LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Goz kelimesini içeren 292 kelime bulundu...

ab-ı çeşm

  • Göz yaşı.

abre

  • Göz yaşı.

adem-i tarassud

  • Gözetlememe.

adem-i tarassut

  • Gözlemlememe.

adese-i ayniyye

  • Gözleme merceği.

ahrez

  • Gözleri dar ve küçük olan.

air

  • Göz ağrısı.

ajur

  • Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış. (Fransızca)

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

aksu

  • Gözlerde görülen bir hastalık. (Türkçe)

alamet-i zahire / alâmet-i zâhire

  • Gözle görülen belirti.

alat-ı basariye / âlât-ı basariye

  • Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.

alem-i mülk ve şehadet / âlem-i mülk ve şehadet

  • Gözle görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Gözle görünen âlem, dünya.

aleniyyet

  • Göz önünde olma.

ameş

  • Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.

atf-ı nazar

  • Göz atma, bakma.

ayin / âyin

  • Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.

ayn

  • Göz, aslı, kendisi.

ayn'ı tersim

  • Gözü resmetmek, çizmek.

aynelyakin / aynelyakîn

  • Göz ile görmüşçesine kesin biliş.
  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

aysele

  • Gözsüz, a'mâ, kör.

bahak

  • Göz patlama veya patlatma.

bahka'

  • Gözü çıkmış.

bam-ı çeşm

  • Gözkapağı.

basar

  • Göz, görme hissi.

berheme

  • Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.

berk-i hatıf / berk-i hâtıf

  • Göz kamaştıran şimşek.

berk-i hatif / berk-i hâtif

  • Göz kamaştıran şimşek.

besaret

  • Göz açıklığı. Dikkatle bakış.

besasa

  • Göz, ayn.

biaynelyakin / biaynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.
  • Gözle görürcesine kesin bilerek.

biaynilyakin / biaynilyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

bihak

  • Gözsüz etmek, kör etmek.

binek

  • Gözbebeği, hadeka. (Farsça)

cahma'

  • Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.

cahzem

  • Gözleri büyük olan kimse.

cefnak

  • Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.

çeşm / چشم

  • Göz. Ayn. Dide. (Farsça)
  • Göz.
  • Göz.
  • Göz.
  • Göz. (Farsça)

çeşm-aşina

  • Göz aşinalığı olan, tanıdık. (Farsça)

çeşman / çeşmân / چشمان

  • Gözler. (Farsça)

çeşmi

  • Göz.

cin

  • Göz ile görülemeyen ruhani varlıklar.

cümud-u ayn

  • Göz donukluğu.

da'ca'

  • Gözü çok siyah ve büyük olan kadın. (müz: Edac)

daac

  • Gözün çok siyah ve büyük olması.

daire-i nezaret

  • Gözetim dairesi.

darare

  • Gözsüzlük.

dem'

  • Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.
  • Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz yaşı.

derpiş / derpîş / درپيش

  • Göz önünde, en önde.
  • Göz önünde. (Farsça)
  • Derpîş edilmek: Göz önünde bulundurulmak. (Farsça)
  • Derpîş etmek: Göz önünde bulundurmak. (Farsça)

didar

  • Göz, görme, görünme.

dide / dîde / دیده / د۪يدَه

  • Göz.
  • Göz.
  • Göz. (Farsça)
  • Göz.

dide-ban / dide-bân

  • Gözcü, bekçi, nöbetçi.

dideban / dîdebân

  • Gözcü, gözleyen.

didegan / dîdegân / دیدگان

  • Gözler. (Farsça)

dil-sir

  • Gözü gönlü tok. (Farsça)

dima'

  • Göz yaşı akan yerlerin izi.

du'ce

  • Gözün büyük ve siyah olması.

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

ebrec

  • Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.

ebsar / ebsâr / ابصار

  • Gözler.
  • Gözler. (Arapça)

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nuraniye

  • Gözle görünmeyen nurânî cisimler.

ecyem

  • Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ)

edmu'

  • Göz yaşları. Aberat.

edveş

  • Gözü dumanlı adam.

elbise-i fahire / elbise-i fâhire

  • Göz alıcı lüks elbise.

emraz-ı ayniyye

  • Göz hastalıkları.

engurek / engûrek

  • Gözbebeği. (Farsça)

ermas

  • Gözü çapaklı kişi.

ers

  • Gözyaşı. (Farsça)

esase

  • Gözucu ile bakma. (Farsça)

eşk / اشك

  • Gözyaşı.
  • Gözyaşı. Dem. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

eşk-alud

  • Gözü yaşlı. (Farsça)

eşk-riz / eşk-rîz

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

eşkalud / eşkâlûd / اشك آلود

  • Gözyaşlı. (Farsça)

eşve

  • Gözü değen kişi.

gamas

  • Göz pınarından akan irin ve çapak.

gamtaş

  • Gözü zayıf gören.

gaybubet / gaybûbet / غَيْبُوبَتْ

  • Göz önünde olmayış, yokluk.
  • Göz önünde olmama, kaybolma.

girdeban

  • Gözcü, gözetici. (Farsça)

giryan

  • Gözyaşı döken. Ağlayan. (Farsça)

girye

  • Gözyaşı.
  • Gözyaşı. (Farsça)

girye-bar

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

girye-künan

  • Gözyaşı dökerek, ağlayarak. (Farsça)

girye-meşhun

  • Gözyaşı ile dolu. (Farsça)

girye-riz / girye-rîz

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

gışavet / gışâvet

  • Göz perdesi.

gıta-yı basar

  • Göz perdesi.

gıyab / gıyâb

  • Göz önünde bulunmama.

hadeka

  • Gözün siyahlığı, gözbebeği.
  • Gözbebeği.
  • Gözbebeği.

hadeka-i ayn

  • Göz güllesi, göz hadakası.

hadid-ül basar

  • Gözü keskin.

hafeş

  • Gözün küçük olması ve görme kuvvetinin zayıf olması. (Öyle kişiye "ahfeş" derler.)

hami / hâmî / حامى

  • Gözeten, himaye eden. (Arapça)

haser

  • Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.

hasiyet-i isabet / hâsiyet-i isabet

  • Göz değmesi özelliği.

hasr

  • Göz kapağında sivilce çıkmak.

hatf

  • Göz kamaştırma.

hatıf / hâtıf

  • Göz kamaştıran.

havarık-ı zahire

  • Gözle görülebilen harikalar.

havatıf / havâtıf

  • Göz kamaştırıcı şeyler.
  • Göz kamaştıran şeyler.

haver

  • Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.

havla'

  • Gözü şaşı olan kadın. (Müz: Ahvel)

hayalet

  • Göze görünen hayal, karaltı.

hayf

  • Gözün birisi birine muhalif olmak.

hazel

  • Göz kapaklarında olan kabarcıklar.

heml

  • Gözden yaş akmak.

hemu'

  • Göz yaşı akmak.

hıla'

  • Göze çekilen sürme.

hıyre-bahş

  • Göz kamaştıran, aklı durduran. (Farsça)

hudre

  • Göz kapağının içinde çıkan çıban.

hulel-i fahire / hulel-i fâhire

  • Göz alıcı lüks elbiseler; Cennet elbiseleri.

hundure

  • Göz bebeği.

hurde-bini / hurde-bînî

  • Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.

ibhak

  • Gözünü çıkarma, kör etme.

igmaz-ı ayn

  • Göz yummak. Aldırmamak, görmemezlikten gelmek.

iğmaz-ı ayn / iğmâz-ı ayn

  • Gözünü kapamak.

igtimaz

  • Gözünü kapatma, gözünü yumma. Uyuma.

ihrak-ı dümu'

  • Gözyaşı akıtma, ağlama.

iktihal

  • Göze sürme çekme.

ingımaz

  • Göz yumulma.

insan-ül ayn

  • Gözbebeği.

isabet-i ayn

  • Göz değmesi, nazar değmesi.

isabet-i nazar / isâbet-i nazar / اِصَابَتِ نَظَرْ

  • Göz değmesi, bakışın incitmesi.
  • Göz değmesi.

isabetiayn / isâbetiayn

  • Göz değmesi.

isale-i dümu'

  • Gözyaşları dökme, ağlama.

ısfirar-ı ayn

  • Gözün sararması.

işmar

  • Göz kırpma, işaret.

ıtlıhah

  • Gözden yaş akma, ağlama.

jale-i eşk

  • Gözyaşı jâlesi. Kırağı tânesine benziyen gözyaşı.

kahl

  • Göze sürme çekmek.

kamr

  • Göz kamaşmak.

karta'

  • Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.

kase-i çeşm / kâse-i çeşm

  • Göz çukuru.

katarat-ı uyun

  • Göz yaşları.

kehila

  • Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın.

kemh

  • Gözsüzlük.

kig

  • Göz çapağı. (Farsça)

kuhl / كحل

  • Göz sürmesi. (Arapça)

kurur

  • Gözün parlak olması.

kuzehiye

  • Gözün renkli olan tabakası. İris.

lahh

  • Göz yaşının çok olması.

lahs

  • Gözün üst kapağının etli olması.

lahza / lâhza

  • Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
  • Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman, an.

lehaz

  • Gözucu.

lehaza

  • Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak.

lemha

  • Göz atma, süratle bakış.
  • Göz atma.

lemze

  • Göz veya kaşla işaret etmek.

maddiyet

  • Gözle görülür, elle tutulur şey.

maddiyyat

  • Gözle görülür, elle tutulur şeyler.

mahsusat / mahsusât

  • Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
  • Gözle görülür şeyler.

manzar-ı çeşm

  • Gözbebeği.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

mazi-i şuhudi / mazi-i şuhudî

  • Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.

medar-ül ayn

  • Göz çukuru.

mede-l-basar

  • Gözün görebildiği kadar.

mekfuf-ül ayn

  • Gözü keffolmuş. Kör, âmâ.

melekut alemi / melekût âlemi

  • Gözle görülmeyen âlem, ruh ve mânâ âlemi. Buna yalnız Melekût da denir.

merdüm-i çeşm

  • Gözbebeği.

merdüme

  • Gözbebeği. (Farsça)

merdümek / مردمك

  • Gözbebeği. (Farsça)

merha

  • Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın.

merkab

  • Gözetleme yeri.

mesamat / mesâmât

  • Gözenekler, delikler.

mesame / mesâme

  • Gözenek, delik.
  • Gözenek.

meşhudat / meşhudât

  • Gözlemler, görülen şeyler.

meşhudatça

  • Gözlemce.

meşhudiyyet

  • Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.

mikroskop

  • Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet. (Fransızca)

mirba

  • Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer.

mirsad / mirsâd / مرصاد

  • Gözetleme vasıtası; dürbün.
  • Gözetleme yeri.
  • Gözlemevi, gözlem yeri. (Arapça)

muayene / muâyene

  • Gözden geçirme.

mubassır

  • Gözcü, bakıcı.

mugazane

  • Gözün yanlarında olan büklüm.

muhit-i nigah / muhit-i nigâh

  • Göz çevresi.

mukaddem-ül ayn

  • Gözün kenarı. Gözün pınarı.

mukarre

  • Göz yaşının durması.

muntazır / مُنْتَظِرْ

  • Gözeten, bekleyen.

müraat / mürâat / مراعات

  • Gözetme. (Arapça)

müraat etme

  • Gözetme, uyma.

murakabe

  • Gözetim, kontrol.

müşahedat / müşâhedât / müşahedât / مشاهدات

  • Gözlemler.
  • Gözlemler.
  • Gözlemler. (Arapça)

müşahede / müşâhede / مشاهده

  • Gözlem.
  • Gözlem. (Arapça)
  • Müşâhede edilmek: Gözlemlenmek. (Arapça)
  • Müşâhede olunmak: Gözlemlenmek. (Arapça)

müşahede edici

  • Gözlemci.

müşahede edilen

  • Gözlemlenen.

müşahedet

  • Gözlem, deney, tecrübe.

müşahedeten / müşâhedeten

  • Gözlemle.
  • Gözlemle.

müşahitlik

  • Gözlemcilik.

müstağni-i muhteriz / müstağnî-i muhteriz

  • Gözütok davranıp istemekten çekinen; başkalarından yardım istemekten sakınıp çekinen.

mutarassıd

  • Gözleyen. Tarassud eden.

müteazım

  • Göze büyük görünen, taâzum eden, gözde büyüyen.

müteşahhıs

  • Gözle görünür hâle gelen, şahsı fark edilmiş olan, ayırt edilmiş olan.

na-meşhud

  • Gözle görülmemiş, şâhit olunmamış. (Farsça)

nasb-ül ayn

  • Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak, göz dikmek.

nasbü'l-ayn

  • Göz önü.

nasur

  • Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.

nazar değmesi

  • Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.

nazar et

  • Göz at, bak.

nazar-endaz

  • Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden. (Farsça)

nazar-firib

  • Göz aldatan. (Farsça)

nazar-ı dikkate alınma

  • Göz önünde bulundurulma.

nazar-ı müşahede

  • Göz önünde, göze görünecek şekilde.

nazar-rüba / nazar-rübâ

  • Göz çeken. (Farsça)

nazarında

  • Gözünde.

nazarından

  • Gözünden, dikkatinden.

nazarıyla

  • Gözüyle, bakışıyla.

nazırlık / nâzırlık

  • Gözlemcilik, gözeticilik.

nazırsız / nâzırsız

  • Gözlemcisiz.

nazragah / nazragâh

  • Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü. (Farsça)

neca

  • Göz değmek.

nem-i dide

  • Göz yaşı.

nezaret / nezâret / نَظَارَتْ

  • Gözetim altında tutma.
  • Gözetme.

nezaret eden

  • Gözeten.

nezaretçi

  • Gözetmen.

nezzare / nezzâre

  • Gözcü, seyirci.

nigehban / nigehbân

  • Gözcü, gözetici, bekçi. (Farsça)

nokta-i biniş

  • Gözbebeği.

nühur

  • Göz, basar, ayn. (Farsça)

nur-u ayn

  • Gözün nuru.

nur-u basar

  • Göz nuru, görme duyusunun nuru.

pih

  • Göz çapağı. (Farsça)

piş-i nazar / pîş-i nazar

  • Göz önü.
  • Göz önü.

piş-i nazara getirmek

  • Göz önünde bulundurmak.

pürşaşaa / pürşâşaa

  • Göz alıcı parlaklıkta, çok gösterişli.

rakıb

  • Gözeten, bekleyen.

rakib / rakîb

  • Gözetleyen.
  • Gözetleyen, denetleyici.

ramas

  • Göz çapağı.

rasad / رَصَدْ

  • Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
  • Gözetleme, bakma.
  • Gözlem.

rasadhane / رصدخانه

  • Gözlemevi. (Arapça - Farsça)

rasadi / rasadî / رصدی

  • Gözlemle ilgili. (Arapça)

rasat

  • Gözetleme.

rasat ehli

  • Gözlemci, gözetleyen.

rasat etmek

  • Gözetlemek.

rasathane / rasathâne

  • Gözlem evi.

rassad / رصاد

  • Gözlemci, gözlem yapan. (Arapça)

remas

  • Göz pınarında toplanan çapak.

remed

  • Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı.

revnakdar

  • Göz alıcı güzellikte.

revnaktar

  • Göz alıcı güzellikte.

rime-i çeşm

  • Göz çapağı.

rüs'

  • Göz kapağında olan hastalık.

sad

  • Göz hastalığı, göz ağrısı.

şafin

  • Göz ucuyla bakan kişi.

sarfınazar

  • Gözden kaçan.

şekl-i hazır / şekl-i hâzır

  • Göz önünde bulunan şekil.

sem u basar

  • Göz ve kulak; görme ve işitme.

sevad-ül ayn

  • Göz bebeği.

şeve

  • Göz değmesi, nazar değmesi.

sirişk / سرشك

  • Gözyaşı. (Farsça)

şuaat-ı ayniye / şuâât-ı ayniye

  • Gözdeki ışık hüzmeleri, göz feri.

şüfun

  • Göz ucuyla bakmak.

şükle

  • Gözün ağındaki kırmızılık.

ta'vir

  • Gözsüz etmek. Kör etmek.

taazum

  • Gözünde büyümek. Büyük görünmek.

tahavus

  • Göz ucuyla bakmak.

taht-ı nezaret / taht-ı nezâret / تَحْتِ نَظَارَتْ

  • Gözetim altı.
  • Göz altı.

taht-ı nezaretinde

  • Gözetimi altında.

taht-ı tevkif

  • Gözetim altı, hapishane.

takip

  • Gözetmek, yolunda gitmek, peşinden yürümek, suçlunun suçunu araştırmak, izlemek.

takziye

  • Gözün çapağı dışarı itmesi.

tamh

  • Gözünü yukarı kaldırıp bakmak.

tarassud / ترصد / تَرَصُّدْ

  • Gözetleme.
  • Gözetleme.
  • Gözleme. (Arapça)
  • Tarassud edilmek: Gözlenmek. (Arapça)
  • Tarassud etmek: Gözlemek. (Arapça)
  • Gözetleme.

tarassudat / tarassudât

  • Gözlemeler.
  • Gözetlemeler.

tarassut

  • Gözetleme.

tarassut eden

  • Gözetleyen.

tarf

  • Göz, nazar, bakış.

tarfe / طرفه

  • Göz açıp kapayış. (Arapça)

tarfet-ül ayn

  • Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.

tarfetü'l-ayn

  • Göz kapağının açılıp kapanışı kadar geçen kısa zaman.

tarfetülayn / طرفة العين

  • Göz açıp kapayıncaya kadar.
  • Göz açıp kapayıncaya dek, bir anda. (Arapça)

teazum

  • Gözde büyümek. Azametlenmek. Büyük görünmek.

tebassur

  • Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş.

tedmi'

  • Göz yaşı dökmek.

tehdid / tehdîd / تهدید

  • Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma.
  • Gözdağı varma.
  • Gözdağı. (Arapça)
  • Tehdîd edilmek: Gözdağı verilmek. (Arapça)
  • Tehdîd etmek: Gözdağı vermek. (Arapça)

tehdidamiz / tehdîdâmîz / تهدید آميز

  • Gözdağı vererek, tehdit edici. (Arapça - Farsça)

tehdidat / tehdidât

  • Gözdağı vermeler.

tehdiden / tehdîden / تهدیدا

  • Gözdağı vererek tehdit ederek. (Arapça)

tehdidkar / tehdîdkâr / تهدیدكار

  • Gözdağı verici, tehdit edici. (Arapça - Farsça)

tekehhul

  • Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.

telahuz

  • Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.

temaşa ehli / temâşâ ehli

  • Gözlemci, gözetleyen.

tevafukat-ı gaybiye

  • Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.

tiz-çeşm

  • Gözü keskin. (Farsça)

uhuz

  • Göz ağrısı.

usur

  • Gözcülük etmek.

uyun / uyûn / عيون

  • Gözler. (Arapça)

vaziyet-i meşhude / vaziyet-i meşhûde

  • Gözlemlenen durum.

zabit / zâbit

  • Gözetici, subay.

zabitlik

  • Gözeticilik.

zac / zâc / زاج

  • Göztaşı. (Arapça)

zafere

  • Göze inen perde.

zerur

  • Göz otu.