LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Geniş ifadesini içeren 448 kelime bulundu...

ahsem

  • Geniş yüzlü kılıç.
  • Arslan.
  • Enli, yassı ve yayvan burun.
  • Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.

akide-i avam / akîde-i avâm

  • Geniş halk tabakasının akidesi, inancı.

ara / arâ

  • Mıntıka, bölge.
  • Komşuluk.
  • Avlu.
  • Çıplaklık.
  • Geniş, çıplak arazi.

arab

  • Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.

arazet

  • Genişlik.

arız / ârız

  • Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan.
  • Bir şeyi arz ve takdim edici olan.
  • Kalın ve geniş bulut.
  • Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri.
  • İnsanın yanağı.

ariz / arîz / عریض

  • Enli, geniş.
  • Geniş, genişlemesine. (Arapça)

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

arşın

  • Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. (Farsça)
  • Zirâ'. (Farsça)

arz / عرض

  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Genişlik, en. (Arapça)
  • Enlem. (Arapça)

arzan / ارضا

  • Enine, genişliğine.
  • Enine, genişliğine. (Arapça)

arzani / arzanî

  • Enine, genişliğine olarak.

arzi / arzî

  • Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.

asa

  • Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.

ayet-i camia / âyet-i câmia

  • Geniş, kapsamlı âyet.

bahr-i muhit-i havai / bahr-i muhit-i havâî

  • Hava okyanusu; yıldızların, gezegenlerin içinde dolaştığı geniş feza denizi.

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

bak'

  • Geniş olmak, büyük olmak.

bakara

  • Sığır, inek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.

baki' / bâki'

  • Geniş, vâsi.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bakr

  • Açmak.
  • Genişletmek.

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
  • Açan, yayan, genişleten.

basit / bâsit

  • Kıymetsiz.
  • Geniş
  • Yaygın olan.
  • Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan.
  • Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz.
  • Edb: Aruz vezinlerinden biri.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"
  • Genişletme.

bast edilme

  • Yayılma, genişleme.

bast etmek

  • Yaymak, genişletmek.

bast-ı zaman / بَسْطِ زَمَانْ

  • Zamanın genişlemesi.

bastızaman

  • Zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

bath

  • (Çoğulu: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.
  • Yüz üzeri düşme.
  • Serilip yatan adamın boyu.
  • Bırakma.

batih

  • Zengin. Gani. Mâldâr.
  • Geniş yer.

beca'

  • Geniş, bol.

bedah

  • (Çoğulu: Büduh) Geniş yer.

beded

  • İki uyluk arasının geniş olması.

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedel-i iştim'al / bedel-i iştim'âl

  • Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.

bedid

  • Büyük sahra, geniş çöl.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

berari

  • (Tekili: Berriyye) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.

besat

  • (Bisât) Düz.
  • Döşenmiş.
  • Geniş.
  • Yayvan kab.
  • Düz açık yer.

besit

  • (Çoğulu: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü.
  • Yalnız tek.
  • Geniş yer.

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

bevbat

  • Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bibliyograf

  • yun. Kitaplar üzerinde geniş bilgisi olan kişi.

bidh

  • Geniş ova.

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.

bühre

  • Geniş yer, büyük mekân.
  • Kesik kesik soluyuş.
  • Dere içindeki sazlık ve çayırlık.

bülcet

  • Genişlik, vüsat.
  • İki kaş arasında olan açıklık.

bülehniye

  • Maişet genişliği.
  • Gani olmak, zenginleşmek.

bulvar

  • Geniş ve ağaçlı cadde. (Fransızca)

büsuta / büsûta

  • Genişlik.
  • Tekellüfsüzlük.

büyun

  • Geniş ve derin kuyu.
  • Mıntıkalar, bölgeler, yerler.

cadde

  • Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
  • Geniş yol.

cadde-i kübra-yı maneviye / cadde-i kübrâ-yı mâneviye

  • Mânevî, büyük ve geniş cadde.

cadde-i kur'aniye / cadde-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gösterdiği, çizdiği yol; Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi, ehli sünnet yolu, Kur'ân yolu.

cahar

  • Kuyunun içinin geniş olması.

cahd-ı mutlak, cahd-ı müstağrak

  • Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem) ve (Len) getirilerek olur.

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

cefr

  • Dört aylık keçi oğlağı.
  • Geniş ve örülmemiş kuyu.

celabib / celâbib

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Cilbâb'ın çoğuludur.

cemiyyet

  • Cemiyet, toplum, genişlik.

cerec

  • Yüzüğün, parmağa geniş olması.
  • Taşlı, sert yer.
  • Muztarib. Iztırab ve acı çeken.

cerece

  • Büyük, geniş yol.
  • Ulu yol.

ceva'

  • Geniş.
  • Hasta.
  • Kokmuş su.
  • Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.

cezire-i vasia / cezire-i vâsia

  • Geniş ada; Arap yarımadası.

cifar

  • (Tekili: Cefr) Geniş kuyular.

cilbab / cilbâb

  • Uzun ve geniş örtü, manto. Çoğulu Celâbîb'dir.

cilvah

  • Geniş ve dolu olan deve.

cisim

  • (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.

cüsam

  • Büyük, geniş. Eni fazla olan.

da'fak

  • Bol ve geniş olan şey. Vâsi.

dagfasa

  • Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik.
  • Bol geniş nesne.

dahuk

  • Geniş yol.

daire-i afak / daire-i âfâk

  • Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.

daire-i külliye

  • Büyük ve geniş kapsamlı daire.

daire-i muhita / dâire-i muhîta

  • Kuşatıcı, geniş daire.

darb

  • (Çoğulu: Dürub) Kapı, bâb.
  • Büyük, geniş sokak.
  • Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.

dari'

  • Adımı geniş olan kişi.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehna

  • Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova.
  • Bir yer ismi.

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

derece-i vüs'at

  • Genişliğin derecesi.

deşt

  • Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. (Farsça)

deşt-i kıpçak

  • Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step.

devair-i külliye / devâir-i külliye

  • Geniş ve kapsamlı daireler.

divanhane / divanhâne / dîvanhâne / د۪يوَانْ خَانَه

  • Geniş sofa, salon.
  • Geniş sofa, salon.

eamm

  • Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
  • Daha geniş, pek şümullü, en umumî.

eb'ad-ı vasia / eb'âd-ı vâsia

  • Geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar.

eb'ad-ı vasia-i alem / eb'âd-ı vâsia-i âlem

  • Kâinatın geniş boyutları.

ebedd

  • Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.

ebhar-ı vasia / ebhâr-ı vâsia

  • Geniş denizler.

ecbe

  • Alnı geniş olan adam.

ecebe

  • Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.

eclec

  • Yumru ve geniş alınlı.

efaim

  • Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

eftel

  • (Çoğulu: Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.

elips

  • Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır. (Fransızca)

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)
  • Bir ülkenin sınırlarını genişletme politikası.

erahh

  • Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.

ergad

  • Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.

erhab

  • Vâsi, geniş, açık.

eşmel

  • En kapsamlı; en geniş.

ev'ac

  • Geniş, vâsi.

evsa'

  • Daha geniş. Çok vasi'.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

fazfaz

  • Geniş ve bol nesne.

fazfaza

  • Elbisenin çok geniş ve bol olması.

fazir

  • Kırmızı, büyük karınca.
  • Geniş, bol nesne.

fecc

  • (Çoğulu: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.

fecm

  • Geniş.
  • Bevletmek, işemek.

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fecve

  • Avlu.
  • Genişlik.

felkam

  • Geniş, vâsi'.

ferace

  • Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe.
  • Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü.

ferah / ferâh / فراخ

  • Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık. (Farsça)
  • Geniş, iç açıcı, tasasız.
  • Geniş. (Farsça)

ferah-dehen

  • Geveze, boşboğaz. (Farsça)
  • Geniş ağızlı, ağzı büyük. (Farsça)

ferah-na

  • Geniş yer. Büyük saha. (Farsça)
  • Bolluk, bereket. Genişlik. (Farsça)

ferah-rev

  • Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen. (Farsça)

ferahi / ferahî

  • Genişlik, bolluk. Ucuzluk. (Farsça)

ferec

  • Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat.
  • Girecek yerler.
  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.

fesh

  • Genişletmek.

fesih / fesîh

  • (Füshat. den) Açık, geniş.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

feyayih

  • (Tekili: Feyhâ) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.

feyha

  • Geniş ve büyük olan. Engin.
  • Bir nevi toprak çanak.
  • Genişlik, vüs'at.

feyhak

  • Geniş nesne.

feylem

  • Geniş, büyük nesne.

feza / fezâ / فضا

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.
  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
  • Uzay. (Arapça)
  • Geniş düzlük. (Arapça)

feza-yı vasia / feza-yı vâsia

  • Geniş gökyüzü, uzay.

fezai / fezaî

  • Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.

fi'l-i muzari / fi'l-i muzâri

  • Gr. şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı gösteren fiil kipi.

ficac

  • İki dağ arasında geniş yol.

ficacen sübüla / ficacen sübülâ

  • Turuk-u vâsia, geniş yollar.

fiil

  • (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş.
  • Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)

fiil-i muzari / fiil-i muzâri

  • Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı ifade eden fiil kipi.

firaz

  • Geniş, vâsi.
  • Irmak ağzı.
  • Sokak ağzı.
  • Elbise.

firşat

  • Genişlik, vüs'at.
  • İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.

firzah

  • Göğsü geniş, etli kimse.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

füruat

  • Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.

füsham

  • Göğsü geniş olan.

füshat / فسحت

  • Vüs'at, genişlik, açıklık.
  • Genişlik. (Arapça)

füshat-kede

  • Geniş yer. (Farsça)

füshat-seray / füshat-serây

  • Geniş yer, geniş saray. (Farsça)

füshat-zar / füshat-zâr

  • Geniş yer. (Farsça)

gait

  • Necaset, neces, insan pisliği.
  • Çukur yer. Düz ve geniş yer.
  • İnsan pisliği, necaset,
  • Çukur yer, düz ve geniş yer.

galfak

  • Geniş, vâsi.
  • Yumuşak.
  • Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot.
  • Kurbağa yosunu.

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

gaydak

  • Geniş.
  • Yumuşak.
  • Kerim kişi. İyi huylu kimse.
  • Keler yavrusu.
  • Büluğ çağına varmamış çocuk.

gazıf

  • Yumuşak, geniş.

gazr

  • (Gazâre) (Çoğulu: Gazâyir) Men etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Geçim kolaylığı, maişet genişliği.
  • Büyük çanak.

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

gına-i rahmet / gınâ-i rahmet

  • Rahmetin zenginliği, rahmet ve merhametin geniş tecellîleri.

hakikat-i külliye

  • Herşeyle ilgisi olan, çok büyük ve geniş hakikat.

hakikat-i külliye-i daime

  • Devam eden büyük ve geniş hakikat.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be

hasem

  • Burnun yassı ve geniş olması.

hatme-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hatme-i kübra

  • Büyük ve geniş bir topluluğun belirli zikir ve duaları okuyup bitirdikleri oturum veya zikir halkası.

hatme-i muazzama-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hav'eb

  • Basra yakınında bir mevkinin adı.
  • Çeşme.
  • Geniş dere.
  • Pek büyük kova.

havak

  • Geniş yer, vâsi.

havz-ı kebir

  • Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hikmet-i vasia / hikmet-i vâsia

  • Geniş ve büyük hikmet, sebep ve gaye.

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hüccet-i külliye

  • Kapsamlı geniş delil.

hudud-u azamet-i rububiyet

  • Allah'ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları.

huni

  • yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet.

huran

  • Dimeşk eyaletine bağlı çok geniş bir bölgenin adı.

huruf-u nasibe / huruf-u nâsibe

  • Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi.

hüval

  • Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz.

hüvve

  • (Çoğulu: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer.

ifca'

  • Geçimini genişletme.

ifrac

  • Açılma.
  • Ayrılmak.
  • Genişletmek.
  • Açmak.

ifsah

  • Açmak, genişletmek.

ihata / ihâta

  • Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak.
  • Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • Kuşatma, etrafını çevirme.
  • Geniş tam bilgi ve ihtisas.

ihata-i fikriye

  • Fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı.

ihata-i ilim

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i ilmiye

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i ummani / ihata-i ummânî

  • Deniz gibi geniş bir şekilde kuşatma.

ihtisas / ihtisâs / اِخْتِصَاصْ

  • Bir sahada geniş bilgi sâhibi olma.

ilka-ı külli / ilka-ı küllî

  • Allah tarafından bir kişinin kalbine geniş mânâların verilmesi.

iltihab

  • Caddede gitmek. Geniş yolda yürümek.

imam

  • Bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim.

inbisat / inbisât / انبساط

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.
  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme.
  • Genişleme.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

inbisat-ı ruh

  • Ruh genişlemesi.

infisah

  • Bollaşma. Genişleme.

intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyet / intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyet

  • Kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği.

irade

  • İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman.
  • Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. (İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlar

irhab

  • Bollanma, bol olma. Genişleme.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

irşad-ı cumhur / irşâd-ı cumhur

  • Geniş halk kitlelerine doğru yolun gösterilmesi.

irtiyah

  • (Rîh. den) Genişleme, ferahlama, feraha erme.
  • Rüzgârlanıp rahatlama.

isa'

  • Zenginleştirme veya zenginleştirilme.
  • Genişletme.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

istibhar

  • Çok geniş bilgiye sahib olma.
  • Deniz gibi büyük ve geniş olma.

istisa'

  • Bollaşma, bollanma, genişleme.

ittisa / ittisâ / اتساع

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Genişleme. (Arapça)

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

ka'ka

  • Kuru, yâbis. Meşakkatli yol.
  • Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.

kabiliyet-i tevessü

  • Genişleme, yayılma kabiliyeti.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kaid

  • (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden.
  • Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun.
  • Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan.
  • Sıradağ.
  • Geniş ark.

kamil / kâmil

  • Bütün, eksiksiz, tam.
  • Kemale ermiş, olgun.
  • Geniş bilgili, kültürlü, bilgin.

karha-i akile / karha-i âkile

  • Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.

katalog

  • Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi. (Fransızca)

kavra

  • Geniş yer.

kelam-ı pür-meal / kelâm-ı pür-meâl

  • Geniş mânâlı söz.

kelan

  • İri, cüsseli, büyük. Heybetli. (Farsça)
  • Geniş, enli. (Farsça)
  • Baş. (Farsça)

kemal-i vüs'at / kemâl-i vüs'at

  • Son derece genişlik.

kendu

  • Epey genişçe toprak. (Farsça)

keramet-i ilmiye

  • İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet.
  • İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübe

kıraathane

  • Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

klasör

  • Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. (Fransızca)
  • Geniş mukavva dosya. (Fransızca)

kurkus

  • Geniş, bol, vâsi.

kuvvet ve vüs'at-i iman

  • İmanın kuvveti ve genişliği.

lac

  • Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

latin

  • Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir.
  • Eski Roma.
  • Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi.

lehcem

  • Geniş yol.
  • Büyük kadeh.

lenger

  • Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. (Farsça)
  • Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi. (Farsça)

lüffah

  • Kokulu geniş yapraklı bir ot.

lühle

  • (Çoğulu: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.

ma'mer

  • Geniş menzil.

magrefe

  • Geniş yer.

mahacce

  • Geniş yol.

makamat-ı asliye-i külliye / makamât-ı asliye-i külliye

  • Asıl geniş makamlar, yüce meclis ve mevkiler.

mana-yı külli / mânâ-yı küllî

  • Geniş ve kapsamlı mânâ.

maslahat-ı vasia-i içtimaiye / maslahat-ı vâsia-i içtimaiye

  • Geniş toplumsal yarar, geniş sosyal fayda.

mazgal

  • yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.

meann

  • Enli, geniş.
  • şişman gövdeli kimse.
  • Hatip.

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebsut / mebsût

  • Genişleyen.

mebsuten / mebsûten

  • Genişleterek.

mecbe

  • Geniş ve işlek yol.

mef'em

  • Karnı geniş olan kişi.

mefsah

  • Geniş olacak yer.

memleket-i vasia / memleket-i vâsia

  • Geniş, büyük memleket.

menah

  • Geniş, bol, ferâh. (Farsça)
  • Dar. (Farsça)

menahic

  • (Tekili: Minhac-Menhec) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.

mencub

  • Dibâgat olunmuş deri.
  • Geniş kadeh.

menduha

  • Genişlik.
  • Kifâyet, kâfi gelmek.
  • Mahlas.

menhec

  • (Çoğulu: Menâhic) Geniş, açık yol.

meratib-i külliye-i esmaiye / merâtib-i külliye-i esmâiye

  • Allah'ın isimlerinin büyük ve geniş mertebeleri.

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

mesaha

  • Genişlik.
  • Genişlik ölçme.

mesalih-i külliye

  • Küllî maslahatlar, geniş kapsamlı faydalar.

meyadin

  • (Tekili: Meydan) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.

meydan

  • Arsa.
  • Geniş yer.
  • Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.

meyelan-ı inbisat / meyelân-ı inbisat

  • Genişleme, yayılma meyli, eğilimi.

meyl-i inbisat

  • Genişleme arzusu, meyil.

meyl-i tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meyl-üt tevessü'

  • Genişleme isteği. Genişleme meyli.

meylü't-tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meylü't-tevsi

  • Genişletme eğilimi.

milhafe

  • Kadının sokağa çıkarken giydiği manto ve ferâce gibi uzun geniş örtü.

mıntıka-i kübra / mıntıka-i kübrâ

  • Geniş ve büyük alan.

mirsad

  • (Çoğulu: Merâsıd) Geniş yol.

misket

  • Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. (Fransızca)
  • Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.) (Fransızca)

mita'

  • Bir şeyin son bulduğu yerin sonu.
  • Geniş yol.
  • Yolların birleştiği yer.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

mufarakat-i umumi

  • Geniş çaplı ayrılık.

mufassal

  • Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.

mufassalan

  • Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

müfaza

  • Geniş, vâsi, bol.

müferrec

  • Meydanı olan. Geniş.

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

mühevan

  • Geniş büyük sahrâ.

münbasıt

  • Yayılan, genişleyen.
  • Yayılan, genişleyen.

münbasit

  • Yayılan, genişleyen.
  • İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.

münferic

  • İnfirac eden. Çok açık. Açılan, genişleyen.
  • Gam, gussa ve kederden kurtulmuş.
  • Arası geniş. Açık olan. İki tarafı birbirinden uzak olan.

münfesih

  • (Füsh. den) İnfisah eden, bollaşan, genişleyen.

mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kainat / mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinat

  • Kâinatta bir ağ gibi birbirine bağlanarak gittikçe genişleyen terkipler, bileşikler.

müshanfer

  • Vâsi, bol, geniş.

musi'

  • Genişlendiren. Ferahlık veren.
  • Zengin. Muktedir.

müstebhir

  • (Bahr. den) Deniz gibi geniş olan (kimse).

müstefsir

  • (Çoğulu: Müstefsirîn) (Fesr. den) Soruşturup anlamak isteyen. Açıklanmasını, izah edilmesini ve geniş anlatılmasını isteyen.

müstevsi'

  • Bollaşmış olan. Genişleyen.

mütebahhir / مُتَبَحِّرْ

  • İlmi deniz gibi derin ve geniş olan.

mütebahhirin

  • Deryalar gibi geniş ilim sahibi âlimler.

mütebbahhirin-i ulema / mütebbahhirîn-i ulema

  • Çok büyük, geniş ilim sahibi olan âlimler, allâmeler.

mütefessih

  • (Füshat. den) Genişleyen, bollaşan, genişlemiş olan.

mütevessi / mütevessî

  • Genişleyen.

mütevessi'

  • Tevessü' eden, genişleyen, geniş.

müttesi'

  • Tevessü' eden, genişleyen, vüs'at kesbetmiş olan.

muvazene-i vasia / muvazene-i vâsia

  • Geniş alandaki denge.

müvessi / müvessî

  • Genişlettiren.

müvessi'

  • Genişlettiren.

muzari / muzâri

  • Şimdiki zaman veya geniş zaman kipi.
  • Arapçada hem şimdiki zamanı hem de geniş zamanı ihtiva eden fiil kipi.
  • Arapçada şimdiki ve geniş zamanı ifade eden fiil kipi.

muzari sigası / muzâri sigası

  • Gr. Arapçada şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi, kalıbı.

muzari'

  • Ortak. Arkadaş.Benzer, müşabih.
  • Gr: Geniş zamanı ifade eden fiil hali. "Yazar, okur, görür, gelir" gibi.
  • Edb: Aruz kalıplarından birisinin ismi.

nacak

  • Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

nahis

  • Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.

nahvi lisan / nahvî lisan

  • Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.

namazgah / namazgâh

  • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
  • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

nazarı amm / nazarı âmm

  • Bakışı geniş ve kuşatıcı.

necaset-i kalile

  • Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.

necif

  • (Çoğulu: Nicef) Geniş temrenli olan ok.

nedh

  • Geniş yer.

neher

  • Genişlik, bolluk.
  • Nehir, ırmak.

nehr

  • Çay, ırmak.
  • Vüs'at, bolluk. Genişlik.

nesle

  • Geniş gömlek.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

nüdha

  • Genişlik, vüs'at.

nur-u münbasıt

  • Yayılan, genişleyen nur.

nüsha-i camia / nüsha-i câmia

  • Çok geniş ve kapsamlı nüsha.

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

palaska

  • Askerlerin kullandığı geniş kemer.

pehn / پهن

  • Enli, geniş, yassı. (Farsça)
  • Genişlik, enlilik. (Farsça)
  • Geniş. (Farsça)

pehna

  • Genişlik, enlilik. (Farsça)
  • Enli, geniş, yaygın. (Farsça)

pehnaver / pehnâver / پهناور

  • Pek geniş. Pek açık. (Farsça)
  • Soluk, solmuş. (Farsça)
  • Engin. (Farsça)
  • Geniş. (Farsça)

pehnaveri / pehnaverî

  • Enlilik, genişlik. Vüs'at. (Farsça)

pencere-i camia / pencere-i câmia

  • Geniş, kapsamlı pencere.

raabe

  • Genişlik, vüs'at.
  • Büyük olmak.

ragad

  • Refah, genişlik, kolaylık.
  • Geçim kolaylığı.

ragd

  • Maişet genişliği, geçim bolluğu.

ragib

  • İçi geniş olan nesne.

rahabe

  • Genişlik, vüs'at.

rahah

  • Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.

rahib

  • Bol, geniş.
  • Obur, çok yiyen kişi.

rahib-ür rahe / rahib-ür râhe

  • Cömert, eli geniş.

rahmet-i muhita

  • Herşeyi kuşatan geniş rahmet.

rahmet-i vasia / rahmet-i vâsia

  • Geniş rahmet.

rahmet-i vasia-i külliye / rahmet-i vâsia-i külliye

  • Herşeyi kuşatan geniş İlâhî şefkat ve merhamet.

rahmet-i vasia-i muhita / rahmet-i vâsia-i muhîta

  • Allah'ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti.

rasih

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.

refahet / رَفَاهَتْ

  • Geçimde kolaylık ve genişlik.

regad

  • Varlık, genişlik.

reha'

  • Geniş yer.
  • Geçim bolluğu.
  • Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.

rehah

  • Yumuşak.
  • Geniş.

ruhb

  • Genişlik, vüs'at.

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini

rüsuh

  • Bir ilmin derinliğine, özüne ve inceliğine vakıf olma, sağlam ve geniş bilgi sahibi olma.

sac

  • Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç.
  • Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)

saha

  • Meydan, yer, avlu, geniş yer.

sahra-yı vesia / sahrâ-yı vesîa

  • Pek geniş olan sahra, geniş çöl.

sahsah

  • Geniş, düz yer.

sahva'

  • (Çoğulu: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.

salif

  • Boynun genişliği, kalınlığı.

salt

  • Bileyi taşı.
  • Kişinin kendi öz kızı.
  • Erkek ismi.
  • Geniş alın.
  • Vurmak mânâsına mastar.

sari

  • (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.

sati

  • Adımlarını geniş atan at.

satıh

  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.

se'b

  • Tuluk.
  • Genişletmek.
  • Boğmak.

sebh

  • Genişlik.
  • Hafiflik.

secel

  • Genişlik, vüs'at.
  • Büyüklük, azamet.

şecere-i külliye

  • Geniş soy ağacı.

şedak

  • Ağızın her iki yanının geniş olması.

şedkam

  • Geniş, vâsi.

sehbel

  • Büyük, iri vücutlu, şişman deve.
  • Büyük ve geniş tuluk.
  • Büyük keler.

selentah

  • Geniş, açık yer.

selil

  • Netice, semere.
  • Yeni doğmuş erkek çocuk.
  • Büyük, geniş dere.

semehder

  • Geniş, bol, vâsi.

serdah

  • Geniş ve düz yer.

sere

  • Suyun çok olması.
  • Devenin meme deliğinin geniş olması.

şerh

  • Açma, genişletme.
  • Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.
  • Bir şeyi dilim dilim kesme.
  • Bollaştırma.
  • Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme.
  • Açıklanmış yazı, risale.
  • Geniş açıklama, izah etme.

şeriat

  • Doğru yol. Hak din yolu.
  • Büyük ve geniş cadde.
  • Nur, aydınlık, ışık.
  • Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kan

serra

  • Kolaylık, rahatlık, genişlik.
  • Sevinçli oluş.
  • Bolluk.

şevha

  • Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.

seyr-i umumi / seyr-i umumî

  • Umumi, geniş bir seyahat.

sia

  • Genişlik, bolluk.
  • Açlıklık. Zenginlik.

sia-i hal / sia-i hâl

  • Rahatlık, genişlik, bolluk.

siga-i muzari / siga-i muzâri

  • Gr. Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi.

sıhaf

  • (Tekili: Sahfe) Geniş düz kaplar.

sırat

  • Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.

sücle

  • Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık.

sücre

  • Derenin orta geniş yeri.

suhre

  • (Çoğulu: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı.
  • Kırmızıya benzer renk.

sultan-ül-ulema / sultân-ül-ulemâ

  • İzzeddîn bin Abdüsselâm ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin babası gibi birçok İslâm âlimine, derin ve geniş ilimleri ve İslâm'a hizmetleri sebebiyle verilen lakab (isim).

sür'at ve vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız ve genişlik.

tafsilat / tafsilât

  • Geniş açıklamalar.

tafsilen

  • Ayrıntılı olarak, genişçe.

tafsili / tafsilî

  • Ayrıntılı, geniş açıklamalı.

tafsili iman / tafsîlî îmân

  • Îmân edilecek hususlara genişçe, delîlerini bilerek ve ayrı ayrı inanmak.

tarsig

  • Vüs'at vermek, genişlik vermek.

tav'

  • İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti' olmak.
  • Mer'anın genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması.

tebakkur

  • İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.

tebarük

  • Çoğalmak, ziyâde olmak.
  • Uzamak.
  • Büyüklük.
  • Genişlemek.
  • Zâhir olmak, görünmek.

tecelli-i vasi / tecellî-i vâsi

  • Geniş tecellî, yansıma.

techir

  • Büyütmek.
  • Genişletmek.

tefaric

  • (Tekili: Tefric) Yırtmalar, genişletmeler.
  • Ferah vermeler.
  • Korkaklar, zaifler, yüreksizler.
  • (Tifrac) Yırtmaçlar, aralıklar.

tefessüh

  • Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak.
  • Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.

tefeyhuk

  • Geniş, bol olmak.
  • Çok konuşmak.

tefsir-i cami / tefsir-i câmi

  • Çok kapsamlı ve geniş tefsir.

tefyim

  • Genişletmek.

temai / temaî

  • Genişlemek.

teneccüc

  • Çok olmak.
  • Zayıflamak, süst olmak.
  • Aşağı gelmek.
  • Geniş yer tutmak.

teşmil etme

  • Yayma, genişletme.

tesvi

  • Genişletme, yayma.

tevessü / توسع

  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme. (Arapça)
  • Tevessü etmek: Genişlemek. (Arapça)

tevessü' / تَوَسُّعْ

  • (Çoğulu: Tevessüât) Genişleme, yayılma. Vüs'at bulma.
  • Zahmetsiz herkese yer bulunma.
  • Genişleme.

tevessü-ü tesir

  • Tesir sahasının genişlemesi.

tevessüat / tevessüât

  • (Tekili: Tevessü') Genişlemeler.

tevessüen

  • Genişleme suretiyle. Tevessü ederek.

tevsi / tevsî

  • Genişletme, kuşatma, ihata etme, kavrama.
  • Genişletme.

tevsi' / tevsî' / توسيع / تَوْس۪يعْ

  • Genişletme. Bollaştırma.
  • Genişletme, yayma.
  • Genişletme. (Arapça)
  • Genişletilme. (Arapça)
  • Tevsî' etmek: Genişletmek. (Arapça)
  • Tevsî' edilmek: Genişletilmek. (Arapça)
  • Genişletme.

tevsi-i zihin

  • Zihni genişletme, anlayış ve kavrayış kabiliyetini yükseltme.

ubudiyet-i külliye-i insaniye / ubûdiyet-i külliye-i insaniye

  • İnsanın geniş ve kapsamlı kulluğu.

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

vasi / vasî / vâsî

  • Geniş.
  • Geniş.

vasi' / vâsi' / واسع / وَاسِعْ

  • (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı.
  • Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)
  • Geniş. (Arapça)
  • Yaygın. (Arapça)
  • Kapsamlı. (Arapça)
  • Enli. (Arapça)
  • Bol. (Arapça)
  • Geniş.

vasi'-i muhita / vâsi'-i muhita

  • Muhitin genişliği.

vasia / vasîa

  • Genişçe.

vasile / vasîle

  • Geniş yer.
  • Ucuzluk.
  • İmaret.

vecize

  • Edb: İbaresi kısa, mânası geniş olan çok kıymetli söz, özlü söz. Kısa, veciz söz.

vegne

  • Geniş küp.

verf

  • Genişlik.

vesi'

  • (Vesia) Vüs'atli, geniş.
  • Meydanlık.

vücuh-u külliye-i i'caziye / vücuh-u külliye-i i'câziye

  • Geniş kapsamlı mucizelik yönleri.

vukuf / vukûf / وقوف

  • Bir konu hakkında geniş bilgi sahibi olma. (Arapça)

vüs' / وسع

  • Genişlik. Bolluk.
  • Fırsat.
  • Boş meydan.
  • Kuvvet, güç, tâkat.
  • Varlık, zenginlik.
  • Fls: Bir şeyin boşlukta doldurduğu yer.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Kapasite. (Arapça)
  • Takat. (Arapça)

vüs'at / وسعت / وُسْعَتْ

  • Genişlik.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Kapasite. (Arapça)
  • Parasal yeterlik. (Arapça)
  • Genlik. (Arapça)
  • Genişlik.

vüs'at mutlaka / وُسْعَتِ مُطْلَقَه

  • Nihâyetsiz genişlik.

vüs'at-i hallakıyet / vüs'at-i hallâkıyet

  • Yaratıcılığın genişliği.

vüs'at-i hayal

  • Hayalin genişliği.

vüs'at-i hikmet

  • Hikmet genişliği.

vüs'at-i iman

  • İman genişliği, büyüklüğü.

vüs'at-i istidat

  • Kabiliyet genişliği, kapasitesi.

vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız genişlik.

vüs'at-ı rahmet

  • Rahmetin genişliği, büyüklüğü.

vüs'at-i rahmet / vüs'ât-i rahmet / وُسْعَتِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin genişliği, bolluğu.
  • Rahmetin genişliği.

vüs'at-i rahmet-i ilahiye / vüs'at-i rahmet-i ilâhiye

  • Allah'ın rahmetinin bolluğu, genişliği.

vüs'at-i şümul

  • Kapsamının genişliği.

vüs'atli

  • Geniş.

vüsat / vüsât

  • Genişlik.

yed-i tula / yed-i tulâ

  • En uzun el.
  • Geniş nüfuz.
  • Tam, çok geniş ilim ve ihtisas.
  • Büyük kudret.

yüsr

  • Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah.

zagafe

  • (Çoğulu: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek.
  • Geniş nesne.

zali'

  • Geniş, bol, vâsi.

zenbil

  • İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.

zeraa

  • Genişlik.
  • Hız, sür'at.

zerabi / zerabî

  • (Tekili: Zürbiye) (Zirbiye) İftihar eden.
  • Geniş, enli döşek, yatak.

zeyek

  • İki uyluk arasının geniş olup birbirine uzak olması.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR