtulması.

kasabe

  • Kötü hurma.

kavadih

  • (Tekili: Kadiha) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler.
  • Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.

kavvad

  • Kötü ve çirkin işler için yol gösterici.

kaza / kazâ

  • Allah'ın ezeldeki hükmü
  • Kadılık (ilçe) merkezi.
  • Kadılık etme işi, mahkemenin kararı, hükmü.
  • Yapma, yapılma, işleme.
  • İstemeden yapılmış bir kötülük.

kechulk

  • Kötü huylu kimse. Huyu kötü olan kişi.

keib

  • Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe)

kem

  • Az, noksan, eksik. (Farsça)
  • Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. (Farsça)
  • Fakir, hakir. (Farsça)
  • Kötü.

kem göz

  • Kötü niyetle bakan göz.

kerşeb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Hali kötü olan kimse.
  • Kalın ve uzun nesne.
  • Arslan.
  • Çok yiyen, obur.

kesat

  • Kötü gidiş, durgunluk.

keyd

  • Tuzak. Kötülük, hile.
  • Men'etmek.
  • Kusmak.
  • Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek.
  • Cenk etmek, dövüşmek.
  • Karganın ötmesi.

kırşib

  • Yaşlı davar.
  • Arslan. Çok yiyen, obur.
  • Uzun boylu kimse.
  • Kötü ahlâklı.

kısas / kısâs

  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُبِينْ

  • İyiyi kötüden ayırıp açıklayan kitab, Ku'rân.

kritik

  • yun. Tenkid. Sıkışık durum, sıkıntılı.
  • Tıb: Hastalığın en kötü zamanı.

kubuh

  • Çirkinlik, kötülük.

kurbet / kûrbet

  • Sıkıntı, kötü hâl.

kürrez

  • İki yaşına girmiş doğan kuşu.
  • Kötü ve hâzık kimse.

kurzül

  • Kadınların başına örttükleri nesne.
  • Kayıt.
  • Kötü kimse.
  • At ismi.
  • Bel, sulb.

küta'

  • (Çoğulu: Küt'ân) Tilki eniği.
  • Kötü adam.
  • Tamamlanmak, toplanmak.

kutah-astin / kûtah-âstin

  • Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse. (Farsça)

kuza'mele

  • Kötü huylu, kısa boylu kadın.
  • Şey.

la'net

  • Bedduâ; bir kimsenin kötülüğünü, Allahü teâlânın af ve merhametinden mahrum olmasını, ihânet edenlerin veya kötülüklerin gerektiği cezâya çarptırılmasını istemek.

laim / lâim

  • (Lâime) Çekiştiren. Levmeden. Başkasını kötüleyen.

lakab

  • Bir kimseyi övmek veya yermek (kötülemek) için takılan adlar.

lakıs / lâkıs

  • Kötüleyici ve ayıplayıcı kimse.

lehire / lehîre

  • Kısa boylu kötü huylu kadın.

leim / leîm

  • Alçak, deni, rezil, zelil, levm edilen. Cimri.
  • Mayası bozuk ve kötü.
  • Alçak, kötü.
  • Mayası bozuk, kötü, kınayıcı.

levm

  • Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.
  • Kınama, kötüleme.
  • Çekiştirme, kötü söyleme, kınama.

levvame / levvâme

  • Sürekli kendini kötüleyen nefis.

lezzet-i menhuse / lezzet-i menhûse

  • Kötü, çirkin lezzet.

lütf u kahr

  • Güzellik, insan ve kötülük, sıkıntı.

ma'lul

  • İlletli, hasta, sakat, kötürüm.
  • Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi.

ma'tuh

  • (Ateh. den) Bunamış, bunak.
  • Sakat, kötürüm. Amelmânde.

ma'zub

  • Kötürüm kimse.

maal-kerahe

  • Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.

magale

  • Şer, kötü.

mahall-i ağraz / mahall-i ağrâz

  • Kötü maksat ve kinlerin barındığı yer, ortam.

mahazi

  • Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.

mahzi / mahzî

  • Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.

makam-ı zem ve zecir

  • Kötüleme ve yasaklama makamı.

malayaniyat-ı rezile / mâlâyâniyât-ı rezile

  • Anlamsız, boş, kötü ve çirkin şeyler (mâ-lâ).

maneviye / mâneviye

  • İyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.

mazanne-i su'

  • Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.

mazarrat

  • Zararlar, zararlı ve kötü şeyler.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

medar-ı şeamet / medar-ı şeâmet

  • Kötülük, uğursuzluk vesilesi.

medeniyet-i meş'ume

  • Kötü, uğursuz medeniyet.

mefsedet

  • Bozgunculuk, fesat, kötülük.

mehcüv

  • Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

mekr-i ilahi / mekr-i ilâhî

  • Allahü teâlânın mekr (hîle) yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, kötülüklerini, kurdukları tuzaklarını bozması, mekrlerine karşılık onları cezâlandırması.

mekruh

  • Kötü, çirkin.

melek

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı gözle görülmeyen mâsum (kötülüklerden korunmuş) varlıklar. Çokluk şekli, melâike'dir.

melkean

  • Kötü, yaramaz kimse.

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

menai / menaî

  • (Tekili: Men'â) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler.

menakir

  • (Tekili: Münker) Günah ve kötü şeyler.

menfi siyasetçilerin fetvaları / menfi siyasetçilerin fetvâları

  • Siyaseti kötüye kullanan veya rakiplerini yok etmeye yönelik siyaset yapan kişilerin ortaya attıkları hükümler, görüşler.

menhus

  • Uğursuz. Kötü. Meş'um.
  • Uğursuz, kötü.

menhuse

  • Uğursuz, kötü kadın.

mered

  • Kötülükte inad.
  • Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.

meş'eme

  • Sol taraf. Sol.
  • Kötü. Uğursuz.

meş'um

  • Kötü. Uğursuz. Bedbaht.
  • Kötü, fena.

meş'umane / meş'umâne

  • Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına. (Farsça)

mesaet

  • Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.

mesavi / mesâvî / مساوی

  • (Tekili: Su') Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.)
  • Kötülükler, fenalıklar, ayıplar, kusurlar.
  • Kötü hâller.
  • Kötülükler. (Arapça)

mesavi-i medeniyet / mesâvî-i medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

mesavi-i medeniyyet

  • Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)

meşême

  • Sol, kötü, uğursuz.

mesh

  • Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek.
  • Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.

mevadd-ı şerire

  • Kötü maddeler.

meyelan-ı şer / meyelân-ı şer

  • Kötülüğe eğilim gösterme.

mezmum / mezmûm / مذموم

  • Zemmolunmuş. Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü.
  • Kötü, makbul olmayan.
  • Yerilen, kötülenen, beğenilmemiş, çirkin.
  • Kötülenmiş, ayıplanmış. (Arapça)

mihenk

  • (Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti.
  • Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta.

mirrid

  • Müfsid, kötü ve şerir kimse.

mu'tezil

  • Hatâsını itiraf edip, idrâk ederek melâmeti kabul eden. Kendi kötülüğünü kabul eden.

mübin

  • Hayrı şerri, kötüyü iyiyi ayıran.
  • Açık, besbelli.
  • Din-i mübin: İslâm dini.

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müellefe-i kulub / müellefe-i kulûb

  • Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler. Kalblerine îmân yerleştirilmesi istenilen veya yeni îmân etmiş müslümanlar ve kötülükleri önlemek istenilen bâzı kâfirler olup, zekât verilen sekiz sınıftan biri iken hazret-i Ebû Bekr zamânında kendilerine zekât verilmesinin nesh yâni hükmünün kaldırıldığı

müfhiş

  • Kötü söz söyleyen.

müfteri / müfterî

  • İftira eden. Başkasına suç isnad eden. Yapmadığı kötülüğü isnâd eden.

mugasmer

  • Kaba dokunmuş kötü bez.

muharebe-i meş'ume

  • Uğursuz, kötü savaş.

mühlikat / mühlikât

  • (Tekili: Mühlik) Kötü ve günah olan işler.
  • Helâk edenler. Hayrı ve sevabı bozan fenâ hareketler.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

muk'ad

  • Kötürüm.

mukaddes

  • Mübârek, kutsal. Ayb, çirkin ve kötü şeylerden uzak; temiz.

mukarib

  • Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.

mülim / mülîm

  • Kendini levm etmek. Melâmette olmak. Kusurunu anlayıp kendisini kötülemek.

mümessilat-ı habise / mümessilât-ı habise

  • Pis ve kötü temsilciler.

mümeyyiz

  • Temyiz eden, ayıran, iyiyi kötüyü farkeden.
  • İmtihandaki talebenin bilgisini imtihan ederek yoklayan kimse.
  • Gr: Tırnak işareti.

münakade

  • Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.

münekkid

  • Tenkid edici. Kötüyü iyiyi ayıran ve onları söyleyen, kusurları söyleyen.

münezzeh

  • (Nezahet. den) Tenzih edilmiş, teberri edilmiş.
  • Pâk, kusur ve noksanlıklardan uzak. Hiç bir şeye muhtaç olmayan. Kötülükten, kusurdan ve noksanlık gibi şeylerden tenzih edilen.

münker

  • İslâmın reddettiği kötü davranş ve uygulama.

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

münzir

  • (Nezir. den) Olacak bir şeyi haber vererek korkutan, akibetin kötülüğünü bildiren.
  • Kâfir ve münafıkların Cehennem'e gideceğini haber veren.

münzirat / münzirât

  • Haber verip kötülüğünü söyleyerek korkutanlar.

mürtekib / مرتكب

  • (Rukub. dan) İrtikab eden, kötü iş yapan.
  • Rüşvet alan ve yiyen.
  • Kötü bir iş yapan, işleyen. (Arapça)

mürtekibin / mürtekibîn

  • (Tekili: Mürtekib) İrtikâb edenler. Kötü iş yapan kimseler.
  • Rüşvet alan ve yiyen kişiler.

mürüvvet

  • İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve hâlleri bırakmak.
  • Ana baba saadeti.
  • Mertlik, yiğitlik.
  • Reculiyet.

müsafat

  • Hastayı tedâvi etme.
  • Birbirine kötü muâmele yapma.

müşağabe / müşâğabe

  • Aldatıp kötülük etme.

musi'

  • Kötülük işleyen, günahkâr, isyankâr.

müsi'

  • (Sev'. den) Yaramaz, itaatsiz, iş görmez. Kötülük işleyen.
  • Kötülük eden.

müstehcin

  • (Hücnet. den) Kötü, çirkin ve ayıp sayan. Fenâ gören.

mutavassıt

  • Ortada vasıtalık eden. Arada ıslâh edici olan.
  • Orta derecede. Orta hâlli.
  • Sebeb.
  • İyi ile kötü arasındakini alan.

müteşakis

  • (Şeks. den) Birbiriyle ihtilaf ve kötü muaşeret eden şahıs. Birbiriyle iyi geçinemeyen. Katı huylu.

muttasıf

  • İttisâf eden. İyi veya kötü bir sıfatla tarif edilen. Vasıflanmış, vasfı mevcut olan.

na-hast

  • Kötürüm. (Farsça)

nafi' ve darr / nâfi' ve dârr

  • "Fayda ve zarar, iyilik ve kötülük kendisinden olan" mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

nai / naî

  • Kötü haber veren.

naiye

  • Ölüm haberi götüren, kötü haber veren.

nakıd

  • Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran.
  • Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan.
  • Dinar, dirhem.

nakkad

  • (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran.
  • Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran.
  • İmam, hatib.

naşir-i ağraz / nâşir-i ağrâz

  • Kötü maksat ve kin taşıyanların yayın organı, nâşiri.

nazar

  • Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek.
  • Gözdeğmesi.
  • İltifat.
  • İtibar.

naziat

  • Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar.
  • Nez'edenler. Çekip koparanlar.

nebehrece

  • Geçmez bakırlı para. Sahte akçe.
  • Her nesnenin kötüsü.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

nebz

  • Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek.
  • İhtiyarlık işareti belirmek.

nef'

  • Fayda, yararlılık.
  • Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını, o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması, Allahın emir ve nehyine tâbidir.

nefs

  • İnsanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu.
  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.

nefs muhasebesi / nefs muhâsebesi

  • İnsanın, dâimâ kötülük ve günâh işlemek istiyen nefsini hesâba çekip, kontrol etmesi ve gerektiğinde onu cezâlandırması

nefs- i emmare / nefs- i emmâre / نفس اماره

  • Kötülükleri emreden nefis.

nefs-i emmare / nefs-i emmâre

  • Kötülüğü emr eden nefs.
  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu.

nefs-i insaniye

  • İnsanda bulunan ve onu kötülüğe yönelten duygu.

nefs-i levvame / nefs-i levvâme

  • Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı.
  • İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
  • Kötü işlerden dolayı dâimâ kendini kınayan ve ayıplayan nefs.

nefs-i mülhime

  • Gerektiği zaman Allahü teâlâ tarafından kendisine hakîkatler ilhâm edilen, kötülüklerden arınmış nefs.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • İnsanı hep kötülük ve aşağılık işler yapmaya sürükleyen nefs. Nefs-i emmâre.

nefs-i rezile

  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu.

nefs-i rezile ve deniye

  • İnsanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden alçak ve âdi duygu.

nefs-i tağut / nefs-i tâğut

  • Her türlü lezzetlerin kaynağı olan, insanı daima kötülüğe sevk eden, Allah'a iman ve kulluktan uzaklaştıran azgın duygu.

nefsiemmare / nefsiemmâre

  • İnsanı kötülüğe sürükleyen nefis.

negühide

  • Çirkin, kötü. (Farsça)

nehyianilmünker

  • Kötülükten sakındırma.

nekam

  • (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.

nekaz

  • (Çoğulu: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.

nekkad

  • Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse.
  • Paranın sağlamını kalpından ayıran.
  • İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
  • İyiyi kötüden ayıran.

netice-i seyyie

  • Kötü netice.

netn

  • Fena kokmak. Kötü, kerih koku.

nezh

  • (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık.
  • Hiçbir kötü hareketi olmamak.
  • Kerim, pak, pâkize.

nik ü bed

  • İyi ve kötü.

nokta-i siyah

  • Siyah nokta, görünen kötü nokta.

nüfus-u emmare / nüfus-u emmâre

  • İnsana daima kötülüğü emreden, yasak zevk ve isteklere teşvik eden nefisler.

nüfus-u habise

  • Pis ve kötü nefisler.

nuka

  • Her şeyin kötüsü.

nüşuz

  • Kocasına kötü muamelede bulunma, geçimsizlik.

palade

  • Kötü söyleyen, ayıp arayan. (Farsça)

perişan / perîşan / پریشان

  • Dağınık. (Farsça)
  • Kötü durumda, perişan. (Farsça)
  • Perişan olmak: Darmadağın olmak. (Farsça)

pürşer

  • Çok şerli, kötü.
  • Çok şerli, kötülüklerle dolu.

ra'ra'

  • (C. Raâri') Kötü, alçak kimse.
  • Yaramaz gönüllü.
  • Çok uzun boylu adam.
  • Güzel itidalde olan kimse.

redaet

  • Kötülük, fenalık, bayağılık.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

redi

  • (Rediye) Fenâ, kötü, bayağı.

rehber

  • Yol gösteren, kılavuz; bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yardımcı olan, insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmaya çalışan, ilim ve ahlâk sunan zât.

rehk

  • Aradan yetişip yaklaşma.
  • Yürüme.
  • şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma.
  • Kötü şeylere düşkünlük.

revafıd / revâfıd

  • Râfizîler. Hazret-i Ali'yi sevmekte taşkınlık ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamber efendimizin arkadaşlarını) kötüleyenler. Doğru yoldan sapanlar.

rezahat

  • Yorulmak.
  • Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.

rezalet / rezâlet

  • Rezillik, kötü ahlâk, fazîletin zıddı.

rezile

  • (Çoğulu: Rezâil) Fenâ ve kötü huy.

rezilürüsva

  • Ayıpları meydana çıkmakla alçalıp kötü hâle düşmek.

ruh-u habis / ruh-u habîs / rûh-u habîs / رُوحُ خَب۪يثْ

  • İsyan ve inkârla bozulmuş kötü ruh.
  • Kötü ruh.

safiyane / sâfiyane

  • Hiç kötülük düşünmeden, temiz bir kalple.

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

safvet-i kalb

  • Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.

şahs-ı deni / şahs-ı denî

  • Kötü, alçak kimse.

şaibe / şâibe / شائبه

  • Leke, kötü iz. (Arapça)

sakim / sakîm

  • Hastalıklı, kötü.

şamaniler / şâmânîler

  • İyi ve kötü ruhların bütün âlemi te'siri altında tuttuğu inancına dayanan sapık bir yolun mensupları.

saye-i muzlimane / sâye-i muzlimâne

  • Karanlık yapan gölge; kötü koruma.

şeamet / şeâmet

  • Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
  • Kötülük, uğursuzluk.
  • Uğursuzluk, kötülük.

seb' etmek

  • Kötülemek, dil uzatmak.

sebbiyye

  • Hazret-i Ali'yi seviyoruz deyip Eshâb-ı kirâmın çoğunu kötüleyen bozuk fırka.

şebeke

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.

şebike

  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
  • Balık ağı. (Farsça)
  • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

secaya-yı seyyie / secâya-yı seyyie

  • Kötü ahlâklar, karakter ve huylar.

şecea

  • Küt ve kötürüm kimseler.

sefahet / sefâhet

  • Aklın az ve hafîf olması. Malını dînin ve aklın beğenmediği yerlere sarfetme. Lüzumsuz harcama. Süse, eğlenceye ve her türlü kötülüğe, harama düşkünlük. Akıl azlığı.

sefahet-i mutlaka

  • Nefsin her türlü kötü arzularına uyma.

sefer der vatan

  • Nakşibendiyye yolunun on bir temel esâsından biri. Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) kötü ahlâk, beşer (insan) tabiatının sıfatlarından kurtulması, beşerî sıfatlardan meleklere âit sıfatlara, kötü, çirkin vasıflardan, iyi, güzel ahlâka geçm esi.

şekavet / şekâvet

  • Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak.
  • Haydutluk, eşkiyalık.
  • Eşkiyâlık, kötü yolda olma.

sekene-i habise

  • Kötü ve pis sakinler.

selam / selâm

  • Esmâ-i hüsnâdan (Allahü teâlânın güzel isimlerinden). Zâtı ayıplardan (kusurlardan), sıfatları noksanlıklardan ve işleri kötülüklerden uzak, temiz olan.
  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Es-selâmü aleyküm" veya "Selâmün aleyküm" yâni dünyâda ve âhirette sel

selata

  • Kahır, galebe, hiddet.
  • Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran.
  • Merhametsiz olmak.
  • Acı söz söylemek.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

selit

  • Kahredici, galebe edici.
  • Susam yağı.
  • Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk.
  • Zeytinyağı.

semacet

  • Kötü görünüş, çirkinlik.
  • Söz çirkinliği.
  • Kabahat.

şemahter

  • Kötü, menhus.

semic

  • (Semc) Çirkin, kötü görüşlü.

sena'buk

  • Kötü kokulu bir ot.

şenaat / şenâat / شناعت / شَنَاعَتْ

  • Fenâlık, kötülük, alçaklık.
  • Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
  • Kötülük, alçaklık.
  • Kötülük, alçaklık.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötülük, fenalık.

şenayi'

  • (Tekili: Şenia) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.

şengaret

  • Kötü huyluluk.

şeni / şenî

  • Kötü.
  • Kötü, çirkin, alçakça.

şeni' / şenî' / شنيع / شَن۪يعْ

  • (Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
  • Kötü, fena, utanılacak ayıp.
  • Kötü, çirkin. (Arapça)
  • Kötü, fenâ.

şennar

  • (Çoğulu: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.

şer / شر / شَرْ

  • Kötülük.
  • Kötülük, kötü.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötülük.

şeraret / şerâret / شرارت

  • Şerlilik, kötülük, fenalık.
  • Kıvılcım.
  • Şerlilik, kötülük.
  • Şerlilik, kötülük.
  • Kötülük, şerlilik. (Arapça)

şeraretli

  • Şerle, kötülükle dolu, kötülüğe eğilimli.

sergerde

  • Kötü işlerde elebaşı olan. (Farsça)
  • Başı bozuk. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)

şerir / şerîr / شریر

  • Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
  • Şerli, kötü.
  • Şerliler, kötüler.
  • Kötü, şirret. (Arapça)
  • Kötü insan, kötülük eden insan. (Arapça)

şerirler

  • Şerliler, kötüler.

şerli

  • Kötü.

şerr / شر

  • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
  • Kavga.
  • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
  • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
  • Daha kötü, en kötü.
  • Kötülük, fenalık, isyan.
  • Kötülük.
  • Kavga gürültü,
  • Dinin yasak kıldığı iş.
  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötü davranış. (Arapça)

şerr ü fesad

  • Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.

şerr-i cüz'i / şerr-i cüz'î

  • Küçük kötülük.

şerr-i hazin / şerr-i hazîn / شَرِّ حَزِينْ

  • Hüzünlü, üzücü kötülük.
  • Hüzün veren kötülük.

şerr-i kalil / şerr-i kalîl

  • Az bir şer, kötülük.

şerr-i kesir

  • Çok şer, kötülük.

şerr-i mahz

  • Tamamıyla şer ve kötü.

şerr-ün nas / şerr-ün nâs

  • İnsanların en kötüsü, en zararlısı.

şerriyet

  • Kötülük.

şerur / şerûr

  • Çok şerli, kötü.
  • Çok şerli, pek kötü.

setel

  • Her nesnenin kötüsü, yaramazı.

şetim

  • Çirkin söz, kötü düşünce.

şetm

  • Bir kimseye dil uzatmak, sövmek, kötülemek.
  • Çirkin söz, kötü düşünce.
  • Sövme, kötü söz söyleme.

şeva

  • Kolay.
  • Vücut organları. (El, ayak gibi).
  • Malın kötüsü.

şeyn

  • Kusurlu, noksan, kötü.

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesi.

seyr-i ilallah

  • Allahü teâlâya doğru olan yolda ilerlemek, mânevî ilimde durmadan yükselmek. Seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme) yi içine alan tasavvuf yolculuğu.

seyyi'

  • Kötü, fena.

seyyiat / seyyiât / سيئات / سَيِّاٰتْ

  • (Tekili: Seyyie) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.
  • Günahlar, kötülükler.
  • Günahlar. (Arapça)
  • Kötülükler. (Arapça)
  • Olumsuzluklar. (Arapça)
  • Günahlar, kötülükler.

seyyiat-alud / seyyiat-âlûd

  • Kötülüklere karışmış, fenalıklara bulaşmış.

seyyiat-ı mazi / seyyiat-ı mâzi

  • Geçmişe ait kötülükler.

seyyiat-ı medeniyet

  • Medeniyetin kötülükleri.

seyyiat-ı sabıka

  • Geçmiş dönemlerde işlenen kötülük ve günahlar.

seyyie / سيئه / سَيِّئَه

  • Kötülük, günah.
  • Kötülük.
  • Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
  • Günah. (Arapça)
  • Kötülük. (Arapça)
  • Günah, kötülük.

sezase

  • Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.

şia / şîa

  • Taraftar, yardımcılar. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâmın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kıymetini bilmeyen ve onları kötüleyen kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka.

siccin / siccîn

  • Şeytanların, kafirlerin (Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahkâr mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
  • Şakîlerin, kötülerin ve azâb olunan rûhların bulunduğu yer.
  • Yerin altında veya Ceh

şii / şîî

  • Şîa fırkasına mensub kimse. Eshâb-ı kirâmı kötüleyen, düşmanlık eden.

sinn-i temyiz / سِنِّ تَمْيِيزْ

  • İyi ile kötüyü farketme yaşı olan yedi yaşı.
  • (İyi ve kötüyü) Ayırt etme yaşı.

sinsi

  • Gizli ve kurnaz bir şekilde kötülük için yapılan şey.

şirret / شرت

  • Kötülük. (Arapça)
  • Kötü insan. (Arapça)

su / sû

  • Kötü.

su' / sû' / سوء

  • Kötülük.
  • İyi olmayan. Kötü, fena.
  • Kötülük. (Arapça)

su'-i ef'al / sû'-i ef'âl

  • Kötü davranışlar, tavır ve işler. Ma'sûn et (koru) sû'-i ef'âlden ilâhî, Nasîb et râzı olduğun râhı (yolu).

su'-i fehm / sû'-i fehm

  • Kötü anlayış. Her zarar, insana, kendi nefsinden gelir, Yüz karası, âdeme (insana) sû'-i fehminden gelir.

su'-i hal / sû'-i hâl / سُوءِ حَالْ

  • Kötü hal. Birini tezlîl için zahmetle etme iştigâl, Arkadaş kazanmaya, mâni sû'i hâl.
  • Kötü hal.

su'-i hatime / sû'-i hâtime

  • Îmânsız ölmek, kötü son.

su'-i ihtiyar / sû'-i ihtiyâr / سُوءِ اِخْتِيَارْ

  • (İrâdesiyle) kötüyü tercîh etme.

su'-i isti'malat / sû'-i isti'mâlât / سُوءِ اِسْتِعْمَالَاتْ

  • Kötüye kullanmalar.

su'-i niyyet / sû'-i niyyet

  • Kötü niyet.

su'-i tefsir / sû'-i tefsîr / سُوءِ تَفْسِيرْ

  • Kötü yorumlama.

su'-i zan / sû'-i zan

  • Kötü zan.

su-i ahlak / su-i ahlâk / sû-i ahlâk

  • Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.
  • Kötü ahlâk.
  • Kötü ahlâk.

su-i ahval / sû-i ahvâl

  • Kötü haller, durumlar.

su-i akıbet / su-i âkıbet / sû-i âkıbet

  • Kötü son.
  • Kötü son.

su-i edeb / sû-i edeb

  • Kötü terbiye.

su-i fehm / sû-i fehm

  • Kötü anlayış.

su-i hal / sû-i hal

  • Kötü durum, hâl.
  • Fena hareket tarzı. Kötü hal.
  • Kötü durum.

su-i hareket

  • Kötü hareket, kötü iş.

su-i hulk / sû-i hulk

  • Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık.
  • Kötü ahlâk.

su-i ihtiyar / sû-i ihtiyar

  • İradenin kötüye kullanımı.
  • Kötü arzu, fena istek.
  • İradeyi kötüye kullanma.

su-i intihap / sû-i intihap

  • Kötü seçim.

su-i iştihar / sû-i iştihar

  • Kötü şöhret.

su-i istimal / su-i istimâl / sû-i istimâl / سوء استعمال

  • Kötüye kullanma.
  • Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.
  • Kötüye kullanma.
  • Kötüye kullanma.

su-i istimalat / su-i istimâlat / sû-i istimâlât

  • Kötüye kullanmalar.
  • Kötüye kullanmalar.

su-i itiyat / sû-i itiyat

  • Kötü alışkanlık.

su-i kasd / sû-i kasd

  • Kötü niyet.
  • Bir kimsenin aleyhinde tertib alma.
  • Adam öldürmeğe tertib alma.
  • Kötü kasd.
  • Kötü kasd, cinayet işlemek, adam öldürmeyi tasarlamak.

su-i kesb / sû-i kesb

  • Fiilin kötüye kullanılması, kötüyü kazanma, elde etme.

su-i maişet / sû-i maişet

  • Kötü beslenme.

su-i maksad

  • Kötü niyet, kötü maksat.

su-i mizac / sû-i mizac

  • Kötü huy, karakter.

su-i nazar / sû-i nazar

  • Kötü nazar, bakış.
  • Kötü nazar, bakış.

su-i niyet / sû-i niyet

  • Kötü niyet.
  • Kötü ve bozuk niyet.
  • Kötü niyet.

su-i şöhret

  • Kötü şöhret.

su-i talih / sû-i tâlih

  • Kötü talih, kötü kısmet.

su-i te'vil / sû-i te'vil

  • Kötü yorumlama.

su-i tedbir

  • Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.

su-i tefehhüm

  • Kötü anlayış. Yanlış anlama.

su-i tefsir / sû-i tefsir

  • Kötü ve yanlış yorumlama.
  • Yanlış ve hatalı yorum, kötüye yorumlama.

su-i telakki / su-i telâkki

  • Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.

su-i tesir / sû-i tesir

  • Kötü etki.
  • Kötü tesir, etki.

su-i tevehhüm

  • Kötü vehim, kötü düşünce.

su-i vesvese / sû-i vesvese

  • Kötü vesvese, şüphe.

su-i zan / sû-i zan / سوء ظن

  • Kötü düşünce.
  • Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.
  • Kötü zan; başkaları hakkında kötü düşünce.
  • Kötü düşünme.

süfliyyat

  • Kötü işler, bayağı işler.

süfyani / süfyanî

  • Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

suiihtiyar / sûiihtiyar

  • İradenin kötü yönde kullanımı.

suiistimal / suiistimâl / sûiistimal / sûiistimâl

  • Kötüye kullanma.
  • Kötüye kullanma.
  • Kötüye kullanma.

suiistimalat / suiistimalât / sûiistimâlât

  • Kötü kullanımlar, vücut enerjisini israf etmeler.
  • Kötüye kullanımlar.

suikasd / sûikasd

  • Maksadın kötü oluşu, öldürme teşebbüsü.

suikast

  • Kötü kast, tuzak.

suinazar / sûinazar / سوء نظر

  • Kötü gözle bakış. (Arapça - Farsça)

suiniyet / sûiniyet / سوء نيت

  • Kötü niyet. (Arapça - Farsça)

suistimal / suistimâl

  • Bir şeyi kötüye kullanma.

suizan / sûizan / سوء ظن

  • Kötü düşünce.
  • Kötü sanma.
  • Kötü kanıya düşme. (Arapça - Farsça)

sümum-u ağraz / sümum-u ağrâz

  • Kinlerin zehirleri, kötü maksatların zehirleri.

sünnet-i seyyie

  • İnsanları kötülüğe yönelten yol ve yöntemler.
  • İslâmiyet'in yasak ettiği, sonradan ortaya çıkan, kötü, beğenilmeyen şeyler. Peygamber efendimiz ve dört halîfesinin zamânında bulunmayıp da, onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan ibâdet olarak yapılan şeyler. Bid'at.

şurur / şurûr

  • Şerler, kötülükler.

şürur / şürûr / شرور

  • (Tekili: şerr) şerler. Kötülükler.
  • Şerler, kötülükler.
  • Şerler, kötülükler.
  • Kötülükler. (Arapça)

sus

  • Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.

şütür gürbe

  • "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü. (Farsça)

ta'n / طعن

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Hoş görmemek, kötülemek.
  • Birisinin ayıp ve kusurlarını söylemek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Ayıplama, kınama, kötüleme, suçlama. (Arapça)
  • Ta'n edilmek: Ayıplanmak, kınanmak, kötülenmek, suçlanmak. (Arapça)
  • Ta'n etmek: Ayıplamak, kınamak, kötülemek, suçlamak. (Arapça)

ta'n etmek

  • Kötülemek, dil uzatmak.

ta'ne / طعنه

  • Ayıplama, kınama, kötüleme, suçlama. (Arapça)

ta'nezen

  • Ayıplayan, kınayan, kötüleyen, suçlayan. (Arapça - Farsça)

ta'viz

  • Nazar veya kötü şeylerden muhafaza için takılan dualı kâğıt, nüsha. Muska.

ta'yib

  • Ayıplamak. Kötülüğünü söylemek.

taaffünat

  • Kokuşmuş ve kötü koku yayan şeyler.

tafdih

  • (Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme.

tafdiliyye / tafdîliyye

  • Şîanın kollarından biri. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâmı kötüleyen bozuk fırka.

tagyir

  • Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma.
  • İyiden kötüye değiştirme.

tahayyül-ü şetim

  • Çirkin sözü ve kötü düşünceyi hayal etme.

tahayyül-ü şetm

  • Çirkin ve kötü şeyleri hayal etme.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahmel

  • (Çoğulu: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse.

takbih / takbîh

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkinliğini göstermek, kötüleme.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.

talih / طَالِحْ

  • Kötü, yaramaz.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

tatyir

  • Kötü görme. " Bu, filanın şerrinden oluyor" deme.

tavassut

  • Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık.
  • İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.

tavr-ı batıl / tavr-ı bâtıl

  • Bâtıl, kötü hal ve vaziyetler.

teannüt

  • Meşakkate düşmek.
  • Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek.

tedenni

  • Aşağı düşme. Aşağı inme.
  • Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.

tegavün

  • Cem'olmak, toplanmak.
  • Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak.

tehzib-i ahlak / tehzib-i ahlâk

  • Ahlâkı güzelleştirme, kötü huyları giderme.

tekabbuh

  • (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.

temayülat-ı şerriye / temâyülât-ı şerriye

  • Kötülüğe duyulan eğilimler, meyiller.

temyiz / temyîz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <
  • Ayırma, seçme, iyiyi kötüden ayırd etme.
  • İyiyi kötüden ayırt etme. Bir kimsenin (meselâ çocuğun), satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlaması. İyiyi kötüden ayırt edebilene mümeyyiz denir.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tere'

  • Dolu nesne.
  • Kötülüğe ve şerre koşan kimse.

tereddi / tereddî / تَرَدّ۪ي

  • Kötüleşme, soysuzlaşma.

teşe'üm

  • Kötüye yorma. Uğursuz sayma. Bu anlayış dinimizde men edilmiştir.
  • Sola dönme.
  • Sola yatma.
  • Bir şeyi uğursuz saymak, kötüye yormak.

teşekki

  • (Çoğulu: Teşekkiyât) Şekvada bulunma. Kötü ahvalini ihbar ile şikâyet etme.

teşêüm

  • Kötüye yorma.

teşni'

  • Başa kakmak.
  • Davara binmek.
  • Silâh takınmak.
  • Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak.
  • Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.

tesvil

  • (Çoğulu: Tesvilât) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
  • Tezyin etmek, süslemek.

tevbih etme

  • Kınama, kötüleme.

tevfik / tevfîk

  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.

tezebbu'

  • Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak.

tezkiye-i nefs

  • Nefsi, İslâmiyet'in haram ettiği, beğenmediği şeylerden, kötü isteklerinden temizlemek.
  • Nefsini beğenme, insanın kendindeki nîmetleri, iyilikleri, kendinden bilip, Allahü teâlânın verdiğini düşünmemesi. Bu nîmetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilip, kendinin kusurlu olduğunu düşünmek
  • Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek.
  • Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.

tezyif

  • Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak.
  • Bir şeyin dışını tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek.
  • Tahkir etmek.

tıynetsiz

  • Kötü mayalı, karaktersiz. (Arapça - Türkçe)

tuhtuh

  • Kötü ahlâk.

ufunet / ufûnet / عفونت / عُفُونَتْ

  • Yangı. (Arapça)
  • Kötü koku. (Arapça)
  • Kötü koku.

ufunetli / ufûnetli

  • Kötü ve pis kokulu.
  • Kötü, pis kokulu.

uğursuzluk

  • Bir şeyi veya bir hâdiseyi şerre, kötülüğe yorumlamak.

ulema-i su / ulemâ-i sû

  • Kötü âlimler; insanları doğru yoldan saptıran, ilmini dünyâ kazancına, mala ve mevkîye kavuşmaya vâsıta eden din adamları.

ulema-üs su' / ulema-üs sû'

  • Kötü âlimler. Dünya için âhiretini unutan âlimler. Dünyayı dine tercih eden âlimler. Menfaat için hakikatı örten âlimler.

ulemau's-su / ulemâû's-sû

  • Kötü âlimler; menfaat için hakikati örten âlimler.

ulemaü's-su / ulemâü's-sû

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan, dünyayı dine tercih eden âlimler.
  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar veya baskılar karşısında hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulemaü's-su' / ulemâü's-sû'

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan, dünyayı dine tercih eden âlimler.
  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar uğruna hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ülemaü's-su'

  • Kötü âlimler, dünya için âhiretini unutan âlimler, dünyayı dine tercih eden âlimler.

ulemaüs-su ashabı / ulemâüs-sû ashabı

  • İlmi kötüye kullanarak dünyaya yönelik menfaatler için ilmi âlet yapan âlimler ve onlara tâbi olanlar,uyanlar.

ulemaüssu / ulemâüssû

  • Kötü âlimler, dünya için dinini feda eden bilginler.

ulemaüssu' / ulemâüssû'

  • Kötü âlimler, dünya için âhireti unutan âlimler.

ümmü'l-habais / ümmü'l-habâis

  • (Kötülüklerin anası) şarap, içki.

umur-u hasise

  • Çirkin ve kötü işler.

umur-u şerriye

  • Kötü işler.

uram

  • Eti soyulmuş kemik.
  • Çokluk.
  • Kötü ahlâk.
  • Şiddetli muhâlefet.
  • Çocuğun edepsizlik yapması.

urame

  • Hiddet.
  • şiddetli muhalefet.
  • Kötü ahlâk.
  • Edepsizlik etmek.

uzuf

  • Nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak.

va'z

  • Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yâni iyiliği emr, kötülükten menetme.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vazife-i seyyie

  • Kötü görev.

veşime

  • Şer, kötülük.
  • Düşmanlık.

veyl

  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.

vicdan / vicdân / وجدان

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.
  • İnsanın iyiyi kötüden ayırma hissi.
  • İyi ile kötüyü ayırt edip değerlendirme duygusu. (Arapça)

ye'cuc ve me'cuc / ye'cûc ve me'cûc

  • Kur'ân-ı kerîmde adı geçen ve kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan zararlı ve bozguncu iki kötü kavim.

yevm-i fasl

  • İyi insanların kötülerden kısım kısım ayrıldığı ve dâvâların halledildiği kıyâmet günü.

zaarre

  • Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması.

zakkum şerleri

  • Zakkuma benzeyen şerler, kötülükler (zakkum, tadı çok acı olan bir Cehennem ağacıdır.).

zamanet

  • Kötürümlük.

zamin

  • Hasta ve kötürüm kimse.

zebg

  • Yaramaz huy, kötü alışkanlık.

zefer

  • Kötü koku.

zem / ذَمْ

  • Kınama, kötüleme.
  • Zemm. Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.
  • Kötüleme.

zema'

  • Tenbel olmak.
  • Dehşetli olmak.
  • Acele etmek.
  • Yırtmak.
  • Alçak insan, kötü insan.

zemaim

  • (Tekili: Zemime) Kötü haller. Beğenilmeyen, sevilmeyen hal ve hareketler.

zemanet

  • Belâ, musibet, âfet.
  • Bedenin bir azası eksik veya kötürüm olma.

zemim / zemîm / ذميم

  • Kötü. (Arapça)

zemime / zemîme

  • Kötü hâl ve hareket.
  • Zemme müstehak olan. Beğenilmeyen kötü hal ve hareket.
  • Beğenilmeyecek kötü hal ve davranış.

zemin

  • Kötürüm kimse.

zemm / ذم

  • Birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek. Kötülemek, yermek. Ayıplamak.
  • Ayıplama, kötüleme.
  • Kötüleme, yerme, kınama.
  • Kötüleme.
  • Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.
  • Kötüleme, yerme. (Arapça)
  • Zemm edilmek: Kötülenmek, yerilmek. (Arapça)
  • Zemm etmek: Kötülemek, yermek. (Arapça)

zemm-i zımni / zemm-i zımnî / ذَمِّ ضِمْنِي

  • Gizliden ayıplama, dolaylı kötüleme.
  • Üstü kapalı kötüleme.

zemmam / zemmâm

  • Ayıplayıcı, zemmedici, kötüleyici.

zemmetmek

  • Kötülemek.

zemn

  • Kötürüm olmak.

zeydiyye fırkası

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık besleyen, onlar hakkında kötü sözler söyleyen şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd'e tâbi olan ve hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir (üstünüdür); bununla berâber Ebû Bekr, Ömer, Osman'ın (r.anhü

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR