LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Icak ifadesini içeren 195 kelime bulundu...

acz-i zati / acz-i zâtî

  • Varlığın öz niteliği olan âcizlik (ateşin öz niteliği olan sıcaklık gibi).

agarr

  • Çok sıcak gün.
  • Kendini beğenmiş.
  • Asil, âlicenâb.
  • Beyaz.

agarr-ül eyyam / agarr-ül eyyâm

  • En sıcak gün.

agmad

  • (Tekili: Gımd) Bıçak ve kılıç kınları.

aharr

  • Daha sıcak, en sıcak.

ahte

  • Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) (Farsça)
  • Husyesi çıkarılmış hayvan. (Farsça)

akak

  • Sıcak çok olmak.

akik

  • Bunaltıcı sıcaklık.

al / âl

  • Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
  • Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap.
  • Hile, tuzak.

alem-i hararet / âlem-i hararet

  • Sıcaklık âlemi.

asib

  • Dolmuş bağırsak.
  • Katı nesne, şedid.
  • Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
  • Talihsizlik.

bad-ı semum / bâd-ı semûm

  • Çölde, sıcakta gündüz esen sıcak yel. Sam yeli. Zehirli rüzgâr.

bagel

  • Ilık su. Sıcak ve soğuk olmayan, harareti ikisinin arasındaki bir ısıda olan su. (Farsça)

bahur / bahûr / bâhûr / باخور

  • Çok sıcak. Çok sıcaklık.
  • Sıcakta yerden yükselen buhar.
  • Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
  • Aşırı sıcak. (Arapça)

banbu

  • (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.

barih

  • (Çoğulu: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.

bevarih

  • (Tekili: Bârih) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.

beyzat-ül harr

  • Şiddetli sıcaklık.

cahim

  • Çok sıcak yer.

çak

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)

cefn

  • Göz kapağı.
  • Asma çubuğu.
  • Bıçak ve kılıç kını.

çeh

  • Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı. (Farsça)

cehennemi / cehennemî / جهنمى

  • Cehennemlik. (Arapça - Farsça)
  • Cehennem gibi sıcak. (Arapça - Farsça)

cemder

  • Bir cins bıçak veya kama. (Farsça)

cemerat

  • (Tekili: Cemre) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

cerm

  • (Çoğulu: Cürüm) Bir cins Arap sandalı.
  • Kat'. Kesme.
  • Günahkâr olma, günah işleme.
  • Koyun kırkma.
  • Sıcak, sıcaklık.

cial

  • (Çoğulu: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.

cürum

  • Sıcak, çukur yer.

cüzae

  • Bıçak sapı.

def'

  • Sıcaklık.

dehre

  • (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak. (Farsça)

demg

  • Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak.
  • Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.

derecat-ı hararet

  • Sıcaklık dereceleri.

derece-i hararet

  • Sıcaklık derecesi.

ecce

  • (Çoğulu: İcâc) Sıcak fazla olmak.
  • Karışmak.

ecem

  • (Çoğulu: Acâm) Çok fazla sıcak.

ekalim-i harre / ekalim-i hârre

  • Sıcak iklimler, ülkeler.

ekke

  • Pek sıcak gün.

erke

  • Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.

esliha-i cariha / esliha-i câriha

  • Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

eyir

  • Sıcak yel.

fatir

  • Durgun, füturlu, gevşek.
  • Ilık, az sıcak.

fesa

  • Bıçak.

germ / گرم

  • Sıcak. Kızgın. (Farsça)
  • Çabuk öfkelenen. (Farsça)
  • Gayretli, hamiyetli. Tez meşreb. (Farsça)
  • Sıcak, kızgın.
  • Sıcak. (Farsça)

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

germa / germâ / گرما

  • Sıcak. (Farsça)
  • Sıcak. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)

germa-peyma

  • Sıcaklık ölçeği. Termometre. (Farsça)

germabe

  • Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca. (Farsça)

germi / germî / گرمى

  • Hararet, sıcaklık, kızgınlık. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)

germiyyet

  • Sıcaklık, hararet. Ateşli ve hızlı çalışma.

gizlik

  • Uzun saplı kalemtraş. (Farsça)
  • Bıçak, çakı, kılıç gibi şeylerin keskin olan tarafı. (Farsça)

gullet

  • Sıcaklık.
  • Susuzluk harareti.

hacire

  • (Çoğulu: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan.
  • (Çoğulu: Hevâcir) Günün en sıcak anları.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

hamm

  • Çok sıcaklık, şiddetli hararet.

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

hamvi / hamvî

  • Sıcaklık.

hancer

  • Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.

hararat / harârât

  • Hararetler, sıcaklıklar.

hararet / harâret / حرارت / حَرَارَتْ

  • Isı, sıcaklık.
  • Sıcaklık.
  • Sıcaklık, ısı.
  • Sıcaklık. (Arapça)
  • Sıcaklık.

hararet-bin

  • Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet. (Farsça)

hararet-i heva / hararet-i hevâ

  • Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.

hararet-i ruh

  • Ruhun sıcaklığı.

harir

  • İpek. İpekten yapılmış.
  • Harâretli. Sıcak.

harr

  • Hararet, sıcaklık. Sıcak.
  • Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.

harr-ı şedid

  • Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.

harre / hârre

  • Çok sıcak.

harur

  • Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı.
  • Gece esen sıcak rüzgâr.

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

hayda'

  • Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap.

hayzeran

  • Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.

hecir

  • Yaz mevsiminde öğle vaktindeki sıcaklık.
  • Otun kuruması.
  • Büyük havuz.

hecr

  • Ayrılık, firak.
  • Tıb: Sayıklamak. Hezeyan.
  • Çok sıcak günlerde öğle vakti.

herec

  • Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.

hevacir

  • (Tekili: Hâcire) Günlerin en sıcak olan anları.
  • Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler.
  • (Hücr) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.

heyf

  • Sıcak rüzgâr.

hezaren

  • Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.

hırkat

  • Hararet, sıcaklık, yanma.

hurma

  • Bir sıcak iklim meyvesi. (Farsça)
  • Hurma şeklinde yapılan hamur tatlısı. (Farsça)

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

ılgam

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi göüren yer. Serap, pusarık.

ılgımsalgım

  • Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

ılık

  • Ne sıcak ne soğuk. Az ısınmış veya sıcaklığı kırılmış.

inbisat

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.

infizac

  • Sıcaklık verme, ısı verme.
  • Buharlaşma.
  • Terleme.

ışki / ışkî

  • İki ucu saplı eğri bıçaktır ve deri ve tahta kazımakta kullanılır.

ismail

  • Peygamberlerdendir. İbrahim'in (A.S.) oğludur. Küçükken İbrahim'e (A.S.), oğlunu Allah için kurban etmesi emredildi. Halilullah olan İbrahim, İsmail'i (A.S.) kurban etmek isterken Cenab-ı Hak koç gönderdi. Mu'cize zâhir oldu. Bıçak İsmail'i kesmedi, yerine koç kurban edildi. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.

izmil

  • Keskin demir.
  • Çekiç.
  • Deri kesmekte kullanılan bıçak.

kama

  • İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak.
  • Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi.
  • Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kard / kârd / كارد

  • Bıçak. (Farsça)
  • Bıçak. (Farsça)

kasam

  • Şiddetli sıcaklık.
  • Güzellik.

kasatura

  • Süngü gibi tüfeğin namlusu ucuna takılan veya bel kayışına asılı olarak taşınan bir çeşit bıçak.

kayz

  • Yaz mevsiminin en sıcak zamanları.

kelale / kelâle

  • Akrabalığı uzaktan olma.
  • Yorulma, tükenme.
  • Bıçak kör olma.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kimad

  • Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.

kımcar

  • Bıçak kını.

kırab

  • Kılıç veya bıçak kını.

kufai / kufaî

  • Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.

lahis

  • Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.

lane-i nermin / lâne-i nermin

  • Sıcak ve yumuşak yuva.

lazım-ı zati / lâzım-ı zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ, sıcaklık ateşin lâzım-ı zâtîsidir.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

letm

  • Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.

leyyin-ül canib / leyyin-ül cânib

  • Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.

lükk

  • Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı.
  • Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.

lüzum-u zati-i tabii / lüzum-u zâti-i tabiî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ tam olmasa da "Ateşin lüzum-u zâti-i tabiîsi sıcaklıktır." denilebilir.

ma'mean

  • Çok fazla sıcaklık.

mela

  • (Çoğulu: Emlâ) Ova, sahra.
  • Vakit.
  • Sıcak kül.

melil / melîl

  • Kül içinde pişirilen ekmek.
  • Hararet, sıcaklık.
  • Üzgün, kederli. Melul.

memalik-i harre / memalik-i hârre / memâlik-i harre

  • Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
  • Sıcak memleketler.

mertebe-i nariye / mertebe-i nâriye

  • Yakıcılık, sıcaklık derecesi.

meşarit

  • (Tekili: Mişrat) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.

mesnun

  • Sünnet olan. Sünnet olmuş olan.
  • Âdet edilen şey.
  • Bilenmiş bıçak.
  • Üzerinden ömürler geçmiş olan.
  • Şekillendirilmiş.
  • Kalıba dökülmüş.
  • Kokusu değişmiş.

mezbele

  • (Çoğulu: Mezâbil) Otun sıcaktan solacak olduğu yer.

mihleb

  • (Çoğulu: Mehâlib) Yırtıcı kuşların tırnağı, pençesi.
  • Orak, bıçak.

mincere

  • Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya "necire" derler.)

mıntıka-i harre / mıntıka-i hârre

  • Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası.
  • Sıcak bölge.

mıntıka-i harre ehli

  • Sıcak bölge halkı.

mişrat

  • (Çoğulu: Meşârit) Keskin bıçak.

miyah-ı harre / miyah-ı hârre

  • Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.

mizan-ül harare

  • Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)

mizanülhararet / mizânülhararet

  • Termometre; sıcaklık ölçen âlet.

mizbah

  • Bıçak.

mücahafe

  • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
  • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

müde'as

  • Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur.
  • Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.

mus

  • Bıçak.

müstehamm

  • Sıcak su mevzii, hamam.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

naire

  • (Çoğulu: Nevâir) Alev, ateş.
  • Hararet, sıcaklık.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nar-ı beyza

  • "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir.
  • Bir meyve adı.

nar-ı hayat

  • Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti.

nar-ı merkeziye

  • Merkezdeki ateş, sıcaklık.

nimgerm

  • Pek sıcak olmayan. Ilık. (Farsça)

radafe

  • (Çoğulu: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)

ramaz

  • Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak.
  • Kesinleştirmek.

rasadhane / rasadhâne

  • Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer. (Farsça)

sahanet

  • Kızgınlık, sıcaklık.

sahin

  • (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.

sahn

  • Sıcaklık, harâret.
  • Sıcaklık, boşluk.

samyeli

  • Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.

sarrar

  • Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.

satur

  • (Çoğulu: Sevâtir) Satır, büyük bıçak.

sayhud

  • Çok sıcak olan gün.

şebib

  • Bıçak üstüne sürçmek.

sedare

  • Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.

sehah

  • Yumuşak ve sıcak yer.

seham

  • Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler.
  • Sıcak esen rüzgâr.

sehanet

  • Sıcaklık.

sekkak

  • Bıçakçı, çakıcı.

sempati

  • Cana yakınlık, sıcak kanlılık. (Fransızca)
  • Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. (Fransızca)

semum

  • Zehirli şey.
  • Sam yeli.
  • Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.

serab

  • Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.
  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.

serdab

  • Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. (Farsça)
  • Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen (Farsça)

sevatir

  • (Tekili: Sâtur) Büyük bıçaklar, satırlar.

şibab

  • Bıçak üstüne sürçmek.
  • At neşesi.

şiddet-i hararet

  • Şiddetli sıcaklık.

sikkin / sikkîn / سكين

  • Bıçak.
  • Bıçak. (Arapça)

silan

  • Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.

şuayb

  • Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm k

şüfre

  • (Çoğulu: Eşfâr) Yassı büyük bıçak.
  • Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı.
  • Kılıç ağızı.
  • Kirpik biten yer.

süham

  • Yabanda biten ot.
  • Yaz ısısı.
  • Sıcak yel.
  • Tegayyür, değişme.
  • Ziyan, zarar.

suhnan

  • Sıcak, kızgın.
  • Sıcak gün.

sühunet / sühûnet / سخونت

  • Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi.
  • Sıcaklık, hararet.
  • Sıcaklık. (Arapça)

sult

  • (Çoğulu: Eslât) Büyük bıçak.

suz

  • Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. (Farsça)

tab / tâb / تاب

  • Güç. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)
  • Parlaklık. (Farsça)
  • Kıvrım. (Farsça)
  • Eğen, büken. (Farsça)
  • Aydınlatan. (Farsça)

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tantil

  • Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.

tasabbüb

  • Dökülmek.
  • Bahadır olmak, kahraman olmak.
  • Sıcaklığın artması.

tasavvuh

  • Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.

tebhih

  • Sıcaklığın az olması.

tef

  • Buhar. (Farsça)
  • Sıcaklık, hararet. (Farsça)

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

termik

  • Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili. (Fransızca)

termos

  • yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.

tevagguz

  • Çok sıcak olmak.

tevgir

  • (Mübalağa ile) Sıcaklatmak.

tibrak

  • Bıçak.

tizna

  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin keskin olan ağız tarafı. (Farsça)

tumrus

  • Sıcak külde pişmiş ekmek.

vahid-i kıyasi / vâhid-i kıyasî

  • Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.

vegire

  • Kızmış taş ile sıcaklık verilerek pişirilen süt.

vegre

  • Sıcaklığın çok olması.

vehec

  • Ateş sıcaklığı.

vehic

  • Ateşin sıcaklığı.

vemd

  • Gazap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Sıcaklığın artması.

zahire

  • (Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.

zatiye / zâtiye

  • Bizzat var olan öz nitelik; sıcaklığın, ateşin kendi zâtında var olması gibi.

zeveban etmek

  • Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı hâline geçmesi. Erimiş olması.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın