LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Gerek ifadesini içeren 354 kelime bulundu...

abes

  • Saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.

adab / âdâb

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

adalet-i mahza-yı kur'aniye / adalet-i mahzâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'da emredilen ve bütün yönleriyle hak ve hukuku esas alan adalet; 'Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz' şeklinde ifade edilen, ferdin ve masumun hakkını hiçbir gerekçeyle çiğnenmesine izin vermeyen adalet.

ahkam-ı şer'iyye / ahkâm-ı şer'iyye

  • İslâm dîninde bir işin yapılması veya yapılmaması gerektiğini bildiren hükümler. Emirler ve yasaklar. Bunlara Ahkâm-ı ilâhiyye, Ahkâm-ı İslâmiyye ve Ahkâm-ı Kur'âniyye de denir.

amed

  • Gerekir, gelir.

anasır-ı hisabiyye / anâsır-ı hisabiyye

  • Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.

asa / asâ

  • (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

avret

  • Gizlenmesi gereken şey.
  • Gizlenmesi gereken, dinen görünmesi haram sayılan organlar.

ayat-ı vücub / âyât-ı vücub

  • Varlığı vacip ve mutlaka gerekli olan Allah'ın âyetleri, delilleri.

bade / bâde

  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

bahane

  • Gerekçe, mazeret.

bais / bâis

  • Sebep olan, gerektiren.
  • Gönderen.
  • Yeniden yaratan.

bayeste

  • Lüzumlu, gerekli, zaruri. (Farsça)

bayiste / bâyiste

  • Zaruri, lâzım, gerekli. (Farsça)

bedihi

  • İspat gerekmeyecek şekilde açık.
  • Akla kendiliğinden gelen.

bedihiyat / bedîhiyât

  • Delil ve ispatı gerektirmeyecek ölçüde apaçık şeyler.

bedihiyyat / bedîhiyyât

  • Delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.

besin

  • Zihayat varlıkların yaşama, gelişme ve çalışmaları için gerekli olan çeşitli gıda maddeleri. (Türkçe)

betat

  • Azık. Bir yolculukta gereken öteberi.
  • Ev eşyası.
  • Kesin, kat'i.

bil'iltizam

  • Gerekli görerek.

biliktiza / biliktizâ / بالاقتضا

  • Gerektiğinden. (Arapça)

bilvücub

  • Gerekli olarak.

borç

  • Bir kimsenin başka birine bir şey yapmasını veya vermesini gerekli kılan yükümlülük.

boşboğaz

  • Yerli yersiz mutlaka bir şey söylemeden içi rahat etmiyen. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamayan. (Türkçe)

burs

  • Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para. (Fransızca)

cenabet / cenâbet

  • Cünüplük. Gusül (boy abdesti) almayı gerektiren durum,.
  • Gusül abdesti almayı gerektiren durum.
  • Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

cihaz

  • Çeyiz ve avadanlık.
  • Cenazenin kaldırılması için gerekli olan eşya.

cinayat / cinâyât

  • (Tekili: Cinayet) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
  • Büyük cezaları gerektiren suçlar, cinayetler.

cünüb

  • Gusletmesi gereken kimse.
  • Gusletmesi (boy abdesti alması) gereken kimse.
  • Gusül abdesti gerekmiş kimse.

dai / dâî

  • Gerektiren sebep.

dai-yi sıdkı / dâî-yi sıdkı

  • Doğruluğun çağırıcısı, gerekçesi (Peygamber Efendimiz'in bir ismi de Dâî'dir).

daiye / dâiye

  • Arzu, hırs, gerektirici sebep.

dall-bi'l-iktiza / dâll-bi'l-iktizâ

  • İktiza ile delalet etme, sözün gereklilik yolu ile delâlet etmesi.

darben

  • Döğerek, vurarak.
  • Çarparak.

darül hikmetil islamiye

  • (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa

delail-i enfüsiye

  • Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derece-i lüzum

  • Gereklilik seviyesi.

dervah

  • Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. (Farsça)
  • Başaşağı asılmış. (Farsça)
  • Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli. (Farsça)

disiplin

  • Uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.

doz

  • Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı.
  • Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı.
  • Ölçü, miktar.

dua-yı fiili / dua-yı fiilî

  • Fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme.

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

düstur-u şüyuhat

  • Şeyh olma konusunda uyulması gereken kural.

ef'a

  • Engerek yılanı.
  • Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.

ef'i / ef'î / افعى

  • Engerek yılanı. (Arapça)

efai

  • (Tekili: Ef'a) Engerek yılanları.

ehemm

  • Mühimler arasında öncelikle göz önüne alınması gereken.

elzem / الزم

  • Daha gerekli.
  • Çok gerekli. (Arapça)

elzemiyet

  • Daha gereklilik.
  • Çok lüzumlu ve gerekli oluş.

elzemiyyet

  • Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.

emr-i istihbabi / emr-i istihbabî

  • Müstehab veya sünnet olan vazife.
  • Sevdirmek için verilen emir.
  • Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.

emval-i emiriye / emvâl-i emiriye

  • Devlet malları, devlete verilmesi gereken vergi vs. mallar.

enflasyon

  • Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi. (Fransızca)

entimem

  • yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylen

ergen

  • (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğre

esas-ı lazım ve metin / esas-ı lâzım ve metin

  • Gerekli ve sarsılmaz esas, temel kural.

esbab-ı adavet / esbab-ı adâvet

  • Düşmanlığı gerektiren sebepler.

esbab-ı mucibe / esbab-ı mûcibe / esbâb-ı mûcibe / اسباب موجبه / اَسْبَابِ مُوجِبَه

  • Gerektirici sebepler.
  • Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
  • Gerektiren sebepler.
  • Gerekçe, gerekçeler.
  • Gerekli kılan sebebler.

esbab-ı muhabbet

  • Sevgiyi gerektiren sebepler.

evceb

  • Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu.

evrak-ı tevkifiye

  • Tutuklanmayı gerektiren belgeler.

eyyim

  • Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir.

fariza / farîza

  • Allah'ın emri, farz, vacip, gerek, vazife.
  • Mirasçılardan her birine şer'an düşen hisse, pay.

fariza-i zimmet

  • Mutlaka yapılması gereken vazifeler, farzlar.

farz-ı ayn

  • Her mükellef Müslümanın yerine getirmesi gereken farz.
  • Kişinin bizzat yapması gereken farz. Herkese farz olan.

farz-ı kifaye / farz-ı kifâye

  • Dinen mutlaka yerine getirilmesi gereken ancak bir kısım Müslümanın yapması ile diğerlerinin üzerinden düşen vazife, cenaze namazı kılmak gibi.

farz-ı kifaye-i cihad

  • Müslümanların bir kısmının mutlaka yapması gereken cihat görevi.

farzıayn

  • Her müminin mutlaka yapması gereken vazife.

faziha / fazîha

  • (Çoğulu: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.

fazla

  • Çok ziyâde, artık, artan.
  • İleri.
  • Gereksiz, lüzumsuz.
  • (Çoğulu: Fazalât) Kazurat, pislik.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fi'l-i vücubi / fi'l-i vücubî

  • Yapılması gereken, lâzım olan fiil.

fikr-i ruhbaniyet

  • Hıristiyanlık dininde Allah ile kullar arasında vasıta olarak ruhbanların bulunması gerektiğine dair düşünce.

fıtra

  • Fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.

formalite

  • Resmi işlerin gerektirdiği muameleler. (Fransızca)

fuzul / fuzûl / فضول

  • Fazla, çok. (Arapça)
  • Gereksiz, fuzuli. (Arapça)

füzulat / füzûlât

  • Gereksiz ve faydasız şeyler.

fuzuli / fuzûlî / فضولى / فُضُول۪ي

  • Gereksiz, fazlalık.
  • Zevzek, boşboğaz. (Arapça)
  • Gereksiz, boşuna, fazladan. (Arapça)
  • Gereksiz.

fuzuliyane / fuzûlîyâne

  • Gereksiz ve fazlalık olarak.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

gerdendade-i teslim / gerdendâde-i teslim

  • Boyun eğerek teslim olma.

gerdendade-i tevfik / gerdendâde-i tevfik

  • Gerekli çalışma ve vazifeleri yerine getirdikten sonra neticeye boyun eğme ve sonucu Allah'tan bekleme.

günah

  • Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Farsça)

gurre

  • Düşürülen bir cenine (ana rahmindeki çocuğa) karşılık verilmesi gereken mâlî tazmînât.

gusl

  • Boy abdesti; dinin gerekli gördüğü hallerde maddî, mânevî temizlik için şartları dahilinde yıkanma.

hac

  • İslâm'ın beşinci şartı. Gerekli şartları kendinde bulunduran (bülûğa ermiş yâni ergen, hür, zengin, aklı başında) her müslümanın ömründe bir defâ ihramlı (dikişsiz) bir elbise ile Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyâret etmesi ve Arafât denilen yerde bir mikt âr durması ve bâzı vazîfeleri yerine getirmesi.

hacat-ı hayatiye / hâcât-ı hayatiye

  • Hayatın ihtiyaçları, hayat için gerek duyulan ihtiyaçlar.

hacet / hâcet

  • İhtiyaç, gereklilik.
  • Def-i hâcet: Abdest bozma.
  • Arz-ı hâcet: Eksiğini, isteğini bildirme.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

hades

  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

hadesten taharet / hadesten tahâret

  • Namaza başlamadan önce yerine getirilmesi gereken farzlardan biri. Abdesti olmayan kimsenin abdest alması, cünüb olanın, hayız ve nifas hâli sona eren kadının boy abdesti alması.

hakiki rızık / hakikî rızık

  • Hayatın devamı için sahip olmamız gereken nimetler.

haremeyn

  • Hürmete ve saygıya lâyık iki belde. Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverenin ikisine verilen ad. Mekke-i mükerremede Kâbe-i muazzama, Medîne-i münevverede sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabr-i şerîfi bulunduğu için her ikisine saygı ve hürmet duyulması gereken yer mânâ

hasbel iktiza

  • (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.

hassa-i lazime-i zaruriye / hassa-i lâzime-i zaruriye

  • Bir şeyde bulunması mutlaka gerekli olan özellik, nitelik.

havaic

  • (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.

havaic-i zaruriye / havâic-i zaruriye

  • Gerekli ihtiyaçlar, giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar; yeme içme, ev ve binek gibi temel ihtiyaçlar.

havayic / havâyic / حوایج

  • İhtiyaçlar, gereksinimler. (Arapça)

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

hayat-ı vacibe / hayat-ı vâcibe

  • Varlığı gerekli olan hayat.

hıfzıssıhha

  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.

hikmet-i irşad

  • Olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

i'tikal / i'tikâl

  • (Ekl. den) Kemirme, kemirerek yeme.
  • Dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması.
  • Tıb: Yaranın, vücudu yemesi. Yaranın büyümesi.

ibzaz

  • Bir şeyi istenilen miktardan veya gerektiğinden az verme.

icab / îcâb / ايجاب / ایجاب

  • Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak.
  • Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
  • Lüzum, gerek.
  • Gerekme.
  • Gerekme, gerek. (Arapça)

icabat / îcâbât / ایجابات

  • Gerekler.
  • İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.
  • Gerekler, cevap vermeler.
  • Gereklilikler, gerekler. (Arapça)

icabi / icabî / icâbî

  • Müsbet. İcaba âit, icaba dair.
  • Lâzım, gerekli, zarurete müteallik.
  • İcapla ilgili, gerekli.

icabında

  • Gerektiğinde.

icap

  • Gerekli olan, gerekli görülen.

icap eden

  • Gereken.

icap etme

  • Gerektirme.

icaplar

  • Gerekler, gerekli kılınanlar.

idare-i maişet

  • Yaşayış için gerekli olan ihtiyaçlar.

iddet

  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

ifadat-ı lazime / ifadat-ı lâzime

  • Gerekli ifadeler.

ihtiyac / ihtiyâc / احتياج

  • Gerek duyma, gerek duyulan şey.
  • Gereksinim (Arapça)
  • Yoksulluk. (Arapça)

ihtiyacat / ihtiyâcât / احتياجات

  • Gereksinimler. (Arapça)

ikrah-ı nakıs / ikrah-ı nâkıs

  • Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.

iktiza / iktizâ / اقتضا / اِقْتِضَا

  • Lâzım gelme, gerekme.
  • Lâzım, ihtiyaç. Gerek.
  • İşe yarama.
  • Lazım gelme, gerekme.
  • İşe yarama, yararlık.
  • Gerekme, gereklik.
  • Gerektirme.
  • Gerekme.
  • Gerekme. (Arapça)
  • İhtiyaç. (Arapça)
  • İktizâ etmek: Gerekmek. (Arapça)
  • Gerekme.

iktiza eden / iktizâ eden

  • Gerektiren.

iktiza etme

  • Gerektirme.

iktiza etmek

  • Gerektirmek.

iktiza-i nass / iktizâ-i nass

  • Âyet ve hadîslerin gerektirdiği şey; nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) hükmünün anlaşılabilmesi ve istenilen mânânın ortaya çıkması için sözün tamâmına bakılarak gerekli hükmün taktir edilmesi.

iktizası

  • Gerektirmesi, gereği.

ilave

  • (Çoğulu: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam.
  • Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil.
  • Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak ve ayrıca çıkardığı sayı.
  • İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey.

ilca

  • Gereklilik, zorlama.

ilcaat / ilcaât

  • Gereklilikler, zorlamalar.

illet-i hüküm

  • Hükmün illeti, sebebi; bir hükmün, üzerine bina edildiği temel sebebi, gerekçesi.

illet-i tamme / illet-i tâmme

  • Herhangi birşeyin var olması için gerekli sebeplerin tamamı.

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

ilm-i hal / ilm-i hâl

  • Her müslümanın îmân, ibâdet ve ahlâk ile ilgili bilmesi gereken şeyler veya bu bilgileri anlatan kitap.
  • İslâm dininin her müslüman için bilinmesi gereken temel bilgileri.

ilm-i usul-i tefsir / ilm-i usûl-i tefsîr

  • Tefsîr ilminin metodlarından, kâidelerinden, müfessirde bulunması gereken şartlarından, âyet-i kerîmelerin; nâsih ve mensûhundan, hâss ve âmmından bahseden ilim.

ilmihal / ilmihâl

  • "Hâl ilmi" mânâsında herkese gerekli olan dinî hükümleri bildirmek maksadıyla yazılan kitaplara verilen isim.

iltizam / التزام / iltizâm

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.
  • Kendisi için gerekli sayma.
  • Bilerek, isteyerek taraf tutma.
  • Kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.
  • Kabul,gerekli bulma.
  • Gerekli görme. (Arapça)
  • Taraf tutma. (Arapça)

iltizam etme

  • Gerekli görme.

iltizamkarane / iltizamkârâne

  • Gerekli görerek.

imkan ve cünub / imkân ve cünûb

  • Mümkün ve gereklilik.

inad-ı mecazi / inad-ı mecazî

  • Gerçek hedefine yöneltilmeyen gereksiz ve faydasız inat.

indelhace / indelhâce

  • Gerek duyulduğunda.

indelicab

  • (İnd-el icab) İcab ettiği zaman, gerekince, iktiza ettiğinde.

inkıyaden

  • İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.

iras

  • Sebeb olmak, vermek. Vâris kılmak, miras bırakmak, miras yemek.
  • Gerekmek.

isam

  • (İsm. den) Ceza. Bir kabahat veya suçun gerektirdiği netice, karşılık.

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)

israf / isrâf

  • Gereksiz yere harcama.

israf-ı kelam / israf-ı kelâm

  • Gereksiz söz söyleme.

israfat / isrâfât

  • Gereksiz harcamalar.

istilzam / istilzâm / استلزام / اِسْتِلْزَامْ

  • Lüzumlu olmak. Gerektirmek. Lâzım addetmek. İcâbettirmek.
  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerekme, gerektirme. (Arapça)
  • İstilzâm etmek: Gerekmek, gerektirmek. (Arapça)
  • İstilzâm eylemek: Gerektirmek. (Arapça)
  • Gerektirme.

istilzam etme

  • Gerektirme.

istilzam etmek

  • Gerektirmek.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

itaatkarane / itaatkârâne

  • İtaat ederek, boyun eğerek.

izzet-i ilmiye

  • İlmin izzeti; ilmin gerektirdiği vakar, ağırbaşlılık.

izzet-i imaniye

  • İmanın gerektirdiği vakar ve izzetli davranış.

ka'be-i kemalat / kâ'be-i kemalât

  • Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kaide-i istidlal / kâide-i istidlâl

  • Bir konu hakkında ispat için uyulması gerekli delil sunma kaidesi; çıkarımda bulunma kaidesi.

kanun

  • Uyulması gereken kesin kural.

karantina

  • İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir.
  • Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer.
  • Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hast

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

kaza orucu / kazâ orucu

  • Oruç tutmamayı mubâh kılan (dînde bildirilen) bir özür sebebiyle vaktinde tutulamayan veya tutarken bir özür sebebiyle yâhut kast (bilerek) olmadan bozulup, Ramazân bayramının birinci, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri dışındaki zam anlarda gününe gün tutması gereken Ramazân-ı şerî

keffaret-i yemin / keffâret-i yemîn

  • Bir işi yapmak veya yapmamak husûsunda Allahü teâlânın ismini söyleyerek yemîn eden kimsenin yemînini bozunca cezâ olarak yapması gerekli olan şey.

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

kemayenbaği / kemâyenbağî / كما ینبغى

  • Gerektiği gibi. (Arapça)

kerahet

  • İğrenme, istemeyerek zor altında yapma.
  • Şeriatin yasaklamadığı fakat harama yakın olma ihtimali olan ve çekinilmesi gereken husus.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

la'net

  • Bedduâ; bir kimsenin kötülüğünü, Allahü teâlânın af ve merhametinden mahrum olmasını, ihânet edenlerin veya kötülüklerin gerektiği cezâya çarptırılmasını istemek.

labüd / lâbüd / لابد

  • Lâzım, gerekli.
  • Çok gerekli, mutlaka,
  • Ayrılık yok.
  • Gerekli, lazım. (Arapça)

labüdd

  • Çok lâzım. Elzem. Gerekli.
  • Her halde. Mutlaka. Muhakkak.
  • Ayrılık yok.

lazım / lâzım / لازم

  • Lüzumlu, gerekli.
  • Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey.
  • Gr: Müteaddi olmayan.
  • Gerekli.
  • Gerekli. (Arapça)
  • Geçişsiz. (Arapça)

lazım amed / lâzım âmed

  • Lâzım gelir, gerekir.

lazım gelen / lâzım gelen

  • Gerekli olmak.

lazım-ı gayr-ı müfarık / lâzım-ı gayr-ı müfarık

  • Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.

lazım-ı karib / lâzım-ı karîb

  • Yakınında bulunması gereken ayrılmaz unsur.

lazıme / lâzıme

  • Gereklilik.
  • Gerekli olan.

lazime / lâzime

  • Gereklilik, zorunlu olarak ayrılmaz nitelik.

lazıme / lâzıme / لازمه

  • Gerekli. (Arapça)

lazıme-i diyanet / lâzıme-i diyanet

  • Dinin gerektirdiği.

lazime-i medeniyet / lâzime-i medeniyet

  • Medeniyetin gerekleri.

lazıme-i zaruriye / lâzıme-i zaruriye

  • Varlığı zorunlu ve mutlaka gerekli olan zorunlu ve gerekli özellik.

lazime-i zaruriye-i beyyine / lâzime-i zaruriye-i beyyine

  • Apaçık zorunlu bir gereklilik şeklinde; bir şeyin apaçık zorunlu niteliği.

lazime-i zaruriye-i zatiye / lâzime-i zaruriye-i zâtiye

  • Zâtının ayrılmaz ve zorunlu gerekliliği.

lazımü'l-arz / lâzımü'l-arz

  • Arz edilmesi gerekli olan.

lazımü't-tashih / lâzımü't-tashih

  • Düzeltmesi gerekli.

lede-l-iktiza

  • İktiza edip gerektiği zaman.

levazım / levâzım / لوازم

  • Gerekli şeyler; bir bütünden ayrılmayan, bir işte beraber bulunması gereken şeyler.
  • Gerekli olanlar.
  • Gereçler, gerekli şeyler. (Arapça)

levazım-ı beşeriyet / levâzım-ı beşeriyet

  • İnsan için gerekli olan şeyler.

levazım-ı beytiye

  • Ev için gerekli ihtiyaçlar, gereçler.

levazım-ı medeniye / levâzım-ı medeniye

  • Medeniyetin gerekleri.

levazım-ı taayyüş

  • Yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan şeyler.

levazımat / levâzımât

  • Gerekli olan şeyler.
  • Gerekli şeyler.

levazımat-ı beytiye / levâzımât-ı beytiye

  • Ev için gerekli olan şeyler, ihtiyaçlar.

levazımat-ı hayat

  • Hayat için gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayat-ı insaniye / levâzımât-ı hayat-ı insaniye

  • İnsan hayatına gerekli olan şeyler.

levazımat-ı hayatiye / levâzımât-ı hayatiye

  • Hayat için gerekli şeyler.

levazımat-ı insaniye / levâzımât-ı insaniye

  • İnsanlar için gerekli şeyler.

lezam

  • Lâzım ve gerekli olma.
  • Hiç ayrılmama.

lütut

  • Sâbit ve lâzım olmak, gerekmek.

lüzum / لزوم

  • Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.
  • Gerek, ihtiyaç.
  • Gereklilik.
  • Gereklilik.
  • Gereklilik, lazım olma. (Arapça)
  • Lüzum görmek: Gerekli bulmak. (Arapça)

lüzum-u beyyin

  • İspata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir.

lüzum-u kat'i / lüzum-u kat'î

  • Kesin gereklilik.

lüzumi / lüzumî

  • Gereklilik, lüzumluluk.

maayiş

  • (Tekili: Maişet) Geçinmek için gerekli şeyler.

mabud-u ezeli / mâbûd-u ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve sadece kendisine ibadet edilmesi gereken Allah.

mahzurat

  • Haram sayılan ve sakınılması gerekli iş ve davranışlar.

makamat-ı süluk / makâmât-ı sülûk

  • Tasavvuf yolunda ilerlerken geçilmesi gereken dereceler.

malezim

  • (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.

malzeme-i cihadiye-i vahdaniye / malzeme-i cihadiye-i vahdâniye

  • Allah'ın birliği yolunda mücadele için gerekli malzeme, donanım.

maslahat-ı irşad-ı umumi / maslahat-ı irşad-ı umumî

  • Herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet.

materyal

  • Gerekli olan bilgi, malzeme.

maun / mâun

  • Malın zekatı.
  • Kendisinden faydalanılacak şey, eve gerekli olan şeyler.

maye-i hayat / mâye-i hayat

  • Hayatın mayası, hayat için gerekli olan.

mazamin / mazamîn

  • (Tekili: Mazmun) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar.
  • Ödenmesi gereken şeyler.
  • Cinaslı, nükteli sözler.

mecazi rızık / mecâzî rızık

  • Yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler.

medar-ı dikkat

  • Dikkat edilmesi gereken yer.

medar-ı münakaşa / medâr-ı münakaşa

  • Münakaşaya sebep, gerekçe.

medar-ı tedkik / medâr-ı tedkik

  • Araştırmayı, incelemeyi gerektiren sebep.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

mehir

  • Nikâh bedeli; nikâh esnasında belirlenen ve erkek tarafından kadına verilmesi gereken mal, değerli eşya veya para.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.

merdane

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)

meş'ar

  • Hacı olmadan önce durulması gereken yerlerden her biri.
  • Duygu, hasse.

meşair / meşâir

  • Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler.
  • Hasseler, duygular.

mesalih-i beden / mesâlih-i beden

  • Bedene gerekli ve faydalı işler.

mess-i hacet / mess-i hâcet

  • Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.

metalib-i hikmet / metâlib-i hikmet

  • İlâhî hikmetin istekleri, gerekleri.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mezheb

  • Gitmek, tâkib etmek, gidilen yol. Mutlak müctehîd denilen dinde söz sâhibi âlimlerin, müslümanların yapmaları gereken hususlarla ilgili olarak dînî delîllerden (Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İcmâ'dan) hüküm çıkarma usûlleri ve çıkarıp bildirdik leri hükümlerin hepsi.

mu'aşeret / mu'âşeret

  • İnsanların birbirleriyle görüşmelerinde ve işlerinde karşılıklı uymaları gereken usûller, kurallar.

mübezzir

  • Lüzumsuz, gereksiz harcayan.

mücehhiz

  • (Cihâz. dan) Gerekli cihazları hazırlayan. Techiz eden, donatan.

mucib / mûcib / موجب / مُوجِبْ

  • (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen.
  • Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
  • İcap ettiren, gerektiren.
  • Gereken, gerektiren.
  • Gereken. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)
  • Mûcib olmak: Sebep olmak. (Arapça)
  • Gerektiren.

mucib-i ceza / mûcib-i ceza / mûcib-i cezâ / مُوجِبِ جَزَا

  • Ceza gerektiren.
  • Cezâyı gerektiren.

mucib-i endişe

  • Endişeyi gerektiren.

mucib-i hayret / mûcib-i hayret

  • Hayret etmeyi gerektiren.

mucib-i istifsar / mûcib-i istifsar

  • Soru sorma gerekçesi, sebebi.

mucib-i istikrah / mûcib-i istikrâh / مُوجِبِ اِسْتِكْرَاهْ

  • Tiksintiyi gerektiren.
  • Tiksinmeyi gerektiren.

mucib-i mes'uliyet / mûcib-i mes'uliyet

  • Sorumluluk gerektiren.
  • Sorumluluk gerektiren.

mucib-i muaheze / mûcib-i muâheze / مُوجِبِ مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama gerektiren.

mucib-i şükran / mûcib-i şükran

  • Şükür gerektiren.

mucib-i telaş / mucib-i telâş

  • Telâşı gerektiren.

mucib-i tetkik ve nakz

  • Kararı bozma ve tekrar araştırıp inceleme gerektirici durum, gerekçe.

mucibe / mûcibe

  • Hüküm, gerektiren.

mucip / mûcip

  • Gerektiren.
  • Gerektirici sebep, gerekçe.

mucip olma / mûcip olma

  • Zorunlu kılma, gerektirme.
  • Gerektirme.

muhasser vadisi / muhasser vâdisi

  • Hicaz'da, Minâ ile Müzdelife'yi birbirinden ayıran ve hacıların Minâ'ya giderken durmamaları gereken yer.

muhkem ayet / muhkem âyet

  • Tevil ve tefsir gerektirmeyen mânâsı ve lafzı açık âyet.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

muktazi / muktazî

  • Gerekçe, gerektiren.
  • Gerektiren.

muktaziyat

  • Gerektirici sebepler; gerekler.

mukteza / muktezâ / مُقْتَضَا

  • Gereken, gerekirlik.
  • Gereken.
  • Gerekme.

mukteza-i hal / mukteza-i hâl

  • Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre.

mukteza-i hilkat

  • Yaradılışın gerektirdiği şey. Yaradılış itibariyle olan hal ve netice.

mukteza-yı hal / muktezâ-yı hâl

  • Halin gerektirdiği şekilde, icabına göre.

muktezi / muktezî / مقتضى / مُقْتَض۪ي

  • (Muktazî) Lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış.
  • İktiza eden. Gerekli. Lâzım.
  • Gerektiren, gerekçe.
  • Gereken. (Arapça)
  • Gerekli kılan.

mukteziyat / mukteziyât / muktezîyât

  • Bir şeyi gerekli kılan sebepler.
  • Allah'ın güzel isimlerinin gerektirdiği durumlar.
  • Gerektirenler, gerekçeler.

mukteziyyat

  • İktiza eden şeyler. Gerekli olan ve icab eden şeyler.

mukzi / mukzî

  • Gerekli görülmüş.
  • Hüküm ve kazâ olunmuş.
  • Tamamlanmış.

mülazeme

  • Lüzumlu. Gerekli. Ayrılmaz. Lâzım.

mülazım / mülâzım

  • Gerekli, lüzumlu, teğmen.

mülızz

  • Lüzumlu, gerekli.
  • Cür'et ve ısrar eden kişi.

mülzim

  • İlzam eden, susturucu.
  • Lüzumlu gören. Gerektiren.
  • Verilen hükmün mutlak yerine getirilmesindeki mecburiyet.

münasebet geldi

  • İlgisi, alâkası geldi; gerekçe oluştu.

musahharane / musahharâne

  • Emre uyarak, boyun eğerek.

müsamaha / müsâmaha

  • Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
  • Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.

müsta'cel

  • Acele yapılması lüzumlu olan, çabuk yapılması gereken.

müstacel / müstâcel

  • Acele yapılması gereken.

müstaceliyet / müstâceliyet

  • Acele yapılması gerekmek, ivedilik.

müstagni

  • (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı.
  • Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

müstağni / müstağnî

  • Doygun, yönlü, tek.
  • Çekingen, nazlı davranan.
  • Gerekli bulmayan.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müstelzim

  • Lüzumlu, gerektiren. Mucib ve sebep. Bais olan. Bir şeyin lüzumunu deruhde eden.
  • Gerektiren, lüzumlu kılan.
  • Gerektiren.

müstevcib

  • (Vücub. dan) Lâyık, şâyan, münasib.
  • Gereken, icab eden.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.

mütearife / müteârife / متعارفه

  • Kanıtlanmak gerektirmeyecek kadar açık. (Arapça)

mütehattim

  • (Hatm. dan) Lüzumlu, gerekli.

mütekellif

  • Gereksiz külfete giren, gösterişe kapılan.

müteşabihat-ı kur'aniye / müteşabihat-ı kur'âniye

  • Kur'an'da hükmü açık olmayan, yorumlanması gereken âyetler.

na-bayeste

  • Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. (Farsça)

nafaka

  • Geçim için gereken para.
  • Geçim için gerekli olan şey.
  • Yiyecek parası, geçim için gerekli olan şey.

nazır / nâzır

  • Gören, görücü.
  • Vakfın işlerini, dînin emirlerine uygun olarak idâre etmek üzere vâkıf (vakıf yapan) veya hâkim tarafından tâyin edilen mütevellînin vakıf işlerindeki tasarruflarını murâkabe (kontrol) etmesi ve gerektiğinde ona re'yleri (görüşleri) ile yardımcı o lması için vazîfelend

ne hacet / ne hâcet

  • Gereksiz.

nefs muhasebesi / nefs muhâsebesi

  • İnsanın, dâimâ kötülük ve günâh işlemek istiyen nefsini hesâba çekip, kontrol etmesi ve gerektiğinde onu cezâlandırması

nefs-i mülhime

  • Gerektiği zaman Allahü teâlâ tarafından kendisine hakîkatler ilhâm edilen, kötülüklerden arınmış nefs.

nezr kurbanı

  • Allah rızâsı için, bir koyun veya şu koyunu kurban etmek adağım olsun diyen zengin veya fakir kimsenin Kurban bayramında kesmesi gereken kurban.

niyaz

  • Yalvarma, yakarma, dua.
  • Rağbet ve istek.
  • Hacet, ihtiyaç, gereksinme.

nizam-ı esbab / nizâm-ı esbâb

  • Sebeplerin düzeni, bir netice için uyulması gereken sebepler dizisi.

nizamat-ı lazime / nizamât-ı lâzime

  • Lüzumlu, gerekli nizamlar.

örfi idare / örfî idare

  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

rızkıfıtri / rızkıfıtrî

  • Yaşamak için gereken normal rızık.

şagil

  • İşgal eden, tutan.
  • Meşgul eden, meşgul edici.
  • Meşgul olmayı gerektiren.
  • Bir mülkte oturan.

sahib-i tertib / sâhib-i tertîb

  • Tertîb sâhibi. Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

sahih

  • Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
  • Hâlis, kusursuz, şüphesiz.
  • Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.
  • Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, y

saik-i şedid / sâik-i şedid

  • Şiddetli sevk edici gerekçe.

şari' / şâri' / şârî'

  • Kanun koyucu; kullarına yapmaları ve yapmamaları gerekli davranışlarla ilgili kanun ve kurallar koyan Allah.
  • Kullarının dünyâ ve âhiret seâdetine (mutluluğuna) kavuşmaları için Peygamberleri aleyhimüsselâm vâsıtasıyla emir ve yasaklarını bildiren Allahü teâlâ. Şâri-i mübîn de denir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmesi (ulaştırması) gerektiğinde, kapalı hususları açıklaması bakımında

şart

  • Mutlaka gerekli olan, durum, yemin.

sebeb-i dai / sebeb-i dâî

  • Birşeyin ortaya çıkmasındaki gerektirici sebep.

sefahet ehli

  • Zevk ve eğlenceye düşkün olan ve sermayesini gereksiz yere harcayanlar.

şekil

  • (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül.
  • Şebih ve misil.
  • Hey'et.
  • Suret. Surette benzerlik.
  • Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey.
  • Muhtelif, müşkil işlerin her biri.
  • Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti.
  • Geo: Bi

şiddet-i lüzum

  • Şiddetli gereklilik, ihtiyaç.

sıfat-ı lazime / sıfât-ı lâzime

  • Gerekli olan özellikler.

sırat

  • Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü.

sırat köprüsü

  • Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü.

sırr-ı lüzum

  • Gerekliliğin sırrı.

taaccübü mucip

  • Şaşkınlığı, gerektiren, hayret sebebi.

tahattüm

  • (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma.

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

techiz / techîz

  • Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma.
  • Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
  • Gerekli şeyleri tamamlama, donatım.

teçhizat-ı hayatiye

  • Hayatta kalmak için gerekli teçhizat, donanımlar.

tehattüm

  • Pek gerekli olarak.

telazum / telâzum

  • Karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma.
  • Gerekirlik.

temenni / temennî

  • Sebebe yapışmadan, gerekli çalışmayı yapmadan, Allahü teâlâdan bir şeyin olmasını dileme.

temerrüd

  • İnad, direnme.
  • Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Tercih edici sebep olmaksızın tercih (seçim) yapılabilir. Yani, seçimi yapacak zat için mutlaka sebebin var olması gerekmez, hiçbir sebebe bağlı kalmadan da seçenekler arasından birini seçebilir.

terettüb / ترتب

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.
  • Sıralanma, gerekme.
  • Gerekme. (Arapça)
  • Üzerine görev düşmek. (Arapça)
  • Terettüb etmek: (Arapça)
  • Gerekmek. (Arapça)
  • Üzerine görev düşmek. (Arapça)

terettüb eden

  • Sıralayan, gerektiren.

terettüp

  • Gerekme.

tertib sahibi / tertîb sâhibi

  • Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

tertib-i mebadi / tertib-i mebâdi

  • Bir işin gerçekleştirilmesi için gerekli ön şartların yerine getirilmesi.

tertib-i mukaddemat

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.

teshik

  • Ezme, dövme, döğerek ezme.

tevcib

  • (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek.
  • Bir iş için vakit belirlemek.

tevekkül

  • Vekil etme, gerekeni yaptıktan sonra neticeyi Allaha bırakma.

umur-u lazıme / umur-u lâzıme

  • Gerekli işler.

usul

  • Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.

vacib / vâcib / واجب

  • (Vücub. dan) (Çoğulu: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan.
  • Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sâbit
  • Gerekli, zorunlu olan, yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve zorunlu olan Allah'ın emirleri.
  • Gerekli, şart olan.
  • Gerekli. (Arapça)
  • Vâcib olmak: Gerekmek. (Arapça)

vacib-ül ifa / vâcib-ül ifa

  • İfa edilmesi lüzumlu olan. Yapılması gerekli olan.

vacibat / vâcibât / واجبات

  • Yapılması gerekli olan şeyler, farzlar.
  • Gerekenler, yapılması gerekli olanlar. (Arapça)

vacibe / vâcibe / واجبه

  • Gereken, yapılması gerekli olan. (Arapça)

vacibülifa / vâcibülîfâ / واجب الایفا

  • Yapılması gereken, yerine getirilmesi gereken. (Arapça)

vaftiz

  • Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.

vakıa muhalif / vâkıa muhalif

  • Uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren.

vecibe / vecîbe / وجيبه

  • Çok gerekli ve şart olan şey. Borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.
  • Yapılması gereken, görev. (Arapça)

vekil-i fuzuli / vekil-i fuzulî

  • Gereksiz vekil.

vesm

  • Damga. İşaret.
  • Dağlama.
  • Döğerek toz hâline getirme.

vesvese

  • Kuruntu, gereksiz kaygı.

vücub / vücûb / وجوب

  • Sınırsız gereklilik.
  • Gerekli olma.
  • Gereklilik. (Arapça)

vücub ve lüzum

  • Zorunluluk ve gereklilik.

vücub-u sani / vücub-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının gerekliliği.

vücub-u teşebbüs

  • Girişimin gerekliliği.

vücup

  • Kesinlik, gereklilik.

vüzub

  • Lüzumluluk, icab etme, gereklilik.

yaver / yâver

  • Komutanların yanında bulunan ve onların emirlerini yazmakla ve gerektiğinde yerine ulaştırmakla görevli subay.

yenbagi

  • Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.

zaid / zâid / زائد

  • Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş.
  • Lüzumsuz, gereksiz.
  • Gr: Te'kid için söylenen.
  • Mat: Müsbet işareti, artı. (+)
  • Artık. (Arapça)
  • Artan. (Arapça)
  • Artı. (Arapça)
  • Gereksiz. (Arapça)

zaruret / zarûret

  • Zorunluluk, gereklilik.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR