LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Irmak ifadesini içeren 838 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

ab / âb / آب

  • Su. (Farsça)
  • Deniz. (Farsça)
  • Irmak (Farsça)
  • Tükürük (Farsça)
  • Özsuyu (Farsça)
  • Ter (Farsça)
  • Döl suyu (Farsça)
  • Sidik (Farsça)
  • Parlaklık (Farsça)
  • Yüzsuyu. (Farsça)
  • Letafet, hava. (Farsça)

abs

  • Karıştırmak, halt.
  • Güneşte keş kurutmak.

ac'ace

  • Uzun uzun çağırmak.

acm

  • (Çoğulu: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve.
  • Kuyruk dibi.
  • Isırmak.

adileştirilmek / âdileştirilmek

  • Basitleştirmek, sıradanlaştırmak.

agaliş

  • Kışkırtma. (Farsça)
  • Birşeye saldırmak için kışkırtma. (Farsça)

aks

  • Karıştırmak.
  • Bir ağaç cinsi.

ala-rağm-i enf-il ye's / alâ-rağm-i enf-il ye's

  • Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.

als

  • Karıştırmak.

amiz / âmiz

  • Karışık, karışmış. (Âmihten) mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır. (Farsça)

andel

  • Yaşı büyük deve.
  • Uzun, tavil.
  • Avazla çağırmak.

asr

  • (Çoğulu: Evâsır) Kırmak.
  • Hapsetmek.

at'ata

  • Birbiri ardınca çağırmak.
  • Kavga etmek.

atfetmek

  • Bir işi veya sözü bir kimseye yüklemek, dayandırmak.

azl

  • Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak.

azletmek

  • Ayırmak, uzaklaştırmak.

azz

  • (Add) Isırmak. Dişlemek.

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahs

  • Kazmak.
  • Ayırmak.
  • Saçmak.
  • Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey.
  • Teftiş.
  • Söz münazarası, muaraza, mübahese.
  • Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama.
  • İddialaşma.

balyoz

  • Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. (Fransızca)
  • (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç. (Fransızca)

barut

  • yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır.
  • Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.

bast-ı zaman

  • Az bir zaman dilimi içine uzun bir zamanı sığdırmak ve onu yaşamış gibi olmak.

bedii kıraet / bedîî kıraet

  • Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.

behzet

  • Ağırlaştırmak, meşakkatli yapmak.
  • Zebûn etmek.

bekale

  • Yağla karışmış keş.
  • Karıştırmak.

bekl

  • Karıştırmak, halt.

bell

  • Yaş etmek. Islatmak.
  • Ulaştırmak.
  • Hastanın sağlamlaşması.

benat-ül arz / benât-ül arz

  • Pınarlar, ırmaklar.

ber-taraf

  • Bir yana atılan, ortadan kalkan.
  • Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.

berbere

  • Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.

bergriften

  • Ayırmak. Kaldırmak. Gidermek. (Farsça)

bertaraf etmek

  • Ortadan kaldırmak.

besk

  • Yırtmak.
  • Yarmak ve ayırmak.

bess

  • İçindekini açığa vurmak.
  • Neşretmek, yaymak.
  • Ayırmak.
  • Dert, keder.
  • Merak.

beytutet / beytûtet

  • (Beyt. den) Gece kalma, geceleme.
  • Ayırmak, teferruk.
  • Gece baskın yapmak.

bilatefrik / bilâtefrik

  • Ayırmaksızın.

blöf

  • ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.

ca'caa

  • Değirmen sesi.
  • İsteklerde zorluk vermek.
  • Devenin çökermesi.
  • Çökmüş deveyi kaldırmak.

cahcaha

  • Gönlünde olan sırrını gizlemek.
  • Çağırmak.
  • Su sesi.

çare / çâre

  • Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Bir def'a. (Farsça)
  • Ayrılık. (Farsça)

çarmıh

  • (Dörtçivi) Suçluyu cezalandırmak için kurulmuş haç şeklinde darağacı.

ce'cee

  • Geri durdurmak.
  • Deveyi suya çağırmak.
  • Eşek boncuğu denilen bir boncuk.

ce'r

  • Tazarru etmek, yalvarmak.
  • Çağırmak.

ce'y

  • Isırmak.

cedh

  • Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak.
  • Sütü su ile karıştırmak.

ceey

  • Su içmesi için deveyi çağırmak.

cehcehe

  • Çağırmak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.

celb / جلب

  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Celb edilmek: (Arapça)
  • Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırılmak. (Arapça)
  • Celb etmek: (Arapça)
  • Kendine çekmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırmak. (Arapça)

celhe

  • (Çoğulu: Cülâhet) Gidermek. Yerinden ayırmak.
  • Nâhiye.

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

ceşş

  • Dövmek.
  • Kırmak.
  • Vurmak, darp.
  • Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.

cezm

  • (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak.
  • Kesmek.
  • Niyet. Tahmin. Takdir.
  • İlzam.
  • İcâbe.
  • Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve

cinas-ı tamm

  • Edb: Lâfızda, harekelerde ve harflerde eksiklik ve ziyâdelik bulunmayan cinâs. Kır (kırmaktan emir), kır (çöl); yaz (yazmaktan emir), yaz (mevsim).

cu / cû / جو

  • Akarsu, ırmak, nehir, çay. (Farsça)
  • Çay, ırmak. (Farsça)

cuy / cûy / جوی

  • Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay. (Farsça)
  • Çay, ırmak. (Farsça)

cuy-çe

  • Küçük ırmak. (Farsça)

cuybar / cûybâr / جویبار

  • Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. (Farsça)
  • Irmak kenarı. (Farsça)
  • Irmak. (Farsça)

cüzaze

  • (Çoğulu: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek.

da'vet

  • Hak dîne çağırmak.
  • İkrâm etmek için çağırma çağırılma.

da'z

  • Noksanlaştırmak.

dac

  • Çağırmak.

dacce

  • Bir kere çağırmak ve inlemek.

dagm

  • Isırmak.

dagmire

  • Karıştırmak, halt.

dagt

  • Zahmet. Meşakkat.
  • Bir şeyi bir yere zorla sıkıştırmak. Sıkışmak.

dagv

  • Kedi veya tilki çağırmak.

dahr

  • Sürmek.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Horluk.

dahs

  • Ön dişler ile ısırmak.

dakm

  • Kırmak, kesr.

damm

  • Yapıştırmak.
  • Düşürmek.

dars

  • Dişiyle tutup ısırmak.

darzeme

  • Çok ısırmak.

daygam

  • Arslan, esed.
  • Isırmak.

decc

  • Tavuğu çağırmak.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

def etmek

  • Gidermek, uzaklaştırmak.

def' / دفع

  • Ortadan kaldırmak, Öteye itmek.
  • Mâni' olmak. Savmak. Savunmak.
  • Himaye etmek.
  • Fık: Bir dâvayı müdafaa için başka bir dâva açmak.
  • Uzaklaştırma. (Arapça)
  • Def' edilmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırılmak. (Arapça)
  • Giderilmek. (Arapça)
  • Def' etmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırmak. (Arapça)
  • Gidermek. (Arapça)

def'etmek

  • Uzaklaştırmak.

dehak

  • Kırmak, kesmek.
  • Acı çektirmek, azap etmek.

devf

  • Suda ıslamak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Misk ezmek.

difaf

  • Hazırlandırmak.

dıffe

  • Irmak ve kuyu kenarı.

diza

  • Noksanlaştırmak.
  • Eziyet vermek.
  • Ezâ etmek.
  • Hor ve hakir etmek.

dua

  • Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru.
  • Salât, namaz.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak.
  • Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek.
  • Birisini çağırmak.
  • Birisini

dücac

  • Galebe ile çağrışmak.
  • İnlemek.
  • Aldatmak, kandırmak.

düvab

  • İşi birbirine ulaştırmak.

ebatih

  • (Tekili: Ebtah) Kumlu dereler ve ırmaklar.

ebedileştirmek / ebedîleştirmek

  • Sonsuzlaştırmak.

ebtah

  • (Çoğulu: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

elet

  • Noksanlaştırmak. Eksiltmek.
  • Hapsetmek.
  • Yemin vermek.

elli dört farz

  • İslâm âlimlerinin, müslümanların hâtırlarında tutmalarını kolaylaştırmak için, öncelikle bilmeleri îcâbeden pek çok farzdan, Allahü teâlânın emirlerinden derledikleri elli dört tânesi.

elt

  • Noksanlaştırmak. Hapsetmek.
  • Yemin vermek.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker / emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker

  • Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.

emr-i ma'ruf / emr-i ma'rûf

  • Dinde emredilen şeyleri öğretmek, yaptırmak.

enhar / enhâr / انهار

  • (Tekili: Nehr) Nehirler, çaylar, ırmaklar.
  • Nehirler, ırmaklar.
  • Nehirler, ırmaklar. (Arapça)

enhar-ı nur / enhâr-ı nur

  • Nur ırmakları.

enhür

  • (Tekili: Nehr) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular.

erga

  • (Ergav) : Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. (Farsça)
  • Su akıtmak için açılan yol, ark. (Farsça)

erş

  • Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet.
  • Fışkırmak.
  • Tırmalamak.
  • Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.

evhamlandırmak

  • Kuruntulandırmak, şüphelendirmek.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

ezem

  • Ağzını yumup oturmak.
  • Sabretmek.
  • Yemekten ve içmekten men'etmek.
  • Isırmak.
  • Gayret etmek.
  • Bükmek.

ezz

  • Depretmek ve koparmak.
  • Kandırmak, aldatmak.

faks

  • Kırmak, kesr.

faruk / fâruk

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
  • Haklıyı haksızı ayırmakta pek mahir olan. Hz. Ömer'in sıfatlarından biri.

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

fazz

  • Kırmak. Dağıtmak.
  • Fethetmek, açmak.

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fehha

  • Uyku içinde horlamak.
  • Çağırmak.

fekk

  • Açmak. Ayırmak.
  • Kırmak.
  • Kaldırmak.
  • Kesmek.
  • El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak.
  • Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak.
  • Köle azadetmek.
  • Pir-i fâni olmak.

feryad / feryâd / فریاد

  • Bağırma, çığlık. (Farsça)
  • İmdat isteme. (Farsça)
  • Feryâd etmek: Bağırmak, çığlık atmak (Farsça)

feryad u fizar / feryad u fîzar

  • Yüksek sesle bağırıp haykırmak, yardım istemek.

ferz

  • Çukur yer.
  • Düz yer.
  • Ayırmak.

feşfeşe

  • Uykudan uyandırmak.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

feşk

  • Kırmak.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fett

  • Kırmak, kesr.

feveran / feverân / فوران

  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.
  • Fışkırma. (Arapça)
  • Kaynama. (Arapça)
  • Feverân etmek: Fışkırmak. (Arapça)

fezd

  • Kan aldırmak.

fezr

  • Yarmak.
  • Ayırmak.
  • Bozup feshetmek.

figan / figân / فغان

  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

firar ettirmek

  • Kaçırmak.

firaz

  • Geniş, vâsi.
  • Irmak ağzı.
  • Sokak ağzı.
  • Elbise.

furkan

  • Hak ile batılı ayırmak, iyi ile kötüyü ayırd etmek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in adlarından biri.

fürza

  • Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman.

füvvehe

  • Irmak ağzı.
  • Sokak ağzı.

gabn

  • Aldatmak. Hud'a.
  • Noksan etmek, noksanlaştırmak.

gabs

  • Karıştırmak.

galebe

  • Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk.
  • Bastırmak.
  • Yeğin olmak.

gals

  • Karıştırmak.
  • Lâzım olmak.
  • Cür'et etmek.

gamaza

  • Çukur, çukurluk.
  • Sözün anlaşılmasını zorlaştırmak.

garz

  • Doldurmak.
  • Noksan etmek, noksanlaştırmak.

gayl

  • Irmak, nehir.
  • Ağaç, şecer.
  • Cima etmek.
  • Kadının hâmile iken çocuğuna süt emzirmesi.

gazf

  • Kulağın sarkık olması.
  • Kırmak.
  • Geceleyin karanlık olmak.

gazn

  • Hapsetmek.
  • Kırmak.

gerdena

  • Kuş veya kuzu çevirmesi. (Farsça)
  • Yürümeye yeni başlayan çocukları, yürümeye alıştırmak için yapılmış bir cins araba. (Farsça)
  • Kebap şişi. (Farsça)
  • Fırıldak, topaç. (Farsça)

guful

  • Dikkatsizlikten veya şaşırmaktan dolayı bir işte hata yapma.

güllabici

  • Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.

guvas

  • Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.

habn

  • Eteğini kaldırmak.
  • Bir şeyi kabzetmek, almak.

habs

  • Bir kaç şeyi birden karıştırmak.

hacamet

  • (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.

hacz

  • Men'etmek. Mâni olmak.
  • İki şeyin arasını ayırmak.
  • Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.

hadaka

  • Elmas.
  • Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.

hadb

  • Vurmak, darb etmek.
  • Deriyi etiyle ayırmak.
  • Isırmak.
  • Yalan söylemek.
  • Uzunluk.

hadd-i te'dib

  • Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi.

hadde-i tedkik

  • İnceden inceye araştırmak.

hadrece

  • Bükmek.
  • Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak.

hal'

  • Kaldırma. Kal' etme.
  • Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek.
  • Mansıb ve mesnetten ihraç etmek.
  • Elbise gibi şeyleri soymak.
  • Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek.
  • Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.

halc

  • Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.

halic / halîc

  • Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı.
  • Irmak.
  • Büyük çanak.
  • İp.
  • Deve ağzı.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

halt

  • Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek.

haltsız

  • Karıştırmaksızın.

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

hark ve iltiyam

  • Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.

harm

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Davara yük vurmak.
  • İşinde çabuk çabuk olmak.
  • Udul etmek.
  • Kat'etmek.

hary

  • Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek.

has'

  • Reddetme.
  • Uzak olmak. Uzaklaştırmak.

hasa'

  • Suya kanmak ve kandırmak.
  • Dolmak.
  • Doymak.
  • Ufak taş.

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

hashase

  • Kandırmak.
  • Koparmak.
  • Çok fazla deprenmek.

haşm

  • İncitmek.
  • Gadaplandırmak, hiddetlendirmek.

hasr / حصر

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.
  • Tahsis etme, ayırma, vakfetme, adama. (Arapça)
  • Hasretmek: Adamak, ayırmak, tahsis etmek. (Arapça)

hatf

  • Kapmak.
  • Şimşek gibi göz kamaştırmak.
  • Sür'atli olmak.

hatm

  • Kırmak, ufalamak.

hatr

  • Atâ etmek, hediye vermek.
  • Sağlamlaştırmak.

hays

  • Karıştırmak, halt.

hayse

  • Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak.

haz'

  • Muhalefet etmek.
  • Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak.

hazm

  • Kat etmek, kesmek.
  • Yab yab yürümek.
  • Hızlandırmak.

hazm-ı nefs

  • Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek. (Farsça)

hazz

  • Kandırmak.

he'he'

  • Deveyi yulafa çağırmak.
  • Gülegen adam.

heba / hebâ / هبا

  • Boş. (Arapça)
  • Hebâ etmek: Yitirmek, yazık etmek, elden kaçırmak. (Arapça)
  • Hebâ olmak: Yitmek, yazık olmak, yok olmak. (Arapça)
  • Hebâya gitmek: Boşa gitmek, yazık olmak. (Arapça)

hechece

  • Çağırmak.

hecm

  • Hamle etmek. Saldırmak.
  • Büyük kadeh.

hedk

  • Kırmak.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

heds

  • Sürmek.
  • Reddetmek.
  • Haykırıp bağırmak.

hekr

  • Taaccüp etmek, şaşırmak.

helak / helâk / هلاک

  • Yok olma. (Arapça)
  • Ölme. (Arapça)
  • Helâk etmek: (Arapça)
  • Yok etmek, ortadan kaldırmak. (Arapça)
  • Öldürmek. (Arapça)
  • Helâk olmak: (Arapça)
  • Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)
  • Ölmek. (Arapça)
  • Çırpınmak. (Arapça)

hemrace

  • Karıştırmak.

hems

  • Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek.
  • Ağzı açmadan lokma çiğnemek.
  • Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek.
  • Peçe.
  • Sıkmak.
  • Kırmak.

hemt

  • Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.

herc

  • İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad.
  • Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak.
  • Kapıyı açık bırakmak.
  • İnsanların işlerinin karışması.
  • Seğirtmek.
  • Katletmek.

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

hesm

  • Kırmak.
  • Kesmek.

heşm

  • Kırmak veya kesmek.

hesr

  • İki kat edip eğmek.
  • Kırmak.

hess

  • Dövmek.
  • Kırmak, ufalamak.

hetl

  • Ulaştırmak.
  • (Yağmur) çok yağmak.

hetm

  • Ön dişleri kökünden kırmak.

hett

  • Yırtmak.
  • İkiye büküp kırmak.
  • Dökmek.

hevs

  • Bir şeyi vurarak kırmak.
  • İfsad etmek.
  • Dolaşmak.
  • Davarı yavaşça ileri sürmek.

heyha

  • Deveyi yulafa çağırmak.

heyz

  • Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak.

hez'

  • Kırmak.

hezm

  • Seğirtmek.
  • Taze olmak.
  • Kırmak.

hezz

  • Vurmak, dövmek.
  • Isırmak.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hişam

  • Kırmak.
  • Kesmek.

hitafe

  • Çağırmak.

hıtta

  • Günahlardan istiğfar etmek.
  • Başkasının üzerinden suçluluğu kaldırmak.
  • (Çoğulu: Hıtat) Diyar, ülke, memleket.

hıyasa

  • Kulak halkası.
  • Dar etmek, darlaştırmak.
  • Dikmek.

hiyat

  • Çağırmak.

hushus

  • Mübâlağa ile kandırmak.

i'dam

  • Vücudu ortadan kaldırmak. Yok etmek. Öldürmek.

i'la

  • (Ulüv. den) Yükseltmek. Bir şeyin yukarısına çıkmak. Yukarı kaldırmak. Şânını yüceltmek. Şöhretini artırmak.

i'lak

  • (Alak. dan) Sülük yapıştırmak.

i'sar

  • Sürçtürmek, ayak kaydırmak.
  • Zemmetmek, kötülemek.

i'tab

  • Şikâyeti kendisinden def' ile razı ve hoşnud etmek. Hoşlandırmak.
  • Hışım etmek.

iaze

  • Sığındırmak. Muhafaza etmek. İltica.

ib'ad

  • Uzaklaştırmak. Sürmek. Kovmak.

ibane

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Ayırmak.
  • İzhar etmek, göstermek.

ibda'

  • (İbzâ') Parça parça etmek.
  • Sorulan şeye güzel cevab vermek.
  • Kandırmak.
  • Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek.

ibka / ibkâ / ابقا

  • Devamlılık kazandırma. (Arapça)
  • Sınıfta bırakma. (Arapça)
  • İbkâ etmek: Devamlılık kazandırmak, yaşatmak. (Arapça)

ibra / ibrâ

  • (Ber'. den) Temize çıkarmak. Borçtan kurtarmak. Sağlamlaştırmak.

ibram

  • Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek.
  • Usandırmak, yıldırmak.
  • İpi sağlam bükmek.
  • Muhkem kılmak.

ibtal / ibtâl / ابطال

  • Geçersiz kılma, kaldırma, bozma. (Arapça)
  • İbtâl edilmek: Geçersiz kılınmak, kaldırılmak, bozulmak. (Arapça)
  • İbtâl etmek: Geçersiz kılmak, kaldırmak, bozmak. (Arapça)

ichaz

  • Hazırlandırmak.

iclab

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yoldaşlık etmek.
  • Ardından çağırmak.
  • "Gitsin" diye haykırmak.

icra ettirmek

  • Yaptırmak.

ıd'af

  • Zayıf etmek, zayıflamak.
  • Muzaaf etmek, fazlalaştırmak. İki kat yapmak.

ıdad

  • Isırmak.
  • Geçinmekte darlık, maişet zorluğu.

ıdafe

  • Misafir edinmek.
  • Ulaştırmak.
  • Tâbi olmak, uymak.

idbak

  • Ulaştırmak. Yapıştırmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir.

ıdca'

  • Yatırmak.

ıdcac

  • Çağırmak, çağırtmak.

ıdcar

  • Gönül kırmak. Iztırab vermek. Darıltmak.

ıdgas

  • Karıştırmak.
  • Otu eliyle tutamlamak.

ıdlal

  • (İdlâl) Hak dinden, imân ve islâmiyetten saptırmak. Doğrudan, Hak ve hakikat caddesinden ayırmak. Azdırmak.

idmac

  • Bir şeyi bir şeyin içine koymak.
  • Sıkıştırmak.

idman

  • Alıştırmak. Bir şeyde meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket yapmak.
  • Beden terbiyesi. Jimnastik.

idna'

  • Yakın etmek, yaklaştırmak.

ıdtıram

  • Ateş yakılmak.
  • Şule vermek, ışıklandırmak.

iflas

  • Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak.
  • Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.

ifrad

  • Tek olarak söylemek.
  • Ayırmak.
  • Göndermek. Yollamak.

ifrah

  • Ferahlandırmak. Memnun etmek.

ifrar

  • Kaçırmak. Kaçırılmak. Firara mecbur etmek.

ifraz

  • Ayırmak, tefrik etmek. Ayrılmak.

ifrinka'

  • Parmak çıtırdatma.
  • Gidermek.
  • Ayırmak.

ifsad

  • Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.

iftilak

  • Taaccüb etmek, şaşırmak.

iftitan

  • (Fitne. den) Fitneye uğrama.
  • Aldatmak.
  • Azdırmak.

igdab

  • Gadablandırmak, kızdırmak, öfkelendirmek.

igfal

  • (Çoğulu: İgfalât) Dikkatsizlikle terkettirmek.
  • Gaflette bırakmak.
  • Kandırmak. Aldatmak.

iğfal / iğfâl / اغفال

  • Aldatma, kandırma. (Arapça)
  • Irza geçme. (Arapça)
  • İğfâl edilmek: (Arapça)
  • Aldatılmak, kandırılmak. (Arapça)
  • Irzına geçilmek. (Arapça)
  • İğfâl etmek: (Arapça)
  • Aldatmak, kandırmak. (Arapça)
  • Irzına geçmek. (Arapça)

iglak

  • Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak.
  • Zorla iş yaptırmak.
  • Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.

igmam

  • Kederlendirmek. Gamlandırmak. Hüzünlendirmek.
  • Gökyüzünün bulutlu olması.

igmar

  • Batırmak.

igrak

  • Suya batırmak, boğmak.
  • Kabı doldurmak.
  • Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.

igrar

  • Batırmak.

iğva / iğvâ / اغوا

  • Azdırma, ayartma. (Arapça)
  • İğvâ etmek: Azdırmak, ayartmak. (Arapça)

igva'

  • Ayartmak. Azdırmak. Baştan çıkarmak.

ihfa / ihfâ

  • Örtmek, gizlemek; tecvidde bir terim. On beş ihfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin nunu, izhâr (birbirinden ayırmak) ile idgâm (birbirine katmak) arasında, şeddeden uzak olarak gunne ile genizden çıkarmak.

ıhlad

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • Sonsuzlaştırmak, ebedi kılmak.
  • Geç ihtiyarlamak.

ihlal etmek / ihlâl etmek

  • Bozmak, karıştırmak.

ihrak

  • Ateşe atmak. Yakmak. Yandırmak.
  • Bulamaç yapmak.

ihsa

  • Saymak. Sayılmak. İstatistik, sayım.
  • Kandırmak, aldatmak.
  • Zaptetmek.
  • Ezber etmek.
  • Fehmetmek. İdrâk eylemek.

ıhsa'

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.

ihsan

  • (Hısn. dan) Sağlamlaştırmak. Tahkim etmek.
  • Zevcesini nâmahremden korumak. Kadın kendisini haramdan sakınmak.
  • Ehl-i azamet olmak.

ıhsar

  • Noksanlaştırmak, eksiltmek.

ihsas

  • (Hisse. den) Pay ayırmak. Hisse vermek.
  • Azletmek.
  • Kandırmak, tergib, teşvik etmek.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ihya

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.

ihya etmek / ihyâ etmek

  • Canlandırmak, kuvvetlendirmek.

ihzaz

  • Rahatlandırmak. Haz duymak. Nasipli olmak. Bahtlı.

ikame

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.

ikaz / îkaz

  • Uyandırmak. Gafletten kurtarmak. Tenbih.
  • Uyandırmak.
  • Uyarı.

ikna'

  • Kanaat vermek. Râzı etmek. Râzı edilmek. İnandırmak. İnandırılmak.
  • Ayakta iki tarafa bakmadan durmak.

ikrah

  • İğrenmek. Tiksinmek. Bir işi istemiyerek yapmak.
  • Birine zorla iş yaptırmak veya muamele yapmak.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ikraz

  • Ödünç vermek. Borç vermek.
  • Kesip ayırmak.

ilaf

  • Ülfet etmek. Alıştırmak. Ülfet ettirmek.
  • Bir adedi bine çıkarmak.

ilga / ilgâ / الغا

  • Kaldırmak. Hükümsüz bırakmak. Lağvetmek. Bâtıl eylemek.
  • Kaldırmak, lağvetmek, hükümsüz bırakmak.
  • Lağvetme, kaldırma. (Arapça)
  • İlgâ eylemek: Lağvetmek, kaldırmak. (Arapça)

ilm-i nücum

  • İlm-i Ahkâm-ı Nücum da denir. Yıldızların ahvalinden, hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak ve araştırmak ilmidir.

iltibas

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.

iltibas etmek

  • Karıştırmak.

iltimas

  • Tavsiye. Rica. İstirham.
  • Kayırmak, tutmak, haksız olarak yardımda bulunmak.
  • Yapılmasını isteme.

ilva

  • Çevirmek. Baş eğmek. Başı eğilmek.
  • Başkasının sözünü maksadı olmayan başka tarafa çevirmek.
  • Birinin hakkını inkâr eylemek.
  • Bayrağı kaldırmak. Sancak dikmek.

imamet-i suğra / imâmet-i suğra

  • Namaz kıldırmak için imâm olmak.

iman-ı taklidi / iman-ı taklidî

  • Araştırmaksızın, taklide dayanan iman.

in'am

  • Nimet vermek. İhsan etmek.
  • Doğruya sevketmek, hidâyete ulaştırmak.
  • İyilik etmek, bahşiş vermek.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında yeniçerilerin aylıklarına yapılan zam.

intac / intâc / انتاج

  • Sonuçlandırma. (Arapça)
  • Doğurma. (Arapça)
  • İntâc etmek: (Arapça)
  • Sonuçlandırmak. (Arapça)
  • Doğurmak. (Arapça)

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

intisab

  • (Nasb. dan) Dikilip durmak.
  • Yükseğe kaldırmak.
  • Bir mansaba tayin olunmak.
  • Gr: Kelimenin mansub olması

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

inzar / inzâr

  • (Çoğulu: İnzârât) (Nezr. den) Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek.
  • Korkutmak, sakındırmak.

iraza

  • Kandırmak, kandırılmak. Râzı etmek.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

ırgat

  • (Rumca) Rençber, işçi.
  • Yapı işçisi. Amele.
  • Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.

irşad / irşâd

  • Yol gösterme, rehberlik etme. İnsanları, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, her zaman Allahü teâlâyı anmaya, O'nu unutmamaya, kalbde O'ndan başkasının sevgisine yer vermemeye çağırmak, Allahü te âlânın râzı olduğu yolu göstermek.

irtifa'

  • Yükseklik.
  • Yukarı kalkmak. Kaldırmak. Terakki.

irva

  • Bolca sulamak. Suya kandırmak.
  • Birisine hadis veya şiir rivayet ettirmek.

irza

  • Bir kimseyi râzı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak.

irzak

  • Rızıklandırmak, maddi veya mânevi ihtiyacını vermek.

ıs'ab

  • Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.

iş'al etmek / iş'âl etmek

  • Nurlandırmak, ışıklandırmak.

işade

  • Çağırmak. Sesini yükseltmek.
  • Dünyevi matluba yetişmek.
  • Binayı yükseltmek.

isal / îsâl / ایصال

  • Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
  • Kavuşturma, ulaştırma. (Arapça)
  • İsâl etmek: Ulaştırmak. (Arapça)

isal etmek / îsal etmek

  • Ulaştırmak, eriştirmek.

isare

  • Koparmak, kaldırmak.
  • Tozu havaya kaldırmak.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

iskat / iskât

  • Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak.
  • Kandırmak, râzı etmek.

ısla'

  • Ateşte kızdırmak. Ateşte yakmak.

ıslah / ıslâh

  • Terbiye etmek, iyi hâle getirmek.
  • Bozulan bir şeyi eski hâline getirme.
  • İnsanların aralarını düzeltmek, barıştırmak.

ism

  • (İsim) Ad, nâm.
  • Ist: Bilinen veya bilinmeyen, hissedilen veya hissedilmeyen herhangi bir şeyi birbirinden ayırmak, tanımak veyahut zihne getirmek için kullanılan söz veya lâfız.
  • Man: Tam mânalı ve hem mevzu, hem mahmul olabilen lâfızdır.

isma'

  • İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.

ısmarlama

  • Bir san'at sâhibine bir şeyi târif ederek istediği şekilde yaptırmak.

isna

  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • Değerini yükseltme.
  • Ateş alevinin yükselmesi.
  • Bir sene bir yerde kalmak.

isnad / isnâd

  • Dayandırma, sened gösterme.
  • Söylediği sözü bir başkasına dayandırmak, bir şeyi, birisi için yaptı demek.
  • Hadîs ilminde hadîs-i şerîf metninin sırasıyla kimler tarafından nakledile geldiğini bildirme.

isnad etmek

  • Dayandırmak.

isnat etmek

  • Dayandırmak.

isra'

  • Hızlandırmak. Sür'atlendirmek.
  • Geri döndürmek. Göndermek.

işrak

  • Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak.
  • Güneşlik yere dahil olmak.
  • Mc: Kalbe mânaların doğması.

isti'kab

  • Birisinin kusurlarını, ayıplarını arraştırmak.

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istidrak

  • Nâil olmak, ulaşmak, varmak.
  • Anlamak.
  • Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.

istignam

  • Ganimet araştırmak, ganimet isteklisi olmak.

istigrab

  • Şaşırmak, garib bulmak, taaccüb etmek, tahayyür.

istihdam etmek

  • Çalıştırmak.

istihzar

  • Huzura gelme, hazır etme, huzura dâvet etme.
  • Hazırlama, bir şeyi hatıra getirme.
  • Konferans verecek olan hatiplerin okumak ve araştırmak suretiyle evvelce hazırlanması.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istimla

  • Bir şey yazılmasını istemek. Birisine birşey yazdırmak.

istimlak / istimlâk / استملاک

  • Kamulaştırma. (Arapça)
  • İstimlâk edilmek: Kamulaştırılmak. (Arapça)
  • İstimlâk etmek: Kamulaştırmak. (Arapça)

istimzaç etmek

  • Kaynaşmak, kaynaştırmak.

istisna

  • Ayırmak. Kaide dışı bırakmak. Müstesna kılmak.

istizlal

  • (Zelle. den) Ayağını kaydırmak istemek.

ıtaka

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

itkan

  • Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.

ıtrar

  • Kandırmak, igra.

ittiham

  • Suç altında bulunmak. Suçlamak. Töhmet altında olmak. Suçlandırmak. (İtham yerine de kullanılır)

iz'ac

  • Rahatsız etmek. Bunaltmak.
  • Yerinden koparıp ayırmak.

izafe

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izafet

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izale

  • Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.

izale etmek / izâle etmek

  • Ortadan kaldırmak, gidermek.

izdiyad / izdiyâd

  • Arttırmak.

izhar / izhâr

  • Açıklamak, ortaya çıkarmak. İki harfi birbirinden ayırmak mânâsına tecvîd ilminde bir terim.

izkar / izkâr

  • Hatıra getirmek, andırmak, hatırlatmak.

izn

  • (İzin) Yasağı kaldırmak. Bir şeye ruhsat vermek. Yol vermek. Hizmetten çıkarmak.

jey

  • Göl. (Farsça)
  • Irmak. (Farsça)

kal'

  • Bir şeyi kökünden çekip koparmak.
  • Kendisinden iyi kalay çıkan maden.
  • Azletmek. Bir tarafa ayırmak.

kalus

  • (Çoğulu: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve.
  • Yüksek.
  • Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kames

  • Suya daldırmak ve batırmak.
  • Hareket edip acı çekmek.

kamh

  • Buğday.
  • Yukarı kaldırmak.

kanh

  • Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

kaşb

  • Karıştırmak.
  • Zehir içirmek.
  • Yaramazlıkla hatırlamak.
  • İncitmek.

kasf

  • Kırmak.
  • Oyun, eğlence.
  • Devenin diş gıcırdatması.

kaşkaşa

  • Bir şeyin kabuğunu soymak.
  • Hasta iyi olmak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uyandırmak.

kaskase

  • Yol göstermek.
  • Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.

kasm

  • Bölmek.
  • Ayırmak.
  • Bahsetmek.
  • Kesmek.

kasr

  • Kısa olmak. Kısa kesmek.
  • Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek.
  • Bir işte tembellik etmek.
  • Akşamlamak.
  • Hapseylemek.
  • Yekpâre taş.
  • Beyazlatmak.
  • Gevşetmek.
  • Noksanlaştırmak.
  • Men'etmek.
  • Zorla bir şeyi yaptırmak.
  • Galip olmak.

kat'

  • Kesme, ayırma.
  • Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek.
  • Delil ve bürhan ile ilzam etmek.
  • Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberl

katm

  • Kesmek. Isırmak.
  • Tatmak, zevk.
  • Devenin kükremesi.

kefalet-i nakdiye

  • Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.

kehm

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Kaldırmak.

kerkere

  • Tavuğa çağırmak.
  • Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.

kerrar

  • Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

kesm

  • Doldurmak.
  • Ağzına alıp kırmak.

kesr

  • Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak.
  • Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.

keşt

  • Soymak.
  • Keşfetmek.
  • Fazlalığı kesmek. Koparmak.
  • Açmak. Deriyi yüzmek.
  • Yüzden perdeyi kaldırmak.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kezm

  • Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak.
  • Burnun kısa ve yüksek olması.
  • Parmakları kısacık olmak.
  • Atın dudaklarının kaba ve kısa olması.

kimad

  • Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.

kımah

  • Sudan başını kaldırmak.

kırkıs

  • Küçük üvez.
  • Köpeği çağırmak.
  • Yüzük yapılan özlü balçık.

kısmet

  • Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek.
  • Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir.

kıtab

  • Karıştırmak.
  • Yüzünü pörtürmek.
  • Kaşlarını bir yere toplayan.

kitbe

  • Kitabe yazmak. Zam ve cem'etmek. Artırmak ve biriktirmek.

kıyam

  • Bk. kıyâm
  • Kıyam etmek: Başkaldırmak, isyan etmek, ayaklanmak.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

körük

  • Ateşi havalandırmak için yapılmış bir âlet.
  • Hava ile çalışan bazı çalgıların hava vermeğe mahsus kısmı.

küfale

  • Zammetmek, artırmak.
  • Boynuna almak.

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

kusut

  • Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek.
  • Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek.

la'laa

  • Kırmak.

la't

  • Sakınmak, sakındırmak.

lagv

  • Faydasız çirkin söz.
  • Köpeğin ürkmesi.
  • Deve avazı.
  • Rağbet olunmayan nesne.
  • Hükümsüz.
  • Kaldırmak.
  • Hata etmek.
  • İbtâl etmek.

lağv / لغو

  • Kaldırma. (Arapça)
  • Boşuna. (Arapça)
  • Lağvedilmek: (Arapça)
  • Kaldırılmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılınmak. (Arapça)
  • Lağvetmek: (Arapça)
  • Kaldırmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılmak. (Arapça)
  • Lağvolmak:< (Arapça)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

lakinne / lâkinne

  • İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır.

latm

  • Karıştırmak. Yapıştırmak.
  • Tokat vurmak.

lebk

  • Akıllı olmak.
  • Islah etmek, terbiye etmek.
  • Karıştırmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

lebs

  • Giyecek şey.
  • Giyme. Giyinme.
  • Bir mânayı diğer bir mânâ ile karıştırmak. Sözün karışık ve şüpheli olması. Sözü karıştırıp şüpheye düşmek.

lehd

  • Def'etmek, kovmak.
  • Ağır etmek, ağırlaştırmak.

lehz

  • Vurmak.
  • Dürtmek.
  • Karıştırmak.

lek'

  • Isırmak.
  • Yapışmak.
  • Kir.

lemz

  • Ağızda olan yemek artığını dil ile araştırmak.

lesm

  • Ağzını örtmek.
  • Öpmek.
  • Kırmak.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

lezen

  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.

lübde

  • Çokluk.
  • Karıştırmak.
  • Yıkamak.

lücme

  • Irmak ağzı.

ma vudia leh / mâ vudia leh

  • Tayin ve tahsis olunduğu şey (Meselâ 10 TL.'yi bir kitap almaya ayırmak gibi.).

ma'nevi temizlik / ma'nevî temizlik

  • İnsanın iç temizliği, kalb temizliği; kalbini her türlü bozuk inanış ve düşüncelerden fenâ huylardan arındırmak.

ma-i cari / mâ-i câri

  • Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)

ma-i mutlak / mâ-i mutlak

  • Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).

ma-i tesnim

  • Cennet ırmaklarından biri.

macin / mâcin

  • Sapık îtikâdını başkasına bulaştırmak çabasında olan.

mahcub / mahcûb / محجوب

  • Örtülmüş. (Arapça)
  • Utangaç. (Arapça)
  • Mahcûb etmek: Utandırmak. (Arapça)
  • Mahcûb olmak: Utanmak. (Arapça)

mahmuz

  • (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet.
  • Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik.
  • Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan dest

makinist

  • Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.

makl

  • Suya batırmak.
  • Nazar etmek, bakmak.

maks

  • Suya dalmak. Daldırmak.

mamur / mamûr / معمور

  • Bayındır, imar edilmiş. (Arapça)
  • Mamûr edilmek: Bayındırlaştırılmak, imar edilmek. (Arapça)
  • Mamûr etmek: Bayındırlaştırmak. (Arapça)
  • Mamûr olmak: Bayındır olmak. (Arapça)

mana / معنى

  • Anlam. (Arapça)
  • Manalandırmak: Anlam kazandırmak. (Arapça)

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

mavera-ün nehr

  • Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu.
  • Dicle ile Fırat arası.

menfi hareket / menfî hareket

  • Yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek vs. gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış.

merc

  • (Merec) Katıştırmak.
  • Kararsızlık.
  • Iztırab.
  • Bozulmak.
  • Boşa gitmek.
  • Serbest bırakmak, salıvermek.
  • Hayvanların salındığı otlak.

merdane

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)

meşc

  • Karıştırmak. Haltetmek.

mesh

  • Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek.
  • Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.

mesmese

  • Karıştırmak.

mesrude

  • Ulaştırmak.
  • Zırh halkalarının birbirine girmesi.

meth

  • Yerinden koparmak ve çıkarmak.
  • Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması.
  • Vurmak ve uzaklaştırmak.

mey'a

  • (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı.
  • Atı koşuya alıştırmak.
  • Erimiş sıvı madde.
  • Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi.
  • Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.

meyş

  • Halt etmek, karıştırmak.
  • Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak.
  • Yünü kıla karıştırmak.
  • Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe.

meyt

  • Irak olmak, ırak etmek. Uzak olmak, uzaklaştırmak. Karışmak.

meyz

  • Ayırmak, birşeyi denklerinden üstün tutmak.
  • Bir yerden bir yere geçmek.

mezarre

  • Isırmak.

mezc etmek

  • Kaynaştırmak, bütünleştirmek.

mezcen

  • Karıştırmakla. Katma suretiyle.

mezcetmek

  • Katmak. Karıştırmak.
  • Karıştırmak.

mezcetmek:

  • Karıştırmak. (Arapça - Türkçe)

mezci / mezcî

  • Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair.

mezid / mezîd

  • Mezîd etmek: Arttırmak, çoğaltmak. (Arapça)

mihza

  • Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.

milhez

  • Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet.

minnettar etmek

  • Yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi uyandırmak.

mismas

  • Karıştırmak.

mübalat

  • Kayırmak.
  • Dikkat etmek. İtina göstermek.

müellefet-ül kulub

  • Asr-ı Saadette kalbleri te'lif için mübâşeret edilenler. İslâmiyete ısındırmak için kıymet vererek farklı ve lütufla muamele edilenler.

müfavasa

  • Ayırmak.
  • Halâs etmek.

mugabese

  • Karıştırmak.

mugamese

  • Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.

mühayata

  • Çağırmak.

muhazza

  • Birbirini tahrik edip bir işe kandırmak.

mukabele

  • Karşılık, karşılamak.
  • Mücadele.
  • Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma.
  • Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.
  • Yüz yüze olmak.
  • Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunm

mukameha

  • Başını yukarı kaldırmak.

mukanat

  • Karıştırmak.

münahe

  • Parmaklarıyla taksim etmek. Paylaştırmak.

münakade

  • Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.

münakale

  • Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.

müncezibane / müncezibâne

  • Çekilerek, çekilircesine, cezbedilerek. (Farsça)
  • Kendini kaptırmak suretiyle. (Farsça)

musallat etmek

  • Sataştırmak, başa belâ etmek.

müşayaa

  • Biriyle dostluk etme.
  • Birine uyma, tâbi olma.
  • Çağırmak.
  • Haykırmak.

mütalaa etmek / mütalâa etmek

  • Tetkik etmek, araştırmak.

muvazene etmek

  • Karşılaştırmak; dengeye getirmek.

na'naa

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Hızlı konuşmak, tez tez söylemek.
  • Katı deprenmek.
  • Yemeğe nane koymak.

na'r

  • Çağırmak.
  • Haykırmak.
  • Burun içinden çıkan ses.
  • Gitmek.
  • Firar, kaçmak.
  • Galeyan.

na's

  • Uykusu gelmek. Uyku bastırmak.

nagk

  • (Çoğulu: Nuguk) Karga çağırmak.

nahf

  • Aksırmak. Nefes almak.

nail etmek

  • Eriştirmek, ulaştırmak.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nakş

  • Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak.
  • Resim.
  • Tezyin etmek.
  • Bedene batmış dikeni çıkarmak.
  • Bir şeyin esasını araştırmak.
  • Yaymak.
  • Suda ıslanmış hurma.
  • İpekle, sırma ile işleme.
  • Mc: Hile.

nakz

  • Bozmak. Çözmek. Kırmak.
  • Bir sözleşmeyi yok saymak.
  • Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak.
  • Parmaklarda veya âzâda oynak yerler.
  • Kiriş.
  • Palan. Deri.
  • Bozmak, çözmek, kırmak, bir sözleşmeyi yok saymak.

nam / nâm / نام

  • Ad. (Farsça)
  • Adında, adlı. (Farsça)
  • Ün, şöhret. (Farsça)
  • Nâmına: adına. (Farsça)
  • Nam vermek: Ad vermek, adlandırmak. (Farsça)

nasa

  • Kaldırmak.
  • Engel olmak, men'etmek.

natm

  • Ulaştırmak, vardırmak.

nebean

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.

nebise

  • Kuyu toprağı. Irmak toprağı.

nebr

  • (Nibr) : (Çoğulu: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek.
  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.

neceş

  • Değeri artırmak için almak.
  • Bir kumaşın pahasını artırmak.
  • Dağılmış şeyleri bir yere toplamak.
  • Örtmek, setretmek.
  • Müşteri kızıştırmak, bir malı satın almaya niyeti olmadığı hâlde alacakmış gibi malın fiyatını yükseltmek.

nefh

  • Nefh etmek: Nefes vermek, kazandırmak.

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nehafe

  • Tıksırmak, aksırmak.
  • Nefes verip almak.

neher

  • Genişlik, bolluk.
  • Nehir, ırmak.

nehr / نهر

  • Çay, ırmak.
  • Vüs'at, bolluk. Genişlik.
  • Nehir, ırmak.
  • Irmak, nehir. (Arapça)

neht

  • Çağırmak.
  • Ses, avaz.
  • Men'etmek, engel olmak.

nehz

  • Vurmak. Dövmek.
  • Haykırmak.

nekam

  • (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.

nemy

  • Kaldırmak.
  • Yetiştirmek.

neşg

  • Aşk galebe edip haykırıp çağırmak.
  • Tâlim etmek.

nesh

  • Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sabit birer hakikattırlar.)
  • Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak.
  • İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek.
  • Nakletmek, kaldırma

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

neşt

  • Yılan sokmak ve ısırmak.
  • Bir yerden bir yere gitmek.
  • Çözmek.
  • Çıkarmak.
  • İpi bağlamak.

nevahten

  • Çalgı veya saz çaldırmak. (Farsça)

neyb

  • Dişle ısırmak.

nez' / نزع

  • Çekip koparmak, ayırmak.
  • Can çekişmek.
  • Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak.
  • Saymak.
  • Kaldırmak, yok etmek.
  • Can çekişme. (Arapça)
  • Sökme, koparma, zorla alma. (Arapça)
  • Nez' eylemek: Ayırmak, çekip atmak, sökmek, koparmak. (Arapça)

nezb

  • Çağırmak.
  • Ses, sadâ, savt.

nida'

  • Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
  • Gr: ünlem (!)

nübüvvet

  • (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.

nühur

  • Akarsular, nehirler, ırmaklar.

nurlandırmak

  • Aydınlatmak, ışıklandırmak.

nüşub

  • Dühul etmek, girmek, dâhil olmak.
  • İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.

nüzü'

  • İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

palamar

  • Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat.
  • Büyük halat.
  • Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)

paryab

  • Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin. (Farsça)

perva

  • Korku, çekinmek. (Farsça)
  • Alâka, ilgi, bağ. (Farsça)
  • Takat. (Farsça)
  • Durup dinlenmek. (Farsça)
  • Bilmek. (Farsça)
  • Vesvese. (Farsça)
  • Kayd. (Farsça)
  • Iztırab. (Farsça)
  • Terk, feragat. (Farsça)
  • Hayran, şaşmış. (Farsça)
  • Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. (Farsça)
  • Gussalanmak. (Farsça)

pot

  • t. Irmakları geçmek için kullanılan sal.
  • Dikişin bir tarafında görülen kumaş kabarığı.

propaganda

  • Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat. (Fransızca)

ra-i mühmele

  • Noktalı ze'den ayırmak için "rı" harfine verilen bir ad.

rafia

  • Yükselten.
  • Kaldırmak için destek.

rafidan

  • Dicle ve Fırat ırmakları.

rağmen ala-enfihi / rağmen alâ-enfihi

  • Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için.

rasrasa

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

rass

  • Binayı sağlamlaştırmak.
  • Birbirine darlık getirmek.
  • Bazısını bazısına ulaştırmak.

ratık

  • Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak.
  • Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek.

re'ree

  • Gözü tez tez döndürmek.
  • Koyun çağırmak.

rebk

  • Karıştırmak.

ref

  • Ortadan kaldırmak.

ref etmek

  • Ortadan kaldırmak.

ref' etmek

  • Ortadan kaldırmak.

refetmek

  • Kaldırmak.

rehan

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Denemek, tecrübe etmek.
  • At yarıştırmak, müsabaka.

rencide etmek

  • İncitmek, kırmak.

resa'

  • Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe "resise" derler.)

resmiyet

  • Bk. resmiyyet.
  • Resmiyete dökmek: Resmîleştirmek, resmîlik kazandırmak.

retk ü fetk

  • Noksanları düzelterek idare etme.
  • Ayırmak ve bitiştirmek.
  • İyi idare etme.

retm

  • Kırmak.

retn

  • Karıştırmak.

revnak / رونق

  • Parlaklık. (Arapça)
  • Revnak vermek: Canlılık kazandırmak. (Arapça)

rezz

  • Bir şeyi yere batırmak.
  • Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi.

rism

  • Kırmak.
  • Bulaştırmak.

riyakar / riyakâr

  • Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.

rü'yet

  • Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.
  • Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek.
  • Araştırmak.

rububiyet

  • Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti.
  • Artırmak. Ziyade kılmak.

rud

  • Irmak, çay. (Farsça)
  • Saz teli, saz kirişi. (Farsça)
  • Kemençe. (Farsça)

rudbar

  • Irmak kenarı. (Farsça)
  • Büyük ırmak. (Farsça)

rüyun

  • Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ' : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak.

şa'b

  • Ayrılmak. Dağılmak.
  • Islah etmek, düzeltmek.
  • Helâk etmek.
  • Kırmak.

sa'k

  • Ansızın düşmek.
  • Çağırmak.
  • Helâk olmak.

sa'saa

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

safd

  • Yağlamak.
  • Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.

safileştirmek / sâfileştirmek

  • Arındırmak.

sagsaga

  • Dişi çıkmamış küçük oğlan.
  • Bir şeyi ısırmak.

sahl

  • Ses kısıklığı. Ses bozukluğu.
  • Boğazını boğup şiddetle çağırmak.

sakar

  • (Çoğulu: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu.
  • Çok ekşimiş süt ve pekmez.
  • Bir şeyi kırmak.

şakk-ı asa / şakk-ı asâ

  • Değneği kırmak. (Farsça)
  • Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak. (Farsça)

şakku'l-asa / şakku'l-âsâ

  • Değneği kırmak; mecâz.

sala / salâ

  • Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)

sarha

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.

sarm

  • (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.

sarr

  • Kesenin ağzını bağlamak.
  • Hıfzetmek.
  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yukarı kaldırmak.
  • Zammetmek, artırmak.

şat'

  • Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı.
  • Su arkı.
  • Cima etmek.
  • Bağlayıp sağlamlaştırmak.

şatt / شط

  • Irmak kenarı.
  • Irmak, büyük nehir. (Arapça)

savh

  • Yarmak.
  • Ayırmak.
  • İşitmek, duymak.

savt

  • Ses. Bağırmak.
  • (Çoğulu: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç.
  • Bir şeyi diğerine karıştırmak.

sayehan

  • Çağırmak.

se'see

  • Suya kandırmak.

şebh

  • Çekmek.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

şebk

  • Karıştırmak.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.

şedh

  • Baş yarmak.
  • Kırmak.
  • Atın yüzünde beyazlığın çok olması.

sef'

  • Alâmet. İşaret.
  • Yandırmak.
  • Kara etmek.
  • Çekmek.

şehrud

  • Büyük ırmak. Nehir. (Farsça)

selg

  • Ayırmak.
  • Yarmak.

selk

  • Bir yerden haber getirmek.
  • Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak.
  • Katı ve sert söylemek.
  • Çağırmak.

selsebil

  • Cennet'te bir çeşme veya ırmak.
  • Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
  • Cennetteki bir çeşme veya ırmak.

selsele

  • Ulaştırmak, vardırmak.
  • Zincir örmek.

şematetkarane / şematetkârane

  • Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak. (Farsça)

seriyy

  • (Çoğulu: Esriye-Seryân) Nefis.
  • Kavi, kuvvetli.
  • Reis.
  • Küçük nehir, ırmak.

serv

  • Mal artırmak.
  • Suyun çok olması.

sevahil

  • (Tekili: Sahil) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.

şevb

  • Karıştırmak.
  • İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.

şezat

  • Budak kırmak.
  • At sineği.
  • Bir gemi cinsi.
  • Tuz.
  • Kuvvet ve şiddet bakiyyesi.
  • Ağaç ismi.

sıkke

  • Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
  • Ulaştırmak.

silis-ül-bevl

  • Devamlı idrar kaçırmak. İdrârını tutamamak.

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

sırhak

  • Çağırmak.

sofestai / sofestaî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar

sofizm

  • Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve Lâedriye "Septizm" adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm'dan) (Fransızca)

staj

  • Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma. (Fransızca)

süyuh

  • (Tekili: Seyh) Akarsular, nehirler, ırmaklar.
  • Çizgili elbiseler.

ta'bid

  • Mükerrem etmek.
  • Katran bulaştırmak.
  • Hizmet etmek.
  • Zelil etmek.
  • Zelil etmek, kepaze yapmak.

ta'bie

  • Karıştırmak.
  • Beslemek, terbiye etmek.
  • Hazırlamak.

ta'did

  • Mübâlağa ile ısırmak.

ta'dil

  • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
  • Hafifletmek.
  • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
  • Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.

ta'kib

  • Gözlemek.
  • Yolunda gitmek.
  • Peşinden yürümek.
  • Suçlunun suçunu araştırmak.
  • Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi.
  • Bir şeyi ciddiyetle istemek.

ta'kibat / ta'kibât

  • Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.

ta'lim

  • Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman.
  • Öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, belli etmek, idman.

ta'mik

  • Derinleştirmek, inceden inceye araştırmak.
  • (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak.
  • İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.

ta'rib / ta'rîb / تعریب

  • Arapçalaştırma. (Arapça)
  • Ta'rîb edilmek: Arapçalaştırılmak. (Arapça)
  • Ta'rîb etmek: Arapçalaştırmak. (Arapça)

ta'tif

  • Şefkat uyandırmak. Acındırmak.

ta'vid

  • (Deve) çok yaşamak.
  • Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek.

ta'vis

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

ta'yin

  • Yerini belli etmek.
  • Vazifeye göndermek, vazifelendirmek.
  • Ayırmak.
  • Tayın, erzak.

ta'zir

  • Kusur ve özür etme.
  • Aslı olmayan özürler beyan etme.
  • Necis bulaştırmak.

taaccüb / تعجب

  • Şaşırma. (Arapça)
  • Taaccüb etmek: Şaşırmak. (Arapça)

tadavvür

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • İnlemek.
  • Açlık.

tadlil

  • Doğru yoldan sapıtmak.
  • Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.

tadri'

  • Yakın etmek, yaklaştırmak.

tadriye

  • Kandırmak.
  • Çok hırslı olmak.

tafh

  • Kaldırmak.
  • Dolu olmak.

tagdiye

  • Sabah yemeği yedirmek.
  • Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek.

tağrib / tağrîb

  • Tağrîb etmek: Uzaklaştırmak.

tagrid

  • Çağırmak.
  • Kuş ötmek.

tagriz

  • Batırmak.
  • Çekirgenin kuyruğunu yere batırması.

tagşiş

  • (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak.
  • Aklı gidermek.
  • Hayran etmek.

tah

  • Atmak.
  • Uzaklaştırmak, ırak etmek.
  • Cimâ etmek.

tahammül

  • Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak.
  • Sabretmek. Katlanmak.
  • Kaldırmak.
  • Yüklenmek, yükü üstüne almak, kaldırmak.
  • Sabretmek, katlanmak.

taharri / taharrî / تحری

  • (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
  • Arama. (Arapça)
  • Araştırma. (Arapça)
  • Taharrî edilmek: (Arapça)
  • Aranmak. (Arapça)
  • Araştırılmak. (Arapça)
  • Taharrî etmek: (Arapça)
  • Aramak. (Arapça)
  • Arştırmak. (Arapça)

taharri-i hakikat

  • Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.

tahattüm

  • Kırmak.

tahayyül

  • (Çoğulu: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak.

tahayyür

  • Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak.

tahaz

  • Birbirini kandırmak, aldatmak.

tahdid / tahdîd / تحدید

  • Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek.
  • Tarif etmek.
  • Bir şeyi kasdetmek.
  • Keskin etmek. Bilemek.
  • Sınırlandırma. (Arapça)
  • Tahdîd edilmek: Sınırlandırılmak. (Arapça)
  • Tahdîd etmek: Sınırlandırmak. (Arapça)

tahfif

  • (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma.
  • Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek.
  • Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak.
  • Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.

tahfir

  • Utandırmak.
  • Aman vermek.

tahfiz

  • Aşağı indirmek.
  • Asan etmek, kolaylaştırmak.

tahh

  • Kırmak.

tahkik / تحقيق

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He
  • Araştırma, gerçeği arama. (Arapça)
  • Tahkik edilmek: Araştırılmak. (Arapça)
  • Tahkik etmek: Araştırmak. (Arapça)

tahkim / تحكيم

  • Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek.
  • Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek.
  • Birisini fesattan men'eylemek.
  • Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.
  • Sağlamlaştırmak.
  • Sağlamlaştırma. (Arapça)
  • Tahkim edilmek: Sağlamlaştırılmak. (Arapça)
  • Tahkim etmek: Sağlamlaştırmak. (Arapça)

tahkimat / tahkimât

  • Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahliye

  • (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak.
  • Tatlılandırmak.
  • Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.

tahmil etmek

  • Yüklemek, mânâlandırmak.

tahr

  • Uzaklaştırmak. Irak etmek.
  • Atmak.
  • Göz çapağını dışarı atmak.
  • Seri, hızlı.
  • Oku uzak giden yay.

tahrif

  • (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak.
  • Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek.
  • Başka tarafa meylettirmek.

tahriş

  • Aldatıp kandırmak.
  • Koparmak.

tahris / تحریص

  • Hırslandırma. (Arapça)
  • Tahrîs etmek: Hırslandırmak. (Arapça)

tahriz

  • (Çoğulu: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma.
  • Kandırmak.
  • Koparmak.

tahsif

  • Nâlin yaptırmak.

tahsis / تخصيص

  • (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak.
  • Bir şey veya bir kimse için ayırmak.
  • Kredi. Tazminat.
  • Özgü kılma, ayırma. (Arapça)
  • Tahsis edilmek: Ayırılmak. (Arapça)
  • Tahsis etmek: Ayırmak. (Arapça)

tahsisen

  • Birine ayırmakla.

tahviye

  • Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.

tahzib

  • (Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak.

tahzir / tahzîr / تحذیر

  • Sakındırma. (Arapça)
  • Tahzîr etmek: Sakındırmak. (Arapça)

takallu'

  • Ayağını kuvvetiyle kaldırmak.
  • Yerinden kopmak.

takammüm

  • Evin süprüntüsünü ayırmak.

takaza

  • Başa kakmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Hakkını isterken borçluyu zorlamak.

takdim

  • (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak.
  • Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak.
  • Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak.
  • Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek.

takip

  • Gözetmek, yolunda gitmek, peşinden yürümek, suçlunun suçunu araştırmak, izlemek.

taklidi / taklidî

  • Araştırmaksızın taklide dayanan.

taklidi iman / taklidî iman

  • Araştırmaksızın, taklide dayanan iman.

takrib etmek

  • Yakınlaştırmak.

takrir

  • İyi ifade etmek. Bildirmek.
  • Ağzından anlatmak.
  • Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek.
  • Resmî olarak yazı ile bildirmek.
  • Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek.
  • Siyasî nota.

taksif

  • Çok kırmak.

taksim-i akli / taksim-i aklî

  • Akıl ve fikir yoluyla bir konuyu bölümlere ayırmak.

takyir

  • Zifte bulaştırmak.

talak / talâk

  • Boşamak. Boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşamak, boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.

tangim

  • Avazlandırmak, seslendirmek.

tansif

  • (Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.

tansis etmek

  • İnceden inceye araştırmak ve delille ispat etmek.

tard etmek

  • Uzaklaştırmak, kovmak.

tardetmek

  • Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.

tared

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Sürüp reddetmek.

tarh

  • Uzaklaştırmak.
  • Vaz' etmek.
  • İndirmek.
  • Bırakmak, elinden atmak.
  • Yerleştirmek.
  • Temel bırakmak.
  • Mat: Çıkarma.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvuf yolu; insanları mânen olgunlaştırmak, terbiye etmek, yetiştirmek için, tasavvuf büyüklerinin tâkib ettikleri yol.

tarsin

  • Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek.
  • Bilmek.
  • Metanet ve cesaret vermek.

tarsin etmek

  • Sağlamlaştırmak.

tartabe

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

tarümar / târümâr / تارومار

  • Dağınık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Târümâr etmek: (Farsça)
  • Dağıtmak, karıştırmak. (Farsça)
  • Perişan etmek. (Farsça)
  • Tarümâr olmak: (Farsça)
  • Dağılmak, karışmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

tasarruh

  • Şiddetle çağırmak.

tasayuh

  • Birbirine çağırmak.

tasfiye

  • Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek.
  • Hesabı kapatmak.

taskil

  • Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.

taslib

  • (Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak.
  • (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.

taslit

  • Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.

tasmim

  • Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek.
  • Muhkem kılmak.
  • İnkâr etmek.
  • Endişe edip kaçınmamak.

tasnif

  • Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak.
  • Kitap yazmak. Kitap tertib etmek.

tastim

  • Tamamlamak. Tekmil etmek.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tasvig

  • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
  • Batırmak.
  • Kuyumculuk yapmak.

tatbik

  • Yakıştırmak. Yerine getirmek.
  • Karşılaştırmak.
  • Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.
  • Benzetme, uydurma.
  • Yakıştırmak. Yerine getirmek. Bir kanun hükmünü, kaide veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.

tatmin

  • İkna etmek. Kandırmak.
  • İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.

tavsif / tavsîf / توصيف

  • Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak.
  • Bilgi, ilim.
  • Vasıflandırma, niteleme. (Arapça)
  • Tavsîf edilmek: Vasıflandırılmak, nitelenmek. (Arapça)
  • Tavsîf etmek: Vasıflandırmak, nitelemek. (Arapça)

tavsif etmek

  • Vasıflandırmak, özelliklerini anlatmak.

tavsim

  • Azalardan bir uzva zahmet vermek.
  • Kırmak.
  • Tenbellik.

tavtid

  • Bir nesneyi yerinde tutmak.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tayy

  • Bükmek, sarmak, dürmek.
  • Kaldırmak.
  • Geçmek.
  • Açmak.
  • Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak.
  • Atlama, üzerinden geçme.

tayy-i mekan / tayy-i mekân

  • Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.

tayy-ı zaman

  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tayyetmek

  • Silmek. Kaldırmak.
  • Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.
  • Geçmek, atlamak, kaldırmak.

taz'if

  • İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak.
  • Zayıf addetmek.

taziyane-i ta'zib

  • Azab vermek, azablandırmak kamçısı.

tazyik

  • Daraltmak, sıkıştırmak.
  • İcbar etmek.
  • Sıkıntı ve ızdırab vermek.
  • Zorlama, baskı.
  • Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; ga

te'dib / te'dîb / تأدیب

  • Eğitme, terbiye etme. (Arapça)
  • Cezalandırma. (Arapça)
  • Te'dîb etmek: (Arapça)
  • Eğitmek, terbiye etmek. (Arapça)
  • Cezalandırmak. (Arapça)
  • Te'dîb olunmak: (Arapça)
  • Eğitilmek, terbiye edilmek. (Arapça)
  • Cezalandırılmak. (Arapça)
  • < (Arapça)

te'hil

  • Misafire "hoş geldiniz" demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek.
  • Ehliyetli kılmak.
  • Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak.
  • Lâyık ve müstehak görmek.

te'kid / te'kîd / تأكيد

  • Pekiştirme, sağlamlaştırma. (Arapça)
  • Te'kîd etmek: (Arapça)
  • Pekiştirmek, sağlamlaştırmak. (Arapça)
  • Önceki yazıyı tekrarlamak. (Arapça)

te'lib

  • Kandırmak.

te'lif

  • Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek.
  • Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak.
  • Eser yazmak.
  • Noksan bir adedi bine çıkarmak.

te'lil

  • Tez etmek, çabuklaştırmak.

te'minat / te'minât

  • (Tekili: Te'min) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil.

te'nis

  • Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak.
  • Bir hayvanı terbiye ederek işe yarar hale getirmek.

te'nis-i ezhan

  • Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.

te'şib

  • Kandırmak.

teb'id / teb'îd / تبعيد

  • Uzaklaştırma. (Arapça)
  • Sürgün etme. (Arapça)
  • Teb'îd edilmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırılmak. (Arapça)
  • Sürgün edilmek. (Arapça)
  • Teb'îd etmek: (Arapça)
  • Uzaklaştırmak. (Arapça)
  • Sürgün etmek. (Arapça)

tebellüh

  • Ahmak olmak.
  • Suretâ ahmaklık göstermek.
  • Kaybolmuş bir şeyi araştırmak.
  • Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.

tebliğ

  • Ulaştırmak. Götürmek.
  • Bildirmek.
  • Eriştirmek.

tecavüz etmek

  • Saldırmak, sataşmak.

tecessüs / تجسس

  • Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak.
  • İç yüzünü araştırmak.
  • İç yüzünü araştırma merakı.
  • Araştırma. (Arapça)
  • Merak. (Arapça)
  • Tecessüs etmek: Araştırmak. (Arapça)

tecessüs etmek

  • Casusluk yapmak, gizlice araştırmak.

tecliz

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tecnib

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Atın ayağının eğri olması.

tecrid etmek

  • Soyutlamak, uzaklaştırmak.

tecsis

  • Kireç karıştırmak.
  • Kireçle sıvamak.
  • Binayı kireçle yapmak.

tecziye / تجزیه

  • Cezalandırma.
  • Parça parça ayırmak.
  • Cezalandırma. (Arapça)
  • Tecziye edilmek: Cezalandırılmak. (Arapça)
  • Tecziye etmek: Cezalandırmak. (Arapça)
  • Tecziye olunmak: Cezalandırılmak. (Arapça)

tecziye etmek

  • Cezalandırmak.

tedcic

  • Gökyüzünün bulutlu olması.
  • Silâh kuşandırmak.

tedliye

  • Sarkıtmak. Yukarıdan aşağıya bırakma.
  • Şaşırma, dehşete düşme.
  • Delil ve vesika hazırlama.
  • (Akıl) gitmek.
  • Ahmak etmek, salaklaştırmak.

tednir

  • Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.

tedric

  • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
  • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
  • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

tef'il

  • Fal açtırmak. Tefe'ül etmek.

tefahhuc

  • Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.

tefekkün

  • Pişman olmak.
  • Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.

tefhim

  • Ta'zim.
  • Bir şeyi kalınlaştırmak.
  • Tecvidde: Harfi kalın okumaktır. Harflerinin adına Müfahhim denir. Şunlardır: Hı, sad, dad, tı, zı, gayın, kaf, lem, rı, vav, elif. Huruf-u isti'lâda tefhim vâcibdir.

tefhir

  • Fahirlendirmek, gururlandırmak.
  • Gâlip olmakla hükmetmek.

tefkik

  • Birbirinden ayırmak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.

tefnin

  • Karıştırmak.
  • Çeşitli yapmak.

tefrii / tefrîi

  • Teferruat ve ayrıntılara ayırmakla ilgili.

tefrik / tefrîk / تفریق

  • Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak.
  • Korkutmak.
  • Ayırma, ayırdetme. (Arapça)
  • Tefrîk edilmek: Ayırılmak, ayırt edilmek. (Arapça)
  • Tefrîk etmek: Ayırmak, ayırt etmek. (Arapça)
  • Tefrîk olunmak: Ayrılmak. (Arapça)

tefrik etmek

  • Ayırmak.

tefrir

  • Ürkütmek. Kaçırmak.

tefris

  • Acıktırmak.

teftih

  • (Çoğulu: Teftihât) (Feth. den) Açmak.
  • Bırakmak.
  • Yarmak, yardırmak.
  • Geğirmek.

teftiş

  • Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve tamam yapılmasına çalışmak.
  • Sormak.
  • Ayırmak.

tegat

  • Birbirini suya daldırmak.

teharri / teharrî

  • Bir şeyi anlamak için araştırmak.

tehayüc

  • Kandırmak.

tehekkür

  • Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.

tehezzüm

  • Eliyle bir nesneyi kırmak.

tehşim

  • Zaaf vermek.
  • Kırmak.

tehzi'

  • Kırmak.

tekdim

  • Çok ısırmak.

tekfil

  • Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme.
  • Boynuna aldırmak.

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

teksif / teksîf / تكثيف

  • Yoğunlaştırma. (Arapça)
  • Toplama. (Arapça)
  • Teksîf etmek: Yoğunlaştırmak. (Arapça)

teksir

  • (Çoğulu: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.

tektib

  • Askeri bölük bölük etmek, bölüklere ayırmak.
  • (Ketebe. den) Yazdırma.

tekvir

  • Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak.
  • Toplamak. Cemolmak.
  • Başa sarık sarmak.

telcin

  • Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak.
  • Kalınlaştırmak.

telfik

  • Birleştirme, ekleme. İstif.
  • Bir yere getirip ulaştırmak.

tell

  • (Çoğulu: Tilâl) Tepe, yığın, küme.
  • Düz yer üstüne yatırmak.

telmiz

  • Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek.
  • Tattırmak.
  • Yedirmek.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

telvis

  • (Çoğulu: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek.
  • Mc: Bozmak, berbat etmek.

temayüt

  • Birbirinden ayırmak.

temessül etmek

  • Şekillendirmek, canlandırmak.

temlih

  • Tuzlamak. Tuza yatırmak.
  • Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli, cinaslı ve güzel) söz söylemek.

temlik

  • Mal sahibi etmek. Birine mülkü kazandırmak, sahib etmek.
  • Mülk olarak vermek.

temrih

  • Hafifçe sürme. Uğuşturma.
  • Bulaştırmak.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

temzic

  • Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek.
  • Bir kimseye bir şey vermek.

temzig

  • Ayırmak.
  • Dağıtmak.

tenabüz

  • Birbirine lâkap takıp çağırmak.

tenadi

  • Birbirine nida etmek, çağırmak.
  • Bir araya toplanma.

tenattu'

  • Çok arıtmak.
  • Ayırmak.

tenattus

  • Dikkatle tecessüs etmek, araştırmak.
  • Ayırmak.

tenbih

  • (Çoğulu: Tenbihât) Göz açtırmak.
  • Gafletten ikaz etmek. Faaliyetini arttırmak.
  • Sıkı emir vermek.
  • Bir işin yapılacağı hakkında yapılan nasihat.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenfil

  • Ziyade etmek, çoğaltmak.
  • Kandırmak.

tenhıye

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Gidermek.
  • Silkmek.
  • Çıkarmak.

tenkib

  • Dolaşıp gezmek.
  • Ticaret yapmak. Tefahhus etmek.
  • İnceden inceye araştırmak.

tenkil

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.

tenkis

  • Noksanlaştırmak. Azaltmak. İndirmek.

tenmiye / تنميه

  • (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek.
  • Fesad veren haber yetiştirmek.
  • Ateş içine odun atmak.
  • Geliştirme, artırma, nemalandırma. (Arapça)
  • Tenmiye etmek: Geliştirmek, artırmak. (Arapça)

tenzik

  • (At) ayaklarını yukarı kaldırmak.

terbil

  • Ayırmak.

terbiye

  • Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.
  • Edeblendirme, cezâlarını verme.

tergib / tergîb / ترغيب

  • Rağbet ettirme, istek uyandırma. (Arapça)
  • Tergîb etmek: Rağbet ettirmek, istek uyandırmak. (Arapça)
  • Terhîb etmek: Gözünü korkutmak. (Arapça)

terhim

  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

tervic

  • Revaç vermek. Değerini arttırmak.
  • Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.

terviç etmek

  • Kıymet ve değerini arttırmak.

tesbian

  • Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak.

tescih

  • (Eşek) dişiyle bir yerini tutup ısırmak.

tescir

  • Tennur yakmak.
  • Denizi kurutmak.
  • Boşaltmak ve doldurmak.
  • Ağlayarak çağırmak.

teşcir / teşcîr

  • Teşcîr etmek: Ağaçlandırmak.

teshil / teshîl / تسهيل

  • Kolaylaştırma. (Arapça)
  • Teshîl etmek: Kolaylaştırmak. (Arapça)

teshil etmek

  • Kolaylaştırmak.

teşhis

  • Şahıslandırma. Şekil ve suret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama. Tanıma.
  • Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek.
  • Edb: Canlılandırmak, suretlendirmek.
  • Eşyaya şahsiyet vermek.

teşhit

  • Kana bulaştırmak.

teskin / teskîn / تسكين

  • Yatıştırma, sakinleştirme. (Arapça)
  • Teskîn etmek: Yatıştırmak, sakinleştirmek. (Arapça)
  • Teskîn olmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

teslih / teslîh / تسليح

  • Silahlandırma. (Arapça)
  • Silahlandırılma. (Arapça)
  • Teslîh edilmek: Silahlandırılmak. (Arapça)
  • Teslîh etmek: Silahlandırmak. (Arapça)

tesmir

  • Koyu nesneye su katıp duru etmek.
  • İksir ile sağlamlaştırmak.

tesmiye / تسميه

  • Adlandırma. (Arapça)
  • Tesmiye edilmek: Adlandırılmak, denilmek. (Arapça)
  • Tesmiye etmek: Adlandırmak, demek. (Arapça)
  • Tesmiye olunmak: Adlandırılmak, denilmek. (Arapça)

tesri' / tesrî' / تسریع

  • Hızlandırma. (Arapça)
  • Tesrî' edilmek: Hızlandırılmak. (Arapça)
  • Tesrî' etmek: Hızlandırmak. (Arapça)

tesrian

  • Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için.

tesrib

  • Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır.
  • Darılma. Ayıplama.
  • Başa kakma.

teşric

  • Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak.
  • Kerpiçi yerinden ayırmak.

tesrid

  • Davar boğazlandığında daha soğumadan bir yerini kesmek veya kırmak.

teşrih

  • Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak.
  • Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.

teşrihat

  • Açıklamak, tafsilât vermek, inceden inceye araştırmak.

tesvit

  • Karıştırmak.

teşyid

  • Müşeyyed etmek. Binayı yükseltip sağlamlaştırmak.

tetrih

  • Tasalandırmak. Hüzünlendirmek, üzmek.

tetris

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

tevriş

  • Kandırmak.

tevsik

  • Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak.
  • Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.

teyemmün

  • Uğur sayma. Bir şeyle teberrük eylemek. Bir şeyi mesut ve uğurlu saymak.
  • Ölüyü kabirde sağ yanına yatırmak.
  • "Ben Yemenliyim" demek.

tezamür

  • Birbirini kandırmak.

tezennüb

  • Kuyruk sallandırmak.

tezlik

  • Keskin yapmak.
  • Dayandırmak.

tezvic

  • Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek.

tezyid / tezyîd / تزیيد

  • Arttırma. (Arapça)
  • Tezyîd etmek: Arttırmak. (Arapça)
  • Tezyîd olunmak: Arttırılmak. (Arapça)

tezyid etmek

  • Arttırmak.

tezyil

  • Ayırmak.

ul'ul

  • Yaramazlık.
  • Çağırmak.
  • Budak.

ürdünn

  • Uyuklamak.
  • Bir büyük ırmak.

uzuf

  • Nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak.

va'b

  • Ulaştırmak, vardırmak.
  • Toplamak, cem'etmek.

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

vaks

  • Boynu vurup kırmak.

vasl

  • Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak.
  • Birleştirmek, ulaştırmak.
  • Gr: Ulama, ekleme.
  • Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir.
  • Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonrak

vats

  • Kazmak.
  • Kırmak.
  • Ayakla yere vurmak.
  • Somak denilen ot.

vehecan

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Işıklandırmak, ziya vermek.

veht

  • (Çoğulu: Vihât) Vurmak.
  • Kırmak.

velk

  • Yalan yakıştırmak.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

veşz

  • Kırmak.
  • Dar etmek, darlaştırmak.

veyh

  • Bir şeyi kandırmak makamında kullanılır.

vezr

  • Nurlu etmek, ışıklandırmak.
  • Kaftan eteğine birşey koyup götürmek.

vikaye / vikâye / وقایه

  • Koruma. (Arapça)
  • Vikâye etmek: Korumak, esirgemek, kayırmak. (Arapça)

vitas

  • Kazmak.
  • Kırmak.

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

yaver / yâver

  • Komutanların yanında bulunan ve onların emirlerini yazmakla ve gerektiğinde yerine ulaştırmakla görevli subay.

za'k

  • Çağırmak, bağırmak.

za'zaa

  • Doldurmak.
  • Ayırmak.
  • Rüzgâra savurmak.

zahm

  • Galebe etmek.
  • Omuz vurmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Tazyik.

zakv

  • Çağırıp bağırmak.

zamm / ضم

  • Ekleme, arttırma. (Arapça)
  • Zamm edilmek: Eklenmek, arttırılmak. (Arapça)
  • Zamm etmek: Eklemek, arttırmak. (Arapça)
  • Zamm olunmak: Eklenmek, ilave edilmek. (Arapça)

ze'r

  • Arslan kükremesi.
  • Çağırmak ve kükremek mânâsına mastar.

zecel

  • Avaz, ses, savt.
  • Mübâlağa ile çağırmak.

zecre

  • Çağırmak, bağırmak, sayha.
  • Men'etmek, engel olmak.

zelahlah

  • (Çoğulu: Zelahlahât) Büyük çanak.
  • Aceleci ve uzun boylu adam.
  • Derin olmayan ırmak.

zemcere

  • (Çoğulu: Zemâcir) Şiddetle çağırmak.

zemr

  • Savaşmak.
  • Bir nesne ile kandırmak.

zerr

  • Zerre, en küçük parça.
  • Karınca yumurtası.
  • Ayırmak.

zevd

  • Ayırmak.
  • Uzaklaştırmka, ırak etmek.
  • Defetmek, menetmek.

zevzat

  • Doğurmak.
  • Sür'atle gitmek.
  • Reddedip uzaklaştırmak.