LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Hak kelimesini içeren 478 kelime bulundu...

adalet / adâlet

  • Hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.
  • Hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma.

adalet-i hakiki / adâlet-i hakiki

  • Hakikî, gerçek adalet.

adem-i hakimiyet / adem-i hâkimiyet

  • Hâkimlik ve hükümranlığın bulunmaması.

adem-i ilm-i hakikat / âdem-i ilm-i hakikat

  • Hakikat ilminin eri, ta kendisi.

adl

  • Hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.

adl-i hakem

  • Haklıyı haksızı ayıran, hükmeden, her hakkı yerine getiren, sonsuz adalet sahibi olan Allah.

afitab-ı hak-nüma / âfitâb-ı hak-nümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren güneş.

agleb-i hükema / agleb-i hükemâ

  • Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi.

ahkemü'l-hakimin / ahkemü'l-hâkimîn

  • Hâkimlerin hâkimi olan Allah.

ahkemülhakimin / ahkemülhâkimîn

  • Hâkimlerin hâkimi olan Allah.

ahzab-ı dalalet / ahzâb-ı dalâlet

  • Hak yoldan sapan gruplar.

aktivizm

  • Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.

arş-ı hakikat

  • Hakikat zirvesi, seması.

arzu-yu tenzih-i hakikat

  • Hakikati temize çıkarma arzusu.

asfiya-i muhakkikin / asfiya-i muhakkikîn

  • Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.

ashab-ı hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

aşina-yı bezm-i hak / âşina-yı bezm-i hak

  • Hak meclisinin âşinası; Kur'ân ve iman hakikatlerine dair yapılan sohbetlere aşina olan.

aşk-ı hak

  • Hak aşkı.

aşk-ı hakikat

  • Hakikat sevgisi.

aşk-ı hakiki / aşk-ı hakikî

  • Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.

asr-ı dalalet / asr-ı dalâlet

  • Hak yoldan sapkınlık asrı.

asr-ı dalalet ve hüsran / asr-ı dalâlet ve hüsran

  • Hak yoldan sapkınlık ve zarar ve ziyan asrı.

ayat-ı furkaniye / âyât-ı furkaniye

  • Hak ile batılı ayıran Kur'ân'ın ayetleri.

ayn-ı hak / عَيْنِ حَقّْ

  • Hakkın, doğrunun ta kendisi.
  • Hakk'ın ta kendisi.

ayn-ı hak ve adalet

  • Hak ve adaletin tâ kendisi.

ayn-ı hakikat / ayn-ı hakîkat / عَيْنِ حَق۪يقَتْ

  • Hakîkatin ta kendisi.

bahr-i furkan

  • Hak ile bâtılı ayıran Kur'ân'ın denizi.

bahr-i hakaik / bahr-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

bahr-i hakikat / bahr-i hakîkat / بَحْرِ حَق۪يقَتْ

  • Hakikat denizi.
  • Hakîkat denizi.

barika-i hakikat / bârika-i hakikat

  • Hakikat parıltısı.
  • Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.

batıl / bâtıl / بَاطِلْ

  • Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi.
  • Hakikat dışı, hurafe; hak ve doğru olmayan, yalan. (hakk'ın zıddı).
  • Hakîkate zıd.

beyanat-ı furkaniye

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın açıklamaları, izahları.

bihakkın / بحق / بِحَقٍّ

  • Hakkıyla, gerçek anlamıyla.
  • Hakkıyle, tam olarak.
  • Hakkıyla, hak ederek. (Arapça)
  • Hakkıyla.

bil'istihkak

  • Hak etmek suretiyle.

bil'istihkāk / بِالْاِسْتِحْقَاقْ

  • Hak ederek.

bil-istihkak

  • Hakkıyla, hak ederek.

bilhak / بِالْحَقْ

  • Hakkıyla.

bilistihkak

  • Hak etmekle.
  • Hak etmek sûretiyle.

burhan-ı hak

  • Hakkın delili.

burhan-ı hakikat

  • Hakikat delili.

butlan

  • Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak.

cadde-i hakikat

  • Hakikatin, doğrunun olduğu cadde.

cehabize

  • Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.

cenab-ı hak / cenâb-ı hak / جَناَبِ حَقْ

  • Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah.
  • Hak olan yüce Allah.

cenab-ı hakk / cenâb-ı hakk

  • Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah.

cerbezeli

  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterecek derecede aldatıcı şey.

cereyan-ı dalalet / cereyân-ı dalâlet / جَرَيَانِ ضَلاَلَتْ

  • Haktan sapma akımı.

cevab-ı hakguyane / cevab-ı hakgûyâne

  • Hakkı söyleyen cevaplar.

cevher-i hakikat

  • Hakikatin cevheri, özü.

cevir / جور

  • Haksızlık, üzülme, üzme, zulüm. (Arapça)
  • Cevir çekmek: Acı çekmek, zulüm görmek. (Arapça)

cevr / جور

  • Haksızlık, üzme, üzülme, zulüm. (Arapça)
  • Cevr etmek: Haksızlık etmek, üzmek, acı çektirmek. (Arapça)

ciddiyat

  • Hakiki sözler. Ciddiyetler.

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

dad-bahş / dâd-bahş

  • Hakkı yerine getiren, adaletli. (Farsça)

dad-ı hak / dâd-ı hak

  • Hak vergisi, Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanı.

dadıhak / dâdıhak

  • Hak vergisi.

dalal / dalâl

  • Hak yoldan sapkınlık, inançsızlık.

dalalat / dalâlât

  • Hak yoldan sapkınlıklar, inkârlar.

dalalet / dalâlet / ضَلَالَتْ

  • Hak yoldan sapma, sapıklık, azgınlık.
  • Hak yoldan ayrılma, sapkınlık.
  • Haktan sapma.

dalalet-alud / dalâlet-âlûd

  • Hak yoldan sapmış, sapkınlık bulaşmış.

dall / dâll

  • Hak yoldan sapan.

dallin / dâllîn

  • Hak yoldan sapanlar.

dane-i hakikat / dâne-i hakikat

  • Hakikat çekirdeği, tanesi.

deccal

  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

ders-i hakaik / ders-i hakâik

  • Hakikatler dersi.

ders-i hakikat

  • Hakikat dersi.

derya-yı hakaik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

derya-yı hakikat

  • Hakikat denizi.

din-i hak / dîn-i hak

  • Hak din.
  • Hak din İslâmiyet.

din-i hakkın cevheri

  • Hak din olan İslâmın en değerli cevheri ve özü; iman.

din-i mübin / din-i mübîn

  • Hak ve hakikati açıklayan din, İslâm.

din-i mübin-i islam / din-i mübîn-i islâm

  • Hak ve hakikati açıklayan İslâm dini.

düello

  • Hakareti tâmir maksadıyla iki kişi arasında ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.

dure

  • Hakir ve şânı küçük olan adam.

edeb-i furkani / edeb-i furkanî

  • Hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu bir ahlâk kuralı.

edille-i hakk

  • Hak deliller, gerçek deliller.

ehl-i dalalet / ehl-i dalâlet / اَهْلِ ضَلَالَتْ

  • Haktan sapanlar.

ehl-i dalalet ve isyan / ehl-i dalâlet ve isyan

  • Hak yoldan sapan ve Allah'a isyan edenler.

ehl-i hak

  • Hak ve doğru yolda olan kimseler.

ehl-i hak ve hakikat

  • Hak ve hakikat üzere olanlar.

ehl-i hak ve iman

  • Hak ve doğru yolda olan, Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan kimseler.

ehl-i hak ve insaf

  • Hak ve doğru yolda olan insaf sahibi kimseler.

ehl-i hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

ehl-i hakim

  • Hakimler heyeti.

ehl-i hidayet ve huzur / ehl-i hidâyet ve huzur / اَهْلِ هِدَايَتْ و حُضُورْ

  • Hak üzere olup, her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen bilenler.

ehl-i ihanet

  • Haksız yere hakaret edenler, aşağılayanlar.

ehl-i iltibas

  • Hak ile batılı karıştıran kimseler.

ehl-i inkar ve dalalet / ehl-i inkâr ve dalâlet

  • Hak yoldan sapmış, inançsız kimseler.

ehl-i nifak ve dalalet / ehl-i nifak ve dalâlet

  • Hak yoldan sapan ve iki yüzlülük yapanlar.

ehlihak

  • Hak yolda olan.

ehlihakikat / ehlihakîkat

  • Hakikatı bulan kimseler.

el-hakem

  • Haklıyı haksızı ayıran, hükmeden, her hakkı yerine getiren hüküm sahibi Allah.

el-hakku ya'lu / el-hakku ya'lû

  • Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.

elhak

  • Hakikaten, doğrusu.

emr-i hak

  • Hakk'ın emri, Allah'ın emri. Ölüm.

emr-i itibari / emr-i itibârî

  • Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.)

enva-ı dalalet / envâ-ı dalâlet

  • Hak yoldan sapma türleri.

envar-ı hakaik / envâr-ı hakaik

  • Hakikatlerin nurları, aydınlığı.

envar-ı hakikat / envâr-ı hakikat

  • Hakikat nurları, ışıkları.

esrar-ı hak / esrâr-ı hak

  • Hak sırları; Cenâb-ı Allah'ın bahşettiği, açtığı sırlar.

esrar-ı hakikat

  • Hakikat sırları.

facir

  • Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen.

faruk / fâruk

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
  • Haklıyı haksızı ayırmakta pek mahir olan. Hz. Ömer'in sıfatlarından biri.

faruk-u azam hazret-i ömer / faruk-u âzam hazret-i ömer

  • Hakla batılı birbirinden ayıranların en büyüğü olan Hz. Ömer.

faysal

  • Hakkı batıldan ayıran.

feragat / ferâgat / فَرَاغَتْ

  • Hakkı olanı bile istememe.
  • Hakkından vazgeçme.

ferraşin ovası / ferrâşîn ovası

  • Hakkari sınırları dahilinde bulunan ve rakımı 2.000 m'nin üstünde olan bir ova.

fikr-i hakikat

  • Hakikat fikri.

filvaki / filvâki

  • Hakikatte, gerçekte.

fırak-ı dalle / fırak-ı dâlle

  • Hak yoldan ayrılmış, sapkın gruplar.

firak-ı dalle / firak-ı dâlle

  • Hak yoldan ayrılmış gruplar.

fırka-i dalle / fırka-i dâlle

  • Hak yoldan sapan fırka.

fıtrat-ı hayat-ı hakiki

  • Hakiki hayatın mahiyeti.

fünun-u hakikiye

  • Hakikî ilimler.

furkan / furkân

  • Hak ile batılı ayıran Kurân.

furkan-ı azam / furkan-ı âzam

  • Hakkı batıldan ayıran en büyük ve muazzam kitap, kâinat.

furkan-ı azim / furkan-ı azîm

  • Hakkı bâtıldan ayıran en büyük ve muazzam kitap olan Kur'ân-ı Kerim.

furkan-ı hakim / furkân-ı hakîm

  • Hak ile bâtılı gayet hikmetli bir şekilde birbirinden ayıran Kur'ân.

furkan-ı mübin / furkan-ı mübîn

  • Hak ile bâtılı tam olarak ayıran ve açıklayan Kur'ân.

furkani / furkanî

  • Hak ile bâtılı ayıran Kur'ân'a ait.

füsuk / füsûk

  • Haktan sapma, doğrudan ayrılma.

gadir

  • Haksızlık etme.

gadr / غدر

  • Haksızlık.
  • Haksızlık, zulüm. (Arapça)

gasb

  • Hakkı olmayanı zorla alma.

gasıbane / gasıbâne

  • Hakkı olmadığı şeyi alarak, gasbederek.

gasp

  • Haksız yere zorla alma.

gavsu'l-vasılin / gavsu'l-vâsılîn

  • Hakikate, marifete ermiş kişilerin başı.

gavsü'l-vasılin / gavsü'l-vâsılîn

  • Hakikate, marifete ermiş anlamına gelen, Allah'ın sevgili kulu, irşad eden büyük zât.

gavvas-ı hakikat / gavvâs-ı hakikat

  • Hakikat dalgıcı, gerçekleri derinlemesine araştıran.

gaye-i hakiki / gaye-i hakikî

  • Hakikî gaye, asıl amaç.

hadim-i furkan / hâdim-i furkan

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân-ı Kerimin hizmetkârı.

hadim-i hak / hâdim-i hak

  • Hak ve hakikat hizmetçisi.

hadimü'l-furkan / hâdimü'l-furkan

  • Hak ile batılı, doğru ile yanlışı tam olarak ayıran ve farkettiren Kur'ân'ın hizmetçisi, ilân edicisi.

hadis-i sahih / hadîs-i sahîh

  • Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.

hafız-ı hakiki / hâfız-ı hakikî

  • Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)

hak nazarında

  • Hak ve hukuk kurallarına göre; İlâhî adalete göre.

hak sübhanehu / hak sübhânehu

  • Hakkın ta kendisi, her türlü kusur ve eksiklikten uzak Allah.

hak sübhanehu ve teala / hak sübhânehu ve teâlâ

  • Hakkın ta kendisi, her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah.

hak-bin / hak-bîn

  • Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan. (Farsça)

hak-endiş

  • Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden. (Farsça)

hakaik / hakâik / حقائق

  • Hakikatler, gerçekler.
  • Hakikatler, gerçekler, esaslar.
  • Hakikatlar, gerçekler.
  • Hakikatler.

hakaikaşina / hakâikâşinâ

  • Hakikatlere alışık.

hakaiknüma / hakâiknümâ

  • Hakikatları gösteren.

hakani / hakanî

  • Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.

hakaret-amiz / hakaret-âmiz

  • Hakaretle karışık. Hakaretle beraber. (Farsça)

hakaretamiz / hakaretâmiz

  • Hakaretle karışık.

hakaretkarane / hakaretkârâne

  • Hakaret eder şekilde.
  • Hakaret edercesine.

hakayık

  • Hakikatler, gerçekler.

hakbin / hakbîn

  • Hakkı gören.

hakem / حكم

  • Haklı ile haksızı ayıran Allah.
  • Hakem. (Arapça)

hakendiş

  • Hak için kaygılanan.

hakikat-bin / hakikat-bîn

  • Hakikatı gören.
  • Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan. (Farsça)

hakikat-i furkaniye

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın gerçeği, öz mânâsı.

hakikat-i nefsü'l-emriye

  • Hakikatin (gerçeğin) bizzat kendisi; gerçekte var olan iş.

hakikat-perest

  • Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı. (Farsça)

hakikat-şinas

  • Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden. (Farsça)

hakikatbin / hakikatbîn / hakîkatbîn

  • Hakikati gören.
  • Hakikatı gören.

hakikatdar / hakîkatdâr

  • Hakikatlı.

hakikatfeşan / hakîkatfeşân

  • Hakikat saçan.

hakikatmedar / hakîkatmedâr

  • Hakikatın kaynağı.

hakikatperest / hakîkatperest

  • Hakikate taraftar olan, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutan.
  • Hakikata pek düşkün.

hakikatperestane / hakikatperestâne / hakîkatperestâne

  • Hakkı ve hakikatı severek.
  • Hakikata düşküncesine.

hakikatperestlik

  • Hakikate taraftarlık, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutmak.

hakikatperver

  • Hakikat aşığı.

hakikatşiken / hakîkatşiken

  • Hakikatı kıran.

hakim / hâkim

  • Hakim, yargıç, hüküm veren, hükmeden, hükümran olan, üstün olan.
  • Haklı ve haksızı ayırıp, hak ve adâlet üzere hükmeden, karar veren.

hakim-i bilhak / hâkim-i bilhak

  • Hak ve adalet ile hükmeden, yargılayan Allah.

hakimiyet / hakîmiyet / hâkimiyet

  • Hakîmlik.
  • Hâkimlik.
  • Hakimlik, üstünlük, egemenlik.

hakimiyyet / hâkimiyyet

  • Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

hakk-binane / hakk-bînane

  • Hakkı tanıyana göre. (Farsça)

hakk-bini / hakk-bînî

  • Hakkı görme, hakkı tanıma. (Farsça)

hakk-cu

  • Hak arıyan. (Farsça)

hakk-güzar

  • Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan. (Farsça)

hakk-ı marifet / hakk-ı mârifet

  • Hakkıyla, gerçek bir şekilde bilme ve tanıma.

hakk-şinas

  • Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden. (Farsça)

hakka rücu

  • Hakka dönmek, yönelmek.

hakkak / hakkâk

  • Hakkeden. Mühür vesair kazıyan.

hakkan

  • Hakikaten, doğrusu.

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
  • Hakka ait.

hakkaniyet

  • Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.

hakkı himaye

  • Hakkı koruma.

hakkıyet

  • Haklılık.

hakkıyyet

  • Haklılık, doğruluk.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

haknüma / haknümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren.
  • Hakkı gösteren.

hakperest / حَقْپَرَسْتْ

  • Hakkı üstün tutan, hak taraftarı.
  • Hakka pek düşkün.
  • Hakkı çokça seven.

hakperestane / hakperestâne

  • Hakka pek düşkün biri gibi.

hakşinas / حق شناس

  • Hakkı tanıyan.
  • Haktanır. (Arapça - Farsça)

hakşinasi / hakşinâsî / حق شناسى

  • Haktanırlık. (Arapça - Farsça)

halık-ı hakim ve rahim ve vedud / hâlık-ı hakîm ve rahîm ve vedûd

  • Hakîm, Rahîm ve Vedûd olan yaratıcı.

halka-i hakikat

  • Hakikat halkası; gerçeğin dünyasında kurulan halka.

hargar

  • Hakaret eden, hakaret edici. (Farsça)

hari / harî

  • Hakirlik, horluk. (Farsça)

harika-i hakikat / hârika-i hakikat

  • Hakikat hârikası, varlıkların ardındaki gerçeğe ulaşmada hârika olan.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'd

hatıra-i hakikat

  • Hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra.

hatt-ı hakiki / hatt-ı hakîki / hatt-ı hakîkî / خَطِّ حَقِيقِي

  • Hakikî hat, gerçek yazı.
  • Hakiki hat (yazı).

havakin / havâkin / خواقين

  • Hakanlar. (Türkçe > Arapça)

hazine-i hakaik / hazine-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

hazine-i hakikat

  • Hakikat hazinesi.

hediye-i hidayet

  • Hak ve doğru yol hediyesi.

hevan

  • Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.

hey'et-i hakime / hey'et-i hâkime

  • Hâkimler hey'eti.

heyet-i hakim / heyet-i hâkim

  • Hâkimler heyeti, kurulu.

heyet-i hakime / heyet-i hâkime

  • Hakimler kurulu.

hidayet / هدايت / hidâyet / هِدَايَتْ

  • Hak yola, doğru yola erme.
  • Hak üzere olma.
  • Hak üzere olma.

hıfz-ı hukuk

  • Hak ve hukukları muhafaza etme.

hikmetşinas / hikmetşinâs / حكمت شناس

  • Hakîm, felsefeci. (Arapça - Farsça)

hilaf-ı hak / hilâf-ı hak

  • Hakka ters, aykırı.

hilaf-ı hakikat

  • Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.

horluk

  • Hakaret, zillet.

hüda-yı furkani / hüdâ-yı furkanî

  • Hakkı batıldan ayıran Kur'ân'ın insanlara doğru yolu göstermesi.

hüda-yı hidayet / hüdâ-yı hidayet

  • Hak ve doğru yola iletme.

hudabin / hudâbîn

  • Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
  • Hakkı gören, Allahı tanıyan.

hükema / hükemâ

  • Hakîmler, bilginler, filozoflar.
  • Hakîmler, düşünürler.

hükema-yı dalle / hükemâ-yı dâlle

  • Hak yoldan sapmış felsefeciler.

hükkam / hükkâm / حكام

  • Hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.
  • Hakimler. (Arapça)

hükmü

  • Hakimiyeti.

hukuk / حُقُوقْ

  • Haklar, haklarla ilgili ilim.
  • Haklar.
  • Haklar.

hükümran

  • Hâkim, hükümdar. Hüküm ve saltanat süren. Hükümfermâ.

hüve-l hakku

  • Hak sadece O'dur.

i'tisaf

  • Haksızlık, zulüm, doğru yoldan ayrılma.

idhar

  • Hakir görme, tahkir etme, aşağılatma, hor görme.

idlal / idlâl

  • Hak yoldan çıkarma, saptırma.

idlal etme / idlâl etme

  • Hak yoldan çıkarma, saptırma.

ifa-i hak / ifâ-i hak

  • Hakkın yerine getirilmesi.

ifade-i hakaik

  • Hakikatlerin ifade edilmesi.

ihanet / اِهَانَتْ

  • Haksız yere hakaret etme, aşağılama.
  • Haksızlık ve hakaret etme.

ihanet etmek

  • Hakaret etmek, haksız yere aşağılamak.

ihanetkar / ihanetkâr

  • Hakaret eden, aşağılayan.

ihanetkarane / ihanetkârâne

  • Hakaret ederek, aşağılayarak.

ihkak / ihkâk / احقاق

  • Hakkı yerine getirme.
  • Hakkını verme. (Arapça)

ihkak-ı hak / ihkâk-ı hak / احقاق حق

  • Haklıya hakkını vermek. Hakkı, usülü dairesinde yerine getirmek.
  • Hak sahibine hakkını verme.
  • Hakkını verme.

ihkakıhak

  • Hakkı sahibine vermek.

ıksat

  • Hakkâniyet, doğruluk gösterme.

ilim ve hak erbabı

  • Hak, hakikat ve ilim sahipleri.

ilm-i hakikat

  • Hakikat ilmi.

iltizam-ı hak

  • Hakka sarılma ve bağlanma.

iman-ı hakiki / iman-ı hakikî

  • Hakiki, gerçek iman.

imha-yı hakikat / imhâ-yı hakikat

  • Hakikatin ortadan kaldırılması.

inkılab-ı hakaik / inkılâb-ı hakaik

  • Hakikatlerin tam zıddına dönmesi (ki, böyle bir şey mümkün değildir.)

intak-ı bi-l hak

  • Hakk'ın söyletmesi. Cenab-ı Hakk'ın konuşturması. İnayet-i Hak ile hakikatı olduğu gibi dile getirmek.

intak-ı bilhak

  • Hakkın söyletmesi, Allah'ın konuşturması.

intisar / intisâr

  • Hakkını alandan, yalnız hakkını geri almak, fazlasını almamak.

iptal-i hak

  • Hakkın ortadan kaldırılması.

irşad / irşâd

  • Hak yolu gösterme.

irşadi / irşadî

  • Hak yolu göstermeyle ilgili.

irtidat

  • Hak dinden çıkma.

ism-i hakem nüktesi

  • Hakem isminin ince mânâsı; Otuzuncu Lem'a'nın Üçüncü Nüktesi.

istiare / istiâre

  • Hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı; "arslan" kelimesini "cesur adam" için kullanmak gibi.

istihkak

  • Hak etme.

istikamet yolu

  • Hak ve hakikate ulaştıran yol; İslâm dini.

itisaf / îtisaf

  • Haksızlık.

ittihad-ı hakiki / ittihâd-ı hakîkî / اِتِّحَادِ حَق۪يق۪ي

  • Hakîkî birleşme.

izhar-ı hak

  • Hakkı izhar etmek. Hakkı açıklama.

kafir / kâfir

  • Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.

kam'e

  • Hakaret.

kanun-u hakikat

  • Hakikat kanunu.

kavanin-i hak / kavânin-i hak

  • Hakkın kanunları, şeriat yasaları, doğru kanunlar.

kefur

  • Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.

kemalat-ı hakikiye / kemâlât-ı hakikiye

  • Hakikî, gerçek mükemmellikler ve üstünlükler.

kemine

  • Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.

kesb-i istihkak

  • Hak etmek, kazanmak.

kitab-ı davet / kitab-ı dâvet

  • Hak ve hakikate çağrı kitabı.

kitab-ı hakikat

  • Hakikat kitabı.

kıyas-ı fukaha

  • Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.

kıymet-i hakikiye

  • Hakiki ve gerçek değer.

kur'an-ı hakim / kur'an-ı hakîm

  • Hakim olan Kur'an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir.

kur'an-ı mübin / kur'ân-ı mübîn

  • Hak ve hakikati açıklayan Kur'ân.

lafz-ı hakim / lâfz-ı hakîm

  • Hakîm kelimesi.

lafz-ı kafir / lafz-ı kâfir / لَفْظِ كَافِرْ

  • Hakkı hakîkati örten söz, kelime.

lan / lân

  • Hakikatsızlık, vefasızlık. (Farsça)

layık-ı vechiyle / lâyık-ı vechiyle

  • Hakkıyla, gerçek yönüyle.

leh

  • Hakkında, onun için, onun faydasına veya zararına.

levha-i hakikat

  • Hakikat levhası.

lisanü'l-hak

  • Hak ve hakikati söyleyen dil.

ma'bud-u bi-l hak

  • Hak olan ma'bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.)

ma'bud-u bilhak / ma'bûd-u bilhak / مَعْبُودِ بِالْحَقْ

  • Hakkıyla ibâdete lâyık olan.

ma'bud-u hakiki / ma'bud-u hakikî / ma'bûd-u hakîkî / مَعْبُودُ حَق۪يق۪ي

  • Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.)
  • Hakîkî olarak yegane ibadete layık olan (Allah).

ma'şuk-u mecazi / ma'şûk-u mecâzî / مَعْشُوقُ مَجَاز۪ي

  • Hakîkî olmayan fânî sevgili.

ma-bihi-l-istihkak

  • Hak etme sebebi.

mabud-u bilhak / mâbud-u bilhak / mâbûd-u bilhak

  • Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah.
  • Hakkıyla ibadete layık olan Allah.

maden-i ilm-i hakikat / mâden-i ilm-i hakikat

  • Hakikat ilminin kaynağı.

mağdur / mağdûr / مغدور / مَغْدُورْ

  • Haksızlığa uğramış.
  • Haksızlığa uğramış. (Arapça)
  • Mağdur etmek: Haksızlığa uğratarak zor durumda bırakmak. (Arapça)
  • Mağdur olmak: Haksızlığa uğramayarak zor durumda kalmak. (Arapça)
  • Haksızlığa uğramış.

mağduriyet / مغدوریت

  • Haksızlığa uğrama, mağdur olma. (Arapça)

mahbub-u bilhak / mahbûb-u bilhak / مَحْبُوبُ بِالْحَقْ

  • Hakkıyla sevilen, sevilmeyi hakkıyla hak eden (Allah).

mahkuk

  • Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.

mahluf-ün aleyh

  • Hakkında yemin edilen husus.

mahz-ı hak / مَحْضِ حَقْ

  • Hakkın, doğrunun kendisi.
  • Hakkın ta kendisi.

mahz-ı hakikat

  • Hakikatin, gerçeğin ta kendisi.

mahz-ı tahkik

  • Hakikati araştırmanın ta kendisi, sırf araştırarak.

mahzen-i hakaik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

mahzul

  • Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.

mahzulen

  • Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.

maişet-i hakikat

  • Hakikat gıdası.

manzume-i hakikat

  • Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

masruf-u leh

  • Hakkında söz söylenilen kişi.

masrufun leh / masrûfun leh / مَصْرُوفٌ لَهْ

  • Hakkında sarf yapılan.

mazlumane / mazlumâne

  • Haksızlığa uğramış bir halde.

mecaz / mecâz / مَجَازْ

  • Hakiki olmayan.

mecazi / mecâzî / مَجَاز۪ي

  • Hakîkî olmayana âit.

mecma-i aleyh

  • Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.

mecma-ı hakaik

  • Hakikatlerin toplandığı yer.
  • Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.

mecma-i hakikat

  • Hakikatlerin, doğruların toplandığı yer.

mecmua-i hakaik / mecmua-i hakâik

  • Hakikatler kitabı.

mehane

  • Hakaret.

melik / melîk

  • Hâkim-i Mutlak. Hükümdar. Sultan. Memleket sahibi. Padişah. Kadir. (Daimî sıfattır.)

menahic-i hükema / menahic-i hükemâ

  • Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.

menba-ı envar-ı hakaik / menba-ı envâr-ı hakaik

  • Hakikat nurlarının kaynağı.

menba-ı hak

  • Hakkın ve doğrunun kaynağı.

menba-ı hakaik

  • Hakikatlerin kaynağı.

menba-ı hakikat

  • Hakikat kaynağı.

menba-ı hakiki / menba-ı hakîki

  • Hakiki, gerçek kaynak.

menba-ı nur-u hakikat

  • Hakikat nurunun kaynağı.

menşur-u hakikat

  • Hakikatlerin neşredilmesi, ilân edilmesi.

merşed

  • Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.

mertebe-i hakkaniyet

  • Hak ve adalet mertebesi.

meş'ale-i hidayet

  • Hak ve doğru yolu gösteren meş'ale, ışık.

mes'ele-i hilafiye / mes'ele-i hilâfiye

  • Hakkında ihtilaf bulunan mes'ele.

meslek-i hakikat

  • Hakikate ulaşmak için takip edilen yöntem.

mevc-i tufan-ı dalalet / mevc-i tûfân-ı dalâlet

  • Hak yoldan sapkınlık, inançsızlık tufanının dalgası.

mevhum / mevhûm / مَوْهُومْ

  • Hakîkatte olmayan, asılsız.

mevrid-i nass

  • Hakkında kesin delil olan husus.

meyelan-ı hak / meyelân-ı hak

  • Hakka ulaşma ve elde etme meyli, eğilimi.

meyve-i hak

  • Hakikat, gerçek denilen meyve.

mezahib-i salikin / mezâhib-i sâlikîn

  • Hak yolda yürüyenlerin takip ettikleri mezhepler, yol ve yöntemler.

mezheb-i batıl / mezheb-i bâtıl

  • Hak olmayan mezhep.

millet-i hakime / millet-i hâkime

  • Hâkim millet, egemen millet.
  • Hâkim millet.

mir'at-ı hak / mir'ât-ı hak

  • Hakkın aynası.

monarşi

  • Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli (Fransızca)

mübeddel-i hakikat

  • Hakikate, gerçeğe dönüşmüş, çevrilmiş.

müberhen

  • Hakkında kesin deliller gösterilen.

mucid-i hakiki / mûcid-i hakiki / مُوجِدِ حَقِيقِي

  • Hakiki icad eden(Allah).

mücma-ı aleyh

  • Hakkında ittifak edilen.

müctehed-ün-fih

  • Hakkında kat'i delil bulunmayan mesele.

mudill

  • Hak yoldan sapmış ve sapıtan, sapkın kimseler.

müessir-i hakiki / müessir-i hakîki / مُؤَثِّرِ حَقِيقِي

  • Hakîkî te'sir sahibi (Allah).

muhakkar

  • Hakir görülen. Hakarete uğramış.

muhakkıkin / muhakkıkîn

  • Hakikati, gerçeği bulup meydana çıkaranlar, araştırıcılar.

muhakkıkin-i islamiye / muhakkıkîn-i islâmiye

  • Hakikatleri araştırıp delilleriyle bilen büyük İslâm âlimleri.

muhakkir

  • Hakir gören, zelil ve hor gören.

muhazele

  • Hakirlik, aşağılık, rezillik.

muhik

  • Haklı.

muhık / محق

  • Haklı. (Arapça)

muhik / مُحِقّ

  • Haklı.

muhıkkane

  • Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle. (Farsça)

muhtac-ı ilm-i hakikat

  • Hakikat ilmine muhtaç olan.

muhtekir

  • Hakir ve hor gören. Aşağı ve adi kabul eden. İhtikar eden.

muhtelef-ün fih

  • Hakkında ihtilâf olunan mes'ele.

muhtelefün fih / muhtelefün fîh

  • Hakkında ihtilaf olunan mesele.

muhtelefun fiha / muhtelefun fîhâ

  • Hakkında görüş birliği olmayan, ihtilâflı.

muhtelefün fiha / muhtelefün fîhâ

  • Hakkında ihtilaf olunan mesele.

müjde-i peyman-ı kulub-u ehl-i hak / müjde-i peyman-ı kulûb-u ehl-i hak

  • Hak ehlinin kalplerinin müjdeli sözü.

mükabere / mükâbere

  • Hakkı, doğruyu işitince, kabûl etmemek, inâd etmek, kendini büyük görmek.

muksit

  • Haklı hareket eden.

mukteza-yı hak ve hakikat

  • Hak ve hakikatin, doğru ve gerçeğin gereği.

mülahid

  • Hak bir yoldan, hak bir mezhebden sapma.

mülhim-i hakikat

  • Hakikati ilham eden.

mumatala-i hak / mumâtala-i hak

  • Hak, borç vs. yerine getirmeme ve ödemeyi erteleme, tecil etme.

mümessel-i leh

  • Hakkında temsil getirilen.

münaza-un fih

  • Hakkında ihtilaf mevcut olan şey, münakaşa edilen mes'ele. Aradaki husumete sebeb olan.

münazaun fih / münâzaun fîh

  • Hakkında tartışılan.

musammem

  • Hakkında karar verilmiş, kararlaştırılmış.

müstahak / مستحق

  • Hak etmiş, lâyık.
  • Hak eden.
  • Hak kazanmış. (Arapça)

müstahik

  • Hak etmiş, hak kazanmış, lâyık.

müstahikkin / müstahikkîn

  • Hak kazanmış olanlar, haketmiş olanlar.

müstehak

  • Hak edilmiş, yiyip içilerek bitirilmiş, bitirilen, tüketilen.
  • Hak eden, layık.

müstehak olma

  • Hak etme, lâyık olma.

mütearefe

  • Hakikat olduğu apaçık belli olan. İsbata ihtiyacı olmayan.

müteassife

  • Hak yoldan sapan.

müteva'ir

  • Hakir, zelil. Nefret edip kimse yanına gelmeyen.

na-hak

  • Haksız, beyhude, boş. (Farsça)

nahak / nâhak / ناحق

  • Haksız.
  • Haksız. (Farsça - Arapça)

nazar-ı dalalet / nazar-ı dalâlet / نَظَرِ ضَلَالَتْ

  • Hak yoldan sapmış, inançsızlık bakışı.
  • Haktan sapma bakışı.

nazar-ı gaflet

  • Hakikatten habersiz şekilde bakış.

nefs-i hak

  • Hak ve hakikatin bizzat kendisi.

nefs-i hakikat / nefs-i hakîkat / نَفْسِ حَق۪يقَتْ

  • Hakîkatin kendisi.

nefs-ül emir

  • Hakikatın kendisi. İşin hakikatı.

neşr-i hak

  • Hakkı yayma.

neşr-i hakikat

  • Hakikatlerin yayılması.

nida-yı hak / nidâ-yı hak

  • Hakkın nidası, hakkın seslenişi.

nur-u furkani / nur-u furkanî

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın nuru.

nur-u hak

  • Hakkın ta kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah'ın nuru.

nur-u hakikat

  • Hakikat nuru.

nur-u hakikat-eda / nur-u hakikat-edâ

  • Hakikati gösteren nur.

nur-u hakikat-feşan / nur-u hakikat-feşân

  • Hakikat saçan nur.

peşkeş

  • Haksız yere birşeyi verme.

pota-i furkan

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân-ı Kerim potası ve kalıbı.

rafızi / râfızî

  • Hak mezheblerden ayrılıp sapan kimse.

rah-ı hak / râh-ı hak

  • Hak yolu.
  • Hak yolu, Allah yolu.

rahman-ı bilhak / rahmân-ı bilhak

  • Hakkıyla çok merhametli olan Allah.

rahmet-i hak

  • Hakkın, Allah'ın rahmeti.

raşidin / raşidîn

  • Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.

razık-ı hakiki

  • Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel nimetleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren Allah (C.C.)

reşehat-ı furkaniye / reşehât-ı furkaniye

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'dan sızan nurlar ve feyizler.

reşid

  • Hak yolda giden, ergin, olgun.

ruşenzamir

  • Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan.

rüşvet

  • Haksız yere para, mal v.s. almak veya vermek.

saadet-saray-ı medeniyet / saâdet-saray-ı medeniyet

  • Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.

sada-yı hakikat / sadâ-yı hakikat

  • Hakikatin sesi.

şafii / şafiî

  • Hak mezheplerden biri, onu kuran büyük âlimin ünvanı.

sahra-yı hakikat / sahrâ-yı hakikat

  • Hakikat sahrâsı.

saltanat / سلطنت

  • Hakimiyet.

şatata

  • Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.

savb-ı hak

  • Hak ciheti.
  • Hak tarafı, ciheti.

sebike-i hak

  • Hak külçesi, hakkın özü.

şecere-i hakikat

  • Hakikat ağacı.

semavat-ı hakaik / semâvât-ı hakaik

  • Hakikatlerin semâsı, yüceliği.

semavi kitab / semâvî kitab

  • Hak dinlerin kitapları. Semâvî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhisselâma otuz suhuf İdris aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildi. Mushaflar; Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncîl kitabı Îsâ aleyhisselâma ve Kur'

şems-i hakikat / şems-i hakîkat / شَمْسِ حَق۪يقَتْ

  • Hakikat güneşi.
  • Hakîkat güneşi.

şems-i hakikat ve marifet / şems-i hakikat ve mârifet

  • Hakikat ve mârifet güneşi, Allah'ı ve iman hakikatlerini bilme aydınlığı.

şems-i hidayet / şems-i hidâyet / شَمْسِ هدِاَيَتْ

  • Hak yolu gösteren güneş.

sened-i hakiki ve kat'i / sened-i hakikî ve kat'î

  • Hakiki, sağlam ve kesin senet, dayanak.

şerh-i kitab-ı hak

  • Hak ve gerçek olan kitabı, Kur'ân'ı açıklama, izah etme.

seyr-i süluk

  • Hak ve hakikate ermek için bir rehber öncülüğünde ve denetiminde mânevî makamlarda yapılan seyir ve seyahat.

sille-i tahkir ve tekfir

  • Hakaret ve küfür tokadı.

sinn-i temyiz

  • Hak ile bâtılı farketme yaşı.

sirac-ı hakikat / sirâc-ı hakikat

  • Hakikatın ışığı.

sırr-ı uhuvvet-i hakikiye / sırr-ı uhuvvet-i hakîkiye / سِرِّ اُخُوَّتِ حَق۪يقِيَه

  • Hakîkî kardeşlik sırrı.

sofizm

  • Hakikatı tanımayan şüpheci filozofların felsefesi.

şua-ı hakikat / şuâ-ı hakikat

  • Hakikat ışığı, parıltısı.

şua-yı hakikat / şuâ-yı hakikat

  • Hakikat ışığı, ışını.

sukut-ı hakk

  • Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.

şura-yı hakikiye / şûrâ-yı hakikiye

  • Hakiki şûrâ, doğru meşveret.

suret-i zaife-i vahiye / suret-i zaife-i vâhiye

  • Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese.

tabaka-i hakimiyet / tabaka-i hâkimiyet

  • Hâkimiyet dairesi.

taharri-i hakikat / taharrî-i hakikat

  • Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
  • Hakikati araştırma, doğruyu arama.

tahattur-u hakàik

  • Hakikatleri hatırlamak.

tahkim

  • Hakem tayin etme, kuvvetlendirme.

tahkir / تحقير / tahkîr / تَحْق۪يرْ

  • Hakaret etme.
  • Hakaret etme.

tahkirat

  • Hakaretler, aşağılamalar.

tahsil-i hak

  • Hakkı, doğruyu öğrenme.

taht-ı hakikat

  • Hakikat taht'ı (hakikat, padişahın oturduğu taht'a benzetilmiş).

taht-ı hakimiyet / taht-ı hâkimiyet / تَحْتِ حَاكِمِيَتْ

  • Hakimiyeti altında.
  • Hakimiyeti altında.

taife-i ehl-i hak

  • Hak ve doğru yolda olan kimseler.

taife-i ehl-i hakikat

  • Hak ve doğruluk üzere olanların taifesi.

takaza

  • Hakkını dava etme, sıkıştırma.

taklit

  • Hakikatini araştırmadan kabul etme.

talim-i hakaik

  • Hakikatlerin öğretilmesi.

tarik-i hak / tarîk-i hak / طَر۪يقِ حَقْ

  • Hak ve hakikat yolu.
  • Hak yolu.

tarik-i hak ve hidayet

  • Hak ve hidayet yolu; doğru yol olan İslâmiyet.

tarik-i hakikat / tarîk-i hakikat / tarîk-i hakîkat / طَر۪يقِ حَقِيقَتْ

  • Hakikat yolu.
  • Hakîkat yolu.

tarik-i hidayet / tarîk-i hidayet

  • Hakkı hak, batılı da batıl olarak görüp, doğru olanı yapma, sapıklıktan ve batıl yoldan uzaklaşma yolu.

tasvir-i hakikat / tasvîr-i hakîkat / تَصْوِيرِ حَقِيقَتْ

  • Hakikatın tasviri, gerçeğin resmedilmesi.
  • Hakikati resmederek tarif etme.

teannüd

  • Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.

teassub

  • Haksız yere düşmanlık etmek, inadcılık etmek; kendi yanlış fikrine körü körüne bağlanıp başkalarının doğru fikrini kabûl etmeme.

tebtil

  • Hakka yönelme.

tecelli-i hakimiyet / tecellî-i hâkimiyet

  • Hakimiyetin tecellisi, yansıması.

tedkik

  • Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.

tehevvün

  • Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma.

temsilat-ı hakikiye / temsilât-ı hakikiye

  • Hakikate götüren temsiller.

temyiz layihası / temyiz lâyihası

  • Hakkında bir mahkeme tarafından hüküm verilen bir davanın, bir üst mahkemede tekrar görülmesi, incelenmesi için yazılan dilekçe.

tesanüd-ü hakikiye ve meşrua / tesanüd-ü hakikîye ve meşrua

  • Hakikî ve dinin emrettiği dayanışma.

tezyif

  • Hakaret.

tezyif etme

  • Hakaret etme, küçük düşürme.

uhuvvet-i hakikiye

  • Hakikî, gerçek kardeşlik.

ulema-i rasihin / ulema-i râsihîn

  • Hak ve hakikat ilminde meleke kazanmış âlimler.

ümmet-i kaime

  • Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.

umur-u hakikiye

  • Hakiki işler; maddi âlemde gerçekliği bulunan şeyler, işler.

unsur-u hakikat

  • Hakikat unsuru.

üss-ül esas

  • Hakiki sağlam temel.

uyun-u ehl-i hak / uyûn-u ehl-i hak

  • Hakka taraftar olanların gözleri.

vahid-i i'tibari / vâhid-i i'tibarî

  • Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)

vahid-i itibari / vahid-i itibarî

  • Hakikatte olmayıp farazî olarak kabul edilen tek bir şey, göreceli birim.

vakide / vâkide

  • Hakikatte, gerçekte.

vasati saat / vasatî saat

  • Hakiki güneşe tâbi olmak üzere, muntazam hareket ettiği tasavvur olunan mevhum bir güneşin, o yerin nısfun nehârından (meridyeninden) arka arkaya iki defa geçişi arasındaki zamanın yirmi dörtte biri.

vaziyet-i dalaletkarane / vaziyet-i dalâletkârâne

  • Hak yoldan sapma hâli durumu.

ve bi-l hakkı natakte

  • Hak ile söyledin, hakkı söyledin. Haksın, sâdıksın.

veçh-i hakk

  • Hak yönü.

vesile-i hak

  • Hakkın vesilesi.

vuzu'

  • Hakir etme. Kendini, nefsini tezlil ve tahkir etme, küçümseme.

yed-i zapt

  • Hâkimiyet eli.

yıldız-ı hakikat

  • Hakikat yıldızı.

zat-ı ruşen-zamir / zât-ı rûşen-zamir

  • Hakikatleri bilen, gönlü aydın kişi.

zelili / zelilî

  • Hakirlik, horluk, zelillik, alçaklık.

zevk-i hakiki / zevk-i hakikî

  • Hakikî, gerçek zevk.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR