LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Haber ifadesini içeren 395 kelime bulundu...

merfu' hadis / merfû' hadîs

  • Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişmiş mübârek arkadaşlarının); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdikleri hadîs-i şerîf. Buna, hadîs-i mevsûl de denir.

a'sab-ı muharrike / a'sâb-ı muharrike

  • Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.

agah / agâh / âgâh / آگاه

  • (Ageh) Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen. (Farsça)
  • Haberdar, uyanık. Gaflette olmayan, kalben Allahü teâlâ ile berâber olan.
  • Uyanık, basiretli haberdar.
  • Haberli, uyanık.
  • Haberdar. (Farsça)
  • Âgâh etmek: Haberdar etmek. (Farsça)
  • Âgâh olmak: Haberdar olmak. (Farsça)

agahi / agâhî / âgâhî / آگاهى

  • Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret. (Farsça)
  • Haberdarlık. (Farsça)

ageh / âgeh / آگه

  • Haberdar. (Farsça)

agehi / âgehî / آگهى

  • Haberdarlık. (Farsça)

ahadi / âhâdî

  • Bir kişi kanalıyla gelen haber veya hadis.

ahbar / ahbâr / اخبار

  • (Tekili: Haber) Haberler.
  • Haberler.
  • Haberler. Haberin çokluk şekli.
  • Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.
  • Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara dâir bildirdiği şeyler.
  • "Haber"in çoğulu. Haberler.
  • Haberler.
  • Haberler. (Arapça)

ahbar-ı evvelin ve ahirin / ahbar-ı evvelîn ve âhirîn

  • Geçmiştekilerin ve gelecektekilerin haberleri.

ahbar-ı gayb / ahbâr-ı gayb

  • Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.

ahbar-ı sadıka / ahbâr-ı sadıka

  • Doğru haberler.

aklen ve naklen

  • Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.

alamet-i kıyamet / alâmet-i kıyamet

  • Kıyametin kopmasını haber veren belirtiler.

alarm

  • Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret. (Fransızca)

an'ane

  • Âdet, örf.
  • Ağızdan nakledilen söz, haber.
  • Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil.
  • Silsile.
  • Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir.

an'aneli sened

  • Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened.

arazi-i mektume / arâzi-i mektume

  • Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

asar-ı kat'iye / âsâr-ı kat'iye

  • Kesin delil ve eserler; Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinde şüphe bulunmayan doğru haberler.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

aşna-yan

  • (Tekili: Aşnayî) Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar. (Farsça)

aşnayi / âşnâyî / آشنایى

  • Dostluk. (Farsça)
  • Bilme, haberdarlık. (Farsça)

avam / avâm

  • Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından.
  • Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan.
  • Halkın ekseriyeti.
  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

ba-haber / bâ-haber

  • Haberi olan, haberli.
  • Zeki, akıllı.
  • İhtiyatlı, tedbirli.

ba-haberan / bâ-haberan

  • (Tekili: Bâ-haber) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.

bahaber / bâhaber / باخبر

  • Haberli, haberdar. (Farsça - Arapça)

bela-yı nagah / belâ-yı nâgâh

  • Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.

berid

  • Postacı. Haberci. Elçi.
  • Sürücü.
  • Dört fersah mesâfe.

beşarat / beşârât

  • Müjdeler, müjdeli haberler.

beşaret / beşâret

  • (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber.
  • Müjdeye verilen ihsan.
  • Yeni çıkan acib şey.
  • Müjde, muştu, iyi haber.

beşaret-aver / beşâret-âver

  • Müjdeci, iyi haber getiren.

besbese

  • Haberi yaymak.
  • İşini halka bildirmek.

beşir

  • Müjdeli haber veren. Müjde getiren.
  • Güler yüzlü. Hub. Cemil.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir vasfı.
  • Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü.
  • Hıristiyan Araplar'da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse.
  • Peygamberimizin bir vasfı.

bevh

  • Lânet etme, beddua etme, söğme.
  • Haberli olma.
  • Düşünme.

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

bi-haber / bî-haber / ب۪ي خَبَرْ

  • Habersiz, bilgisiz. (Farsça)
  • Habersiz.

bi-vukuf / bî-vukuf

  • Vukufsuz, bîhaber, malûmatsız, habersiz.

biganesin / bigânesin

  • İlgiyi kesmişsin, yabancısı olmuşsun, habersizsin.

bihaber / bîhaber / بى خبر

  • Habersiz.
  • Habersiz.
  • Habersiz. (Farsça - Arapça)

büşra

  • Müjde. Sevinçli, hayırlı haber.
  • İncil'in bir ismi.

caibe

  • (Çoğulu: Cevâib) Halkın ağzında gezen haber.

casus

  • (Çoğulu: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.
  • Gizli sırları haber veren, ajan.

cefr / جفر

  • Gaipten haber veren bilim. (Arapça)

cehabize

  • Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.

cehalet

  • Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.

cehl

  • İlimsizlik, bilgisizlik, dînî bilgilerden haberi olmamak.

cehl-i mürekkep

  • Bilmediğinden habersiz kimsenin cehaleti.

cela' / celâ'

  • Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak.
  • Başkalarını çıkarmak.
  • Açık haber.
  • Ruşen olmak, parlamak.

cevaib

  • Halk arasında gezen haberler.

cümle-i ihbariye / cümle-i ihbâriye

  • (Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi.

dabbet-ül arz / dâbbet-ül arz

  • Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk.

danende

  • Bilgin, bilen, Haberli. (Farsça)

dar'

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Ansızın haberli olmak.
  • Eğrilik.

delil-i nakli / delil-i naklî

  • Kur'an, Hadis-i Şerif veya diğer mukaddes kitaplardaki verilen haberler ile olan delil.

ehl-i işarat / ehl-i işârât

  • Çeşitli ifadeler ile geleceğe dair bazı haberleri dolaylı işaretler yoluyla aktaran âlimler.

ehl-i keşf-il kubur

  • Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.

enişe

  • Hafiye, gizli polis. (Farsça)
  • Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. (Farsça)
  • Dalkavuk, yaltakçı. (Farsça)

erbab-ı gaflet

  • Gaflette olanlar; Allah'ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz davrananlar.

ercaf

  • (Çoğulu: Eracif) Yalan haber.

eser

  • Nişan, alâmet. Çoğulu âsârdır.
  • Haber, hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kirâm ve tâbiîne âit iş, söz ve takrirler yâni görüp de mâni olmadıkları hususlar.

eshab-ı temyiz / eshâb-ı temyîz

  • Hanefî mezhebinde, fıkıh âlimlerinin altıncı tabakası. Bunlar kuvvetli hükümleri zayıf olanlardan, zâhir haberleri (İmâm-ı Muhammed'in Hanefî mezhebinin temeli olan meşhûr altı kitâbında bildirdiği haberleri), nâdir haberlerden (İmâm-ı Muhammed'in, İmâm-ı a'zâm ve talebelerinin diğer kitâblarda bild

eşhas-ı ahirzaman / eşhâs-ı âhirzaman

  • Âhirzamanda geleceği haber verilen şahıslar.

fal

  • Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve benzerlerine bakmak sûretiyle gaybdan, gelecekten haber verme işi.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

faran

  • İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.

fasık-ı gafil / fâsık-ı gafil

  • Âhiretten ve Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan günahkâr kimse.

feteva

  • (Tekili: Fetva) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları.

fetva

  • Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.

feyc

  • (Çoğulu: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

fıkra

  • Yazıda bir bahis.
  • Parağraf.
  • Kanun maddelerinden her bir kısım.
  • Kısa haber.
  • Küçük hikâye.
  • Omurga kemiklerinin her biri.
  • Bend.
  • Kıssa.
  • Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.

füyuz

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.

gafil / gâfil / غافل / غَافِلْ

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)
  • Habersiz, kul olduğunu hatırlamadan yaşayan.
  • Duyarsız, umursamaz.
  • Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan.
  • Habersiz. (Arapça)
  • Olup bitenden habersiz olan.

gafilen

  • Habersizce, gafil olarak.

gaflet / غفلت / غَفْلَتْ

  • Habersizlik, dikkatsizlik, dalgınlık. (Arapça)
  • Olup bitenden habersiz olma.

gaflet-i mutlaka

  • Tam anlamıyla âhiretten, Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hâli.

galgale

  • Sür'atle gitmek.
  • Gecenin gitmesi.
  • Haber vermek.

gayb

  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ

gayb-aşina / gayb-âşinâ

  • Gaybı bilen. Gaybdan haberi olan. Gelecekten veya âhiretten haberi olan. (Farsça)
  • Gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan.

gayb-aşinalık / gayb-âşinâlık

  • Gaybdan haber verme.

gayb-bin / gayb-bîn

  • Gaybı gören, görünmeyen âlemden haber veren.
  • Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren. (Farsça)

gaybet

  • Tasavvufta, kalbin kendisine gelen mânâlarla meşgul ve onlara dalmış olarak, kendisinden ve halkın işlerinden, etrâfında olan şeylerden habersiz olması.

gaybi i'caz / gaybî i'câz

  • Geçmiş zamanda gelecekte gerçekleşecek hâdiselerin bir mu'cize olarak haber verilmesi.

gaybi ihbar / gaybî ihbar

  • Bilinmeyen, görünmeyen şeyleri haber verme.

haber / خبر

  • Haber. (Arapça)

haber-i beşaret / haber-i beşâret

  • Sevindirici, müjdeli haber.

haber-i gayb

  • Bilinmeyen, görünmeyen âleme ait haberler.

haber-i gaybi / haber-i gaybî

  • Gayba, geleceğe dair verilen haber.

haber-i kazib / haber-i kâzib

  • Yalan haber.

haber-i meşhur / haber-i meşhûr

  • Başlangıçta râvîsi (rivâyet edeni, bildireni) sınırlı iken, sonraki devirlerde, daha çok kimse tarafından nakledilen haber, hadîs-i şerîf.

haber-i mütevatir / haber-i mütevâtir

  • Yalan üzerinde ittifâk etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir cemâat (topluluk) tarafından nakledilen, bildirilen haber, hadîs-i şerîf.

haber-i sadık / haber-i sâdık

  • Doğru haber.
  • Peygamberimizin sözü, hadis.
  • Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.

haber-i sahih

  • Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinden şüphe duyulmayan doğru ve güvenilir haber.

haber-i vahid / haber-i vâhid

  • Bir kişi kanalıyla gelen haber veya hadîs.
  • Bir kişinin ettiği rivâyet, verdiği haber, hep bir kimse tarafınan fakat Peygamber efendimize kadar, rivâyet edenlerden (nakledenlerden) hiçbiri noksan olmayan hadîs-i şerîfler. Buna, haber-i âhad da denir.

haberdar / haberdâr / خبردار

  • Haberli, bilgili, vâkıf.
  • Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
  • Haberli.
  • Haberli. (Arapça - Farsça)

haberi / haberî

  • (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan.
  • Gr: Yüklemle ilgili.

haberpijuh

  • Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan. (Farsça)

habir / habîr / خبير

  • Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh.
  • Herşeyi bilen Allah (C.C.)
  • Her şeyden haberi olan Allah.
  • Haberli.
  • Haberli. (Arapça)

habir-i basir / habîr-i basîr

  • Kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah.

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

habra'

  • (Çoğulu: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadis / hadîs

  • Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim.

hadis-i mevsul / hadîs-i mevsûl

  • Sahâbînin (Resûlullah efendimizin arkadaşları); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdiği hadîs-i şerîfler. Bunda, Resûl-i ekreme kadar rivâyet edenlerin hiç birinde kesinti olmaz.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevâtir

  • Bir çok Sahâbînin Peygamber efendimizden ve başka bir çok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitâba yazılıncaya kadar, böyle pek çok kimsenin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

hadise / hâdise

  • (Çoğulu: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber.

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

hatif

  • Gayıptan haber veren cinnî.
  • Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.

havadis / havâdis / حوادث

  • (Tekili: Hâdise) Yeni hâdiseler, yeni sözler.
  • Alâka ile karşılanan haberler.
  • Olaylar, haberler.
  • Hâdiseler, olaylar, haber.
  • Yeni haberler. (Arapça)
  • Olaylar. (Arapça)

hubur

  • Haberler. Havadisler.

hüdhüd

  • Süleyman aleyhisselâmın haberci kuşu.

hüdhüd-misal

  • Hz. Süleyman'ın haberleşme vasıtası olarak kullandığı kuş gibi.

hüsn-ü tedbir

  • İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek.
  • Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek.
  • Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek.

i'lam / i'lâm

  • Haber verme, bildirme.

iblag

  • Bildirmek. Yetiştirmek. Haberdar etmek. Göndermek.

iblağ etmek / iblâğ etmek

  • Bildirmek, haberdar etmek.

ibşar

  • (Büşr. den) (Çoğulu: İbşarât) Müjdeleme, tebşir etme, sevinçli bir haber bildirme.

ibşarat

  • (Tekili: İbşâr) Müjdelemeler, tebşir etmeler, sevinç verici haber bildirmeler.

ihbar / اخبار / ihbâr / اِخْبَارْ

  • Haber vermek. Haber almak. Alınan haber. Anlatmak.
  • Haber verme.
  • Haber verme.
  • Haber verme.
  • Bildirme, haber verme. (Arapça)
  • İhbar etmek: Bildirmek, haber vermek. (Arapça)
  • Haber verme.

ihbar eden

  • Haber veren.

ihbar etme

  • Haber verme.

ihbar etmek

  • Haber vermek.

ihbar-ı aleviye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) verdiği haber; On Sekizinci Lem'a, Sekizinci Şuâ, Yirmi Sekizinci Lem'a'nın Birinci Nüktesi.

ihbar-ı evvelin / ihbar-ı evvelîn

  • Geçmişte yaşamış topluluklar hakkında haber verme.

ihbar-ı faruki / ihbar-ı fârukî

  • Hicri ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Sirhindî'nin (k.s.) bildirdiği, haber verdiği kişi.

ihbar-ı gayb / ihbâr-ı gayb / اِخْبَارِ غَيْبْ

  • Gayb âleminden gelen haber.
  • Gaybdan haber verme.

ihbar-ı gaybi / ihbar-ı gaybî / ihbâr-ı gaybî

  • Gayıbdan verilen haber. Geçmiş zamandan veya gelecekten verilen haber.
  • Bilinmeyen gayb âleminden, gelecekten haber verme.

ihbar-ı gaybiye

  • Bilinmeyen bir şeyle, gelecekle ilgili haber verme.

ihbar-ı gaybiye-i nebeviye

  • Hz. Peygamberin geleceğe dair haber vermesi.

ihbar-ı guyub

  • Gelecekten, bilinmeyen gizli şeylerden haber verme.

ihbar-ı nebevi / ihbar-ı nebevî

  • Peygamberimizin haber vermesi.

ihbar-ı sadıka

  • Doğru haber verme.

ihbarat / ihbarât / ihbârât

  • Bildirilen haberler. İhbarlar. Bildirilen hadis-i şerifler.
  • Haber vermeler.
  • Haber vermeler.

ihbarat-ı gavsiye

  • Şeyh-i Geylanî'nin geleceğe dair verdiği haberler.

ihbarat-ı gaybiye / ihbârât-ı gaybîye

  • Önceden bilinmeyen ve görünmeyen âlemden haber vermeler.

ihbarat-ı gaybiye ve sadıka

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler hakkında verilen doğru haberler.

ihbarat-ı gaybiye-i ahmediye

  • Hz. Muhammedin gayb âlemine ait bildirdiği haberler.

ihbarat-ı gaybiye-i kur'an / ihbârât-ı gaybiye-i kur'ân

  • Geçmiş ve gelecek zamana ait olan haberleri bildiren Kur'an.

ihbarat-ı kat'iye / ihbârât-ı kat'iye

  • Kesin haberler.

ihbarat-ı kesire / ihbârât-ı kesîre

  • Çok çeşitli haberler.

ihbarat-ı sadıka / ihbârât-ı sâdıka

  • Verilen doğru haberler.

ihbarat-ı sadıka-i ahmediye / ihbârât-ı sadıka-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) dosdoğru haber vermeleri.

ihbarat-ı sadıka-i gaybiye / ihbârât-ı sadıka-i gaybiye

  • Gayb âlemiyle ilgili verilen dosdoğru haberler.

ihbari / ihbarî

  • Haberle alâkalı. Haber vermeğe dair.
  • Gr: Bir işin ne zaman olacağını bildiren fiil.

ihbarıyla

  • Haberiyle.

ihbariyyat

  • Haberle alâkalı, habere âit cümleler.

ihbariyye

  • Haber vermek işi.
  • Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.

ihbarname

  • Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. (Farsça)
  • Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. (Farsça)
  • Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme. (Farsça)
  • Haber kağıdı, haber yazısı.

ihbarname-i gayb

  • Gayba ait haber içeren yazı.

ihtar-ı gaybi / ihtar-ı gaybî

  • Gayba dair haberler.

ihtisas

  • (Husus. dan) Kendine mahsus kılmak. Bir kimsenin dünyevi veya uhrevi, Kur'âni, İslâmi, imâni bir mesleğe, fen veya san'ata hasr-ı mesâi etmesi; yalnız onunla meşgul olması.
  • Gr: Mütekellim veya muhatab zamiri olan mübtedanın haberinin hükmünü bir isme âit (mahsus) kılma. Bu isim zamir

ikrar / ikrâr

  • Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak.
  • Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
  • Îmânını açıkça, dil ile söylemek.
  • Bir kimsenin kendisiyle alâkalı olup, başkasına âit bulunan bir şeyi haber vermesi, îtirâf etmesi.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

inba

  • Haber verme. İhbar eyleme. Tebliğ etme.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

inşad

  • Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme.
  • Arayıp soruşturma.
  • Birisini hicvetme.
  • Kayıp olan bir şeyi haber verme.

intikah

  • İyi bir haber veya söz işitip sevinme.
  • Zayıflama, kuvvetsizleşme.

iş'ar / iş'âr

  • Yazı ile haber vermek. Anlatmak, bildirmek.
  • Yazı ile haber verme.
  • Anlatmak, bildirmek.

iş'ar olma

  • Bildirme, haber verme.

işaa / işâa

  • Bir haberi yaymak, duyurmak. Bir şeyin şuyuuna, yayılmasına sebeb olmak.
  • Bir haberi yayma, duyurma.
  • Haber yayma.

işaa etmek / işâa etmek

  • Haber yaymak, herkese duyurmak.

işaat

  • (Tekili: İşâa) Haber yaymalar.

işaat-ı kazibane / işaat-ı kâzibane

  • Kötü niyetlerle yalan haberler yayma.

işarat-ı gavsiye / işârât-ı gavsiye

  • Abdulkadir-i Geylânî'nin verdiği haber.

işaret-i miraciye

  • Miracın işaret etmesi, haber vermesi.

işaret-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber vermesi, işaret etmesi.

isnad

  • Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek.
  • Bir nesneye, bir şeye dayanmak.
  • Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.

ispirtizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler. (Fransızca)

ispritizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler.

ispritizmacı

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi.

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

israiliyyat / isrâiliyyât

  • İsrâiloğullarına âit haberler.

istibşar

  • Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme.
  • Gecikme, geç kalma.

istibsas

  • Bir haberin doğru olup olmadığını anlamağa çalışma.

istihbar / istihbâr / استخبار

  • Haber sormak, haber almayı istemek.
  • Haber ve bilgi alma.
  • Haber alma.
  • Duyum, haber alma. (Arapça)

istihbarat / istihbârât / استخبارات

  • Duyulup öğrenilenler. Alınan haberler.
  • Haber toplama merkezi.
  • Haber almalar.
  • Duyumlar, haber almalar. (Arapça)

istihbarat-ı mevsuka

  • Sağlam ve inanılır doğru haberler.

istihrac-ı gaybi / istihrac-ı gaybî

  • Gaybî haberlerden mânâ çıkarma.

istinba

  • Haber sormak. Haber istemek.
  • Vâkıf olmak. Bilmek.

istinhas

  • Haberi iyice inceleme.

istinşa

  • Güzel koku koklama.
  • Haber, havâdis araştırma.

istirak-ı sem'

  • Haber çalmak, kulak hırsızlığı.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

istishab

  • Fık: Mazide sabit olup bilâhare zâil olduğu bilinmeyen bir şeyin hâlâ devam ettiği sayılmasıdır. (Birisinin ölümüne dair kat'i haber olmasa sağ sayılması gibi.)

istişmam

  • Koklamak. Kokusunu almak.
  • Hissetmek, sezmek, dolayısı ile anlamak.
  • Uzaktan haber almak.

ıttıla / ıttılâ

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.

ıttıla kesb etme

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.

ıttıla' / ıttılâ' / اِطِّلَاعْ

  • (Tulu. dan) Haberli olmak. Öğrenmek. Haberi, malumatı bulunma.
  • Yukarıdan aşağı bakmak.
  • Haberdâr olma.

ıttılaat

  • (Tekili: Ittılâ') Bilmeler, ıttılâlar, öğrenmeler, haberli olmalar.

jurnal

  • İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan "hükümete ihbar" gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor. (Fransızca)
  • İhbar, haber verme.

kade

  • Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.

kahin / kâhin / كاهن / كَاهِنْ

  • Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı.
  • Âlim.
  • Gaipden haber verme iddiasında bulunan kimse, falcı.
  • İlkel dinlerin ruhani reisleri.
  • Gelecekten haber veren kimse.
  • Gaipten haber veren, kehanette bulunan. (Arapça)
  • Gaybdan haber verme iddiâsında olan.

kahinane / kâhinane

  • Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi. (Farsça)

kahinlik / kâhinlik

  • Gelecekten haber verme.

kasas

  • Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak.
  • Tetebbu' etmek.
  • Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.

kasid

  • (Çoğulu: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden.
  • Haberci, postacı.

kaside-i ercuze / kaside-i ercûze

  • (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.
  • Hz. Ali tarafından yazılan ve istikbalden haber veren kaside.

kat'-i rahm

  • Sıla-i rahmi yâni akrabâ ile görüşmeyi, haberleşmeyi kesme.

kaziye-i hamliyye

  • Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi.

kehanet / kehânet

  • Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat'iyyetle haramdır.)
  • Kâhinlik, gaipten haber verme, falcılık.
  • Gelecekten haber verme.

kelamın kuyudat ve keyfiyatı / kelâmın kuyudat ve keyfiyatı

  • Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.

keramat-ı gaybiye / kerâmât-ı gaybiye

  • Allah'ın bir ikramı olarak gaybla ilgili verilen haberlerin doğru çıkması şeklinde gerçekleşen kerametler.

keramet-i acibe-i gaybiye

  • Gayba ait acayip keramet; Allah'ın bir ikramı olarak gelecekle ilgili verdiği acayip haber.

keramet-i aleviye / kerâmet-i aleviye

  • "Ali'nin kerâmeti", yani Hz. Ali'nin (r.a.) Allah'ın lütfuyla geleceğe dair verdiği haberler (On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem'â bu kerametlerden bahseder).

keramet-i gaybiye / kerâmet-i gaybiye

  • İleriye dönük, geleceği haber veren kerâmet.

keramet-i gaybiye-i gavsiye

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin geleceğe dair keramet şeklinde haber vermesi ve bu haberin gerçekleşmesi.

kerbela

  • Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer. (Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)

kesb-i vukuf

  • Haberi olma. Vukuf sahibi olma. Bilgi edinme.

kevahin

  • (Tekili: Kâhin) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler.
  • Alimler.

kıyamet alametleri / kıyâmet alâmetleri

  • Kıyâmetin kopmasının yaklaştığına dâir Resûlullah efendimizin haber verdiği büyük ve küçük alâmetler, işâretler.

kıyas-ı mukassim

  • Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")

levt

  • Gizlemek, saklamak.
  • Sorduklarını değil de başkasını haber vermek.

leyte

  • "Keşke olsa idi. Ne olaydı" meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref'eder (yâni ötre okutur).

lisan-ı gayb

  • Gaybın haberlerini bildiren dil. Ahiret ahvalini veya bizce bilinmeyen gayb hükmündeki haberleri söyleyen. "Kur'an-ı Kerim"

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

ma'nevi tevatür / ma'nevî tevâtür / مَعْنَو۪ي تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi farklı tarzlarda haber vermesi.

maa

  • (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu t

mahmul

  • Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış.
  • Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil.
  • Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.

me'sur

  • Ecdaddan rivayet edilen.
  • Meşhur.
  • İtibarlı. Beğenilmiş olan.
  • Rivayet yolu ile öğretilmiş meşhur ve mühim haberler.
  • Bir kılınç ismi.

mecra

  • Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal.
  • Cereyan eden yer.
  • Bir haberin yayılma yolu.
  • Bir şeyin dolaştığı yer.

medar-ı muhabere

  • Haberleşme vasıtası.

mehdi / mehdî

  • Kıyâmete yakın geleceği, Peygamber efendimiz tarafından haber verilen ve İslâmiyet'i ve adâleti yeryüzüne hâkim kılacak olan mübârek zât.

melahime / melâhime

  • Geçmiş ve gelecek devirlere âit haberler, târihî bilgiler ve bunları anlatan kitablar. Harb târihi.

men'a

  • Ölüm haberi. Vefat haberi.

men'at

  • Ölüm haberi.

menai / menaî

  • (Tekili: Men'â) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler.

menkul / menkûl

  • Nakledilebilen, taşınabilen.
  • Başkasından bildirilen, ulaşan haber, söz.

meratib-i gaflet

  • Gerçeklerden habersiz olma mertebeleri, dereceleri.

mesaj

  • Sözle veya yazı ile gönderilen haber. (Fransızca)
  • Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. (Fransızca)
  • Haber.

mesmu

  • İşitilmiş haber.

mez'

  • Haberin bazısını söyleyip bazısını gizlemek.

midmek

  • (Çoğulu: Medâmik) Ziynet verecek âlet.
  • Haberi şâyi eden, duyuran nesne.

mihail

  • Resul-i Ekremin (A.S.M.) geleceğini haber veren ve bir ismi de Mişâil olan eski zaman Peygamberlerinden bir Zâttır. Kitabının 4. bab'ında: "Ahir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orda hakka ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden oraya birçok halk toplanıp Rabb-ı Vâhid

mu'cize

  • İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise.
  • Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.

muan'an

  • An'aneli; bir haberin veya hadisin ilk kaynağına ulaşıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde isim listesiyle birlikte nakledilmesi.
  • An'aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak.

mübeşşer

  • (Beşâret. den) Tebşir olunmuş. Kendisine müjde verilmiş. İyi haberle sevindirilmiş.

mübeşşir

  • İyi haber verip sevindiren. Hayırlı haber veren. Müjdeleyen.

mübeşşirat

  • (Tekili: Mübeşşir) Hayırlı alâmetler.
  • Müjdeleyenler, hayırlı haber verenler.

mübeşşirin / mübeşşirîn

  • Müjdeciler.
  • Müjde verenler. hayırlı haber getirenler.
  • Peygamberlerin (A.S.) bir vasfı.
  • Çok müjde verici.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

mugalgal

  • Haber.

muhaberat / muhâberât

  • Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.
  • Haberleşmeler, konuşmalar.
  • Haberleşmeler.

muhaberat-ı kudsiye / muhâberât-ı kudsiye

  • Kutsal haberleşmeler.

muhabere / muhâbere / مخابره / مُخَابَرَه

  • Haberleşme.
  • Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
  • Haberleşme.
  • Haberleşme. (Arapça)
  • Haberleşme.

muhaberesizlik

  • Haberleşememe.

muhabir / muhâbir / مخابر

  • Haberci.
  • Haber veren, haberci.
  • Gazeteye havadis gönderen kimse.
  • Haberci.
  • Haberci. (Arapça)

muhaddes

  • Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse.
  • Her zan, tahmine feraseti isabetli olan.
  • Nakil ve rivayet edilmiş olan.

muhbir / مخبر / مُخْبِرْ

  • Haber veren. Haberci. Haber toplayan.
  • Birisinin fenâlığını alâkadar makama haber veren. Jurnalcı.
  • Haber veren.
  • Haber veren, haberci.
  • Bir gazete için haber taşıyıp ulaştıran.
  • Haberci.
  • Haber veren.
  • Haber veren, haberci. (Arapça)
  • Haber veren.

muhbir-i gaybi / muhbir-i gaybî

  • Gaydan haber verici Peygamber Efendimiz (a.s.m.).

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık / مُخْبِرِ صَادِقْ

  • Doğru sözlü haber verici, peygamber.
  • Hep doğru söyleyici, doğru haber verici mânâsına Muhammed aleyhisselâm.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.
  • Doğru haber veren.

müheymin

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden); her mahlûkun (yaratılmışın) ömrünü, amelini, rızkını, ecelini, nefeslerini, sözlerini bilen, gören, onların bütün hallerinden haberdâr olan.

muhtebir

  • Yoklayan, deneyen, tecrübe eden.
  • Sağlam haberi olan. İyice bilen.

müjde

  • Beşâret. Sevinç haberi. (Farsça)
  • Güzel, sevindirici haber.

mukarrün-bih

  • Başka birisine âit olduğu, birisi tarafından haber verilen hak. İkrâr olunan hak.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

müneccim

  • Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
  • İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.

münhi / münhî

  • (Çoğulu: Münhiyân) (Nehy. den) Haberci. Haber getiren.

münhiyan

  • (Tekili: Münhi) Haberciler. Haber getirenler.

münhiye

  • Haber veren, haberci.

münzir

  • (Nezir. den) Olacak bir şeyi haber vererek korkutan, akibetin kötülüğünü bildiren.
  • Kâfir ve münafıkların Cehennem'e gideceğini haber veren.

münzirat / münzirât

  • Haber verip kötülüğünü söyleyerek korkutanlar.

müpteda / müptedâ

  • (Ar. gr.) İsim cümlesinde haberin (yüklemin) anlattığı iş, hareket veya oluşu taşıyan ve onlara konu teşkil eden isimdir.

mürasele / mürâsele

  • Haberleşme, mektuplaşma.
  • Mektuplaşma, haberleşme.

mürcif

  • Fitne ve fesada dalan, bozguncu haber yayan.
  • (Recefe. den) Fitne ve fesad için iftiralar ve yalan haberler neşrederek ortalığı karıştıran. Yalancı.
  • Mutlak bir şey ile meşgul olan.
  • Yer sarsıntısı. Zelzele.

müş'ir

  • Bildiren, haber veren.
  • İş'ar eden, haber veren, bildiren.

müsned

  • (Çoğulu: Mesânid) İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olan.
  • Gr: Haber (yüklem). Meselâ: "Bu yazı güzeldir" cümlesindeki (güzeldir) kelimesi gibi.
  • Edb: Açık olmayan heceye (kapalı heceye) de müsned denir.
  • Ehl-i Hadis ıstılahınca: Müsned; içindeki metinler, senetleri ile mezk

müstahber

  • (Çoğulu: Müstahberât) (Haber. den) Haber alınmış, işitilmiş, duyulmuş.

müstahberat / müstahberât

  • (Tekili: Müstahbere) (Haber. den) Öğrenilmiş, alınmış haberler.

müstahbir

  • (Haber. den) Duyan, işiten, haber alan.

müsteş'ar

  • (şuur. dan) Bildirilen, haberli.

mütecessis

  • Meraklı, gizli şeyleri öğrenmeğe çalışan.
  • Casusluk eden, yoklayıp haber eriştiren.

mütehassis

  • İnsan sözüne kulak verip dinleyen.
  • Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran.
  • Çok duygulu, duygulanmış, hisli.

müterasil

  • Mektuplaşan, haberleşen.

mütevatir / mütevâtir

  • Yalan üzere anlaşmaları mümkün olmayan cemaatler tarafından rivayet olunan haber.
  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.
  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden aktardığı haber veya hadis.
  • Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun bir olay hakkında verdikleri kesin haber.

mütevatir hadis / mütevâtir hadîs

  • Birçok sahâbînin Resûl-i ekremden ve başka birçok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitaba yazılıncaya kadar, böyle hep, çok kimselerin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

mütevatir-i bilmana / mütevatir-i bilmânâ / mütevâtir-i bilmâna

  • Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.
  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

mütevatirat

  • Mütevatir olanlar. Çoklarının bildiği ve duyduğu haberler, hususlar.
  • Man: Kizb üzerine ittifakları aklen muhal olan bir topluluk tarafından verilen haberle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.

mütevatiren / mütevâtiren

  • Kesin ve şüphesiz bir haber olarak.

muttali / muttâli

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.

muttali olma

  • Farkına varma; bilgi sahibi olma, haberdar olma.

muttali olmak

  • Haberdar olmak.

muttali' / مُطَّلِعْ

  • Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.
  • Öğrenmiş, haber almış, bilgili.
  • Haberdar.

muvarede

  • (Çoğulu: Muvâredât) (Vürud. dan) Girip gelme.
  • İki şâirin, birbirlerinden habersiz olarak, tesâdüfen aynı beyitleri söylemeleri.

müz

  • Gr: Harf-i cer oldukları zaman (Fi: ) vazifesini görürler. Zarf veya isim olduklarında ismin başına gelirlerse kendileri mübteda, sonra gelen haber olur. Fiilin başına gelirlerse kendilerinden önceki bir fiilin mef'ulünfihi olarak mahallen mensub bulunurlar.

na'y

  • Ölüm haberi getirmek.

na-merd

  • Korkak. (Farsça)
  • İnsaniyetsiz, sözünde durmayan. Alçak, insanlık hislerinden habersiz. (Farsça)

nabi

  • Haber veren, haberci.
  • Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)

nai / naî

  • Kötü haber veren.

naiye

  • Ölüm haberi götüren, kötü haber veren.

nakale

  • (Tekili: Nâkıl) Haberciler, nakledenler.

nakıl-ı ahbar

  • Haberler nakleden.

nakl-i sahih

  • Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.

nakli delil / naklî delil

  • Kur'ân ve hadis gibi nakle, haberlere dayanan delil.

nass

  • Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
  • Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide.
  • Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakle

nay / nây

  • Ölüm haberini verme.
  • Ney, ölüm haberi.

nay-ı mevt / nây-ı mevt

  • Ölüm haberi.

nazar-ı gaflet

  • Hakikatten habersiz şekilde bakış.

nebe

  • Haber.

nebê

  • Haber.

nebe'

  • Haber. (Peygam)

nebe'-aver

  • Haber getiren. (Farsça)

nebi

  • Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber.

nefs-i ihbar / nefs-i ihbâr / نَفْسِ اِخْبَارْ

  • Tam haber. Haberin tam esası.
  • Verilen haberin kendisi.
  • Haber vermenin kendisi.

nesh

  • Emir ve yasaklarla ilgili şer'î (dînî) bir hükmün, ondan sonra gelen şer'î bir delîl (hüküm) ile kaldırılması, yürürlülük zamânının sona erdiğinin haber verilmesi, açıklanması. Hükmü kaldırılan delîle, nâsih; kaldırılan hükme mensûh denir.

neşr

  • Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak.
  • Başıboş cemaat.
  • Bulutlu günde yel esmek.
  • İzhar etmek.
  • Katetmek.
  • Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.

nevabit

  • (Tekili: Nabite) Nebatlar. Bitkiler.
  • İmar ve ihdas.
  • Dünya ahvâlinden habersiz.
  • Taze, genç kimse.

nevadir haberler / nevâdir haberler

  • Hanefî mezhebi imâmlarından İmâm-ı Muhammed'in (El-Keysâniyyât), (El-Hârûniyyât), (El-Cürcâniyyât), (Er-Rukıyyât) adındaki kitablarıyla bildirilen din bilgileri, haberler.

nevid

  • Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber. (Farsça)

nezir / nezîr

  • (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır)
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
  • Korkutan, cezayı haber veren.

nişve

  • Koklamak.
  • Bilmek.
  • Haber vermek.

nüvid

  • Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir. (Farsça)

palas pandıras

  • Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.

pervane

  • Fırıldak çark. (Farsça)
  • Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. (Farsça)
  • Haberci, kılavuz. (Farsça)

peyam / peyâm / پيام

  • Taze haber.
  • (Peygam) Haber. (Farsça)
  • Haber. (Farsça)

peyam-aver / peyam-âver

  • (Çoğulu: Peyamâverân) Haber getiren. (Farsça)

peyam-ber

  • Haber getiren. Peygamber. (Farsça)

peyam-ı hasret

  • Hasret, özleyiş haberi.

peyemres

  • Haber getiren, haber ulaştıran, haberci. (Farsça)

peygam / پيغام

  • Haber. (Farsça)

peygamaver

  • (Peygam-âver) Haber getiren, haberci. (Farsça)

peygamber / پيغمبر

  • (Peyamber) Allah'tan haber getiren. Allah'ı, âhireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. (Farsça)
  • Peygamber. (Farsça)
  • Haberci. (Farsça)

peyk

  • Bir şeyin etrafında, ona tabi olarak dönen. Seyyare. (Farsça)
  • Haber ve mektup getirip götüren. (Farsça)

peym

  • Haber. (Farsça)

rakib / rakîb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi hakkıyla gören, gözeten, koruyan, bir an onlardan habersiz olmayan, murâkabesi (gözetmesi) devamlı olan.

ravi / râvi / râvî

  • Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden.
  • Hadis nakleden.
  • Söyleyen, anlatan.
  • Rivayet eden, haber veren.
  • Rivâyet eden, nakleden; duyduğu veya gördüğü bir sözü, bir işi, bir olayı başkasına haber veren; Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini, metin (hadîs-i şerîfin kendisini) ve senedi (nakledenleri) ile birlikte nakleden hadîs âlimi.

recefe

  • Zelzele.
  • Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir.

rema

  • Bir yerde ikamet eylemek.
  • Ziyade olmak.
  • Riba, faiz.
  • Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.

reml-remil

  • Remil, kum falı: bazı işaretlerle gaipten haber verme.

resis

  • Sâbit, devamlı.
  • Bakıyye, artık.
  • Akıllı, zeki kimse.
  • Sahih olmayan haber.
  • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
  • Hastalık başlangıcı.

resul / resûl

  • Elçi, haberci.
  • Kendisine kitap ve şeriat verilen peygamber.
  • Yaratılışı, huyu, ilmi, aklı ve her bakımdan zamânında bulunan bütün insanlardan üstün olan ve yeni bir din ile gönderilen peygamber.
  • Elçi, haberci.

resül

  • Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olan zât. Mürsel de denir. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettirirse, ona Nebi denir.
  • Haberci

risale

  • Mektup.
  • Bir ilme dair yazılmış küçük kitap.
  • Haber göndermek.
  • Elçinin götürdüğü mektup, name.
  • Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.

risalet

  • Elçilik, habercilik.
  • Peygamberlik.

rivayat / rivâyât

  • Rivayetler, Hz. Peygam-ber'den veya ashabından gelen haberler.
  • Rivâyetler; bir haberin nakledilmesi, aktarılması.

rivayet / rivâyet / رِوَايَتْ

  • Bir şeyi haber vermek veya haber verilen şey.
  • Nakletmek, bildirmek.
  • (Peygamberimizden asm) nakledilen haber.

rivayet-i meşhure

  • Çok duyulmuş rivayet, haber; Peygamber Efendimizden (a.s.m.) duyulmuş haber.

rivayetler

  • Hz. Peygamber'den (a.s.m.) nakledilen haberler, hadis-i şerifler.

şahid / şâhid

  • Şâhidlik eden, görüp bilen. Birinin başkasında hakkının bulunduğunu isbat için şehâdet (şâhidlik) ederim demek sûretiyle hâkimin huzûrunda ve hasmın karşısında haber veren.

saiyan

  • (Tekili: Sâi) Haberciler, haber götürenler.
  • Çalışanlar.

şart

  • Biri diğerinin şartına bağlı olan iki cümleden ilki. Meselâ "Haber verirsen, gelirim" ifadesinde "Haber verirsen" şarttır, "gelirim" cezadır.

şayia / şâyia

  • (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.
  • Yayılmış haber, yaygın olan söylenti.

şehadet / şehâdet

  • Birinin başkasında hakkı bulunduğunu bildirmek için, hâkim karşısında ve iki hasmın yanında, şehâdet ederim diyerek haber vermek.
  • Şehîdlik, şehîd olmak.

şekva

  • Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek.
  • Su kabının ağzını açmak.

selk

  • Bir yerden haber getirmek.
  • Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak.
  • Katı ve sert söylemek.
  • Çağırmak.

setr-i gayb

  • Gelecekten haber verilmemesi.

sifare

  • Habercilik.

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)

sinyal

  • Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret. (Fransızca)

sofi

  • Dinin özünden habersiz, şekilci, aşırı katı kimse.

spiker

  • ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <

süfyan / süfyân

  • Âhirzamanda geleceği ve İslâm dinini yıkmak için çalışacağı sahih hadislerde haber verilen dinsiz ve münâfık bir şahıs.

şuur / şuûr

  • Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak.
  • Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir.
  • Kendi varlığından haberi olma.
  • Bir şeyi hoşça tanıma.
  • İnceliklerini iyice idrak etme.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.
  • Anlayış, idrâk.
  • Tasavvufta kendi varlığından haberi olma; sekrin zıddı, uyanıklık.

şuurdarane / şuurdârâne

  • Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi. (Farsça)

tahaddüs

  • Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak.
  • Haber vermek, sezgi.

tahadüs

  • Haberleşmek.

tahassüs

  • İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek.
  • Casuslamak.
  • Aratmak.

tahbir

  • (Haber. den) Haber etme. Haber verme.

takavvül

  • Haber vermek.
  • Yalan söylemek.

takvil

  • (Çoğulu: Takvilât) İftira. Yalan söyleşmek.
  • Haber vermek.

tarik / tarîk

  • Yol, hadis veya haberin geliş kanalı.

tayy

  • Bükmek, sarmak, dürmek.
  • Kaldırmak.
  • Geçmek.
  • Açmak.
  • Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak.
  • Atlama, üzerinden geçme.

tebşir / tebşîr

  • Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
  • Müjdeleme, sevindirici bir haber ulaştırma.

tegafül

  • Gaflet etme, duyarsızlıklık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma.

tehabbür

  • (Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.

tenasur

  • Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme.
  • Haberler birbirini tasdik eylemek.

tenbie

  • Haber vermek.

teneşşüd

  • Bir haberi veya bir şeyi öğrenmek için insanların farkına varamıyacağı şekilde nezâketle soruşturma.

tenessüm

  • (Nesim. den) Havayı teneffüs etme.
  • Güzel kokular kokutmak.
  • Haber erişmek.

tenmiye

  • (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek.
  • Fesad veren haber yetiştirmek.
  • Ateş içine odun atmak.

tenzir

  • (İnzâr. dan) Olacak bir hâdiseyi haber vererek korkutma. (Müjdenin zıddı)

terasül

  • (Çoğulu: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.

tereşşuhat / tereşşuhât

  • (Tekili: Tereşşuh) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar.
  • Kulaktan gelme haberler.

teshil-i muhabere

  • Haberleşmenin kolaylaşması.

teşvif

  • Tezyin etmek, süslemek.
  • Haberli olmak, anlamak, muttali olmak.
  • Bakmak, nazar etmek.

tevarüd

  • Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma.
  • Arka arkaya gelmek.
  • Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.

tevatür / tevâtür / تواتر / تَوَاتُرْ

  • Kuvvetli haber.
  • Bir haberin ağızdan ağıza geçerek yayılması. (Bak: Mütevatir).
  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.
  • Yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan, her asırda güvenilen kimselerin hepsinin bir şeyi, bir haberi bildirmeleri.
  • Yalan söylemez kimselerin ittifakla verdikleri kuvvetli haber.
  • Doğruluğu kesin haber.
  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi haber vermesi.

tevatürat / tevatürât

  • (Tekili: Tevatür) Tevatürler, ağızdan ağıza dolaşıp yayılan haberler.

tevriye

  • Örtüp gizlemek.
  • Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek.
  • Edb: Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek.

tılsım-ı muğlak

  • Anlaşılması zor, kapalı gizli şey.
  • Açılması müşkül olan tılsım, kapalı ve gizli haber.

tübba'

  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setten evvel geleceğini haber veren ve şiiri ile imanını ilân eden bir Yemen Meliki.
  • Câhiliyetten evvel Yemen Padişahlarının nâmı.
  • Bir kuş cinsi.

uhduse

  • Hayret edilecek derecede uydurma haber.
  • Haber verilen nesne.

vahy-i metluv / vahy-i metlûv

  • Cebrâil aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek peygamberlere okuması.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vakıf / vâkıf / وَاقِفْ

  • Mülkü olan belli ve kıymetli malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş) bütün veya belli fakîrlere Allah rızâsı için terkeden kimse.
  • Bir işten haberi olan.
  • Arafât'ta vakfeye duran.
  • Bilen, haber sahibi. Aşina. Bir işten iyi haberi olan.
  • Vakfeden.
  • Duran, ayakta duran.
  • Bilen, haberdâr olan.

vakıf olan / vâkıf olan

  • Haberi olan.

vakıf-ı ahval / vâkıf-ı ahval

  • Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.

vasıta-i muhabere

  • Haberleşme aracı.

vesait-i muhabere / vesâit-i muhabere

  • Haberleşme araçları.

vukufdar / vukufdâr

  • Haberi olan. Bilgili. (Farsça)

yemin / yemîn

  • Kuvvet. Bir haberi yâhut bir işi yapma veya yapmama husûsundaki azmi, iddiâyı (sözü); vallahi, tallahi şeklinde, Allahü teâlânın ism-i şerîfini anarak veya dînin izin verdiği sözlerle kuvvetlendirmek.

zaaf-ı ittisal

  • Bir hadis veya haberi Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktaranların isim listesi demek olan seneddeki bağlantı zayıflığı.

zahir haberler / zâhir haberler

  • Hanefî mezhebinin, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ve talebelerinden gelen kuvvetli, güvenilir haberlerine verilen ad. Bu haberlere usûl haberleri de denir.

zahr

  • (Çoğulu: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi.
  • Kuş yeleklerinin kısa tarafı.
  • Kara yolu.
  • Sırt, arka.
  • Yüksek yer.
  • Kur'an'ın lâfz-ı şerifi.
  • Haber.