LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Girme ifadesini içeren 236 kelime bulundu...

acm

  • (Çoğulu: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve.
  • Kuyruk dibi.
  • Isırmak.

ahram

  • (Tekili: Harem ve Harim) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler.
  • Kadınların bulunduğu haremlikler.

ajine

  • Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi. (Farsça)

akliyyat

  • Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler.

arazi-i gamire / arâzi-i gamire

  • Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.

ard

  • Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. (Farsça)
  • Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk. (Farsça)

arug

  • Geğirme. (Farsça)

as

  • Değirmen. (Farsça)

asban

  • Değirmenci. Değirmen sahibi. (Farsça)

asbani / asbanî

  • Değirmencilik. (Farsça)

asiya / âsiyâ / آسيا

  • Su değirmeni. (Farsça)
  • Değirmen. (Farsça)

asiya-ban / asiyâ-bân

  • Değirmenci, değirmen sahibi. (Farsça)

asiya-ger / asiyâ-ger

  • Değirmen yapan, değirmenci. (Farsça)

asiya-seng / asiyâ-seng

  • Değirmentaşı. (Farsça)

asiyab / âsiyâb / آسياب

  • Değirmen. (Farsça)

asya

  • Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. (Farsça)
  • Değirmen. (Farsça)

bast-ı mukaddemat

  • Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
  • Asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme.

biat olunmak

  • Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.

bila-vasıta / bilâ-vasıta

  • Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.

bül'a

  • Değirmen taşının tane dökülecek yeri.

büluğ / bülûğ

  • Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme.
  • Yaklaştırma.

ca'caa

  • Değirmen sesi.
  • İsteklerde zorluk vermek.
  • Devenin çökermesi.
  • Çökmüş deveyi kaldırmak.

cahile

  • (Çoğulu: Cevâhil) Değirmen çarkı.

çark

  • (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. (Farsça)
  • Vapur, değirmen ve dolap çarkı. (Farsça)
  • Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. (Farsça)
  • Dönerek işleyen âlet. (Farsça)
  • Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, efl (Farsça)

dagr

  • şiddetle def'etmek.
  • Bir yere girmek.

dahil / dâhil / داخل

  • (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.
  • İç, içeri. (Arapça)
  • Dâhil olmak: İçeri girmek. (Arapça)

dahil olma

  • İçeri girme, katılma.

dahl

  • Karışma, girme.
  • Nüfuz, te'sir.
  • Vâridat.
  • İrâd. İtiraz, ta'riz.
  • Ayıp, töhmet.
  • Girme, etki.

davr

  • Ziyan etmek, zarara girmek.

dehalet / dehâlet

  • Dâhil olma, içine girme.
  • Girme, sığınma.

demc

  • Dühul etmek, girmek.
  • Mestur olmak, örtünmek.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

doz

  • Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı.
  • Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı.
  • Ölçü, miktar.

duhul / duhûl

  • İçeri girme. İçeri dahil oluş.
  • Girme, katılma, gelme.
  • Girme, dahil olma.
  • Girme.

dühul

  • İçeri girme, müdahele etme.

duhul / duhûl / دخول / دُخُولْ

  • Giriş, içeri girme. (Arapça)
  • Duhûl etmek: Girmek, içeri girmek. (Arapça)
  • Dahil olma, girme.

duhuliye

  • Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi.
  • Bir yere girmek için verilen para.

dümuk

  • Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek.

dümur

  • Destursuz olarak eve girmek.

eimme-i ehl-i beyt

  • Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.

eman / emân

  • Korkusuzluk, emniyet, güven.
  • Bir kimseye veya düşmana; söz, işâret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet (güven) altında olduğunu bildirme.
  • Müslüman olmayan bir kimsenin İslâm memleketine girmesi için kendisine verilen müsâade, izin.

erha

  • (Tekili: Rehâ) El değirmenleri.

fesad-ı beşeri / fesad-ı beşerî

  • İnsanlığın fesada girmesi, bozulması.

fesad-ı ümmet / fesâd-ı ümmet

  • Ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi.

gabe

  • Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.

gall

  • Girmek, sokmak, akmak.
  • Boynunu, elini zincir ile bağlamak.
  • Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek.
  • Ganimet malından hırsızlık etmek.

gavs

  • Suya dalmak. Dalgıçlık.
  • Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakikatine muttali' olup bilmek.
  • İyi anlamak.
  • Maslahata gayret ile girmek.

gavt

  • Derin çukur.
  • Bir şeyin içine girme, batma, garkolma.

gayr-ı müslim

  • Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.

gazl

  • İplik eğirmek, bükmek.

günciden / güncîden

  • Sığmak, girmek. (Farsça)

güriz

  • Kaçma. (Farsça)
  • Kaçan. (Farsça)
  • Edb: Kasidelerde mevzuya girmeden evvel söylenen beyit. (Farsça)

had'

  • Aldatmak.
  • Dühul etmek, girmek.
  • Kurumak.

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

haras / harâs

  • Hayvanla döndürülen değirmen. (Farsça)

haraş

  • Hayvan ile döndürülen değirmen. (Farsça)

haras-ı harab / harâs-ı harâb

  • Harap olmuş değirmen.
  • Mc: Dünya.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be
  • Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)

harem-i şerif

  • Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.

harim / harîm

  • Herkesin girmesi yasak yer, harem.

harre

  • (Çoğulu: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.

haşş

  • Girmek, dühul etmek.

havz

  • Suya girme.
  • Sakınılacak işe girişmek.
  • Başlamak.

haylulet / haylûlet

  • Yolu kapamak.
  • Araya girme. İki şey arasına girip hicab olmak.
  • Araya girme.

haylulet-i arz / haylûlet-i arz

  • Ay tutulması, Dünyanın Güneşle ayın arasına girmesi.

heylulet / heylûlet

  • Araya girme, perdeleme, kapama.

hidayet

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

hiza / hizâ / حذا

  • Sıra. (Arapça)
  • Hizâya gelmek: (Arapça)
  • Boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek. (Arapça)
  • Sırayı bozmadan durmak. (Arapça)
  • Hizâya girmek: Sıra olmak. (Arapça)

horos

  • Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır.

hubas

  • Değirmen unluğu.

hulul / hulûl

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ
  • Girme, geçme.

hulul etmek / hulûl etmek

  • Girmek, yer etmek; bir cismin başka bir cisme girmesi, iki şeyin birleşmesi. Allahü teâlânın kula girmesi sûretiyle onun ilâhlaştığını kabûl edenlerin bozuk ve yanlış görüşü.
  • İçine girmek, dahil olmak.

hury

  • Değirmen deliği.

husr

  • Zarar.
  • Ele avuca girmemek.
  • Dalâlete gitmek.
  • Noksan.
  • Sapıtmak.

huzruf

  • (Çoğulu: Hazârif) Fırıldak.
  • Değirmen çarkının birisi.
  • Pervâne.

iddihal

  • Girme, duhul etme, dahil olma.

iddimac

  • Bir şeyin içine girmek. Bir yere girip gizlenmek.

iddiyan

  • Borçlanma, borca girme.

ıdha'

  • Kuşluk vaktine girmek.

idhal

  • Girme.

ifcar

  • Fecir vaktine girme.
  • Bir kimseyi fâcir sayma.

igtilaf

  • Kılıf içine girme, gılaflanma.

igtilaf-ı seyf

  • Kılıcın kınına girmesi.

igtimad

  • (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme.
  • Karanlıkta görünmez olmak.

iğtizal

  • İplik eğirme.

igzal

  • Eğirmek.

ihda

  • İman ve İslâmiyet yolunu göstermek. Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Allah rızasına uyan yola girmesine vesile olmak.
  • Hediye etmek. Armağan yollamak.

ihtida / ihtidâ

  • Hidayete ermek. Delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola girmek. Allah'a ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize iman etmek.
  • Başkasına tekaddüm etmek.
  • Doğru yola girme, müslüman olma, din olarak İslâmiyet'i seçme; hidâyete erme.
  • Îman yoluna girme.

ihtikar / ihtikâr

  • İnsan ve hayvan için lüzumlu gıdâ maddelerini şehre girmeden yâhut girince halka satılmadan toplayıp, stok edip, pahalandığı zaman satmak.

ihtilac / ihtilâc / اختلاج

  • Çırpınma, seğirme.
  • Çırpınma. (Arapça)
  • Seğirme. (Arapça)

ihtima'

  • (Himye. den) Perhiz.
  • Kaçınma, ictinâb etme.
  • Sığınma, himâyesine girme.

iman-ı icmali / iman-ı icmâlî

  • İcmâl-i iman; Resûl-i Ekrem‘in (a.s.m.) tebliğ ettiği detaya girmeden genel olarak inanma.

imtisal

  • Nümune kabul etme.
  • Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme.
  • Mesel ve kıssa söyleme.
  • Bir şeyin suretine girme.
  • Muvafakat ve mutabakat etme.
  • Katili kısas etme.

indirac

  • Dahil olma. İçeri girme, katılma.
  • Nesil tamamen tükenip halefi kalmama.

inhina

  • Eğilme, münhani olma, yay biçimine girme, kavislenme.

inhirat

  • Bilmediği bir işe danışmadan girişme.
  • Zarar verme, ziyana sokma.
  • İpliğe boncuk dizme.
  • Beden çelimsizlenip zayıflama.
  • Bir yola süluk etme, girme.

inhisaf

  • Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.

insilak

  • (Silk. den) Yola girme, süluk etme, yol tutma.

intisab / intisâb

  • (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. Mâiyyetine girmek. Bağlanmak.
  • Mensûb olma, bağlanma. Bir işe, bir mesleğe girme. Bir mürşîd-i kâmile (rehbere) bağlanma, talebe olma.

inzibat / inzibât / اِنْضِبَاطْ

  • Asayiş altına girme.

işhar

  • Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma.
  • Kadın, doğum yapacağı aya girme.

islam-ı mecazi / islâm-ı mecâzî

  • Nefsin, itminâna gelmeden yâni Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmeye başlamadan önce, kişide bulunan ve Cennet'e girmek için yeterli olan İslâmiyet.

istidare

  • (Devr. den) Dönme, dolaşma.
  • Daire biçimine girme, yuvarlak olma.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istihmam

  • Hamama girme, yıkanma.

istizlal

  • (Zıll. dan) Gölgelenme. Gölge altına girme.
  • Sığınma, himâyesine girme.
  • Gölgede oturma.

ıtk-ı muzaf

  • Bir zamana, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen ıtkdır. "Sen gelecek ayın başında hürsün." denilmesi gibi ki, o ayın başında ıtk hadisesi vücuda gelir.

ittizan

  • Ölçülü olmak. Vezne girmek.

kaas

  • Boynu göğüse girmek.

kamuflaj

  • Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. (Fransızca)

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

kefn

  • Yün eğirmek.

kemsere

  • Cem'olmak, toplanmak.
  • Bazısı bazısına girmek.
  • Yab yab yürümek.

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

küruz

  • Dühul etmek, girmek, dâhil olmak.
  • Bir kimseye ilticâ etmek, sığınmak.

lehk

  • şiddet.
  • Meşakkat, zahmet.
  • Birbiri içine girmek.

levz

  • Sığınma, himâyesine girme.

lüfaze

  • Değirmenin öğüttüğü un.
  • Ağızdan çıkan söz.

lühve

  • (Çoğulu: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)

mahalletan

  • Çömlek ve değirmen.

mal-i zımar

  • Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.

merha

  • (Çoğulu: Merâhi) Değirmen yeri.

mesrude

  • Ulaştırmak.
  • Zırh halkalarının birbirine girmesi.

miceşş

  • El değirmeni.

miftele

  • Yün eğirmekte kullanılan çatal değnek.

migzel

  • (Çoğulu: Megazil) İplik eğirmekte kullanılan âlet. iğ.

mihfen

  • Değirmen sepeti.

mikat sünneti

  • Hacca niyet edenin ihrama girmesi.

miltan

  • Yağ değirmeni.

minnet kabul etme

  • Borç altına girme, kendini borçlu hissetme.

mirades

  • (Çoğulu: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş.
  • El değirmeni.

mis'ab

  • (Çoğulu: Mesâib) Değirmen oluğu.
  • Havuz oluğu.

mıthan

  • Değirmen.

muaşeret / muâşeret

  • İnsanlarla birlikte yaşayıp iyi geçinmek, insanların içine girme.

müdahalat

  • (Tekili: Müdahale) Müdahaleler, karışmalar, araya girmeler.

müdahale / müdâhale / مُدَاخَلَه

  • İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak.
  • Araya girme. Sokulma.
  • Karışma, girme.
  • Girme, karışma.

müdarre

  • El değirmeni.

münadale

  • Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.

mütesakıl

  • Üşenip ağırlaşan.
  • Muhârebeye girmeye teşvik edilmiş iken oyalanıp kalan.

müvarre

  • El değirmeni.

nakb

  • (Çoğulu: Enkâb) Delmek, delik açmak.
  • Girmek.
  • Dağ içindeki yol.

nasfet

  • (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.

naur

  • Kanı durmayan damar.
  • Değirmen kanadı.
  • Döndükçe gıcırdayan dolap.

nehar-ı şer'i / nehâr-ı şer'î

  • İmsâktan, akşam namazının vaktinin girmesine kadar olan zaman.

nekkar

  • Ağaçkakan kuşu.
  • Değirmenci.
  • Çok hayırlı.
  • Çok kokulu.

neş'e-i ula / neş'e-i ulâ

  • İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.

neşb

  • (İğne ve diken) batma, girme.

neşef

  • İçmek.
  • Sinmek.
  • İçine girmek, dühul etmek.

nizam / nizâm / نظام

  • Düzen. (Arapça)
  • Nizâm bulmak: Düzene girmek. (Arapça)

nücu'

  • Yemeğin hazmolup sindirilmesi.
  • Eser yapmak.
  • Duhul etmek, girmek.

nüşub

  • Dühul etmek, girmek, dâhil olmak.
  • İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.

nusul

  • Huruç etmek, çıkmak.
  • Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır)
  • (Tekili: Nasl) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.

raha

  • Değirmen.

raid

  • Konaklanacak yeri görmek için önceden gönderilen kimse.
  • El değirmeni.

ram olmak / ram

  • İtaat etmek, boyun eğmek.
    Ram: İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad.
    Teslim olmak, hükmü altına girmek (Farsça)

reden

  • Hazz denilen kumaş.
  • Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses.
  • İplik eğirmek.

sahih ced / sahîh ced

  • Ölenin babasının babası veya babasının babasının babası gibi derecesi yakın olsun uzak olsun aralarında kadın bulunmayan dede. Yâni araya kadın girmeyen büyük baba.

sebeb-i islam / sebeb-i islâm

  • İslâm dinine girmesine sebep.

sebeb-i islamiyet / sebeb-i islâmiyet

  • İslâmiyet'e girmesine sebep.

sebih

  • Kuş yeleğinin kopup düşeni.
  • Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.

şeddad

  • Kâfir.
  • Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir.

selamet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

seng-i as-yab / seng-i as-yâb

  • Değirmen taşı.

şer'

  • Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek.
  • Bir işe başlamak.
  • Dalmak.
  • Girmek.
  • Zâhir etmek, göstermek.
  • Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat.

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

sifal

  • Değirmen altına döşenen deri.
  • Değirmen süpürgesi.

sır

  • Gizli, gizlenilen şey.
  • Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen âlemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.

subu'

  • Dinini terk edip başka dine girmek.

süluk / sülûk / سلوک / سُلُوكْ

  • (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
  • Tasavvuf yoluna girmek.
  • Bir yola girmek, manen yükselmek.
  • Bir yola girme, bir sıraya dizilme.
  • Tasavvuf yoluna girme.
  • Yola girme. (Arapça)
  • Tarikata girme. (Arapça)
  • Bir yola girme.

süluk-ü tarikat / sülûk-ü tarikat

  • Tarikat yoluna girme; nefsi düzeltmek ve vuslata erişmek amacıyla tasavvuf yoluna girme, mânevî yolculuğa çıkma.

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.

taarrüb

  • Araplaşma. Arap kılığına girme.

tafv

  • Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması.
  • Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi.
  • Bir işe girmek.
  • Hayvanın tepe üzerine çıkması.
  • Ceylânın koşması.

tagavvül

  • Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek.

tahallül / تَخَلُّلْ

  • Araya girme, içine karışma.
  • (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak.
  • Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması.
  • Dişleri hilâllamak.
  • Araya girme, içine sızma.

tahallül-ü mehasin

  • Güzelliklerin araya girmesi.

tahanet

  • Değirmencilik.

tahannüf

  • Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.

tahavvül / تَحَوُّلْ

  • Başka hâle girme.
  • Hâlden hâle girme.

tahazzün

  • Hazineye girmek.
  • Yığılmak.

tahcir

  • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
  • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
  • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

tahhan

  • (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.

tahun

  • (Çoğulu: Tavâhin) Su değirmeni.

takahhum

  • Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.

takallüb

  • Bir taraftan diğer tarafa dönmek.
  • Bir halden başka bir hale değişmek.
  • Başka kalıba girmek.

takassu'

  • Dühul etmek, girmek.

tasallüp

  • Sertleşme, kalıba girme.

tatarruk

  • Yol bulma. Yol bulup girme.

tavahin

  • (Tekili: Tâhun ve Tâhune) Öğütülmüş şeyler.
  • Su değirmenleri.

tavassut

  • Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık.
  • İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.
  • Araya girme, aracılık etme; bir peygamberi veya bir evliyâyı vâsıta kılarak, araya koyarak, bir isteğin yerine gelmesi için Allahü teâlâya yalvarma.

tazallül

  • (Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme.

teadud

  • (Adud. dan) Kol kola girme.
  • Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.

tebadür

  • Ani olarak zihne girmek.
  • Hâdis olmak.
  • Barışmak.
  • Öğretmek.
  • Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.

tebahbuh

  • Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak.
  • Ortada oturmak.

tebeddü'

  • Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme.
  • Dinini değiştirme. İrtidad.
  • İyi olan ahlâkını bozup değiştirme.

tebeddül

  • Başkalaşmak. Değişmek.
  • Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek.

teberrüd

  • Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme.
  • Soğuk suya girme.

tebrik

  • Gözlerini dike dike bir yere bakmak.
  • Günaha girmek.
  • Uzak bir yere sefer etmek.
  • Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak.
  • Kadının süslenip püslenmesi.
  • Evi ziynetleyip süslemek.

tecelli-i zat / tecellî-i zât

  • İsim ve sıfatlar araya girmeden sâdece zât-ı ilâhînin tecellî etmesi.

tecessüd

  • Cisimleşme; batıl dinlerde, Allah'ın herhangi bir maddi varlık şekline bürünmesi, yaratıklarından birinin bedenine girmesi şeklinde inanılan batıl bir Allah inancı.
  • Ceset şekline girmek. Vücud peyda etmek. Cesedlenmek.

tecessüm

  • Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.

tedahul

  • İçine girme, nüfuz etme.

tedahül / tedâhül / تَدَاخُلْ

  • İç içe olmak. Birbiri içine girmek.
  • Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak.
  • Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
  • Birbirine girme.
  • İç içe olmak, birbiri içine girmek.
  • İç içe girme.

tedeyyün

  • Dinini sakınmak.
  • (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme.

tefahhuş

  • Fuhşa girme, ahlâksızlık.

teftih

  • (Çoğulu: Teftihât) (Feth. den) Açmak.
  • Bırakmak.
  • Yarmak, yardırmak.
  • Geğirmek.

teftil

  • (Fetl. den) Fitil yapma. Bükme, eğirme.

tegalgul

  • Bir işin içine girme, ilmî bir meseleye dalma, onda derinleşme.

tegavvül

  • Renk değiştirme. Renkten renge girme.

teheddi

  • Doğru yola girme. Hidayetlenme.

tekavvüs

  • Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme.

tekellüf

  • Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak.
  • Gösterişe kapılmak. Özenmek.
  • Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.

tekellüfkarane / tekellüfkârâne

  • Gösteriş hevesiyle bir sorumluluğun altına girme, zoraki davranarak.

televvün

  • (Levn. den) (Çoğulu: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme.
  • Döneklik, kararsızlık.
  • Renkten renge girme.

temessül / تَمَثُّلْ

  • Benzeşmek. Cisimlenmek.
  • Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek.
  • Bir kıssa veya atasözü söylemek.
  • Benzer şekil ve sûrete girme, sûretlenme.

tenassur

  • Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme.

tenekkür

  • (Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme.

terafu'

  • (Ref'. den) Duruşmaya girme.

tereccül

  • Paklanmak, temizlenmek.
  • Süslenmek, ziynetlenmek.
  • Saç ve sakal taramak.
  • Yayan yürümek.
  • Kuyu içine girmek.

terk-i terk

  • Ucbe ve fahre girmemek için terkettiklerini de düşünmemek.

teşacür

  • (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.

teslim

  • Bir emâneti verme.
  • Kabul etme.
  • Doğru ve haklı bulma.
  • Selâmetle dua etme.
  • Karşısındakinin hükmü altına girme.
  • Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme.
  • Belâ ve âfetten korunur olma.
  • Bir şeyi, yeni sâhibine verme.
  • Da

tevaggul

  • Bir işe girme, bir şeyde derinleşme.

tevellüc

  • Dühul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Vahşi canavarların yatağı.

tevhid-i mahz

  • Saf tevhid inancı; herşeyin bir olan Allah'a ait olduğuna, hiçbir şirke girmeden tam mânâsıyla inanma.

tezlim

  • Beraber etmek.
  • Yumuşatmak.
  • Değirmen döndürmek.

tıhane

  • At değirmeni.

vaftiz

  • (Vaftis) (Rumcadan) Hristiyanlarca çocuğun ve hristiyanlığa yeni girenin dine girme şartı sayılan, suya sokma merasimi.
  • Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.

vakb

  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Kaybolmak.

vaziyet-i semaviye / vaziyet-i semâviye

  • Gökyüzünün değişik hâl ve vaziyetlere girmesi.

vesatet

  • Vâsıta olma, araya girme, aracılık yapma.

vüluc

  • Girme, sokulma, duhul etme.

vürud / vürûd / ورود

  • Giriş, geliş. (Arapça)
  • Vürûd etmek: Girmek, gelmek. (Arapça)

zera'

  • İplik eğirmekte elleri çabuk olan.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın