LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Kâm ifadesini içeren 921 kelime bulundu...

a'la-yı illiyyin / a'lâ-yı illiyyîn

  • Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abd

  • Kul, köle, mahlûk. Tasavvufta kâmil müslüman.

abdal

  • Dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.

abdest

  • Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü, dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

abkari / abkarî

  • Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil.
  • Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan.
  • Çok güzellik.
  • Bir nevi döşek.

acam

  • (Tekili: Ecme) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.

acemaşiran / acemaşîran / عجم عشيران

  • Türk mûsikisinde bir makam. (Arapça)

aded

  • Sayı. Tane. Rakam. Miktar.

adedi / adedî

  • (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

adiyat / âdiyât

  • (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.)
  • Mc: Düşmanlık, zulüm.
  • Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat.
  • Uzaklık. (Kamus)

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.

adliye

  • Adaleti sağlama görevi olan resmî makamlar.

adn

  • Vatan tutmak ve mukim olmak.
  • Cennette bir makam adı.

afv

  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

ahadid

  • Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler.

ahaveyn

  • İki kardeş.
  • İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi.

ahdeb / احدب

  • Kambur.
  • Kambur. (Arapça)

ahenkdar / ahenkdâr

  • Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. (Farsça)

ahfa / ahfâ

  • Çok gizli, âlem-i emrin (madde ve ölçü olmayan ve arşın üstündeki âlemin) beşinci ve son latîfesi (makamı, mertebesi).

ahkam-ı şer'iyye / ahkâm-ı şer'iyye

  • İslâm dîninde bir işin yapılması veya yapılmaması gerektiğini bildiren hükümler. Emirler ve yasaklar. Bunlara Ahkâm-ı ilâhiyye, Ahkâm-ı İslâmiyye ve Ahkâm-ı Kur'âniyye de denir.

ahkar

  • En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)

ahz-ı mevki

  • Yer edinme, makam kazanma.

akam

  • (Bak: Ekkâm)

akim

  • (Çoğulu: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.

akmar

  • (Tekili: Kamer) Aylar. Yıldızlar.

akmise

  • (Tekili: Kamis) Gömlekler.

aksa-yı terakki / aksâ-yı terakki

  • Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.

akşet

  • (Çoğulu: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.

akves

  • Sıkıntılı an.
  • İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.

aleng

  • Hücum eden asker. (Farsça)
  • Siper, istihkâm. (Farsça)

ali-makam / âli-makam

  • Makamı yüksek, yeri yüksek.
  • Yüce makam sahibi.

ali-mekan / âlî-mekan

  • Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.

alimakam / âlîmakâm / عالى مقام

  • Yüksek makamlı. (Arapça)

amen

  • Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.

amin

  • İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.

amme / âmme

  • Herkes, kamu.

anafor

  • Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.

arabi sene / arabî sene

  • Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medîne'ye hicret ettiği mîlâdî 622 senesinden başlayan kamerî veya şemsî sene.

arş

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk
  • Taht, yüce makam; Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş-ı azam / arş-ı âzam

  • Allah'ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği makam.

arş-ı ehadiyet

  • Allah'ın birliğinin en azami mertebede göründüğü makam.

arş-ı hayat ve ihya

  • Hayatın ve hayat verip diriltmenin tecellî ettiği yer, makam.

arş-ı hüda / arş-ı hüdâ

  • Allah'ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği makam.

arş-ı rahman / arş-ı rahmân

  • Bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Allah'ın tasarruf dairesi, makamı.

arş-ı rahmet

  • Rahmet ve merhametin tecellî ettiği yer, makam.

arşu'r-rahman / arşu'r-râhmân

  • Bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı.

arzu

  • Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

arzuhal

  • (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.

asar / âsâr

  • Öç almalar. İntikamlar.
  • Eserler.
  • İzler. Nişanlar. Abideler.
  • Âdetler.

asef

  • (Asf) Büyük kadeh.
  • Bir şeyi almak.
  • Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
  • Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
  • Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)

aşere

  • On. On rakamı.

ashab-ı cah ve mertebe / ashab-ı câh ve mertebe

  • Makam ve mevki sahipleri.

ashab-ı meratip

  • Makam ve mevki sahipleri; siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde bulunduranlar.

aşiyan

  • Kuş yuvası. (Farsça)
  • Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken. (Farsça)

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk.
  • Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.

asker-gah / asker-gâh

  • Asker kampı, askeriyeye ait kamp. (Farsça)

ateş-i ab-perver / ateş-i âb-perver

  • Mc: Hançer, kama, kılınç.

ava'

  • Alçak kimse.
  • Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.

avan-ı tekamül / avan-ı tekâmül

  • Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.

ayasofya

  • İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih

ayıklanma

  • (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. (Türkçe)

azl

  • Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak.

bad-nüma

  • Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. (Farsça)
  • Fırıldak. (Farsça)

bad-per

  • Kağıttan yapılmış olan uçurtma. (Farsça)
  • Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. (Farsça)
  • Kamçı topacı. (Farsça)

bahit

  • Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)

balapervaz

  • Yüksekten uçan.
  • Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bargah / bârgâh

  • İzinle girilebilecek yüce makam.

bargah-ı merhamet / bârgâh-ı merhamet

  • Merhamet makamı.

bargah-ı rahmet / bârgâh-ı rahmet

  • Merhamet ve şefkat dilenen yüce makam.

barigah / bârigâh

  • İzinle girilebilecek yüce makam.

barigah-ı kibriya / bârigâh-ı kibriyâ

  • Cenâb-ı Hakkın sonsuz büyüklüğünün tecellî ettiği yüceler yücesi makam.

bast fi makam-il-kalb / bast fî makam-il-kalb

  • Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

batiha

  • (Çoğulu: Batâyih) Kamışlı ve sazlı dere.

bazergan / bâzergân

  • Tüccar, alış veriş eden esnaf. (Farsça)
  • Bezirgan. (Farsça)
  • Ağa makamındaki yahudilere verilen isim. (Farsça)

beçe-i tavus-u ulvi / beçe-i tavus-u ulvî

  • Gökteki tavusun yavrusu.
  • Kamer, ay.
  • Güneş, şems.
  • Ateş, nar.
  • Gündüz.
  • Yâkut.

bedii kıraet / bedîî kıraet

  • Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.

beka-billah / bekâ-billah

  • Dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli üzere olma. Hakîkî kulluk derecesi. Fenâ fillah'tan sonraki makam.

bekam / bekâm / بكام

  • Muradına ermiş. (Farsça)
  • Bekâm olmak: Muradına ermek. (Farsça)

belagat / belâgat

  • Sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

belağat / belâğat

  • Sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi.

belağat-i ayet / belâğat-i âyet

  • Âyetin belâğati; düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme.

belagat-i nazmiye / belâgat-i nazmiye

  • Dizilişe ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

beliğane / belîğâne

  • Sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

belita

  • Kamış kap.

berak

  • (Çoğulu: Berkân) Göz kamaşmak.
  • Bir yaşındaki kuzu.

berk-i hatıf / berk-i hâtıf

  • Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.
  • Göz kamaştıran şimşek.

berk-i hatif / berk-i hâtif

  • Göz kamaştıran şimşek.

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i

beste

  • Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı. (Farsça)
  • Kapalı. Tutucu. Donmuş. (Farsça)
  • Bir nevi ipek kumaş. (Farsça)
  • Gr: "Besten" fiilinin ism-i mef'ulüdür. Kelimelerin başına veya sonuna getirilerek mürekkeb kelimeler (Birleşik kelimeler) yapılır. (Farsça)
  • Müzikte: Şarkının makam ve âhengi. (Farsça)

bestenigar / bestenigâr / بسته نگار

  • Türk mûsikîsinde bir makam adı. (Farsça)

beta'

  • İkamet. Bir yerde oturma.

betiha

  • (Çoğulu: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

betv

  • Durmak, ikamet.

bevarik

  • (Tekili: Bârika) Şimşek ve yıldırım parıltıları.
  • Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

bid'

  • İlim, şecaat ve şerafette kâmil ve yegâne.
  • Yeni.

bücud

  • Bir yerde mukim olma, oturma. İkamet.

bülud

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Köhne olmak, eskimek.
  • Meclise geç gelmek.

büra

  • Kamıştan yapılan hasır.

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

butin

  • Menazil-i Kamer'den üç yıldız.

büzürg

  • (Çoğulu: Büzürgân) Cesim, kebir, azîm, büyük, ulu. (Farsça)
  • Reis, baş, başkan, şef. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkep makamın adı. (Farsça)

ca / câ / جا

  • Yer. (Farsça)
  • Mevki. (Farsça)
  • Makam. (Farsça)

cadde-i kübra-yı kur'aniye / cadde-i kübrâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'ın büyük ve istikâmetli yolu.

çağ

  • Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim.
  • Yaş.
  • Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.
  • Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)

cah / câh / جاه

  • (Câhe) Makam, mansıb. Kadr, itibar. (Farsça)
  • İtibar, makam, mevki.
  • Makam, mevki.
  • Makam.
  • Makam, mevki. (Farsça)

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

çar-balişt / çâr-bâlişt

  • Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. (Farsça)
  • Dört unsur. (Farsça)

çar-gah / çar-gâh

  • Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. (Farsça)
  • Dünya, küre-i arz, cihan. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir makam adıdır. (Farsça)

çargah / çârgâh / چارگاه

  • Türk musikîsinde bir makam. (Farsça)

cay / cây

  • Yer, makam, mevki. (Farsça)

cay-baş

  • İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken. (Farsça)

cay-gah / cay-gâh

  • Mevki, makam, rütbe. (Farsça)
  • Yer, mekân. (Farsça)

caygah / câygâh / جایگاه

  • Yer. (Farsça)
  • Makam. (Farsça)

cebelü'l-kamer

  • Kamer Dağı; Nil Nehrinin çıktığı dağ.

celd

  • Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır.
  • Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği cihetle "celde" adını almıştır.

celde

  • Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
  • Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah)

celle

  • "Celil oldu, celil olsun" meâlinde ve Celle Celâluhu diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir.

cem'

  • Birleştirme, bir araya getirme.
  • İkindi namazını öğle namazıyla, yatsı namazını akşam namazıyla birlikte kılma.
  • Tasavvufta bir makam. Fenâ ve sekr (mânevî sarhoşluk) makâmı da denir.

cem'ul-cem'

  • Tasavvufta bir makâmın adı. Sahv (uyanıklık) makâmı. Bekâ makâmı da denir.

cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

  • Manevî âlemlerde en yüksek seviyeler olan kutupluk, gavslık ve ferdiyet özelliklerini üzerinde toplama; bu makamlara sahip olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî hazretleri.

cemder

  • Bir cins bıçak veya kama. (Farsça)

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cena'

  • Arka yumruluğu. Kamburluk.

cenab-ı uluhiyet / cenâb-ı ulûhiyet

  • Yüce ilâhlık makamı.

cenbiyye

  • Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar.

cennat-ı adn / cennât-ı adn

  • Adn cennetleri. Hulûd üzere ikamet ve temekkün edilen cennetler. (Kamus Tercümesi.)

cennetmekan / cennetmekân

  • "Yeri cennet olası, makamı cennet olan" meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cezme

  • Kamçı.
  • Ağaç parçası.
  • İp parçası.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

cihad

  • (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'l

cilaz

  • Kamçının ucuna bağlanan kayış.

çille

  • Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir.

cilz

  • Süngü demiri.
  • Kamçının ucundan tuttukları yer.

dahil-i makam / dâhil-i makam

  • Makamın içi.

dahve-i sugra

  • Güneşin bulutsuz havada bakamayacak kadar parladığı vakit. İşrâk vakti.

daire

  • Resmi hükümet makamlarından her biri.
  • Yazıhane.
  • Büyük bir idare adamının makamı.
  • Ev veya apartman katı.
  • Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal.
  • Sınır içi.
  • Büro, büyük ev, konak.
  • Çember, düz yuvarlak şekil.
  • Mat: Merkezden aynı u

dar-ül hikmet / dâr-ül hikmet

  • Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya.
  • Osmanlı devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi.

dar-ül-harb / dâr-ül-harb

  • İslâm ahkâmının (kânunlarının) tatbik edilmediği yer.

dar-ül-islam / dâr-ül-islâm

  • İslâm memleketi. İslâm ahkâmının (kânunlarının) tatbik edildiği yer.

daras

  • Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.

dariyye

  • Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume. (Farsça)

darül hikmetil islamiye

  • (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa

dava vekilliği / dâvâ vekilliği

  • Dâvâyı savunma makamı, avukatlık.

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

dehen-şuy

  • Ağız temizleme, ağız yıkama.

demar-aver / demar-âver

  • İntikam alan, müntakim. Helâk eden. (Farsça)

dena'

  • Arkanın yumru olması, kamburluk.

dergah / dergâh

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.
  • Huzur, makam.
  • Makam, tekke.

dergah-ı ali / dergâh-ı âli

  • Yüce makam.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

dest

  • El, yed. (Farsça)
  • Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. (Farsça)
  • Düstur. (Farsça)
  • Tasallut. (Farsça)
  • İkmâl. (Farsça)
  • Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. (Farsça)

diamet

  • Binaya vurulan destek, direk, payanda.
  • İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.

dil-güşa

  • İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkeb makam. (Farsça)

direktif

  • Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir. (Fransızca)

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

divan-ı muhasebat

  • İnsanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap.

divan-ı nübüvvet

  • Peygamberlik divanı, makamı.

divan-ı riyaset

  • Başkanlık makamı.

domaniç

  • Kambur. Tümsekli, fırlak.

dua

  • Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru.
  • Salât, namaz.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak.
  • Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek.
  • Birisini çağırmak.
  • Birisini

duzah-mekan / duzah-mekân

  • Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık. (Farsça)

e

  • Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi)
  • Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi.

ebaet

  • (Çoğulu: Abâ) Kamışlık yer.
  • Kamış.

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),
  • Arap harflerinin herbirisine rakam değeri verilerek yapılan yorum.
  • Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.

ebced hesabı / ebced hesâbı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me
  • Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf olan târih düşürme sanatı.

ebü'l-vakt

  • Tasavvufta kalb makâmından yukarı çıkıp, kalbin sâhibine varan, hallerden kurtulup, halleri verene ulaşan. Bunlara Erbâb-üt-temkîn de denir.

eceme

  • (Çoğulu: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik.
  • Kamışlık.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

edfa

  • (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse.
  • Uzun boynuzlu keçi.
  • Kanadı uzun kuş.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • İslâm dîninde mükelleflerin (dînî vazîfeleri yerine getirmekle yükümlü, sorumlu kimselerin) yapmaları ve sakınmaları lâzım olan emirler ve yasaklar. Ahkâm-ı İslâmiyye (fıkıh bilgileri), din bilgileri.

efkar-ı amme / efkâr-ı âmme / افكار عامه

  • Genel düşünce, kamuoyu.
  • Kamuoyu.

efkar-ı amme-i alem / efkâr-ı âmme-i âlem

  • Dünya kamuoyu.

efkar-ı amme-i islamiye / efkâr-ı âmme-i islâmiye

  • İslâm kamuoyu.

efkar-ı amme-i millet / efkâr-ı âmme-i millet

  • Kamuoyu, milletin fikir ve düşünceleri.

efkar-ı umumi / efkâr-ı umumî

  • Kamuoyu; genelin fikir ve düşünceleri.

efkar-ı umumiye / efkâr-ı umumiye

  • Kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri.

efrez

  • Arkası kambur gibi olan (adam.)

ehad

  • Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan.

ehil / اهل

  • Maharet sahibi. (Arapça)
  • Evcil. (Arapça)
  • Bir yerde ikamet eden. (Arapça)
  • Bir yere mensup. (Arapça)

ehl / اهل

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v
  • Maharet sahibi. (Arapça)
  • Evcil. (Arapça)
  • Bir yerde ikamet eden. (Arapça)
  • Bir yere veya görüşe mensup. (Arapça)

ehl-i ma'rifet / اَهْلِ مَعْرِفَتْ

  • Allah'ı kamil bir imanla tanıyanlar.

ehl-i makamat

  • Makam, mevki sahipleri.

ekmel

  • Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.

ekvah

  • (Tekili: Kûh) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.

el-esirre

  • Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü.

ela / elâ

  • Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında.

eleng

  • Sur, duvar, siper. (Farsça)
  • Kale ve istihkâm askeri. (Farsça)

elibba'

  • (Tekili: Lebib) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.

elkab

  • (Tekili: Lakab) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.

emanet

  • Eminlik. İstikamet üzere bulunmak.
  • Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey.
  • Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen.
  • Osmanlılar Devrinde ba

emirname

  • Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı. (Farsça)

enabib

  • (Tekili: Ünbube) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.

enzar-ı amme / enzâr-ı âmme

  • Kamuoyu; herkesin gözü önüne sunma.

erbab-ı belagat / erbab-ı belâgat

  • Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san'atını bilenler.

erkam / erkâm / ارقام

  • Rakamlar. Sayı işaretleri.
  • Yazılar.
  • Rakamlar. (Arapça)
  • Yazılar. (Arapça)

erkan-ı devlet / erkân-ı devlet

  • Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.

eskam

  • (Tekili: Sakam) İlletler, hastalıklar, dertler.

esliha-i cariha / esliha-i câriha

  • Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).

evb

  • Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek.
  • Kasd. İstikamet.

eyyam-ı biyd / eyyâm-ı biyd

  • Ayın ışığının en aydınlık olduğu kamerî aylarının 13, 14 ve 15. günleri.

ezan

  • Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme, kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet getirmek.
  • Bildirmek.

ezher

  • Pek beyaz ve parlak.
  • Ay, kamer,
  • Saf ve parlak olan.
  • Cuma günü.
  • Vahşi sığır.

fadile / fadîle

  • Peygamber efendimizin âhiretteki makamlarından biri.

fahamet-penah

  • Yegâne müracaat edilecek en büyük makam. (Farsça)

fahr-i risalet / fahr-i risâlet / فَخْرِ رِسَالَتْ

  • Peygamberlik makamının kendisiyle övündüğü zat (Hz. Muhammed asm).

far

  • Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar. (Fransızca)

fark

  • Tasavvufta cem' denilen mertebeden sonra gelen bir makam. Buna cem'ül-cem' de denir.

fasl

  • (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal.
  • Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme.
  • Bölüm.
  • Mevsim.
  • Aynı makamda çalınan şarkı.
  • Çocuğu memeden kesmek.
  • Birini zem

fena fillah makamı / fenâ fillâh makamı

  • Allah'ın varlığında tamamen yok olma makamı, Onun varlığına dalıp kendinden tamamen vazgeçme makamı.

fena-i etemm / fenâ-i etemm

  • Tam fenâ. Evliyâlık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.

ferd-i ferid / ferd-i ferîd / فَرْدِ فَر۪يدْ

  • En büyük velilerin üstünde Ferdiyet makamına mazhar en büyük veli.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

ferman-ı kudsi / ferman-ı kudsî

  • Kutsal bir makamdan gelen buyruk.

fikr-i intikam / fikr-i intikâm

  • İntikam düşüncesi.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

füru' / fürû'

  • (Tekili: Feri') Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar.
  • Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar.
  • Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

gadab

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Allahü teâlânın, emrine karşı gelen kullarından intikam almak istemesi.

gafr

  • Örtmek, setr etmek.
  • Menazil-i kamerden üç küçük yıldız.

gamic

  • Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.

gasil-ül melaike / gasîl-ül melâike

  • Melekler tarafından yıkanan; Eshâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri. (Âdem aleyhisselâmı da melekler yıkamıştır.)

gasl / غسل

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.
  • Yıkama.
  • Yıkama, gusül.
  • Ölü yıkama. (Arapça)

gasul

  • Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.

gavsiyet / غَوْثِيَتْ

  • Evliyaların başı olma, velilik mertebelerinde yüksek bir makamda olma; en büyük yardım etme makamı.
  • İmdad eden büyük veli makamı.

gavsiyyet

  • Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibi olmak.

gayne

  • Aralarından su akamayan birbirine girmiş ve dolaşmış ağaçlar.

gayy

  • Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.

giran-saye

  • Yüksek makam ve mevki sahibi. (Farsça)
  • Ordu kumandanı. (Farsça)

gıyabımda

  • Arkamdan; benim hazır ve mevcut bulunmadığım durumda.

grafik

  • yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.

güfte

  • Her hangi bir makama göre bestelenen manzume.
  • Farsça "söylemek" demek olan "güften" mastarından gelen bu tabirin mânası, söylenmiş söz demektir.

güldeste

  • Çok güzel şeylerden bir tutam.
  • Gül demeti.
  • Müzikte makam adı.

güllabici

  • Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska

gusale

  • Yıkama suyu.

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

gusül

  • Bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik.

güverte

  • Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.

had'a

  • Kamçıdan çıkan ses.

hadar

  • Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.

hadbe

  • Arka yumruluğu, kamburluk.

hadeb / حدب

  • Kambur olma, kamburluk.
  • Kamburluk. (Arapça)

hadebe

  • Kambur, yumru.
  • Vücuttaki kamburluk.

hadebiyyet

  • Yumruluk, kamburluk.

hafız ahmed

  • Dereli Hâfız Ahmed Efendi olarak bilinir. Isparta'nın Dereli Mahallesinde ikamet ediyordu.

hakim / hakîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmet sâhibi, ilmi kâmil, işi güzel, uygun işler yaratıcı ve kullar arasında hükmedici.
  • Hikmet ehli. Din bilgilerini fen bilgileri ile isbât eden âlim.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

halife-i resulullah

  • Peygamberimizin adına ve yerine icra makamında olan.

halife-i ruhani / halife-i ruhanî

  • Ruhanî halife; ruhen çeşitli makamlarda temessül eden halife.

hamide

  • Kambur, eğrilmiş, kemerli. (Farsça)

hamidegi / hamidegî

  • Kamburluk, eğri büğrü olmaklık. (Farsça)

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hariri / harîrî

  • Makamât adlı eseri yazan ünlü edibin ünvanı.

haris-i cah / harîs-i câh

  • Mevki, makam ve rütbe düşkünü.

hasif / hasîf

  • Aklı başında, kâmil ve olgun adam.

hatd

  • Durdurmak. İkâmet.

hatf

  • Kapmak.
  • Şimşek gibi göz kamaştırmak.
  • Sür'atli olmak.
  • Göz kamaştırma.

hatıf / hâtıf

  • Süratli kapıp götürücü.
  • Göz kamaştırıcı şimşek.
  • Göz kamaştıran.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hatt-ı hareket

  • Rota; hareket yönü, istikamet.

hatt-ı şakul / hatt-ı şâkul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
  • Çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat.

havassu'l-havas

  • En üst makamdaki mühim şahıslar, büyük âlimler.

havatıf / havâtıf

  • Göz kamaştırıcı şeyler.
  • Göz kamaştıran şeyler.

havelan-ı havl / havelân-ı havl

  • Zekâtı verilecek bir malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi.

hayyakallah / hayyâkallah

  • Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hayzeran

  • Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.

he'le

  • (Çoğulu: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.

hebl

  • Ölüm, mevt.
  • Taaccüb makamında kullanılır.

hek'a

  • Menazil-i Kamer'den bir yıldız.
  • Atın göğsü üstündeki dâire.

helesaya çıkmak

  • Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.

hen'a

  • Devenin boynunun altına konan işaret.
  • Menazil-i Kamer'den bir menzil.

hesabi rakamlar / hesabî rakamlar

  • Matematiksel rakamlar.

hevadi / hevadî

  • (Tekili: Hâdî) Rehberler, deliller, kılavuzlar.
  • Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.

hezaren

  • Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.

hibale-i telbisat

  • Gizli, kamufleli tuzak.

hicaz / حجاز

  • Arabistan'da Hicaz bölgesi. (Arapça)
  • Hicaz makamı. (Arapça)

hicri / hicrî

  • Resûlullah efendimizin hicreti ile başlayan hicrî kamerî veya hicrî şemsî takvime göre olan târih.

hicri kameri sene / hicrî kamerî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ettiği senenin 1 Muharrem gününü (Mîlâdî 16 Temmuz 622 Cumâ gününü) başlangıç olarak alan ve ayın dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesini (354-367 güneş günü) bir yıl kabûl eden takvim senesi. Muharremin birinci günü, hicrî kamerî yılbaşıdır.

hidab

  • (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.

hıdare

  • Oturma, ikamet.

hidb

  • Arkası yumru kimse, kambur.

hidemat-ı amme / hidemat-ı âmme

  • Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler.

hıkd

  • Kin, buğz, adâvet.
  • İntikam almak için fırsat beklemek.
  • Kin, intikam arzusu.

hil'at

  • Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan.

hilal / hilâl

  • Yeni ay şekli. Yeni ay.
  • Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir.
  • Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.

hillet

  • Halîl (dost) olmak, dostluk. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâma mahsûs bir makâm.

hirc

  • (Çoğulu: Ahrâc) Yılan başı dedikleri ufak beyaz boncuk.
  • Günah.
  • Göz kamaşmak.

hırs-ı cah / hırs-ı câh

  • Makam ve rütbe hırsı.
  • Makam hırsı.

hırs-ı intikam

  • İntikam hırsı.

hisar

  • (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma.
  • Kale. Etrafı istihkâmlı yer.
  • Kuşatma, etrafını alma.
  • Etrafı istihkamlı kale, bent.

hiss-i intikam

  • İntikam hissi.

hitabet-i umumiye

  • Bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme.

hıyre / خيره

  • Kamaşmış. (Farsça)
  • Fersiz. (Farsça)

hıyre-bahş

  • Göz kamaştıran, aklı durduran. (Farsça)

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hıyre-gi / hıyre-gî

  • Kamaşıklık, donukluk (göz hakkında). Şaşkınlık. (Farsça)

hodgam / hodgâm

  • (Hodkâm) Kendi keyfini düşünen. Kendini beğenmiş. (Farsça)

hubb-ı riyaset / hubb-ı riyâset

  • Makam ve mevki sevgisi.

hubb-u cah / hubb-u câh

  • Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı. (Farsça)
  • Makam ve mansıb sevgisi.
  • Makam, mevki sevgisi.

hubbucah / hubbucâh

  • Makam sevgisi.

hüdu'

  • Kamburluk.

hükm

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya

hukuk-u amme / hukuk-u âmme

  • Kamu hakları.

hukūk-u amme / hukūk-u âmme / حُقُوقُ عَامَّه

  • Kamu hukuku.

hukuk-u umumiye

  • Kamu hukuku.

hukukullah

  • Allah'ın hakkı (kamu hakları).
  • Fık: İbadetler ve İlâhî cezalar, ukubetlerle alâkalı haklar.
  • Hukukullah umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine işaret içindir.

hun

  • Kan, dem. (Farsça)
  • Öç, intikam, öldürme. (Farsça)

hunhah

  • İntikam alıcı, öç alıcı, kan isteyen. (Farsça)

huruf-u kameriye

  • Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, ke

huss

  • (Çoğulu: Husas) Kamıştan yapılmış ev.

hüviyyet

  • Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu.
  • Cenab-ı Hakkın varlık sıfatı.
  • Hamiyyet ve istikametten, ulüvv-ü cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hamide.

huzur-u irfan

  • İrfan ve ilim sahibi olan kişinin yüksek makamı.

hüzzam / حزام

  • Müzikte bir makam ismidir.
  • Türk musikîsinde bir makam. (Arapça)

ibrahim desuki / ibrahim desukî

  • Büyük âlim ve mutasavvıflardan olup büyük makam sâhibi bir zâtdır. Pek meşhur ve çok güzel sözleri ve mev'izaları vardır. 676 tarihinde 43 yaşında Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)

ibre

  • İnce iğne gibi âlet.
  • Saatlerde veya pusuladaki rakamlara işâret eden ince âlet.
  • Çam gibi ağaçların yaprağı.

iç oğlanı

  • Saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına namzed olarak yetiştirilen gençler. İç oğlanı, Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak suretiyle meydana getirilmiş ve bu usûl sonradan yapılan kanunla (Türkçe)

ideoloji

  • İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi. (Fransızca)

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

iffetli

  • (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın.
  • Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse.
  • Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ıhdar

  • Kendini gözlemek.
  • Bir yerde durmak, ikâmet.

ihtitaf

  • (Hatf. dan) Göz kamaştırma.
  • Kapıp götürme, kapma.

ikam

  • Kısırlar, akamete uğrayanlar.

ikame / ikâme / اقامه

  • Kaldırma. (Arapça)
  • Oturma. (Arapça)
  • Yerine koyma. (Arapça)
  • İkâme etmek: Yerine koymak. (Arapça)

ikamet / ikâmet

  • Bir yerde kalmak. Oturmak.
  • Müezzinin kamet getirmesi.
  • Kâmet. Erkeklerin farz namaza başlamadan önce okuması sünnet olan ezâna benzer sözlerin ismi. Ezândan farkı fazla olarak "Hayyealelfelâh"dan sonra iki defâ "Namaz başladı" mânâsına olan "kad kâmet-issalâtü denir.
  • Oturmak, bir yerde kalmak.

ikametgah / ikametgâh

  • Ev, hane. (Farsça)
  • İkamet yeri. (Farsça)

ikbalmend

  • Bahtiyar, mutlu, saadetli, talihli. (Farsça)
  • Refaha, büyük bir makama erişen. (Farsça)

ikbalperest

  • Bir mevki ve makam için hırslı olan. İkbale çok hırs duyan. (Farsça)

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

iktibas

  • Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak.
  • Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya başka makbul eserlerden bir cümlenin kâmilen veya kısmen az tasarruf ile veya tasarrufsuz alınması.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

iktiza-i makam

  • Makam gereği.

iktiza-yı makam / iktizâ-yı makam

  • Makamın gereği.

ilahi / ilahî

  • Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik.
  • Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir).
  • Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.

ilbas-ı hil'at

  • Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.)

ilçe

  • İdarî bakımdan vilâyetten sonra gelen yer. Kaza. Kaymakamlık. (Türkçe)

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

ilm-i nücum

  • İlm-i Ahkâm-ı Nücum da denir. Yıldızların ahvalinden, hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak ve araştırmak ilmidir.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

inha

  • Bir hususu resmen bildirme, tebliğ.
  • Bir memurun daha üst makamdaki bir memura bir maddeyi hâvi olmak üzere yazdığı kağıt.
  • Ulaştırma, yetiştirme.

inhidab

  • (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma.
  • Kamburluk, yumruluk.

insan

  • (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denil

intikam / intikâm / انتقام

  • Öc. (Arapça)
  • İntikam almak: Öc almak. (Arapça)

intikam-ı şahsi / intikam-ı şahsî

  • Şahsî intikam düşüncesi veya duygusu.

intikamat

  • (Tekili: İntikam) İntikamlar, öç almalar.

intikamcu / intikamcû / intikâmcû / انتقام جو

  • İntikam almağa çalışan, öç almak isteyen. İntikam arıyan.
  • İntikamcı. (Arapça - Farsça)

intikamkarane / intikamkârâne

  • İntikam besleyerek.
  • İntikam alırcasına.

intisab / intisâb

  • Mensûb olma, bağlanma. Bir işe, bir mesleğe girme. Bir mürşîd-i kâmile (rehbere) bağlanma, talebe olma.

intisar

  • Yardım etmek.
  • Hakkını tamamen almak.
  • Öc ve intikam almak.

inzal / inzâl

  • İndirmek.
  • Kur'ân-ı kerîmin, Ramazân-ı şerîf ayında Kadir gecesinde Levh-i mahfûzdan, dünyâ semâsındaki Beyt-ül-izze denilen makâma bir defâda, topluca indirilmesi.

irade-i hilafet / irade-i hilâfet

  • Halifelik makamının kararı, hükmü.

irtikab / irtikâb

  • Bir işe girişmek.
  • Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak.
  • Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.

işaret-i aliye / işaret-i âliye

  • Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı.
  • Sadaret makamından çıkan emirler.

işka'

  • Şikâyet ettirme.
  • İntikam alma, öç alma.
  • Darıltma, gücendirme.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

ısmam

  • Şişenin ağzını tıkama.
  • Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme.

isnak

  • Mal, mülk, servet ve makamın, insanı azdırması.

ispiralya

  • İtl. Gemi güvertelerinde kamaraları aydınlatmak için açılan küçük kaporta.

ısr

  • Ahd. Sözleşme. Yemin.
  • Kulakta küpe deliği.
  • Şiddetli ahkâm ve teklifler.
  • Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.

isti'lam

  • (İlm. den) Bilgi edinmek için yüksek bir makamdan alt makama sorulma.
  • Yazı ile bilgi isteme.

istid'a-name

  • Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı. (Farsça)

istihkam / istihkâm

  • Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak.
  • Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı.
  • Kuvvet ve metanet vermek.

istihkamat / istihkâmat

  • (Tekili: İstihkâm) İstihkâmlar.
  • Siperler.

istihkamat-ı dahiliye / istihkâmat-ı dâhiliye

  • Bir istihkâmın iç tarafında, icab ettiği zaman yapılan müstakil sığınaklar.

istikamet / istikâmet / استقامت

  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)

istikbal-i kıble

  • Kıbleye, Kâbe istikametine yönelmek.

istikmal

  • Bir şeyin olgunluğa, kemale erdirilmesi. İkmal etmek. Eksiksiz ve tam oluş, tam ve kâmil olmak.

istimlak / istimlâk / استملاک

  • Kamulaştırma.
  • Kamulaştırma. (Arapça)
  • İstimlâk edilmek: Kamulaştırılmak. (Arapça)
  • İstimlâk etmek: Kamulaştırmak. (Arapça)

istinca / istincâ

  • Önden ve arkadan necâset çıkınca bu yerleri yıkamak, temizlemek.

istiva

  • Müsavi oluş. Temasül.
  • İ'tidal, istikamet ve karar.
  • Kemalin sâbit olması.
  • Kaba kuşluk zamanı.
  • Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak.
  • İstila eylemek.

ıyd-ı edha / ıyd-ı edhâ

  • Kurban bayramı. Kamerî seneye göre Zilhicce ayının onuncu, on birinci, on ikinci ve on üçüncü günleri.

ıyd-ı fıtr

  • Ramazan bayramı. Kamerî seneye göre Şevvâl ayının birinci günü.

izhac

  • Oturma, ikamet etme.

izkam / izkâm

  • Zükâm hastalığına yani nezleye uğratma.

izzet-i rütebi / izzet-i rütebî

  • Rütbeden gelen izzet; rütbe ve makam açısından çok büyük ve üstün olma.

jirnet

  • Fırıldak. Rüzgârın istikametini gösteren âlet.

ka'be / kâ'be

  • (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhissel

kab-ı kavseyn

  • İmkân ve vücub ortasında bir makam.
  • İki yay uzaklığı mesafesi.
  • Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda Cenâb-ı Hakla bu makamda bizzat görüşmüştür.

kàb-ı kavseyn

  • Cenâb-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miraçta bu makamda bizzat Allah'la görüşmüştür.

kadi-l kudat

  • Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.

kafil / kafîl

  • Kuru ağaç.
  • Parça parça olmuş ot.
  • Kamçı. Bir otun adı.

kaim-makam

  • Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.

kaimmakam / kâimmakam / قائم مقام

  • Kaymakam. (Arapça)
  • Yerine geçen. (Arapça)

kalem

  • (Çoğulu: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış.
  • Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet.
  • İfâde. Üslub.
  • Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet.
  • İnce boya, fırçası.
  • Yazı enva'ı.
  • Resim. Nakış.<

kam-binan / kâm-binan

  • (Tekili: Kâm-bin) Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler. (Farsça)

kam-perver / kâm-perver

  • (Çoğulu: Kâmperverân) Emel besleyici.

kamarot

  • Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

kamçı-yı teşvik

  • Teşvik kamçısı, unsuru.

kamea

  • (Çoğulu: Kamâ) Büyük gök sinek.
  • Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.

kamervari

  • Ay gibi, kamere benzercesine. (Farsça)

kamet-i kıymet

  • Kıymet derecesi, statü, makam, mevki.

kamet-i namiye-i istidad-ı insani / kamet-i nâmiye-i istidad-ı insanî

  • İnsan istidadının büyüyüp gelişen kameti, endamı, boyu.

kamıh

  • Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.

kamil-i ukala / kâmil-i ukalâ

  • Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.

kamilane / kâmilâne

  • Kâmilce.

kamilen / kâmilen

  • Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.

kamilin / kâmilîn

  • Kâmiller.

kamilin-i ehl-i suffe / kâmilîn-i ehl-i suffe

  • Suffede bulunan fazilet sahibi kâmil sahabeler.

kamine / kâmine

  • (Bak: KÂMİN)

kaminun / kâminun

  • (Tekili: Kâmin) Saklı ve gizli olanlar.

kamit

  • Bağlanmış.
  • Tam olgun, kâmil.

kamkame

  • (Çoğulu: Kamkâm) Büyük, derin deniz.

kamle

  • (Bak: KAML)

kamr

  • Göz kamaşmak.

kamrani / kâmranî

  • Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. (Farsça)

kamtarir

  • (Bak: KAMATIR)

kamu

  • (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.

kamuran / kâmuran

  • (Bak: Kâmran)

kamveran / kâmverân

  • (Tekili: Kâmver) Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar. (Farsça)

kand

  • Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.

kasab / قصب

  • Saz, kamış.
  • Parmak kemikleri.
  • Nefes borusu, bronş.
  • İnce keten bezi.
  • Şeker kamışı. (Arapça)
  • Nefes borusu. (Arapça)
  • İnce keten. (Arapça)

kasab-ül faris / kasab-ül fâris

  • Kalem kamışı.

kasab-ül habib

  • Şeker kamışı.

kasba

  • Kamış. Kamışlık.

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

kavsarra

  • Kamıştan yapılan hurma sepeti.
  • Şeker yükü.

kayyum-i alem / kayyûm-i âlem

  • Kayyûmiyyet makâmında bulunan velî zât. İnsanların âhirete âit derece ve seâdetleri bu mertebedeki velîlerin imdâdına verildiğinden kayyûm denilmiştir.

kazaha

  • (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.

kaziye-i salibe / kaziye-i sâlibe

  • Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi.

kelh

  • Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka "eşk" derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.)

kemal

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kemal-i istikamet / kemâl-i istikamet

  • Mükemmel doğruluk, istikamet.

kemalat-ı nübüvvet / kemâlât-ı nübüvvet

  • Peygamberliğe âit üstünlükler olup, evliyâlığın çok yüksek makamlarından biri.

kemalat-perver / kemalât-perver

  • Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi. (Farsça)

kıble açısı

  • Bir beldeden güney veya kuzeyden kıble istikâmetine çıkan iki doğru arasındaki açı.

kihal

  • (Tekili: Kehl) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.

kilk / كلك

  • Kalem. Kamış kalem. (Farsça)
  • Kamıştan ok. (Farsça)
  • Kamış kalem. (Farsça)

kımas / kımâs

  • (Bak: KAMS)

kımme

  • (Çoğulu: Kumem) Boy, kamet.
  • Beden.
  • Başın tepesi.
  • Dağ tepesi.
  • Her şeyin yükseği.
  • İnsan cemaati, topluluk.

kımt

  • Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip.

kindar

  • Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. (Farsça)

kinecu

  • Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan. (Farsça)

kinehah / kinehâh

  • İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci. (Farsça)

kinekeş

  • Düşmandan öc ve intikam alan. (Farsça)

kinemeşhun

  • Kinle, intikamla dolu. (Farsça)

konak

  • Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer.
  • Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol.
  • Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh.
  • Resmi dâire.

küfe

  • Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet. (Farsça)

küfr

  • Örtmek; hakkı örtmek, kapamak, Hakk'ı inkâr etmek. Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve ahkâm-ı şer'iyyeden (dînî hükümlerden) tevâtüren (kesin olarak) bildirilenleri inkâr etmek ve dinden olduğu herkesçe bilinen bir şeyi kabûl etmemek.

kuhan

  • Kambur. (Farsça)
  • Eyer, at eyeri. (Farsça)
  • Sığır veya deve hörgücü. (Farsça)

külliyen

  • Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.

kumkuma

  • (Çoğulu: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi.
  • Bakır şişe, bakır ibrik.

kümmel

  • (Tekili: Kâmil) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.

kümmelin / kümmelîn

  • (Tekili: Kâmil ve kümmel) Kâmiller.
  • Kâmiller; büyük mâneviyat ve fazilet sahibi olgun kimseler.

kumri / kumrî

  • (Çoğulu: Kamâri) Kumru. Dişisine "kumriye", erkeğine "sakhar" derler.

kurb-u huzur-u ilahi / kurb-u huzur-u ilâhî

  • İlâhî yakınlığa ulaşma makamı.

kürsi / kürsî

  • Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer.
  • Taht, serir. Erike. Koltuk.
  • Kaide.
  • Merkez.
  • Vazife.
  • Saltanat, kudret ve mülk.
  • Başkent, hükümet merkezi.
  • Mânevi makam.
  • Arş'ın altına bir semâ tabakas
  • Oturulacak yüksekçe yer, taht, makam.
  • Arş-ı a'lâ'nın altında bulunan, yer ve gökleri kuşatan alan.
  • Makam.
  • Arşın altındaki sema tabakası; Allah'ın yer ve gökleri kaplayan hükümranlığı ve ilminin tecellî ettiği yer.
  • Arşı azamın altındaki makam.

kürsi-i mualla / kürsî-i muallâ

  • Yüce taht, saygı değer makam.

kussabe

  • (Çoğulu: Kısâb) Kamış boğumu.
  • Düdük.

kutb-ul aktab

  • Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İ

kutbiyet / قُطْبِيَتْ

  • Velilikte yüksek bir makam.

kuz

  • Kambur. (Farsça)

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

ledün

  • İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan "min" kel

lisan-ı belagat / lisân-ı belâgat

  • Düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme dili, üslûbu.

lita / lîta

  • (Çoğulu: Lit) Kamış kabuğu.
  • Karnın dışarısındaki derisi.

lübde

  • Çokluk.
  • Karıştırmak.
  • Yıkamak.

ma'din

  • (Çoğulu: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği.
  • İkamet ettikleri mevzi.

ma'rifet-i kamile / ma'rifet-i kâmile / مَعْرِفَتِ كَامِلَه

  • (Allahı) Kâmil bir imanla tanıma.

ma'rız

  • (Ma'raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam.

ma-i nafiyye / mâ-i nâfiyye

  • (Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.

maani / maanî

  • (Tekili: Mâna) Mânalar.
  • Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

mahbub-u can

  • Bütün insanların ve derece olarak yüksek makamlarda olan zâtların sevgilisi.

mahfed

  • (Çoğulu: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer.
  • Bir renk cinsi.

mahkede

  • İkamet mevzii, oturulan yer.

mahsun

  • İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.

mahv ve sekir

  • Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.

makam / مقام

  • Yer. (Arapça)
  • Kat, huzur. (Arapça)
  • Musikî makamı (Arapça)

makam-ı ala / makam-ı âlâ

  • En yüce makam.

makam-ı ala-yı ubudiyet / makam-ı âlâ-yı ubûdiyet

  • Allah'a kulluğun yüce makamı.

makam-ı ali / makam-ı âlî

  • Yüce makam.
  • Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.

makam-ı aşıkan / makam-ı âşıkan

  • Aşıkların makamı.

makam-ı fahr

  • Övünme makamı.

makam-ı feyz

  • Feyiz makamı, bereket makamı.

makam-ı hitabi / makam-ı hitabî / makam-ı hitâbî

  • Zanni delil ile iktifa edilen makam.
  • Hitab etme makamı, ifâde tarzı.

makam-ı hızır

  • Hz. Hızır makamı.

makam-ı hizmet

  • Hizmet makamı. İş görme yeri.

makam-ı hürmet

  • Hürmet ve saygı makamı.

makam-ı iddia

  • İddia makamı, savcılık.

makam-ı ifham

  • Delille susturma makamı.

makam-ı ifham ve ilzam

  • Karşı tarafı susturma, âciz bırakma makamı.

makam-ı ihtiram

  • Hürmet makamı.

makam-ı imtinan

  • Verilen nimet ve ihsandan söz etme makamı.

makam-ı irşad

  • Tebliğ, doğru yolu gösterme makamı.

makam-ı ispat

  • İspat makamı.

makam-ı istidlal / makam-ı istidlâl

  • Delil getirme makamı, delil getirme mevkii.

makam-ı istima / makam-ı istimâ

  • Dinleme makamı, yeri.

makam-ı izzet

  • Şeref, yücelik makamı.

makam-ı kübra / makam-ı kübrâ

  • Büyük makam.

makam-ı kudsi / makam-ı kudsî

  • Kutsal makam, derece.

makam-ı külliye / makam-ı küllîye

  • Genele bakan kapsamlı makam.

makam-ı kurb

  • Makamın yakınlığı, yakın olma.

makam-ı layık / makam-ı lâyık

  • Lâyık olduğu makam.

makam-ı mahbubiyet

  • Allah'ın sevgisini kazanma makamı, derecesi.

makam-ı mahbubiyet-i uzma / makam-ı mahbubiyet-i uzmâ

  • En büyük sevgi makamı.

makam-ı mahmud / makam-ı mahmûd / مَقَامِ مَحْمُودْ

  • Peygamberimizin kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam.
  • Peygamberimizin cennetteki makamı, şefaat makamı.
  • (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam.
  • En yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam.
  • Peygamberimize (asm) va'd edilen en büyük şefâat makamı.

makam-ı manevi / makam-ı mânevî

  • Mânevî makam.

makam-ı maneviye / makam-ı mâneviye

  • Mânevî makam.

makam-ı medh

  • Övgü makamı.

makam-ı mehdiyet

  • Mehdîlik makamı.

makam-ı mualla-yı nübüvvet / makam-ı muallâ-yı nübüvvet

  • Peygamberliğin yüce makamı.

makam-ı mümtaz

  • Seçkin, üstün makam.

makam-ı niyaz

  • Dua etme, yalvarıp yakarma makamı.

makam-ı nübüvvet

  • Peygamberlik makamı.

makam-ı nüfuz / makam-ı nüfûz / مَقَامِ نُفُوذْ

  • Tesir, etki makamı.
  • Sözü geçme, i'tibar makamı.

makam-ı nur-u tevhid / makam-ı nur-u tevhîd

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren tevhid nurunun aydınlattığı yüksek manevî makam.

makam-ı reca / makam-ı recâ

  • Ümit makamı.

makam-ı rububiyet

  • Rububiyet makamı.

makam-ı şan u şeref

  • Şan ve şeref makamı.

makam-ı şan ü şeref

  • Şan ve şeref makamı.

makam-ı şehadet

  • Şehitlik makamı.

makam-ı şeref

  • Şeref makamı, derecesi.

makam-ı tasdik

  • Doğruluma makamı, konumu.

makam-ı tazim / makam-ı tâzim

  • Saygı makamı.

makam-ı tebliğ

  • Tebliğ etme, duyurma makamı.

makam-ı tergib ve teşvik

  • İsteklendirme ve şevklendirme makamı.

makam-ı terhib ve tehdit

  • Korkutma ve tehdit makamı.

makam-ı tevakkuf

  • Durma, duraklama makamı.

makam-ı tevhid

  • Tevhid makamı, kalben Allah'ın birliğinin hissedildiği hal.

makam-ı ubudiyet

  • Allah'a kulluk yeri, kulluk makamı.

makam-ı uhrevi / makam-ı uhrevî

  • Âhirete ait makam.

makam-ı üveys

  • Veysel Karani'nin makamı.

makam-ı vekalet / makam-ı vekâlet

  • Vekillik makamı.

makam-ı yusuf

  • Yusuf'un makamı.

makam-ı zem

  • Kınama makamı.

makam-ı zem ve zecir

  • Kötüleme ve yasaklama makamı.

makamat / makamât / makâmat / مقامات

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
  • Makamlar.
  • Makamlar.
  • Makamlar. (Arapça)

makamat-ı aliye / makamat-ı âliye / makamât-ı âliye

  • Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
  • Yüce, yüksek makamlar.

makamat-ı aşere / makâmât-ı aşere

  • Fenâ (Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak) makâmının başlangıcında olan ve fenâ makâmına kavuşmak için lâzım olan on şey.

makamat-ı asliye-i külliye / makamât-ı asliye-i külliye

  • Asıl geniş makamlar, yüce meclis ve mevkiler.

makamat-ı enbiya / makamât-ı enbiya

  • Peygamberlerin makamları.

makamat-ı evliya / makamât-ı evliya

  • Velilerin manevî makamları.

makamat-ı hitabiye / makamât-ı hitâbiye

  • Hitap etme makamları, konumları, ifade tarzları.

makamat-ı muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dereceleri, makamları.

makamat-ı resmiye

  • Resmî makamlar.

makamat-ı ruhiye

  • Ruhla ilgili makamlar.

makamat-ı velayet / makamât-ı velâyet

  • Velîlik makamları.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

makamen

  • Makam yönünden.

makami / makamî

  • Makamla, bulunulan yerle ilgili.

makamımahmud / makâmımahmûd

  • Peygamberimize verilen yüksek makam.

makamperest

  • Makama düşkün.
  • Makam düşkünü.

maksebe

  • Sazlık, kamışlık.

maktaa

  • Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

makv

  • Cilâ yapmak.
  • Yıkamak.
  • Saklamak.

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

mana-yı hilafet / mânâ-yı hilâfet

  • Hilâfetin anlamı; Peygamberimizin vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık makamının anlamı.

mana-yı saltanat / mânâ-yı saltanat

  • Saltanat makamının ifade ettiği mânâ, görev.

mansıb / منصب

  • Makam.
  • Devlet memuriyetindeki makam. (Arapça)

mansıbdar / منصبدار

  • Makam sahibi devlet memuru. (Arapça - Farsça)

masaha

  • Sıhhat mevzii.
  • Kamer, ay.

maslahat-ı amme / maslahat-ı âmme

  • Kamu işler.

mazmaza

  • Abdest ve gusül alırken ağzı su ile yıkamak.
  • Abdestte ağzı yıkamak.

mec'ul

  • Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

medeniyet

  • Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.
  • İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.

medn

  • Durmak, ikamet.

meh

  • Ay. Kamer. (Farsça)
  • Senenin onikide biri. Ay. (Farsça)

meh-şid

  • Ay, kamer. (Farsça)
  • Ay ışığı, mehtâb. (Farsça)

mehir / mehîr

  • Ay, kamer. (Farsça)

mekd

  • Azlık.
  • İkamet, oturmak.

mekmen

  • (Çoğulu: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.

mektub-u sami / mektub-u sâmî

  • Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.

melaik

  • (Tekili: Melek) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar.

melaike-i mukarrebin / melâike-i mukarrebîn

  • Makam itibariyle Allah'a yakın olan melekler.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

menasıb / menâsıb / مناصب

  • (Tekili: Mansıb) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.
  • Makamlar. (Arapça)

mensıb-ı fetva

  • Fetva makamı.

menzil-i naz

  • Naz makamı.

menzile

  • Makam, derece.

merakib-i berriye

  • Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.

merakım

  • (Tekili: Mirkam) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.

merci / mercî

  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.

merci' / مَرْجِعْ

  • Müracaat makamı.
  • Mürâcaat makamı.

merci'-i küll

  • Bütün işler için müracaat edilen makam.

merci'-i resmi / merci'-i resmî

  • Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam.

merciiyet / mercîiyet / مَرْجِعِيَتْ

  • Müracaat yeri olma; sığınılacak yer, makam hâlinde olma.
  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.
  • Mürâcaat makamlığı.

merkez

  • (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret.
  • Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı.
  • Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.

merkez-i hilafet / merkez-i hilâfet

  • Hilâfet merkezi, halifelik makamının bulunduğu yer.

merkum

  • (Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış.
  • Basit ve âdi insan.

mertebe

  • Derece, makam.
  • Derece, makam.

mertebe-i maneviye / mertebe-i mâneviye

  • Mânevî makam ve derece.

meşair

  • (Tekili: Meş'ar) Beş duygu, his. Hasseler.
  • Akıl ve vahiy.
  • Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.

mesaj

  • Sözle veya yazı ile gönderilen haber. (Fransızca)
  • Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. (Fransızca)

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

meşihat / meşîhat / مشيخت

  • Osmanlı Devletinde bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Şeyhülislam makamı.
  • Şeyhlik. (Arapça)
  • Şeyhlik makamı. (Arapça)

meşihat-i islamiye / meşihat-i islâmiye

  • İslâm ile ilgili devlet dairesi, Şeyhü'l-İslâmlık makamı.

meşihat-ı islamiye dairesi / meşihat-ı islâmiye dairesi

  • Osmanlı döneminde din alanında en yüksek makam olan kurum.

meşn

  • Kamçı ile vurmak.
  • Deri yüzmek.

mesned / مسند

  • Dayanacak yer, nokta.
  • Mertebe. Makam.
  • Destek.
  • Dayanak. (Arapça)
  • Makam. (Arapça)

mesned-i re's

  • Başvurma yeri, müracaat makamı.

mesnednişin

  • Bir mesned veya makamda bulunan. (Farsça)

metin / metîn

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen.
  • Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadî

mevki' / mevkî'

  • Yer, mahâl, makam.

mevki-i içtimai / mevki-i içtimaî

  • Sosyal mevki, makam.

mevki-i içtimaiye

  • Toplumsal hayattaki mevki, makam.

mevki-i mualla / mevki-i muallâ

  • Çok yüce mevki ve makam.

mevki-i tatbik

  • Uygulama yeri, makamı.

mevs

  • Yıkamak.

meyl-i intikam

  • İntikam hissi.

mezabir

  • (Tekili: Mizber) Kalemler, kamışlar.

mezkum

  • Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.

mi'rac

  • Merdiven, süllem.
  • Yükselecek yer.
  • En yüksek makam.
  • Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.

micdah

  • (Çoğulu: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç.
  • Menazil-i Kamerden bir yıldız.

mihrab

  • Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
  • Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır.
  • Evin şerefli yüksek yeri, çardak.
  • Meclisin sadrı ve ekrem mevzii.
  • Mc: Harb âleti.
  • Orman.
  • Melikin hususi makamı.
  • Mc: Şeytan ve hevâ ile muhare

mihrab-ı fazilet

  • Fazilet makamı.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

mikdar-ı kamet

  • Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar.

mıkma'

  • (Çoğulu: Mekami') Fil başına vurdukları demir çomak.

mıkmaa

  • (Çoğulu: Mekami') Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh.

mikşat

  • Hattatların, kamış kalemlerinin kabuğunu soymakta kullandıkları âlet.

mim

  • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
  • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
  • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

mirac-ı marifet / mirac-ı mârifet

  • Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilme gibi yüce bir makama çıkmaya vasıta olan mânevî merdiven.

miri malı / mîrî malı

  • Devlete ait mal, kamu malı.

mizber

  • (Çoğulu: Mezâbir) Kamış kalem.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

mualla

  • Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.

müctehid

  • İctihâd makâmına yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîf ve diğer dînî delillerden hüküm çıkarma derecesine yükselmiş büyük din âlimi. Bütün İslâm ilimleri ve zamânın fen bilgilerinde söz sâhibi âlim.

müddei-yi umumi / müddei-yi umumî

  • Milletin umum haklarını korumak üzere muhakemede hazır bulunan vazifeli, hukuk tahsilini bitirmiş hükümet memuru. Adliye bakanlığına bağlı, icra kuvvetini birlik halinde temsil eylemek üzere teşekkül eden, adlî idare makamında bulunan şahıs. Savcı.

müdiriyyet / müdîriyyet

  • Müdürün makam ve vazifesi. Müdürlük.

müekkil

  • Vekil tayin eden. İşine vekilini ikame eden. İşleri için başkasını yerine bırakan.

müfessirin / müfessirîn

  • Kur'an-ı Kerim'in mânasını hakkıyla anlayıp tefsir edebilen, ilmi ile âmil, kâmil ve sâlih muhakkikler.

muhaddeb

  • Kamburlu, tümsekli, üstü yumru olan. Dürbin camı gibi yumru olan.

muhaddisin / muhaddisîn

  • Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler.

muharrem ayı

  • Hicrî kamerî yılın ilk ayı.

muharrem gecesi

  • Muharrem ayının birinci gecesi, müslümanların hicrî-kamerî yılbaşı gecesi.

muhasebe

  • Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam.

muhassan

  • (Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış.

muhayyem

  • (Hayme. den) Çadırı kurulmuş ordugâh.
  • Kurulmuş çadır.
  • Çadırda yatan insan. Kamp yeri.

muhbir

  • Haber veren. Haberci. Haber toplayan.
  • Birisinin fenâlığını alâkadar makama haber veren. Jurnalcı.

muhkim

  • Kuvvetleştiren, sağlam kılan, ihkâm eden.

muhtatif

  • Göz kamaştıran.
  • Kapıp götüren.

muhyem

  • (Çoğulu: Mehâyim) İkâmet yeri, oturma yeri.

mukam

  • Durduracak mekân. İkamet mevzii.
  • Durmak, ikamet.

mükam

  • Durulacak yer, ikametgâh. İkametgâhta geçen zaman.

mukame

  • İkamet, oturma.
  • İkamet yeri, vatan.
  • Ümmet.

mukatane

  • Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.

mukim / mukîm

  • İkamet eden, oturan.
  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

mukim-üs sünnet / mukîm-üs sünnet

  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat ve Zebur'daki ismi, sünnet ikame eden.

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

mukmir

  • (Kamer. den) Mehtaplı. Ay ışığıyla aydınlanmış.

mülaet

  • (Çoğulu: Mulâ) Midedeki rahatsızlıktan dolayı husule gelen zükkâm hastalığı.
  • Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.), Hz. Abbas'ı ve dört erkek evlâd-ı mübarekelerini örttüğü perde.
  • Büyük ihram.

müna

  • (Minâ) Arzular.
  • Birinin yerine kaim-i makam olmak, birinin yerine geçmek.
  • Suya giden yol.
  • Mekke-i Mükerreme'de hacıların kurban bayramında kurban kestikleri ve şeytan taşladıkları mukaddes yer.

münasebet-i adediye

  • Sayısal bağlantı, rakamsal ilişki.

münhadib

  • (Hadeb. den) Kamburlaşmış, eğri.

münhani / münhanî

  • Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.

muntakim

  • İntikamcı, intikam davası güden.

müntakim / منتقم

  • İntikam alan, öc alan.
  • İntikam alan.
  • (Nakm. dan) İntikam alan, öç alan, suçluya cezasını veren.
  • İntikam alan. (Arapça)

müntakimane / müntakimâne

  • İntikam almak tarzına.

muntasır

  • Öç alan. İntikam alan.

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

murad / murâd

  • İstenilen; arzû edilen şey.
  • Tasavvuf yolunda bulunanlardan çalışmadan Allahü teâlânın yardım ve dilemesi ile yüksek makâmlara kavuşanlar. İctibâ (çekilenler, istenenler) yolunun sâlikleri, yolcuları.

murakkam

  • (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış.
  • Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.

murakkım

  • (Rakam. dan) Pusulanın iğnesi.

mürteba'

  • Bahar günlerinde ikâmet edecek yer. Yazlık. Sayfiye yeri.

mürüvvet

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.

müsedded

  • (Sedad. dan) Uzunlamasına doğrultulmuş.
  • İstikametle amel eden kişi.

müşir / müşîr

  • Mareşal, askeriyede yüksek bir makam.

müşiriyyet

  • Müşirlik. Mareşal makamı.

müske

  • Müracaat olunacak hayır ve fayda.
  • Her şeyin artığı.
  • Akıl, kâmil zihin.
  • Kendine temessük olunacak şey.
  • Geçinecek kadar kuvvet ve gıda.

müsta'mel su

  • Abdestte veya gusülde veya kurbet için (yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamak gibi) kullanılan su.

müstahkem

  • Sağlamlaştırılmış, istihkâm edilmiş.

müstahkim

  • Sağlamlaştıran, istihkâm eden.

müstakim / müstakîm

  • (Kıyam. dan) Doğru, istikametli.
  • Eğri olmayan, düz, dik.
  • Hilesiz, temiz.
  • İstikamet üzere olan, dosdoğru olan.

müstakimane

  • İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.

müstakime

  • İstikametli, dosdoğru.

müteeyyid

  • Kuvvetlenen.
  • Te'yid ve takviye olunmuş.
  • İstihkâm ve metanet.

mütehaddib

  • Kamburlaşan. Kambur olan.

mütehassın

  • (Hısn. dan) Kaleye veya istihkâmlı bir yere kapanmış.

mütehezzic

  • (Çoğulu: Mütehezzicin) Makamla şarkı söyliyen. Terennüm eden.

mütehezzicane / mütehezzicâne

  • Makamla şarkı söylercesine. (Farsça)

mütehezzicin / mütehezzicîn

  • (Tekili: Mütehezzic) Makamla şarkı söyliyenler.

mütekamil / mütekâmil

  • Kemâlli, olgun, tekâmül etmiş olan.

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütemekkin

  • (Mekân. dan) Yerleşen, Mekânlanan, temekkün eden. İkamet eden, sâkin olan.
  • Gr: Üç harekeyi de kabul eden kelime.

müteşeffi

  • (Şifa. dan) Şifa bulan, iyileşen.
  • Öcünü, intikamını alarak rahatlaşan.

müvalat / müvâlât

  • Abdest alırken her uzvu ara vermeden birbiri ardınca yıkamak.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi.Tebrik ile terdif ederim arz-ı hulûsu, Kalbimdeki sıdk u müvâlât senindir.

müvekkil

  • İşini başkasına tevkil edip o işte o kimseyi kendi yerine ikame eyleyen. Vekil tâyin eden.

müzca

  • Sürücü, süren.
  • Kâmil olmayan kişi. Olgunlaşmamış insan.

müzekkire

  • Bir iş için üst makama yazılan resmi kâğıt.

nakm

  • (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma.

nal

  • İnilti, figân. (Farsça)
  • Kamış kalem. (Farsça)
  • Kamış düdük. (Farsça)
  • Şeker kamışı. (Farsça)

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

namus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki

nay / nây / نای

  • Ney. Kamış düdük.
  • Ney. (Farsça)
  • Kamış. (Farsça)

nayin

  • Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış. (Farsça)

nazar-ı dikkat-i ammeyi celb etme / nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etme

  • Bütün kamuoyunun dikkatini çekme.

neayim

  • Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.

nebib

  • (Çoğulu: Enbüb) Boğum, kamış boğumu.

necaşi

  • Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre, mutlaka bu isim, Habeş Meliklerinin has isimleridir.

nefret-i umumiye

  • Genel nefret, kamunun nefreti.

nefs-i mülheme

  • Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen, tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.

nehec

  • (Çoğulu: Menâhic) Yol, tarik.
  • İstikâmet.

nekam

  • (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.

neş'et

  • Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek.
  • Çıkmak. Kaynak olmak.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

neva / nevâ

  • Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. (Farsça)
  • Musikide bir makam ismi. (Farsça)
  • İntizamlı hâl. (Farsça)
  • Azık, zahire, rızık. (Farsça)
  • Ses, sadâ, makam, âhenk.
  • Refah.
  • Levazım, kuvvet, zenginlik.
  • Nasip.
  • Türk musikisinde eski makamlardan biri.

nevai / nevaî

  • Ahenkle, makamla ilgili. (Farsça)

nevcah

  • Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. (Farsça)
  • Tahta yeni oturmuş (padişah). (Farsça)

ney

  • Kamıştan yapılan damaksız düdük.
  • Kamış kalem.
  • Mc: Kâmil insan.
  • Farsçada : Yokluk.
  • Kamıştan yapılan içi boş bir çalgı âleti.
  • İnsan-ı kâmil, İslâm dîninde yetişen kâmil yüksek insan.

neyistan / نيستان

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neypare

  • Kamış parçası. (Farsça)

neyşeker

  • Şeker kamışı. (Farsça)

neysitan

  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neyyir-i asgar

  • Ay. Kamer.

neyzar / neyzâr / نيزار

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

nihavend

  • İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı.
  • Musikide bir makam.

nikam

  • (Tekili: Nikmet) İntikamlar, öc almalar.

nıkmet

  • Şiddetli ceza, intikam alma.

patriklik

  • Osmanlı saltanatı zamanında muhtelif gayr-i müslimlerin dinî ve medenî bazı işlerini idare eden makamlar.

perdedar-ı felek / perdedâr-ı felek

  • Ay, kamer.

pir / pîr

  • Yaşlı, ihtiyâr.
  • Mürşîd-i kâmil, tasavvuf yolunda rehber zât.

pirahen

  • (Pirehen) Gömlek. Kamis. (Farsça)

piş-müzd

  • Pey, pey akçesi. Satılık bir şeye talip olan kimsenin, sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satıcıya peşin verdiği bir miktar para. (Farsça)

post / پست

  • Tüylü hayvan derisi. (Farsça)
  • Mc: Makam, mevki. (Farsça)
  • Hayvan derisi. (Farsça)
  • Post. (Farsça)
  • Makam. (Farsça)

puhte

  • (Çoğulu: Puhtegân) Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan. (Farsça)

rahs

  • Yıkamak.
  • Yumuşak.

rahz

  • Yıkamak.

rakami / rakamî

  • Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.

rakamkeş

  • Rakam atan. Yazan çizen. (Farsça)

rakamvari / rakamvâri

  • Rakam gibi, rakama benzeyen.

rakım

  • Bir yerin deniz seviyesinden yükseklik derecesi. Kod.
  • Rakam yazan. Çizen. Tahrir eden, yazan.

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.

raşidin / raşidîn

  • Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.

ravza-i pak-i ahmedi / ravza-i pâk-i ahmedi

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tertemiz makamı, kabri.

rebi'ul-evvel / rebî'ul-evvel

  • Hicrî-Kamerî senenin üçüncü ayı, Peygamberimizin doğduğu ay.

rebi-ül ahir

  • (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.

receb

  • Azametli, heybetli. Ta'zim etmek.
  • Cennet'te bir nehir ismi.
  • Mübarek üç ayların birincisi ve Kamerî aylardan yedincisi.
  • Erkek ismi.

redm

  • (Çoğulu: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma.
  • Bir şey dâimi olmak ve akmak.
  • Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama.
  • Zülkarneyn seddinin ismi.

refref

  • Peygamberimizi Mîraçta en yüksek makama götüren binek.

rema

  • Bir yerde ikamet eylemek.
  • Ziyade olmak.
  • Riba, faiz.
  • Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.

remk

  • Durmak, ikâmet.
  • Boz renk.

rical / ricâl

  • Adamlar; makam sahibi olanlar.

rihve-i mehmuse harfleri

  • "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.

rikab / rikâb

  • Özengi.
  • Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)

rişa'

  • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
  • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

riyasetpenah

  • Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan. (Farsça)

rota

  • Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.

rü'yet-i hilal / rü'yet-i hilâl

  • Hilâl (yeni ayın) görülmesi. Kamerî ayların başında ve sonunda hilâlin görülerek ayın başının ve sonunun anlaşılması.

ruh-u hidayet

  • Hidayetin ve istikâmetin ruhu, özü.

rukum

  • (Tekili: Rakam) Rakamlar.

rümuk

  • Durmak.
  • İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.

rüşd

  • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
  • Hayra isabet etmek.
  • Büluğa ermek.
  • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
  • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.

ruşendil

  • Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar.

rütbe

  • Derece, makam.

saba / sabâ / صبا

  • Meltem, gündoğusunden esen yel. (Arapça)
  • Sabâ makamı. (Arapça)

sadaret / sadâret

  • Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim.
  • Öne geçme, başta bulunma.
  • Osmanlı İmparatorluğunda başvezirlik, sadrâzamlık, başbakanlık makamı.

saddetmek

  • Bir şeyin gediğini kapamak, tıkamak, engel olmak.

şah-ı velayet

  • Velîlik makamının şâhı, başı.

sahib-i kemal / sâhib-i kemâl / صَاحِبِ كَمَالْ

  • Manevî olgunluk ve makam sahibi.

sahife-i efkar / sahife-i efkâr

  • Düşünceler sayfası; kamuoyu, insanlığın genel düşünce sayfası.

sakam

  • (Sekam) İllet, hastalık, dert.
  • Hata ve yanlış.
  • Zillet.

sakinin / sakinîn

  • Oturanlar, ikâmet edenler, yerleşik olanlar.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

şan / şân

  • Yüksek makam.

sar

  • İntikam, öç.

savt

  • (Çoğulu: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç.
  • Bir şeyi diğerine karıştırmak.

sayil

  • Alında olan beyazlık.
  • Burun kamışı.

saz

  • Kamış. (Farsça)
  • Bir çalgı âleti. (Farsça)
  • Takım, silâh, edevat. (Farsça)
  • Ustalık. (Farsça)
  • At takımı. (Farsça)
  • Düzen, tertip, sıra. (Farsça)
  • Öğrenme. (Farsça)
  • Kuvvet, kudret. (Farsça)
  • Menfaat. (Farsça)
  • Benzer, misil, eş. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)

se'r

  • İntikam, öç almak.
  • Kin.
  • Kısas etmek.

seb'

  • İçmek için şarap satın almak.
  • Yakmak.
  • Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek.

şebgerd

  • (şeb-gerd) Gece dolaşan kol. Bekçi. (Farsça)
  • Ay, kamer. (Farsça)

sedad / sedâd

  • İstikamet ve kasd.
  • Haklı ve doğru şey.
  • Akıl.
  • İstikamet, doğruluk.

sedd / سد

  • Tıkamak, kapamak, mâni olmak.
  • Baraj.
  • Perde, Mânia.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.
  • Tıkamak, engel olmak.
  • Baraj.
  • Perde. Engel.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.
  • Set. (Arapça)
  • Baraj. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)
  • Kapama, tıkama. (Arapça)
  • Kapatılma. (Arapça)
  • Sedd edilmek: Örtülmek, örülmek, kapatılmak. (Arapça)

şefaat-ı uzma / şefaat-ı uzmâ

  • (Bak: Makam-ı Mahmud)

şehnaz

  • Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. (Farsça)
  • Meşhur bir dünya güzelinin ismi. (Farsça)
  • Çok güzel olan. (Farsça)

sekenat / sekenât

  • Oturumlar; bir yerde kalıp ikamet etme halleri; Durgunluklar.

sekene

  • Sâkinler, ikâmet edenler.

şekeristan

  • Şeker kamışı tarlası. (Farsça)

selukiyye

  • Kaptan kamarası.

sema-i kur'ani / semâ-i kur'âni

  • Kur'ân'ın semâsı; Kur'ân'ın yüce makam ve mânâsı.

semavat-ı kur'aniye / semâvât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın yüce makam ve dereceleri.

sene-i hicriye

  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke'den Medine'ye hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1'den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye (kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer.

sene-i kameriyye / سنهء قمریه

  • Kamerî yıl.

şeref

  • Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
  • İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma.
  • Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma.
  • İftihâr, övünme.

serir-i hükümet

  • Hükümet tahtı. Makam sandalyesi.

serir-i saltanat / serîr-i saltanat

  • Saltanat tahtı; sultanlık makamı.

serir-i tedris

  • Ders verme makamı.

setr / ستر

  • Örtme, gizleme. (Arapça)
  • Setr etmek: Örtmek, gizlemek, kamufle etmek. (Arapça)

seva

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Zayıf olmak.

şevk-i tenzili / şevk-i tenzilî

  • Kur'an-ı Kerim'in ilk önceki mânâsıyla Sahabelere verdiği sevgi ve iştiyak. Kur'an-ı Kerim'in tenzil mertebesindeki mânâsının verdiği şevk. İlâhî bir makamdan inmenin verdiği şevk.

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-u ruhani / seyr ü sülûk-u ruhanî

  • Mânevî makamlarda ruhen seyir ve seyahat.

seyr ü süluk-ü ruhaniye / seyr ü sülûk-ü ruhaniye

  • Mânevî makamlardaki ruhanî seyir ve seyahat.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Hafî tariklerin çoğunda takib edilen ve nefsinin iç âlemindeki delillerle, vasıtalarla tekâmüle gidenlerin usûlü.

seyr-i süluk / seyr-i sülûk

  • Hak ve hakikate ermek için bir rehber öncülüğünde ve denetiminde mânevî makamlarda yapılan seyir ve seyahat.
  • Mânevî makamlarda seyir ve seyahat; velayet yolunda mânevî ilerleme yolculuğu.

seyr-i süluk-i ruhani / seyr-i sülûk-i ruhanî

  • Manevî makamlarda ruh ile yapılan seyir ve seyahat.

seyr-i süluk-ü kalbi / seyr-i sülûk-ü kalbî

  • Mânevî makamlarda kalp ile yapılan seyir ve seyahat.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.
  • Sıddîklik, manen pek yüksek bir makam.

sıdk

  • Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması.
  • Ahdinde sâbit olmak.
  • Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi.
  • Kalb temizliği.

sidre

  • Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen bir makam.

sidre-i münteha

  • Peygamber'in ulaştığı en son makam.

sidret-ül münteha

  • Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.

sidretü'l-münteha / sidretü'l-müntehâ

  • Peygamber'in ulaştığı en son makam.
  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail'in (a.s.) çıkabildiği en son makam.

sıfat terkibi

  • Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.

şikayet

  • Sızlanma, sızıltı.
  • Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.

sinimmar

  • Ay, kamer.
  • Gece uyumayan erkek.
  • Harami.
  • Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir'den)

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

sirac-ı kurb-i ev edna / sirâc-ı kurb-i ev ednâ

  • Yakınlığın, hatta daha da yakınlığın kandili (Peygamber Efendimiz Miracda Cenâb-ı Hakkın huzuruna geldiğinde Ona çok yaklaşmıştı. O yakınlık makamı kâinatta hiçbir varlığa nasip olmamıştır.).

sirbal

  • (Çoğulu: Serâbil) Gömlek, kamis.

sivak

  • (Çoğulu: Süvük) Misvak.
  • Dişini yıkamak.

siyah dutun bir meyvesi

  • On Yedinci Söz'ün İkinci Makamı'nda yer alan bir bölüm.

siyasetü'l-medeniyye

  • Kamu yönetimi.

siyat

  • (Tekili: Savt) Kırbaçlar, kamçılar.

sorgu dairesi

  • Mahkemeye çıkarılan sanıkların sorgulandıkları bölüm, makam.

şühud-i enfüsi / şühûd-i enfüsî

  • Kendi hakîkatini görme. Tasavvuf yolunda Allahü teâlâya yakın olma hâli. Tasavvuf makamlarını kalb gözüyle görme.

sükkan / sükkân

  • (Tekili: Sâkin) İkamet edenler, oturanlar.
  • Gemi kuyruğu.

sukm

  • (Çoğulu: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.

sünen

  • Sünnetler.
  • Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir.

şüst / شست

  • Yıkama. (Farsça)
  • Yıkama. (Farsça)

şüstüşu / şüstüşû / شست و شو

  • Yıkama. (Farsça)
  • Yıkanma. (Farsça)

suva'

  • Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek.
  • Su içmek için kullanılan taş. Maşraba.

ta'biye

  • Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme.
  • Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası.
  • Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır)

tabakat-ı aliye / tabakat-ı âliye

  • Yüce katlar, makamlar.

tadarrus

  • Diş kamaşması.

taganni / tagannî / تغنى

  • (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak.
  • Kâfi bulmak.
  • Zengin olmak.
  • Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak.
  • Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
  • Zenginlik. (Arapça)
  • Makamına göre şarkı söyleme. (Arapça)
  • Tagannî etmek: Şarkı söylemek. (Arapça)

tahaddüb / تحدب

  • (Çoğulu: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
  • Tümsekleşme. (Arapça)
  • Tahaddüb etmek: Tümsekleşmek, kamburlaşmak. (Arapça)

tahassun

  • Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.

tahdib

  • Kamburlaştırma. Kubbelendirme.

tahir

  • Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan.
  • Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir.
  • Müzikte: Makam ismi.

tahsil-i irfan / tahsîl-i irfan

  • Tasavvuf bilgilerini elde etme, öğrenme. Edeler dâimâ tahsîl-i irfân Olalar her biri, bir kâmil insan.
  • İlim ve tecrübe netîcesinde bilgi edinme.

taht / تخت

  • Makam.
  • Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı. (Farsça)
  • Saltanat koltuğu. (Farsça)
  • Saltanat makamı. (Farsça)

taht-ı ali / taht-ı âlî

  • Yüce taht; büyük makam.

taht-ı mukaddes

  • Kutsal taht, makam.

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

taklim

  • (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.

takmis

  • (Kamis. den) Gömlek giydirme.

takris

  • Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

takvim-i arabi / takvim-i arabî

  • Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.

takvimci kandil

  • Kamer, ay.

tama'

  • Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme.
  • Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)

tanker

  • ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tarih

  • Hâdiseye vakit tayin etmek.
  • Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti.
  • Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim.
  • Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam.
  • Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan ede

tarik-i müstakim / tarîk-i müstakim

  • Doğru ve istikametli yol; İslâmiyetin gösterdiği yol.

tavtin

  • (Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma.
  • Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak.
  • Gönlünü bağlamak.

taziyane

  • Sebeb. Vasıta. (Farsça)
  • Kırbaç, kamçı. (Farsça)

taziyane-i ta'zib

  • Azab vermek, azablandırmak kamçısı.

taziyane-i teşvik / tâziyâne-i teşvik

  • Teşvik kamçısı.

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

te'ziyane-i tazip / te'ziyâne-i tâzip

  • Ceza ve azap kamçısı.

tebevvü'

  • Makam tutmak.

tednih

  • Zayıf görüş.
  • Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.

tefarik-ul asa / tefarik-ul asâ

  • Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da

teganni / tegannî / تَغَنّ۪ي

  • Makamlı okuma.

tehadüb

  • Kamburlaşma.

tehezzüc

  • Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.

tehzic

  • (Çoğulu: Tehzicât) Makamla şarkı söyleme.

tekamül / tekâmül / تكامل

  • Olgunlaşma. (Arapça)
  • Evrim. (Arapça)
  • Tekâmül etmek: Olgunlaşmak, gelişmek. (Arapça)

tekamülat / tekâmülât

  • (Tekili: Tekâmül) Olgunlaşmalar, tekâmüller.

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

telmih

  • (Çoğulu: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek.
  • Bir şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade etmek.
  • Edb: İbârede bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, ata sözüne veya meşhur bir

temcid

  • Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek.
  • Ağırlamak.
  • Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.

temyiz mahkemesi

  • Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam.

tenakkul

  • (Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme.
  • Nakletme.
  • Bir makamdan başka makama intikal etme.

terane / terâne / ترانه

  • Edb: Rübâinin başka bir ismi.
  • Terennüm. Nağme, âhenk, makam.
  • Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
  • İran edebiyatına özgü rubai şekli. (Farsça)
  • Makam, ahenk. (Farsça)
  • Şarkı. (Farsça)

teraneperdaz / teraneperdâz

  • Makamla şarkı söyliyen. (Farsça)

terfi-i makam

  • Makam itibariyle terfi etme, yükselme.

terkim

  • Rakamlamak, rakam koymak.
  • Nişan eylemek.
  • Yazma.
  • Yarma.
  • Rakamlandırma.

teşeffi

  • İntikam alma, kalbi buz gibi olma.
  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

teşeffi-i gayz / teşeffî-i gayz

  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak, intikam alarak yüreğini soğutmak.

tesis-i ahkam-ı risalet / tesis-i ahkâm-ı risalet

  • Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması.

teskir

  • (Sekr. den) Sarhoş etme.
  • Gözü kamaştırıp görmesini zayıflatmak.

tevafuk-u cifri / tevafuk-u cifrî

  • Cifir ilmine göre kelime veya cümlelerin rakamsal değeri ile anlamı arasındaki uyum.

tevbe bi'atı

  • Mürşid-i kâmil denilen velî bir zâtın, huzûrunda tövbe edip günâh işlememek üzere söz vermek.

teveccüh-ü amme / teveccüh-ü âmme

  • Kamuoyunun teveccühü, halkın ilgisi.

tinae

  • Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.

tünu'

  • Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.

tura

  • (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak.
  • Kamçı, örme kırbaç.
  • Demet, bağ, paket.

turame

  • Dişte olan kamaşma.

uhdud

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.

uluvv-ü cenab / uluvv-ü cenâb

  • Yüksek makam ve kişilik sahibi.

ümidgah / ümidgâh

  • Bir şey ümit edilen yer veya makam. (Farsça)

ümlud

  • (Çoğulu: Müled) Kamış dalı.

ünbub

  • (Ünbube) Kamıştaki boğum arası kısım.
  • Parmak uçları.
  • Tüp. İnce boru.

ünvan-ı manidar / ünvan-ı mânidâr

  • Önemli makam ve isim.

ur

  • Önünde hendek olan istihkâm. Yüksek ve müstahkem yer, toprak tabya. Burç.

urf

  • (Çoğulu: A'râf) At yelesi.
  • Horuz ibiği.
  • Âdet.
  • Cennet ile Cehennem arasında bir makam.
  • İhsan.

vahiy

  • Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi.
  • Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir.
  • Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve

vahy

  • Vahiy, ilâhî makamdan peygambere inen yüce mânâlar.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir.
  • Cennet.

vatan-ı ikamet / vatan-ı ikâmet

  • Geçici olarak ikâmet edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra çıkmaya niyet edilen yer.

vaveyla-yı intikam / vâveylâ-yı intikam

  • İntikam feryadı.

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

veyh

  • Bir şeyi kandırmak makamında kullanılır.

veyl

  • Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsran.
  • Cehennem'de bir çukur ismi veya Cehennem'in bir kapısına bu isim verilmiştir.
  • Vaid, tehdid makamında kullanılan azab kelimesidir.

vicdan-ı içtimaiye

  • Toplumun vicdanı, kamu vicdanı.

vicdan-ı umumi / vicdan-ı umumî

  • Bütün toplumun vicdanı, kamu vicdanı.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

vilayet / vilâyet

  • Evliyâlık, velîlik makâmı, Allahü teâlâya yakın olma, gafletten uzak bulunma.

vilayet-i amme / vilâyet-i âmme

  • İslâmiyet'in yalnız sûretine uyanların kavuştuğu evliyâlık makâmı.

vilayet-i hassa / vilâyet-i hâssa

  • Tasavvufta, nefsin îmân ve itâate geldiği ve bütün ibâdetlerin hakîkî ve kusursuz olduğu makam.

vilayet-i kübra / vilâyet-i kübrâ

  • Vehimden ve hayâlden kurtulma makâmı. Bu vilâyete, Vilâyet-i enbiyâ da denir.

vücud-i adem / vücûd-i adem

  • Tasavvufta cezbe denilen makâmda kendini yok bildikten sonra, hâsıl olan bir hâl, makam.

vuslat

  • Erişmek, kavuşmak, gönlün devâmlı olarak ve kıl kadar istikâmet değiştirmeyerek Allahü teâlâya bağlı kalması.

yed-i beyda / yed-i beydâ

  • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

yera

  • (Tekili: Yerâa) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar.
  • Ateşböcekleri.

yeraa

  • (Çoğulu: Yerâ) Kamış düdük.
  • Yontulmamış kalem.

zahid

  • (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.

zahl

  • Öç. İntikam almak.
  • Düşmanlık, adâvet etmek, kin tutmak.

zamir

  • Bir şeyi gizlemek.
  • İç.
  • Huk: Bir şeyin iç yüzü.
  • Niyet.
  • Vicdan. Kalb.
  • Gaye.
  • Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi) ismin ye

zemar

  • Kamışa (ney'e) üfleyen.

zevat-ı aliye / zevât-ı âliye

  • Yüksek makama sahip zâtlar, kimseler.

zeyg

  • Şübhe. Doğruluktan ayrılma.
  • Bir tarafa meyletme.
  • Yanılma.
  • Kamaşma.

zıll makamı / zıll makâmı

  • Tasavvuf yolunda bir makâm, derece. Tasavvufta asla kavuşmadan önce, aslın görüntülerinin ele geçtiği makam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR