LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Hudut ifadesini içeren 35 kelime bulundu...

adem-i tahdid

  • Sınırsızlık, hudutsuz olma.

aksa-yı bilad / aksâ-yı bilâd

  • Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.

avasım

  • (Tekili: Asıme) Temiz, ismetli kimseler.
  • Hudut şehirleri.

bahr-i bikeran / bahr-i bîkerân

  • Hudutsuz, sınırsız deniz.

darb

  • (Çoğulu: Dürub) Kapı, bâb.
  • Büyük, geniş sokak.
  • Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.

der-bend

  • Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. (Farsça)
  • Anahtarsız kapı. (Farsça)

der-bendçi

  • Kale veya hudut muhafızı.

derbend / دربند

  • Dar geçit. (Farsça)
  • Sınır kalesi. (Farsça)
  • Hudut. (Farsça)

dımar

  • Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi.
  • Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal.
  • Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç.
  • Gizli.

eb'ad-ı namahdud / eb'âd-ı nâmahdud

  • Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.

farisan

  • (Tekili: Fâris) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.

fevkalhad

  • (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.

feza-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlâk

  • Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.

gayr-ı mahdud

  • Hudutsuz, uçsuz bucaksız, sonsuz.

hadd

  • Hudut. Çizgi. Sınır.
  • Cürüm.
  • Salahiyyet.
  • Şeriatça verilen ceza.
  • Derece. Son derece. Münteha.
  • İnsana ârız olan şiddet ve titizlik.
  • Def etme. Men etmek.
  • Keskin. Sivri.
  • Sert. Gergin.
  • Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas.

hadid

  • Demir, çelik. Sert, kavi olan.
  • Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz.
  • Hudut ve sınır komşusu.

hem-hudud

  • Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi. (Farsça)

hudud

  • Sınırlar, hudutlar.
  • (Tekili: Hadd) Sınırlar, hudutlar.
  • Uçlar. Bucaklar.
  • Şeriatın cezâ hükümlerinin tatbiki.

hudud-u memalik

  • Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.

irtibat

  • Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık.
  • Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.

kantar

  • Ağırlık ölçüsü âleti.
  • Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir.
  • Kırk okka.

limited

  • Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.

merz

  • Toprak, yer. (Farsça)
  • Sınır, hudut. (Farsça)

merzban

  • Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli. (Farsça)

merzvan

  • Hudut muhafızı, sınır beyi. (Farsça)

muhadde

  • (Hadde. den) Bilenmiş.
  • Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış.

na-mahdud

  • Hudutsuz, sınırsız, sonsuz. (Farsça)

namahdud / nâmahdud

  • Sınırsız, hudutsuz.

namahdut / nâmahdut

  • Hudutsuz, sınırsız.

sağr / ثغر

  • Sınır, hudut. (Arapça)

serhad

  • Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.

serhadlu / serhadlû

  • Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.

sırat

  • Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.

tahdid

  • Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek.
  • Tarif etmek.
  • Bir şeyi kasdetmek.
  • Keskin etmek. Bilemek.

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar