LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ge kelimesini içeren 1342 kelime bulundu...

a'sar-ı salife / a'sâr-ı sâlife

  • Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.

abist

  • Gebe, hâmile. (Farsça)

abisten / âbisten / آبستن

  • Gebe. (Farsça)

aduli / adulî

  • Gemici, mellah.

aff-ı umumi / aff-ı umumî

  • Genel af.

ahbar-ı evvelin ve ahirin / ahbar-ı evvelîn ve âhirîn

  • Geçmiştekilerin ve gelecektekilerin haberleri.

aheng-i umumiye / âheng-i umumiye

  • Genel ahenk, uyum.

ahiren / ahîren / اخيرا

  • Geçenlerde, son zamanlarda, son olarak. (Arapça)

ahlak-ı umumiye / ahlâk-ı umumiye

  • Genel ahlâk.

ahval-i ahirin / ahvâl-i âhirîn

  • Gelecekte yaşayacak olanların halleri.

ahval-i istikbal / ahvâl-i istikbal

  • Gelecekteki haller.

ahval-i mazi / ahvâl-i mâzi

  • Geçmişteki haller.

ahval-i maziye / ahvâl-i maziye

  • Geçmişteki haller.

ahval-i umumiye / ahvâl-i umumiye

  • Genel haller, durumlar.

aid / âid

  • Geri gelen, dönen, dair, ilgili.

aidat / âidât / عائدات

  • Gelirler, aidat. (Arapça)

akar

  • Gelir, gelir getiren gayr-ı menkuller.
  • Gelir getiren mal.

akibet-endiş / âkibet-endiş

  • Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen. (Farsça)

akıbet-endişlik / âkıbet-endişlik

  • Gelecek konusunda endişeye kapılma.

akide-i avam / akîde-i avâm

  • Geniş halk tabakasının akidesi, inancı.

akide-i umumiye

  • Genele ait iman, inanç esasları.

aks-i hakikat

  • Gerçeğin zıddı, gerçek dışı.

akvat-ı yevmiyye

  • Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.

alam-ı maziye / âlâm-ı mâziye

  • Geçmiş zamanın elemleri, acıları.

alay

  • Genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik.

alelumum / alelumûm / على العموم

  • Genellikle, bütünüyle.
  • Genellikle.
  • Genellikle, genelde, genel olarak. (Arapça)

alem-i fani / âlem-i fâni

  • Gelip geçici dünya.
  • Gelip geçici âlem, dünya.

alem-i fena / âlem-i fenâ / عَالَمِ فَناَ

  • Gelip geçici olan dünya âlemi.
  • Geçici alem.

alem-i hakikat / âlem-i hakikat

  • Gerçek âlem.

alem-i hakiki / âlem-i hakikî

  • Gerçek âlem.

alet-i hevesat / âlet-i hevesat

  • Gelip geçici istekler, arzular âleti.

alim-i muhakkik / âlim-i muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim.

amed / âmed / آمد

  • Gerekir, gelir.
  • Gelme, geliş. (Farsça)

amed ü reft / âmed ü reft

  • Geliş-gidiş.

amede / âmede

  • Gelmiş. Vürud eylemiş.

amedi / amedî / âmedî

  • Gelme, geliş.
  • Geliş. (Farsça)

amedşüd / âmedşüd / آمدشد

  • Geliş gidiş. (Farsça)

amedüreft / âmedüreft / آمدورفت

  • Geliş gidiş. (Farsça)

amedüşüd / âmedüşüd / آمدوشد

  • Geliş gidiş. (Farsça)

amiriyet-i külliye / âmiriyet-i külliye

  • Genel âmirlik, emredicilik.

amm / âmm / عام

  • Genel.
  • Genel, yaygın. (Arapça)

amme / âmme

  • Genel, umumi.

an'anat / an'anât / عنعنات

  • Gelenekler.
  • Gelenekler. (Arapça)

an'ane / عنعنه

  • Gelenek.
  • Gelenek. (Arapça)

an'anevi / an'anevî / عنعنوی

  • Geleneğe ait.
  • Geleneksel. (Arapça)

an-ı seyyale

  • Gelip geçici az bir an.

ana-ül-leyl / ânâ-ül-leyl

  • Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.

ananat / ananât

  • Gelenekler.

anane / anâne

  • Gelenek.

ananevi / anânevî

  • Gelenekle ilgili.

anife / ânife

  • Gençlik çağının başlangıcı.

ara'is / arâ'is / عرائس

  • Gelinler. (Arapça)

arazet

  • Genişlik.

aris

  • Gerdek. Hacle.

arız / ârız

  • Gelip çatan, bulaşan, yapışan.

ariz / arîz / عریض

  • Geniş, genişlemesine. (Arapça)

arızi / ârızî / عارضى

  • Geçici. (Arapça)

arug

  • Geğirme. (Farsça)

arus / arûs

  • Gelin. (Arapça)

arusane

  • Geline yakışır şekilde. (Farsça)

arzi / arzî

  • Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.

arzu-yu umumi / arzu-yu umumî

  • Genel arzu; herkesin istediği.

asa

  • Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.

asab / asâb

  • Geyik, gazâl.

asakir-i seyyare

  • Gezegen denen askerler.

asar-ı sabıka-i nuraniye / âsâr-ı sâbıka-i nuraniye

  • Geçmiş dönemlerde yazılan nurlu eserler, kitaplar.

asc

  • Gezi topluluğu.

asdika / اصدقا

  • Gerçek dostlar. (Arapça)

ases / عسس

  • Gece bekçisi. (Arapça)

ashab-ı tahkik

  • Gerçeği delilleriyle araştıran kimseler.

aşk-ı hakiki / aşk-ı hakikî / aşk-ı hakîkî / عَشْقِ حَق۪يق۪ي

  • Gerçek aşk.
  • Gerçek aşk, ilâhî aşk.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî / aşk-ı mecâzî / عَشْقِ مَجَاز۪ي

  • Gerçek sevgiliye değil, geçici ve sınırlı bir güzelliğe karşı duyulan sevgi.
  • Geçici sevgililere yönelik aşk.

aşk-ı şebabi / aşk-ı şebabî

  • Gençliğe ait aşk.

asl ü esas

  • Gerçek, doğru.

asr-ı hakikat

  • Gerçekler asrı.

asr-ı hakikatbin / asr-ı hakikatbîn

  • Gerçeği gören asır.

asr-ı terakki

  • Gelişme ve kalkınma asrı.

asreman

  • Gece, gündüz.

ass

  • Gece gezip dolaşmak.

asum

  • Geçim derdi için çok çalışan kimse.

ati / âtî / آتى

  • Gelecek.
  • Gelecek zaman, ilerisi.
  • Gelecek. (Arapça)
  • Âtîdeki: İlerideki, aşağıdaki, gelecek olan. (Arapça)

atiye / âtiye / آتيه

  • Gelecek. (Arapça)

atm

  • Geciktirmek, eğlendirmek.

avaid / avâid / عوائد

  • Gelirler. (Arapça)

avdet / عودت / عَوْدَتْ

  • Geri dönme.
  • Geri gelme, dönme.
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Avdet etmek: Dönmek. (Arapça)
  • Geri dönme.

avdet etme

  • Geri dönme.

avdet etmek

  • Geri dönmek.

averde

  • Getirilmiş nakl olunmuş. (Farsça)

ayet-i camia / âyet-i câmia

  • Geniş, kapsamlı âyet.

ayn-ı hakaik

  • Gerçeklerin ta kendisi.

ayn-ı hakikat

  • Gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı itikad

  • Gerçek inanç, inancın tâ kendisi.

azamet-i hakikiye

  • Gerçek büyüklük, yücelik.

azzet

  • Geyik buzağısı.

bac-ban / bâc-bân

  • Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur. (Farsça)

bahane

  • Gerekçe, mazeret.

bahriyyun

  • Gemiciler ve kaptanlar gibi deniz işlerini bilen kimseler.

bak'

  • Geniş olmak, büyük olmak.

bakaya / bakâyâ / بقایا

  • Geriye kalanlar. (Arapça)

baki / bâkî / بَاق۪ي

  • Geriye kalan.

baki kalan / bâkî kalan

  • Geride kalan.

baki' / bâki'

  • Geniş, vâsi.

baki-i hakiki / bâkî-i hakikî

  • Gerçek sonsuzluğun sahibi Allah.

bakıye

  • Geri kalan, arta kalan.

bakiye

  • Geriye kalan, sonrası.

bakiye kalan

  • Geride kalan.

bakiye-i iştiha-i şevk

  • Geri kalan iştah ve şevk; arta kalan istek ve tutku.

bakıyye / بقيه

  • Geriye kalan, bakiye. (Arapça)

balide

  • Gelişmiş, uzamış, büyümüş. (Farsça)

bast

  • Genişletme.

bastan-şinas / bastân-şinâs

  • Geçmiş zaman, tarih. (Farsça)

batıl itikad / bâtıl itikad

  • Gerçek dışı, boş inanç.

beca'

  • Geniş, bol.

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedel-i iştim'al / bedel-i iştim'âl

  • Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.

bejendi / bejendî

  • Geçim darlığı. Maişet derdi. (Farsça)

bekàsız

  • Geçici, devamlı olmayan.

bekaya / bekâya / بقایا

  • Geriye kalanlar.
  • Geriye kalanlar; kalıntılar. (Arapça)

bekr

  • Genç erkek deve. (Müe: Bekre)

belagat-i hakikiye / belâgat-i hakikiye

  • Gerçek belagat.

beldaran

  • Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.

ber-mucib / ber-mûcib

  • Gereğince, icabına göre. (Farsça)

ber-vech-i ati

  • Gelecek tarz üzere. Aşağıdaki gibi. (Farsça)

berna / bernâ / برنا

  • Genç. (Farsça)

bervaze

  • Gezinti için hazırlanan yemek. (Farsça)

bervech-i ati / bervech-i âtî

  • Gelecek tarz üzere, aşağıda olduğu gibi.

besguy / besgûy

  • Geveze. Çok konuşan. (Farsça)

beyanat-ı hakikiye

  • Gerçek olan açıklama.

beyanat-ı sabıka

  • Geçmiş açıklamalar, önceden yapılan izahlar.

beyat

  • Geceleyin çalışma, geceyi işle geçirme.

beyt-ül arus

  • Gelin odası.

beytutet / beytûtet / بيتوتت

  • Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
  • Geceleme. (Arapça)

beyu / beyû

  • Gelin. (Farsça)

beyug / beyûg

  • Gelin. (Farsça)

beyzar

  • Geveze, çok konuşan.

bezer

  • Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.

bezir

  • Geveze, fazla konuşan.

bidh

  • Geniş ova.

bil'iltizam

  • Gerekli görerek.

bil'intikal

  • Geçerek, geçmekle.

bilate'ehhür / bilâte'ehhür / بلاتأخر

  • Gecikmeden. (Arapça)

bilfiil / بالفعل

  • Gerçekten, yaparak, katılarak, bizzat. (Arapça)

biliktiza / biliktizâ / بالاقتضا

  • Gerektiğinden. (Arapça)

bilumum

  • Genel olarak, bütün, hep.

bilvücub

  • Gerekli olarak.

bitet

  • Geceleme, gece kalma.

biyan

  • Gece. Gece ile gelen belâ.

bizlah

  • Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

bülgat

  • Geçinmeye kâfi gelecek kadar olan şey.

bulvar

  • Geniş ve ağaçlı cadde. (Fransızca)

bürna / bürnâ / برنا

  • Genç. (Farsça)

butu'

  • Geç kalma, gecikme.

cadde

  • Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
  • Geniş yol.

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

cari / cârî / جارِ / جَار۪ي

  • Geçerli, yürürlükte.
  • Geçerli, yürürlükte. (Arapça)
  • Geçerli.

cari olmak / câri olmak

  • Geçerli olmak.

cazibe-i faniye / câzibe-i fâniye

  • Geçici güzellik, fânî güzellik.

cazibe-i umumi / câzibe-i umumi

  • Genel çekim gücü.

cazibe-i umumi kanunu / cazibe-i umumî kanunu

  • Genel çekim kanunu.

cazibe-i umumiye / câzibe-i umumîye

  • Genel çekim kanunu.

cebr-i umumi / cebr-i umumî

  • Genel zorlama, bütün herkesi zorlama.

cedaye

  • Geyik.

celb

  • Getirme.

cenab-ı feyyaz-ı hakiki / cenâb-ı feyyâz-ı hakikî

  • Gerçek feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cenab-ı mün'im / cenâb-ı mün'im

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

cenab-ı mün'im-i hakiki / cenâb-ı mün'im-i hakikî

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

çendan / چندان / چَنْدَانْ

  • Gerçi.
  • Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar. (Farsça)
  • Gerçi.
  • Gerçi.
  • Gerçi.

cereyan-ı umumi / cereyan-ı umumî

  • Genel akış.

cereyan-ı umumiye / cereyan-ı umumîye

  • Genel cereyan, akım, hareket.

cermen

  • Germen, Alman.

cerrahhane-i amire / cerrahhâne-i âmire

  • Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.

çeşm-i istikbal-bini / çeşm-i istikbâl-binî

  • Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.

cevab-ı hakiki / cevab-ı hakikî

  • Gerçek cevap.

cevan / cevân / جوان

  • Genç. (Farsça)

cevelangah / cevelângâh

  • Gezip dolaşılan yer.
  • Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.

cevf-i leyl

  • Gece yarısı.

cey'e

  • Gelmek.

ceylan

  • Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.

cezire-i vasia / cezire-i vâsia

  • Geniş ada; Arap yarımadası.

cid

  • Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun.

cidden

  • Gerçekten.
  • Gerçekten.

ciddi / ciddî

  • Gerçek.

cilvah

  • Geniş ve dolu olan deve.

cinh

  • Gece karanlığı.

cinnet-i muvakkata / جِنَّتِ مُوَقَّتَه

  • Geçici delilik.

cinun

  • Gece karanlık olmak.

civan / جوان

  • Genç. (Farsça)

civanan / civânân / جوانان

  • Gençler. (Farsça)

civani / civanî / civânî / جوانى

  • Gençlik. (Farsça)
  • Gençlik. (Farsça)

cü'cü'

  • Gemi göğsü. Kuş göğsü.

cüz'i-yi hakiki / cüz'î-yi hakikî

  • Gerçek fert, tek kişi.

cüz-ü hakiki / cüz-ü hakikî

  • Gerçek, asıl kısım.

dahuk

  • Geniş yol.

dai / dâî

  • Gerektiren sebep.

damenkeş-i tesir-i hakiki / dâmenkeş-i tesir-i hakikî

  • Gerçek tesirden el etek çeken.

dar-ı fani / dâr-ı fâni / dâr-ı fânî / دَارِ فَان۪ي

  • Gelip geçici yer, dünya.
  • Geçici yer (Dünya).

dar-ı lezzet / dâr-ı lezzet

  • Gerçek ve daimî lezzet yeri olan Cennet.

dar-ül-fena / dâr-ül-fenâ

  • Geçici âlem, dünyâ.

dayiban

  • Gece ile gündüz.

deh-sal

  • Gezegen, seyyare, yıldız. (Farsça)

delec

  • Gecenin evvelinden gitmek.

dem-i civani / dem-i civânî

  • Gençlik çağı.

der-amed

  • Gelir. (Farsça)

derd-i maişet / derd-i maîşet / دَرْدِ مَع۪يشَتْ

  • Geçim derdi.
  • Geçinmek derdi ve zorluğu. Maişet derdi.
  • Geçim derdi.

derece-i hakkaniyet

  • Gerçeklik, doğruluk derecesi.

derece-i lüzum

  • Gereklilik seviyesi.

derece-i vüs'at

  • Genişliğin derecesi.

dereki / derekî

  • Gerileme.

desatir-i umumiye / desâtir-i umumiye

  • Genel prensipler.

destgah-ı levh-i mahfuz-u hakikat / destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikat

  • Gerçekte herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhasının tezgâhı.

devair-i külliye / devâir-i külliye

  • Geniş ve kapsamlı daireler.

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

devlet-i mütemeddine-i salife / devlet-i mütemeddine-i sâlife

  • Geçmişteki medenî devlet.

devvare

  • Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.

dil-i şeb

  • Gecenin ortası, gece yarısı.

din-i hakiki / din-i hakikî

  • Gerçek din.

dir / dîr / دیر

  • Geç. (Farsça)

divanhane / divanhâne / dîvanhâne / د۪يوَانْ خَانَه

  • Geniş sofa, salon.
  • Geniş sofa, salon.

dıyk-ı maişet

  • Geçim darlığı.

dugd

  • Gelin, yeni evlenmiş kız. (Farsça)

dümus

  • Geceleyin çok karanlık olmak.

dünya-yı fani / dünya-yı fâni

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı faniye / dünya-yı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı zaile

  • Gelip geçici ve yokluğa mahkûm olan dünya.

dur-endişane / dûr-endişâne

  • Gelecek endişesiyle.

düstur-u hakikat

  • Gerçeklik prensibi.

düstur-u umumi / düstur-u umumî

  • Genel prensip.

düstur-u umumiye / düstur-u umumîye

  • Genel düstur, kural.

eamm / اعم

  • Genelde, yaygın haliyle. (Arapça)

eazım-ı muhakkikin / eâzım-ı muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen büyük âlimler.

eb'ad-ı vasia / eb'âd-ı vâsia

  • Geniş mesafeler, boyutlar, uzaklıklar.

ebhar-ı vasia / ebhâr-ı vâsia

  • Geniş denizler.

ebna-yı mazi / ebnâ-yı mazi

  • Geçmişin insanları, geçmişte yaşayan insanlar.

ebna-yı müstakbel / ebnâ-yı müstakbel

  • Geleceğin insanları.

ecsam-ı camide-i seyyare / ecsâm-ı câmide-i seyyâre

  • Gezici ve cansız gök cisimleri.

ecsam-ı seyyare / ecsâm-ı seyyare

  • Gezici cisimler.

edvar-ı sabıka / edvar-ı sâbıka

  • Geçen zamanlar.

efkar-ı amme / efkâr-ı âmme

  • Genel düşünce, kamuoyu.

efuk

  • Gezi ufanmış ok.

eğerçi

  • Gerçi.

ehann

  • Genzinden konuşan kimse, hımhım.

ehl-i akıl ve tahkik

  • Gerçeği araştıran akıl sahipleri.

ehl-i basiret / ehl-i basîret

  • Gerçeği kalple anlayan kişiler.

ehl-i insan ve islam / ehl-i insan ve islâm

  • Gerçek insan ve Müslüman olanlar.

ehl-i istikbal

  • Gelecek nesil.

ehl-i nakil

  • Geçmiş bilgileri nakledenler.

ehl-i tahkik

  • Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

ehl-i tahkik ve tetkik

  • Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

ekser-i mutlak

  • Genel çoğunluk.

elhak

  • Gerçekten.

elhikmetü lillah / elhikmetü lillâh

  • Gerçek bilgi ve hikmet sadece Allah'ındır.

emanet

  • Geri alınmak üzere bırakılan şey, eşya.

emniyet-i umumiye / emniyet-i umûmiye

  • Genel güvenlik.
  • Genel emniyet, güvenlik.

emr-i batıl / emr-i bâtıl

  • Gerçek olmayan, sahte emir ve iş.

emr-i itibari / emr-i itibarî

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan olgu, meridyenler gibi.

emr-i maaş

  • Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.
  • Geçim meselesi, geçinme işi.

emraz-ı sariye / emraz-ı sâriye

  • Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.

enbiya-yı sabıka

  • Geçmişteki peygamberler.

enbiya-yı salife / enbiya-yı sâlife

  • Geçmişteki peygamberler.

encere

  • Gemi lengeri.

endişe-i istikbal

  • Gelecek endişesi.
  • Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.

ensal-i ati / ensâl-i âti

  • Gelecek nesiller.

ensal-i atiye / ensâl-i âtiye

  • Gelecek nesiller.

erkan-ı harbiye-i umumiye reisi / erkân-ı harbiye-i umumiye reisi

  • Genelkurmay Başkanı.

erkan-ı harbiyye-i umumiyye / erkân-ı harbiyye-i umûmiyye / اركان حربيهء عموميه

  • Genel kurmay başkanlığı.

erkan-ı harp reisi / erkân-ı harp reisi

  • Genel Kurmay Başkanı.

esas-ı lazım ve metin / esas-ı lâzım ve metin

  • Gerekli ve sarsılmaz esas, temel kural.

esbab-ı hakiki / esbab-ı hakikî

  • Gerçek sebepler.

esbab-ı hakikiye

  • Gerçek sebepler, hakiki sebepler.

esbab-ı mucibe / esbab-ı mûcibe / esbâb-ı mûcibe / اسباب موجبه / اَسْبَابِ مُوجِبَه

  • Gerektirici sebepler.
  • Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
  • Gerektiren sebepler.
  • Gerekçe, gerekçeler.
  • Gerekli kılan sebebler.

esbak

  • Geçenki, geçen, evvelki, önceki. Daha önce geçmiş olan. Evvel gelen.

etave

  • Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.

ev'ac

  • Geniş, vâsi.

evsaf-ı hakikiye / evsâf-ı hakikiye

  • Gerçek özellikler.

eyyam-ı maziyye

  • Geçmiş günler.

ezmine-i maziyye / ezmine-i mâziyye

  • Geçmiş zamanlar.

ezmine-i müstakbele

  • Gelecek zamanlar, müstakbel zamanlar.

ezvak-ı mecazi / ezvâk-ı mecazî

  • Gerçek olmayan aldatıcı zevkler.

fahişehane / fâhişehâne / fâhişehane / فاحشه خانه

  • Genelev.
  • Genelev. (Arapça - Farsça)

fani / fânî / فَان۪ي

  • Geçici olan, ölümlü.
  • Geçici, ölümlü.
  • Geçici, yok olucu.

fani alem / fâni âlem

  • Geçici âlem; dünya.

fanilik / fânilik

  • Geçicilik, ölümlülük.

faniye / fâniye / fânîye / فَانِيَه

  • Gelip geçici.
  • Geçici, yok olucu.

farıt

  • Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.

fazfaz

  • Geniş ve bol nesne.

fazilet-i külliye

  • Genel üstünlük, erdem.

fecr-i ati / fecr-i âtî

  • Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib / فجركاذب

  • Gerçek tan ağartısından önceki geçici aydınlık

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Gerçek aydınlık, tan yerinin ağarması, gerçek sabah.

fecrisadık / fecrisâdık

  • Gerçek fecir.

felaket-i mazi / felâket-i mazi

  • Geçmişte yaşanan felâket.

felkam

  • Geniş, vâsi'.

fena / fenâ

  • Geçicilik, ölümlülük.

fenasız

  • Geçici olmaksızın, devamlı.

ferah / ferâh / فراخ

  • Geniş, iç açıcı, tasasız.
  • Geniş. (Farsça)

ferahi / ferahî

  • Genişlik, bolluk. Ucuzluk. (Farsça)

ferec-i umumi / ferec-i umumî

  • Genel ferahlık, sıkıntıdan kurtulma.

ferfar

  • Geveze, farfara, çalçene.

ferik

  • General.

ferikiyet

  • Generallik.
  • Generallik.

fesh

  • Genişletmek.

feyha

  • Geniş ve büyük olan. Engin.

feyhak

  • Geniş nesne.

feylem

  • Geniş, büyük nesne.

feza-yı vasia / feza-yı vâsia

  • Geniş gökyüzü, uzay.

fi'l-i hakiki

  • Gerçek eylem, hakiki fiil.

fi-i cari / fî-i cârî

  • Geçer değer, muteber fiat.

fihriste-i umumiye

  • Genel içerik.

fiilen

  • Gerçekten, işleyerek, hakikatte.

filcümle

  • Genellikle, bütünüyle.

filhakika / filhakîka / فى الحقيقه / فِي الْحَق۪يقَه

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Gerçekten.
  • Gerçekte, aslında, doğrusu. (Arapça)
  • Gerçekten.

fityan / fityân / فتيان

  • Gençler. (Arapça)

fülk

  • Gemi, sandal, kayık.

fünun-u sadıka / fünun-u sâdıka

  • Gerçek ve doğru fenler, ilimler.

füshat / فسحت

  • Genişlik. (Arapça)

füshat-kede

  • Geniş yer. (Farsça)

füshat-seray / füshat-serây

  • Geniş yer, geniş saray. (Farsça)

füshat-zar / füshat-zâr

  • Geniş yer. (Farsça)

füvr

  • Geyik.

füzulat / füzûlât

  • Gereksiz ve faydasız şeyler.

fuzuli / fuzûlî / فُضُول۪ي

  • Gereksiz, fazlalık.
  • Gereksiz.

fuzuliyane / fuzûlîyâne

  • Gereksiz ve fazlalık olarak.

gad

  • Gelen, gelici.

gaflet-i umumiye

  • Genel vurdumduymazlık.

gales

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gamus yemini / gamûs yemîni

  • Geçmişteki bir hâdise için, bile bile yalan söyleyerek, yemîn etmek.

garaz-ı külli / garaz-ı küllî

  • Genel hedef, bütün unsurları içine alan kapsamlı gaye.

gasak-ul leyl

  • Gecenin ilk karanlığı.

gasem

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gasık / gâsık

  • Gece, karanlık.

gaybi i'caz / gaybî i'câz

  • Geçmiş zamanda gelecekte gerçekleşecek hâdiselerin bir mu'cize olarak haber verilmesi.

gayr-ı hakiki / gayr-ı hakikî

  • Gerçek olmayan.

gayr-ı muteber

  • Geçersiz, itibar edilmeyen.

gaysan

  • Gençlik şiddeti.

gazete

  • Genellikle günlük çıkan ve büyük boy olan neşriyat organı. (Fransızca)

gerdendade-i tevfik / gerdendâde-i tevfik

  • Gerekli çalışma ve vazifeleri yerine getirdikten sonra neticeye boyun eğme ve sonucu Allah'tan bekleme.

geşt ü güzar / geşt ü güzâr

  • Gezip tozma, gezme.

gırandi direği

  • Geminin ortasındaki en büyük direk. Bu yekpâre olmayıp üst üste dört direkten mürekkepti.

gulam / gulâm

  • Genç, esir, çocuk.

gulüvv-i amm / gulüvv-i âmm

  • Genel ayaklanma, umumi isyan.

gunne

  • Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi okumak. Burundan gelen ses. (Tecvidde harfin vasıflarındandır)

gunya

  • Geometride kullanılan bir âlet. Gönye. (Farsça)

güverte

  • Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.

güzarende

  • Geçen, geçici. Geçiren, geçirici. (Farsça)

güzariş

  • Geçiş, geçme. (Farsça)

güzaşte

  • Geçmiş, geçmiş olan. (Farsça)

güzeran / güzerân

  • Geçme, geçiş.

güzergah / güzergâh / گذرگاه

  • Geçit yeri. Geçilecek yer. (Farsça)
  • Geçilecek yer.
  • Geçit. (Farsça)

güzername

  • Geçiş tezkeresi. (Farsça)

güzeşt

  • Geçme, geçiş. Geçen. (Farsça)

güzeşte

  • Geçen, geçmiş.
  • Geçen. Geçmiş. Geçmiş olan. (Farsça)

habcame

  • Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise. (Farsça)

habib-i hakiki / habîb-i hakikî

  • Gerçek sevgili olan Allah.

habile

  • Gebe, hâmile, yüklü.

hacet-i amme / hâcet-i âmme

  • Genel ihtiyaç.

hacle / حجله

  • Gerdek odası. (Arapça)

haclegah / haclegâh / حجله گاه

  • Gerdek odası. (Arapça - Farsça)

hadaret / hadâret

  • Gençlik, tazelik.

hadaset

  • Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.

hadd-i mevhum

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan bir sınır.

hadir

  • Gevşek, tembel, uyuşuk.

hadisat-ı istikbaliye / hâdisât-ı istikbaliye

  • Gelecekteki olaylar.

hadisat-ı istikbaliye-i dünyeviye / hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviye

  • Gelecekte dünya üzerinde meydana gelecek olaylar.

hadisat-ı maziye / hâdisât-ı maziye

  • Geçmişte meydana gelen olaylar.

hadisat-ı ümem-i salife / hâdisât-ı ümem-i sâlife

  • Geçmişteki milletlerin başına gelen hâdiseler.

hadise-i istikbaliye / hâdise-i istikbaliye

  • Gelecekteki olaylar.

hadise-i umumiye

  • Geneli ilgilendiren ve her tarafı kuşatan olay.

hafız-ı hakiki / hâfız-ı hakîkî / حَافِظِ حَق۪يق۪ي

  • Gerçek muhafaza edici (Allah).

hakaik / hakâik / حقائق

  • Gerçekler. (Arapça)

hakaik-aşina / hakaik-âşinâ

  • Gerçeklere aşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan.

hakayık / hakâyık / حقایق

  • Gerçekler. (Arapça)

hakhah

  • Gecenin ilk saatlerinde gitmek.

hakikat / hakîkat / حقيقت

  • Gerçek. (Arapça)

hakikat nazarı

  • Gerçeği gören bakış.

hakikat nazarında

  • Gerçek nezdinde, yanında.

hakikat-bin

  • Gerçeği gören.

hakikat-feşan

  • Gerçekleri yayan.

hakikat-i cismaniye

  • Gerçek cisim özelliği.

hakikat-i emr

  • Gerçek emir.

hakikat-i gurup

  • Gerçek batış.

hakikat-i ihlas / hakikat-i ihlâs

  • Gerçek ihlâs.

hakikat-i namaz

  • Gerçek namaz; namazın gerçek mahiyeti, esası.

hakikat-i ömr

  • Gerçek ömür.

hakikat-i vücud

  • Gerçek varlık.

hakikat-şinasane / hakikat-şinasâne

  • Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. (Farsça)

hakikaten / hakîkaten / حقيقة

  • Gerçekten.
  • Gerçekten. (Arapça)

hakikatin ruhu

  • Gerçeğin ruhu, özü, aslı ve esası.

hakikatli

  • Gerçekliğe sahip.

hakikatperver

  • Gerçekçi. (Arapça - Farsça)

hakikatsız

  • Gerçek olmayan.

hakikatta

  • Gerçekte.

hakikatte

  • Gerçekte.

hakikatü'l-hakaik

  • Gerçeklerin gerçeği, en büyük hakikat.

hakiki / hakikî / hakîki / hakîkî / حقيقى

  • Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.
  • Gerçek.
  • Gerçek, asıl, öz.
  • Gerçek. (Arapça)

hakiki ihlas / hakikî ihlâs

  • Gerçek ihlâs, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet.

hakiki tabir / hakikî tâbir

  • Gerçek yorum.

hakikiye / حقيقيه

  • Gerçek.
  • Gerçek. (Arapça)

hakimiyet-i amme / hâkimiyet-i âmme

  • Genel hâkimiyet, egemenlik.

hakimiyet-i umumiye

  • Genel hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik.

hakka / hakkâ / حقا

  • Gerçekten.
  • Gerçekten.

hakka ki

  • Gerçekten ki.

hakkan

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Gerçekten.

hakkaniyet

  • Gerçeklik ve doğruluk.

halife-i bilhak

  • Gerçek ve doğru halife.

halüsinasyon

  • Gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi görme, olmayan bir şeyi varmış zannetme ve işitme, hayal etme.

hami / hamî

  • Gevşeklik, hamlık. (Farsça)

hamile / hâmile / حامله

  • Gebe kadın.
  • Gebe, hamile. (Arapça)

harb-i umumi / harb-i umumî

  • Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.

harekat-ı maziye / harekât-ı mâziye

  • Geçmişteki hareketler.

harekat-ı sabıka / harekât-ı sabıka

  • Geçen, daha önce yapılmış hareketler.

hareke-i hakiki

  • Gerçek hareket.

hareket-i mer'iyye

  • Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.

hasenat-ı istikbaliye / hasenât-ı istikbaliye

  • Geleceğe ait güzellikler.

hasılat / hâsılat / hâsılât / حَاصِلَاتْ

  • Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
  • Gelirler.

hata-yı umumi / hatâ-yı umumî

  • Genelin yaptığı hatâlar; genele yönelik yapılan hatâlar.

hatib-i umumi / hatîb-i umumî

  • Genele hitap eden, seslenen hatip.

hatt-ı münkesir

  • Geo: Kırık çizgi.

hatt-ı vasıt / hatt-ı vâsıt

  • Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.

havaic-i zaruriye / havâic-i zaruriye

  • Gerekli ihtiyaçlar, giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar; yeme içme, ev ve binek gibi temel ihtiyaçlar.

havak

  • Geniş yer, vâsi.

havs

  • Geceleyin istemek.

hayalet / hayâlet

  • Gerçek olmayan görüntü.

hayat-ı amme / hayat-ı âmme

  • Genel hayat, hayatın genel mânâsı.

hayat-ı fani / hayât-ı fâni

  • Geçici, ölümlü hayat.

hayat-ı faniye / hayat-ı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya hayatı.
  • Geçici hayat.

hayat-ı faniye-i dünyeviye / hayat-ı fâniye-i dünyeviye

  • Geçici olan, gelip geçici dünya hayatı.

hayat-ı hakikiye ve sermediye

  • Gerçek ve kesintisiz hayat.

haysefuce

  • Gemi dümeni.

hayşum

  • Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.)

hayşumi / hayşumî

  • Genizden gelen.

hayvan-ı fani-i zail / hayvan-ı fâni-i zâil

  • Gelip geçici, yok olmaya mahkum hayvan.

hayy

  • Gerçek hayat sahibi olan Allah.

hayye

  • Gel... Haydi...
  • Gel, haydi!

hayzerane

  • Gemi durak yeri, iskele, liman.

hemze-i vasıl / هَمْزَۀِ وَصْلْ

  • Geçiş hemzesi.

hendese / هندسه

  • Geometri.
  • Geometri, mühendislik.
  • Geometri. (Pehlevî > Arapça)

hendesevari / hendesevârî

  • Geometrik.

hendesi / hendesî / هندسى

  • Geometri ile ilgili.
  • Geometrik. (Arapça)

hengam-ı şebab / hengâm-ı şebab

  • Gençlik zamanı, delikanlılık çağı.

hevaci'

  • Geyik.

heves

  • Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.
  • Gelip geçici arzu ve istek.
  • Gelip geçici istek, arzu.

hevesat-ı faniye

  • Geçici arzu ve istekler.

heyet-i mecmua / هيئت مجموعه

  • Genel, tüm.

heyet-i umumiye

  • Genel yapı, bütün.

hıfaz

  • Gelin düğünü.

hikmet-i hakikiye

  • Gerçek hikmet.

hikmet-i vasia / hikmet-i vâsia

  • Geniş ve büyük hikmet, sebep ve gaye.

hilaf-ı hakikat / hilâf-ı hakikat / hilâf-ı hakîkat / خِلَافِ حَق۪يقَتْ

  • Gerçeğe aykırı.
  • Gerçeğe aykırı.

hilaf-ı vaki / hilâf-ı vâki

  • Gerçek dışı, meydana gelen hâdise ve kanunlara ters.

hilaf-ı vakıa / hilâf-ı vâkıa

  • Gerçeğe zıt.

hırfet

  • Geçinmeğe medar (sebeb) olan iş, san'at. Devamlı meşgul olunan iş.

hırs-ı mecazi / hırs-ı mecazî

  • Gelip geçici olan şeylere gösterilen hırs.

hırsiye

  • Geceleyin çalınan koyun.

hışf

  • Geyik yavrusu.

hiss-i amme / hiss-i âmme

  • Genelin hissi.

hiss-i hakiki-i terakki / hiss-i hakikî-i terakki

  • Gerçek ilerleme duygusu.

hisse-i erzakiye

  • Geçim payı.

hissiyat-ı cumhur

  • Genel halk kitlelerinin hisleri, algılamaları.

hissiyat-ı mütevarise

  • Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)

hışv

  • Geyik buzağısı.

hitab-ı amm / hitab-ı âmm

  • Genel sesleniş.

hubla

  • Gebe, hâmile.

hudud-u maziye ve müstakbele / hudud-u mâziye ve müstakbele

  • Geçmiş ve gelecek zamanın sınırları.

hükema-yı hakikiye

  • Gerçek filozof ve bilginler.

hukuk-u umumiye-i kainat / hukuk-u umumiye-i kâinat

  • Genel kâinat hukûku; kâinattaki bütün varlıkların hakları.

hukukperver

  • Geçmişi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefalı ve sâdık dost. (Farsça)

hulm

  • Geyiğin yataklandığı yer.

hulul / hulûl / حلول

  • Gelme, gelip çatma. (Arapça)
  • Hulûl etmek: Gelmek, gelip çatmak. (Arapça)

hurafecilik

  • Gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma.

hurdsal

  • Genç. Yaşı küçük. (Farsça)

hürriyet-i müstakbele

  • Gelecekteki hürriyet, özgürlük.

hürriyet-i umumi / hürriyet-i umumî

  • Genel serbestlik ve özgürlük.

hüsn-ü hakiki / hüsn-ü hakikî

  • Gerçek güzellik.

hutur etmemiş

  • Gelmemiş, hatıra gelmemiş.

i'tisas

  • Gece gezip dolaşma, devriye vazifesini görme.

i'tiyaş

  • Geçinme. İdareli yaşama.İ'TİZA' : Bir kavim veya kimseye bağlı bulunma.

iade / iâde / اعاده / اِعَادَه

  • Geriye verme.
  • Geri verme.
  • Geri verme, geri gönderme. (Arapça)
  • İâde edilmek: Geri verilmek, geri gönderilmek, (Arapça)
  • İâde etmek: Geri vermek, geri göndermek. (Arapça)
  • İâde eylemek: Geri vermek. (Arapça)
  • Geri döndürme.

iade etme

  • Geriye verme.

iadeten / iâdeten / اعادة

  • Geri vermek üzere.
  • Geri vererek.
  • Geri verilmek üzere. (Arapça)

iaşe / iâşe / اعاشه

  • Geçindirmek. Beslemek. Yaşatmak. Diriltmek.
  • Geçindirme, besleme.
  • Geçindirme. (Arapça)

ibate / ibâte / اباته

  • Gece yatırma, geceyi geçirtme, barındırma. (Arapça)

ibhirar

  • Gece yarısı olma.

ibtal / ibtâl / ابطال

  • Geçersiz kılma, kaldırma, bozma. (Arapça)
  • İbtâl edilmek: Geçersiz kılınmak, kaldırılmak, bozulmak. (Arapça)
  • İbtâl etmek: Geçersiz kılmak, kaldırmak, bozmak. (Arapça)

icab / ايجاب / îcâb / ایجاب

  • Gerekme.
  • Gerekme, gerek. (Arapça)

icabat / îcâbât / ایجابات

  • Gerekler.
  • Gerekler, cevap vermeler.
  • Gereklilikler, gerekler. (Arapça)

icabında

  • Gerektiğinde.

icap

  • Gerekli olan, gerekli görülen.

icap eden

  • Gereken.

icap etme

  • Gerektirme.

icaplar

  • Gerekler, gerekli kılınanlar.

ictiyaz

  • Geçmek, mürur.

idare-i umumi / idare-i umumî

  • Genel idare.

iddilac

  • Gecenin geç vaktinde gitmek.

idlac

  • Gecenin ilk saatlerinden geç vakte kadar gitmek.

ifadat-ı lazime / ifadat-ı lâzime

  • Gerekli ifadeler.

ifca'

  • Geçimini genişletme.

ifrac-ül bahire / ifrac-ül bâhire

  • Geminin kıyıdan veya iskeleden açılması.

igzaf

  • Gece çok karanlık olmak.

ihbar-ı evvelin / ihbar-ı evvelîn

  • Geçmişte yaşamış topluluklar hakkında haber verme.

ihbar-ı guyub

  • Gelecekten, bilinmeyen gizli şeylerden haber verme.

ihbarat-ı gaybiye-i kur'an / ihbârât-ı gaybiye-i kur'ân

  • Geçmiş ve gelecek zamana ait olan haberleri bildiren Kur'an.

ihdaf

  • Gelip çatmak. Karşısına dikilip durmak. Hedef olmak.

ihtiyac

  • Gerek duyma, gerek duyulan şey.

ihtiyac-ı hakiki / ihtiyac-ı hakikî

  • Gerçek ihtiyaç.

ihtiyacat / ihtiyâcât / احتياجات

  • Gereksinimler. (Arapça)

ihya-yi leyl

  • Geceyi ibadetle geçirmek.

iktiza / iktizâ / اقتضا / اِقْتِضَا

  • Gerekme, gereklik.
  • Gerektirme.
  • Gerekme.
  • Gerekme.

iktiza eden / iktizâ eden

  • Gerektiren.

iktiza etme

  • Gerektirme.

iktiza etmek

  • Gerektirmek.

iktizası

  • Gerektirmesi, gereği.

iktizasınca

  • Gereğince.

iktizasıyla

  • Gereğiyle.

ilca

  • Gereklilik, zorlama.

ilcaat / ilcaât

  • Gereklilikler, zorlamalar.

ilcam

  • Gemleme, gem takma. Gemlenme.

illet-i hakiki / illet-i hakikî

  • Gerçek sebep.

ilm-i tahkik

  • Gerçekleri ve hakikatleri araştırma ilmi.

iltizam etme

  • Gerekli görme.

iltizamkarane / iltizamkârâne

  • Gerekli görerek.

imkanat-ı istikbaliye / imkânat-ı istikbaliye

  • Geleceğe ait imkânlar, olması mümkün olan ihtimaller.

imrar / imrâr / امرار

  • Geçirme.
  • Geçirme. (Arapça)

ina

  • Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme.

inad-ı mecazi / inad-ı mecazî

  • Gerçek hedefine yöneltilmeyen gereksiz ve faydasız inat.

inbisat / inbisât / انبساط

  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme.
  • Genişleme.

indelhace / indelhâce

  • Gerek duyulduğunda.

infak / infâk / انفاق / اِنْفَاقْ

  • Geçindirme, nafakalandırma. (Arapça)
  • Geçimini temîn etme, nafaka verme.

inkılab-ı hakaik / inkılâb-ı hakâik

  • Gerçeklerin değişmesi.

inkılab-ı hakikat / inkılâb-ı hakikat

  • Gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi.

inkişaf / inkişâf

  • Gelişme, ilerleme.

inkişaf ettirme

  • Geliştirme, açığa çıkarma.

inkişaf ettirmek

  • Geliştirmek, ortaya çıkarmak.

inkıza / inkızâ / انقضا

  • Geçip gitme. (Arapça)

insa-yı mazi

  • Geçmişi unutturma.

insan-ı fani / insan-ı fâni

  • Geçici, ölümlü insan.

inşibab

  • Gençleşme, delikanlı olma.

intibah-ı muvakkat

  • Geçici uyanış.

intikal

  • Geçme, anlama.

irad / irâd

  • Getirilme, ortaya konulma.
  • Gelir, kazanç.

irad ü masraf

  • Gelir ve gider.

irca / ircâ

  • Geri döndürme, bağlama.

irca etmek

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.

irca' / ircâ' / اِرْجَاعْ

  • Geri döndürme.

irşad-ı cumhur / irşâd-ı cumhur

  • Geniş halk kitlelerine doğru yolun gösterilmesi.

ırsi / ırsî

  • Gelincik dedikleri hayvanın rengine benzer bir renk.

irtica / irticâ

  • Gericilik.
  • Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek.
  • Geriye dönme, geri dönücülük, gericilik.
  • Geri dönücülük.

irtica' / irticâ'

  • Gerilik, geriye gitme, eskiyi isteme.

irticakar / irticakâr / ارتجاعكار

  • Gerici. (Arapça - Farsça)

irticakarane / irticakârane / irticâkârâne

  • Geri dönmeyi istercesine.
  • Geri dönercesine.

işarat-ı gaybiye / işârât-ı gaybiye

  • Geleceğe veya bilinmeyen bir olaya işaretler.

işaret-i amme / işaret-i âmme

  • Genel işaret.

işaret-i gaybiye / işâret-i gaybiye

  • Geleceğe veya bilinmeyen bir şeye işaret.

isbat-ı israf

  • Gereğinden fazla kullandığını gösterme.

ıskaça

  • Gemi direğinin ayaklığı.

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

ism-i umumi / ism-i umumî

  • Genel isim.

isra / isrâ

  • Gece yürüyüşü, yürütme.
  • Geceleyin götürme.

israf / isrâf

  • Gereksiz yere harcama.

israf-ı kelam / israf-ı kelâm

  • Gereksiz söz söyleme.

israfat / isrâfât

  • Gereksiz harcamalar.

istibdad-ı manevi-i umumi / istibdad-ı mânevî-i umumî

  • Genel mânevî baskı, zorbalık ve despotluk.

iştiha-yı hakiki / iştihâ-yı hakikî

  • Gerçek iştah özelliği.

istihar

  • Geri bırakılma, geri kalma.

istikbal / istikbâl / استقبال / اِسْتِقْبَالْ

  • Gelecek.
  • Gelecek zaman, yönelme.
  • Gelecek, karşılama.
  • Gelecek.

istikbal-bin / istikbal-bîn

  • Geleceği gören.
  • Geleceği bilen ve gören. (Farsça)

istikbalbin / istikbâlbîn

  • Geleceği gören.

istikbali / istikbalî / istikbâlî

  • Gelecek zamanla alâkalı. İstikbale mensub.
  • Geleceğe ait.
  • Gelecekle ilgili.

istikbaliyat / istikbâliyât

  • Geleceğe ait şeyler, hâdiseler.
  • Gelecek zamanda olacaklar.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istilbas

  • Geç kalma, gecikme.

istilzam / istilzâm / استلزام / اِسْتِلْزَامْ

  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerekme, gerektirme. (Arapça)
  • İstilzâm etmek: Gerekmek, gerektirmek. (Arapça)
  • İstilzâm eylemek: Gerektirmek. (Arapça)
  • Gerektirme.

istilzam etme

  • Gerektirme.

istilzam etmek

  • Gerektirmek.

iştimam

  • Gereği gibi koklamak. Koku duymak.

istirahat-i umumi / istirahat-i umumî

  • Genelin rahatı, umumun huzuru.

istirahat-ı umumiye

  • Genel huzur ortamı.

istirca'

  • Geri dönmek. Dönmeği arzulamak.

istirdad / istirdâd / استرداد

  • Geri almak. Geri almayı istemek.
  • Geri alma.
  • Geri isteme, geri alma. (Arapça)
  • İstirdâd edilmek: Geri alınmak. (Arapça)
  • İstirdâd etmek: Geri almak. (Arapça)

istizah / istîzâh / استيضاح

  • Gensoru. (Arapça)

itibari / itibârî

  • Gerçekten öyle olmadığı hâlde öyle sanılan ve insanlar tarafından öyle kabul görmüş olan, göreceli.

itibari emir / itibarî emir

  • Gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen, saymaca; maddedeki çekim kanunu gibi saymaca şey.

itikad-ı örfi / itikad-ı örfî

  • Geleneksel inanç.

itikad-ı umumi / itikad-ı umumî

  • Genelin inancı.

ittihad-ı hakiki / ittihad-ı hakikî

  • Gerçek anlamda birlik oluşturmak.

ittihad-ı umumi / ittihâd-ı umumî

  • Genel birlik, herkesin bir noktada birleşmesi.

ityan / ityân / اتيان

  • Getirme. (Arapça)

izfaf

  • Gelin gönderme.

jön türk

  • Genç Türk. 1868'den sonra, Avrupa'daki gibi, güya yenilik ve terakki isteyen Genç Osmanlılara Avrupalılarca takılan isim. (Fransızca)

kabil-i gayr-i telakkuh

  • Gebeliği mümkün olmayan.

kabil-i telakkuh / kabil-i telâkkuh

  • Gebeliği mümkün olan, döllenebilen.

kabiliyet-i tevessü

  • Genişleme, yayılma kabiliyeti.

kabl-el vücud

  • Gelmeden önce.

kabul-i amme / kabul-i âmme

  • Genelin kabulü.

kademnihade

  • Gelmiş, ayak basmış olan. (Farsça)

kahin / kâhin

  • Gelecekten haber veren kimse.

kahinlik / kâhinlik

  • Gelecekten haber verme.

kahkara

  • Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.

kahkariye

  • Geri dönme. Rücu'.

kaide-i hakikat

  • Gerçek olan doğru prensip, doğru kural.

kaide-i külliye

  • Genel, kapsamlı kural; kendisine cüz'î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural.

kalade

  • Gerdanlık.

kalb-i külli / kalb-i küllî

  • Genele ait kalp, toplumun duyguları.

kalb-i umumi / kalb-i umumî

  • Genele ait kalp, toplumun ortak yüreği.

kale-i seyyar

  • Gezici kale.

kamet-i namiye / kamet-i nâmiye

  • Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.

kanun-u umumi / kanun-u umumî

  • Genel kanun.

kapris

  • Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.

karn-ı zaby

  • Geyiğin başındaki çatal boynuz.

katib-i umumi / kâtib-i umumî

  • Genel sekreter.

kavaid-i külliyye / kavâid-i külliyye

  • Genel kaideler, kurallar.

kavanin-i umumiye-i içtimaiye / kavânin-i umumiye-i içtimaiye

  • Genel sosyal kanunlar, prensipler.

kavra

  • Geniş yer.

kefalet-i muvakkata

  • Geçici bir zaman için kefil olma.

kehanet / kehânet

  • Gelecekten haber verme.

kehanetfuruş / kehânetfurûş

  • Geleceği bilirim diyen sahtekâr.

kelam-ı mecazi / kelâm-ı mecazî

  • Gerçek anlamında kullanılmayıp, aralarındaki ilgi, bağ ve benzerlikten dolayı başka anlamda kullanılan söz.

kelam-ı pür-meal / kelâm-ı pür-meâl

  • Geniş mânâlı söz.

kella

  • Geminin durup demirlediği yer.

kema hiye hakkuha / kemâ hiye hakkuhâ

  • Gereği gibi.

kemayenbaği / kemâyenbağî / كما ینبغى

  • Gerektiği gibi. (Arapça)

kemsal

  • Genç. Yaşı küçük. (Farsça)

kesir-i hakiki / kesîr-i hakikî

  • Gerçek çokluk; her şey bir olan Allah'a verilmezse çok ilâhlar olacaktır.

keşti / keştî / كشتى

  • Gemi, sefine. (Farsça)
  • Gemi. (Farsça)

keştiban / keştîban

  • Gemici, kaptan. (Farsça)

keştiger / keştîger

  • Gemi yapan veya tamir eden kimse. (Farsça)

keştinişin / keştînişin

  • Gemide oturan. Gemide bulunan kimse. (Farsça)

kevakib / kevâkib

  • Gezegenler,.

kevsel

  • Geminin kıç tarafı.

kılade

  • Gerdanlık.

kılafet

  • Gemi ziftleme san'atı. Kalafatlık.

kırkbayır

  • Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü.

kıtade

  • Geven, dikenli ot.

kıyamet-i umumiye

  • Genel, herşeyi içine alan kıyamet.

kudret-i mevhume

  • Gerçekte olmayıp, varmış gibi zannedilen kudret, güç.

kudüm

  • Geliş, gelme.

külli / küllî

  • Genel, bütün, çok, tümel.

küllileştirmek / küllîleştirmek

  • Genelleştirmek, kapsayıcı hale getirmek.

külliyat-ı hakaik / külliyât-ı hakaik

  • Gerçeklerin bir araya gelmesi, gerçekler bütünü.

külliyat-ı umur

  • Genel, evrensel işler.

külliyet

  • Genellik, bütünlük, çokluk.

küllü atin karib / küllü âtin karîb

  • Gelecekte olacak her şey yakındır.

künnes

  • Gece görünen yıldızlar.

kurkus

  • Geniş, bol, vâsi.

kurun-i salife / kurun-i sâlife

  • Geçmiş asırlar.

kurun-u salife / kurun-u sâlife / kurûn-u sâlife

  • Geçmiş asırlar.
  • Geçmiş çağlar.

kutne

  • Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden.

kutr-u daire / kutr-u dâire

  • Geo: Dairenin kutru. Çap.

kütüb-i salife / kütüb-i sâlife

  • Geçmiş, eski kitaplar.

kütüb-ü muhakkikin / kütüb-ü muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimlerin kitapları, eserleri.

kütüb-ü sabıka-i mukaddese

  • Geçmişteki (Kur'ân'dan önceki) mukaddes kitaplar.

kütüb-ü salife / kütüb-ü sâlife

  • Geçmişteki eski mukaddes kitaplar.

kuvvet-i hakikiye

  • Gerçek güç; hakikate, gerçeğe ait güç.

laalettayin / lâalettâyin

  • Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
  • Gelişigüzel.

labüd / lâbüd / لابد

  • Gerekli, lazım. (Arapça)

lafazan / لافزن

  • Geveze. (Farsça)

lafz-ı umumi

  • Genel söz.

lağv

  • Geçersiz, boş.

lağv yemini

  • Geçmiş birşey için zan ile boş yere yapılan yemîn.

lakit / lakît

  • Geçim sıkıntısı veya nâmus korkusu (zinâ ithamlarından kaçınmak) için terkedilmiş, bir yere bırakılmış çocuk.

lalettayin / lâlettayin / لا على التعيين

  • Gelişigüzel. (Arapça)

lazım / lâzım

  • Gerekli.

lazım gelen / lâzım gelen

  • Gerekli olmak.

lazıme / lâzıme

  • Gereklilik.
  • Gerekli olan.

lazime / lâzime

  • Gereklilik, zorunlu olarak ayrılmaz nitelik.

lazıme / lâzıme / لازمه

  • Gerekli. (Arapça)

levazım / levâzım / لوازم

  • Gerekli şeyler; bir bütünden ayrılmayan, bir işte beraber bulunması gereken şeyler.
  • Gerekli olanlar.
  • Gereçler, gerekli şeyler. (Arapça)

levazımat / levâzımât

  • Gerekli olan şeyler.
  • Gerekli şeyler.

levs-i fani / levs-i fâni

  • Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.

leyal / leyâl

  • Geceler.

leyali / leyâli / leyâlî / ليالى

  • Geceler.
  • Geceler. (Arapça)

leyl / ليل

  • Gece.
  • Gece.
  • Gece.
  • Gece.
  • Gece. (Arapça)

leyl ü nehar / leyl ü nehâr

  • Gece ve gündüz.
  • Gece ve gündüz.
  • Gece ve gündüz.

leyle / ليله

  • Gece. (Arapça)

leyle-i süveyda

  • Gece karanlığı. Geceye benzeyen siyahlık.

leylen

  • Geceleyin, gece vakti.

leyli / leylî / لَيْلِي

  • Gececi.
  • Gececi. Geceleyin kalan. Yatılı. Geceye âit. Geceye mensub.
  • Gececi.
  • Geceye ait.

leylünehar / leylünehâr / ليل و نهار

  • Gece gündüz. (Arapça)

lezaiz-i faniye / lezâiz-i fâniye

  • Gelip geçici zevkler, lezzetler.

lezaiz-i maziye / lezaiz-i mâziye

  • Geçmişteki lezzetler.

lezzet-i faniye

  • Geçici olan lezzet.

licam / licâm / لجام

  • Gem. (Farsça)

loça

  • Geminin baş tarafında ve iki yanda demir zincirin geçmesine mahsus delikler.

lüzum / لزوم

  • Gerek, ihtiyaç.
  • Gereklilik.
  • Gereklilik.
  • Gereklilik, lazım olma. (Arapça)
  • Lüzum görmek: Gerekli bulmak. (Arapça)

lüzumi / lüzumî

  • Gereklilik, lüzumluluk.

ma'ber / معبر

  • Geçit. (Arapça)

ma'lumat-ı sabıka / ma'lûmât-ı sâbıka / مَعْلُومَاتِ سَابِقَه

  • Geçmiş bilgiler.

ma'mer

  • Geniş menzil.

ma-dam-el melevan / mâ-dâm-el melevan

  • Gece gündüzün devamı müddetince.

maabir / maâbir / معابر

  • Geçitler. (Arapça)

maarif-i hakikiye

  • Gerçek bilgiler.

maaş

  • Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
  • Geçinilecek şey, yaşayış, aylık para.

mabaki

  • Geri kalan, kalan, artan.

mabud-u hakiki / mâbud-u hakikî

  • Gerçek ibadet edilmeye layık olan Allah.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

magrefe

  • Geniş yer.

mahacce

  • Geniş yol.

mahall-i vürud

  • Geldiği, göründüğü yer.

mahbub-u bilhak

  • Gerçek anlamda sevilmeye layık olan Allah.

mahbub-u hakiki / mahbub-u hakikî

  • Gerçek sevgili, Allah.

mahbubat-ı mecaziye

  • Gerçek sevgiye layık olmadıkları halde sevilenler.

mahiyet-i hakikiye / mâhiyet-i hakikiye

  • Gerçek mahiyet, nitelik.

mahrut

  • Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.

mahtelef-el melevan

  • Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.

maişet / maîşet / معيشت / مَع۪يشَتْ

  • Geçim, yaşayış.
  • Geçim.
  • Geçim, dirlik. (Arapça)
  • Geçim.

makabl / mâkabl

  • Geçmişteki, önceki.

makam-ı külliye / makam-ı küllîye

  • Genele bakan kapsamlı makam.

makdem / مقدم

  • Gelme, geliş. (Arapça)

maksud-u hakiki / maksud-u hakikî

  • Gerçek maksat, asıl gaye.

malumat-ı sabıka / malûmât-ı sâbıka

  • Geçmişteki bilgiler.

mameza

  • Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi.

mana-yı hakikat / mânâ-yı hakikat

  • Gerçek, asıl mânâ.

mana-yı hakiki / mânâ-yı hakikî

  • Gerçek mânâ.

mana-yı hakiki ve mecazi / mânâ-yı hakikî ve mecazî

  • Gerçek ve mecazî anlam.

mana-yı külli / mânâ-yı küllî

  • Geniş ve kapsamlı mânâ.

marr / mârr

  • Geçen, geçmiş, yürüyen.

marrin ü abirin / mârrin ü âbirîn

  • Gelip geçenler. Gelen giden.

masabak / mâsabak / ماسبق

  • Geçen, geçmiş. (Arapça)

masebak / mâsebak / ماسبق

  • Geçen, geçmiş olan, geçmişteki.
  • Geçen, geçmiş. (Arapça)

maslahat-ı umumiye

  • Genel fayda ve yarar.

maslahat-ı vasia-i içtimaiye / maslahat-ı vâsia-i içtimaiye

  • Geniş toplumsal yarar, geniş sosyal fayda.

masnuat-ı faniye / masnuat-ı fâniye

  • Gelip geçici olan sanat eseri varlıklar.

maşrık-ı istikbal

  • Geleceğin doğusu; istikbâlin doğuş yeri.

maşuk-u mecazi / mâşuk-u mecazî

  • Gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler.

matemhane-i umumiye / matemhâne-i umumiye

  • Genel yas evi.

materyal

  • Gerekli olan bilgi, malzeme.

matlub-ı hakiki / matlûb-ı hakîkî

  • Gerçekte taleb olunacak, kavuşmak istenilecek ve gönül bağlanacak olan Allahü teâlâ. Hakîkî Matlûb.

maye-i şeb

  • Gece karanlığı.

mazarrat-ı mevhume

  • Gerçekte var olmayan, hayalî zararlar.

mazi / mazî / mâzi / ماضى / ماضي / mâzî / مَاض۪ي

  • Geçen, geçmiş olan, geçmiş zaman.
  • Geçmiş zaman.
  • Geçmiş zaman.
  • Geçmiş, geçmiş zaman. (Arapça)
  • Geçmiş.
  • Geçmiş.

mazi kıt'ası / mâzi kıt'ası

  • Geçmiş zaman ve dönemler.

mazi ve müstakbel

  • Geçmiş ve gelecek.

maziyat / mâziyat / mâziyât

  • Geçmişler. Geçen zamanlar.
  • Geçmişe ait şeyler, hâdiseler.
  • Geçmiş zamanlar.

me'ti / me'tî

  • Gelecek yer.

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve âhiret.

mebsut / mebsût

  • Genişleyen.

mebsuten / mebsûten

  • Genişleterek.

mebyet

  • Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.

mecazi / mecâzî

  • Gerçek olmayan.

mecazi aşk / mecazî aşk

  • Gerçek olmayan aşk; Allah'tan başka diğer varlıklara duyulan şiddetli sevgi.

mecbe

  • Geniş ve işlek yol.

mecma-i hakaik

  • Gerçeklerin toplandığı yer.

medar-ı inkişafat / medâr-ı inkişafât

  • Gelişme, yükselmeye sebep olan.

medar-ı irtica

  • Gericiliğin sebebi, kaynağı.

medar-ı maişet / medâr-ı maişet / medâr-ı maîşet / مَدَارِ مَع۪يشَتْ

  • Geçim vasıtası.
  • Geçim kaynağı.
  • Geçim sebebi.

medar-ı taayyüş / medâr-ı taayyüş / مَدَارِ تَعَيُّشْ

  • Geçim kaynağı.
  • Geçinme sebebi.

medar-ı tahakkuk

  • Gerçekleşme sebebi.

medeniyet-i am / medeniyet-i âm

  • Genel medeniyet.

medeniyet-i hakikiye

  • Gerçek ve doğruların hakim olduğu medeniyet.

medrese-i seyyare

  • Gezici medrese; seyyar okul.

medrese-i umumi / medrese-i umumî

  • Genele ve herkese açık olan medrese.

mefahir-i hakikiye-i milliye / mefâhir-i hakikiye-i milliye

  • Gerçek övünülecek millî değerler, şerefler.

mefsah

  • Geniş olacak yer.

mela

  • Gece ve gündüz.

melahime / melâhime

  • Geçmiş ve gelecek devirlere âit haberler, târihî bilgiler ve bunları anlatan kitablar. Harb târihi.

melevan

  • Gece ve gündüz.

mellah / ملاح

  • Gemici. (Arapça)

melvan

  • Gece ve gündüz.

memer / ممر

  • Geçilecek yer, köprü.
  • Geçit.
  • Geçit. (Arapça)

memerr

  • Geçilecek yer. Cadde, sokak. Geçit yeri.

memleket-i vasia / memleket-i vâsia

  • Geniş, büyük memleket.

menafi-i umumiye / menâfi-i umumiye

  • Genel yararlar, herkesin yararına olan şeyler.

menfaat-i umumi / menfaat-i umumî

  • Genelin menfaati, yararı.

menfer

  • Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.

menfur-u umumi / menfur-u umumî

  • Genelin nefretini kazanan.

menzehe

  • Gezinti yeri.

meratib-i gaflet

  • Gerçeklerden habersiz olma mertebeleri, dereceleri.

merci-i hakiki / merci-i hakikî

  • Gerçek başvurulacak, sığınılacak yer.

mercu'

  • Geri döndürülmüş olan.

mesail-i istikbaliye / mesâil-i istikbaliye

  • Gelecekle ilgili meseleler.

mesail-i mühimme-i hakikiye / mesâil-i mühimme-i hakikiye

  • Gerçek önemli meseleler, konular.

mesalih-i umumiye / mesâlih-i umumiye

  • Genele ait menfaatlar, yararlar.

mesbuk / mesbûk

  • Geçmiş, geçen.
  • Geçmiş, geri kalmış.

mescid-i seyyar / mescid-i seyyâr / مَسْجِدِ سَيَّارَ

  • Gezici mescid.
  • Gezici mescid.

mesele-i umumi / mesele-i umumî

  • Genel mesele, problem.

mesire / mesîre / مسيره / مَس۪يَره

  • Gezinti yeri.
  • Gezinti yeri. (Arapça)
  • Gezinti yeri.

mesiregah / mesiregâh / mesîregâh

  • Gezinti yeri.
  • Gezinti yeri.

mesken-i hakiki / mesken-i hakikî

  • Gerçek mesken, yer.

mesken-i seyyar

  • Gezici yer, mekân.

meslek-i hakiki / meslek-i hakikî

  • Gerçek meslek, yol ve metot.

mesra

  • Gece vakti yola çıkma.

mesrece

  • Gece kandili konulan şişe.

meşşate / meşşâte / مشاطه

  • Gelin süsleyen. (Arapça)

meunet / meûnet

  • Geçimlik.

mevadd-ı faniye / mevadd-ı fâniye

  • Geçici maddeler.

mevarid

  • Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar.

mevcet-üş şebab / mevcet-üş şebâb

  • Gençlik çağı.

mevcud-u hakiki / mevcud-u hakikî

  • Gerçek varlık sahibi Allah.

mevcudat-ı maziye / mevcudat-ı mâziye

  • Geçmişteki varlıklar.

mevcudat-ı seyyare / mevcudât-ı seyyare / مَوْجُودَاتِ سَيَّارَه

  • Gezici varlıklar.

mevhin

  • Gece yarısına yakın vakit.

mevhum / mevhûm

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.
  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.

mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.

meydan-ı maişet

  • Geçimi temin etme meydanı.

meyelan-ı amme / meyelân-ı âmme

  • Genel eğilim, umumun isteği, eğilimi.

meyelan-ı inbisat / meyelân-ı inbisat

  • Genişleme, yayılma meyli, eğilimi.

meyl-i inbisat

  • Genişleme arzusu, meyil.

meyl-i nümüv

  • Gelişme ve büyüme eğilimi, isteği.

meyl-i taharri-i hakikat / meyl-i taharrî-i hakikat

  • Gerçeği araştırma eğilimi, isteği.

meyl-i tekemmül

  • Gelişme, mükemmelleşme eğilimi.

meyl-i tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meyl-üt tevessü'

  • Genişleme isteği. Genişleme meyli.

meylü't-tevessü

  • Genişleme eğilimi.

meylü't-tevsi

  • Genişletme eğilimi.

meza ma meza

  • Geçen geçti. Giden gitti.

miftah-ı hakiki / miftah-ı hakikî

  • Gerçek, asıl anahtar.

milahat

  • Gemicilik. Gemicilik bilgisi.

milliyet-i hakikiye

  • Gerçek, hakiki milliyet.

milliyet-i hakikiye-i islamiye / milliyet-i hakikiye-i islâmiye

  • Gerçek İslâmî milliyet.

minhac-ı hakiki / minhâc-ı hakikî

  • Gerçek yol, metot.

minkale

  • Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.

mıntıka-i kübra / mıntıka-i kübrâ

  • Geniş ve büyük alan.

mirda

  • Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç.

mirsat

  • Gemi demiri. Lenger.

mishelan / mishelân

  • Geminin iki tarafındaki iki halka.

mizeffe

  • Gelin mahfesi.

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

mu'cize-i gaybiye

  • Gerçekleri önceden bildirme şeklindeki mu'cize.

muad

  • Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.

muallim-i hakaik

  • Gerçekleri anlatan öğretmen.

muarrif-i hakiki / muarrif-i hakikî

  • Gerçek tarif edici, öğretici.

muavid

  • Geri dönen, avdet eden.

mucib / mûcib / مُوجِبْ

  • Gereken, gerektiren.
  • Gerektiren.

mucibince / mûcibince

  • Gereğince.
  • Gereğince.

mücic

  • Gebe kadın. (Hamli zâhir olan)

mucid-i hakiki / mûcid-i hakikî

  • Gerçek var edici, yaratıcı olan Allah.

mucip / mûcip

  • Gerektiren.
  • Gerektirici sebep, gerekçe.

mucip olma / mûcip olma

  • Gerektirme.

mücterr

  • Geviş getiren. İctirar eden.

mücterre

  • Geviş getirenler.

müdakkikin-i ulema / müdakkikîn-i ulema

  • Gerçekleri inceden inceye araştıran âlimler.

müddet-i muvakkata / مدت موقته

  • Geçici süre.

müdmin-i hamr

  • Gece gündüz devamlı sarhoş olan kimse.

müessir olma

  • Gerçek tesir sahibi olma.

müessir-i hakiki / müessir-i hakikî

  • Gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri yaratıp hükmeden.

mufarakat-i umumi

  • Geniş çaplı ayrılık.

mufassalan

  • Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

müfaza

  • Geniş, vâsi, bol.

müfessir-i hakiki / müfessir-i hakikî

  • Gerçek müfessir; Kur'ân-ı Kerimi tam ve doğru olarak açıklayan hadis.

müfettiş-i umumi / müfettiş-i umumî

  • Genel müfettiş.

muhabbet-i hak

  • Gerçek sevgi.

muhabbet-i hakiki / muhabbet-i hakikî

  • Gerçek sevgi.

muhabbet-i hakikiye

  • Gerçek sevgi.

muhaceret-i umumi / muhaceret-i umumî

  • Genel göç.

muhakkaku'l-vuku

  • Gerçekleşmesi kesin olan.

muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen.

muhakkik-i kamil / muhakkik-i kâmil

  • Gerçekleri mükemmel bir şekilde araştıran ve bilen âlim.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)
  • Gerçekleri delilleriyle araştırarak.

muhakkıkin / muhakkıkîn

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf erbabı âlimler.

muhakkıkin-i eimme / muhakkıkîn-i eimme

  • Gerçekleri derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen imamlar.

muhakkikin-i islam / muhakkikîn-i islâm

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen İslâm âlimleri.

muhakkikin-i kelamiye / muhakkikîn-i kelâmiye

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen kelam âlimleri.

muhakkıkin-i sofiye / muhakkıkîn-i sofiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhakkıkin-i sufiye / muhakkıkîn-i sufiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhakkikin-i sufiye / muhakkikîn-i sufiye

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen tasavvuf âlimleri.

muhakkıkin-i ulema / muhakkıkîn-i ulema

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikin-i ulema / muhakkikîn-i ulema

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikler

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan ilim adamları.

muhalif-i hak

  • Gerçeğe zıt.

muhalif-i hakikat

  • Gerçeğe zıt, aykırı.

muhammes-i muntazam

  • Geo: Düzgün beşgen.

mühevan

  • Geniş büyük sahrâ.

muhtebıt

  • Gece vakti dilenen.

müka'ab

  • Geo: Mikâp, küp.

mukadder sualler

  • Gelmesi beklenen, muhtemel sorular.

mukadderat-ı istikbaliye / mukadderât-ı istikbaliye

  • Gelecekle ilgili takdir olunan şeyler.

mukallibü'l-leyli ve'n-nehar / mukallibü'l-leyli ve'n-nehâr

  • Gece ve gündüzü birbiri ardına çeviren Allah.

mukannibe

  • Gelin süsleyen kadın.

muktazi / muktazî

  • Gerekçe, gerektiren.
  • Gerektiren.

muktaziyat

  • Gerektirici sebepler; gerekler.

mukteza / muktezâ / مُقْتَضَا

  • Gereken, gerekirlik.
  • Gereken.
  • Gerekme.

muktezası

  • Gereği.

muktezasınca

  • Gereğince.

muktezi / muktezî / مقتضى / مُقْتَض۪ي

  • Gerektiren, gerekçe.
  • Gereken. (Arapça)
  • Gerekli kılan.

mukteziyat / muktezîyât

  • Gerektirenler, gerekçeler.

mülayele

  • Gece işi için verilen ücret.

mülazım / mülâzım

  • Gerekli, lüzumlu, teğmen.

mülcem

  • Gemli. Yularlı.

mümazik

  • Gerçek dost olmayan kimse.

mün'im

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

mün'im-i hakiki / mün'im-i hakikî

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

mün'im-i hakim / mün'im-i hakîm

  • Gerçek nimet verici ve her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah.

münasebet-i hakikiye

  • Gerçek bağlantı, ilgi.

munsarıf

  • Geri dönen.

munzar

  • Geciktirilmiş, te'hir edilmiş. Sonraya bırakılmış.

murabba-i tamm / murabba-i tâmm

  • Geo: Tam kare.

mürefref

  • Gerçek gibi ağaç resmi.

mürevvic

  • Geçerli kılan, değer veren.

mürsa

  • Geminin demir attığı yer.

mürşid-i hakiki / mürşid-i hakikî

  • Gerçek irşad edici, yol gösterici.

mürteci / mürtecî / مرتجع

  • Geri dönmek isteyen, geri dönen, gerici.
  • Geriye yönelmek isteyen; gerici.
  • Gerici. (Arapça)

mürur / mürûr / مرور / مُرُورْ

  • Geçme.
  • Geçme, geçip gitme, geçiş. (Arapça)
  • Mürûr etmek: Geçmek. (Arapça)
  • Mürûr eylemek: (Arapça)
  • Geçmek. (Arapça)
  • Uğramak. (Arapça)
  • Geçme.

mürur edici

  • Geçici.

mürur u ubur / mürûr u ubûr

  • Gelip geçme, geçip gitme.

mürur ve ubur / mürur ve ubûr

  • Geçmek ve atlamak.
  • Geçiş ve gelip geçme.

musalahat-ı umumiye / musalâhat-ı umumiye

  • Genel barışlar.

musibet-i amme / musibet-i âmme

  • Geneli içine alan felâket.

müstakbel / مُسْتَقْبَلْ

  • Gelecek.
  • Gelmesi beklenen zaman.
  • Gelecek.

müstakbele ve ebede namzet

  • Geleceğe ve sonsuzluğa aday.

müstelzim

  • Gerektiren, lüzumlu kılan.
  • Gerektiren.

mutabık-ı vaki

  • Gerçeğe uygun.

mutasarrıf-ı hakiki / mutasarrıf-ı hakikî

  • Gerçek tasarruf sahibi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah.

mutatavvık

  • Gerdanlık gibi süs eşyası takınan.

müteavvik

  • Geciken, eğlenen, oyalanan.

mütebaki / mütebâki / mütebâkî / مُتَبَاق۪ي

  • Geri kalan, artan, fazlası. Arta kalan.
  • Geri kalan kısım.
  • Geri kalan kısım.
  • Geri kalan.

muteber / mûteber

  • Geçerli, itibar edilen.
  • Geçerli.

mütedenni

  • Gerileyen.

müteharri-i hakikat / müteharrî-i hakikat

  • Gerçeği araştıran, inceleyen.

müteheccid

  • Geceleri uyanıp teheccüd namazı kılan.

mütekaddim / متقدم

  • Geçmiş, eski. (Arapça)

mütekadim

  • Geçmiş bulunan, tekadüm eden.

mütekallis

  • Gerilen, çekilip toplanan, gerilmiş.

mütekellif

  • Gereksiz külfete giren, gösterişe kapılan.

mütevessi / mütevessî

  • Genişleyen.

mutlak kemal / mutlak kemâl

  • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

muvakkat / موقت / مُوَقَّتْ

  • Geçici.
  • Geçici belli bir vakte bağlı.
  • Geçici.
  • Geçici. (Arapça)
  • Geçici.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

muvakkaten / موقتا / مُوَقَّتاً

  • Geçici olarak.
  • Geçici olarak.
  • Geçici olarak. (Arapça)
  • Geçici olarak.

muvazene-i cereyan-ı umumi / muvâzene-i cereyan-ı umumî

  • Genel gidişat ve hareketin dengesi.

muvazene-i umumiye

  • Genel denge, ölçü.

muvazene-i vasia / muvazene-i vâsia

  • Geniş alandaki denge.

müvekked

  • Gereği gibi bağlanmış esir.

müvessi / müvessî

  • Genişlettiren.

müvessi'

  • Genişlettiren.

na-dürüsti / na-dürüstî

  • Gerçek olmama, doğru olmama. (Farsça)

naf-ı şeb / nâf-ı şeb

  • Gece yarısı.

nafaka / نفقه / نَفَقَه

  • Geçim için gereken para.
  • Geçim için gerekli olan şey.
  • Geçim parası. (Arapça)
  • Geçim için lazım olan para.

nafık / nâfık

  • Geçer para. Geçer akçe.
  • Geçer akçe.

nasıf

  • Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.

naşize / nâşize

  • Geçimsiz, huysuz, itaatsiz.

nazar-ı hak

  • Gerçek, doğru bakış.

nazar-ı hakikat

  • Gerçeğin gözü.

nazar-ı umum

  • Genelin bakışı.

nazar-ı umumi / nazar-ı umumî

  • Genelin bakışı, görüşü.

nazır-ı umumi / nâzır-ı umumî

  • Genel gözetici.

ne hacet / ne hâcet

  • Gereksiz.

nedh

  • Geniş yer.

nefret-i umumiye

  • Genel nefret, kamunun nefreti.

nefs-i hakikat

  • Gerçeğin kendisi.

nefs-i mülhime

  • Gerektiği zaman Allahü teâlâ tarafından kendisine hakîkatler ilhâm edilen, kötülüklerden arınmış nefs.

nema / nemâ

  • Gelişme, büyüme, çoğaltma.

nerm-ahen / nerm-âhen

  • Gevşek şey. (Farsça)

nermi / nermî

  • Gevşeklik, yumuşaklık. (Farsça)

neşebem

  • Gece değilim.

nesl-i ati / nesl-i âtî / نَسْلِ اٰت۪ي

  • Gelecek nesil.
  • Gelecek nesil.

nesle

  • Geniş gömlek.

neşv ü nema / neşv ü nemâ / نَشْوُ و نَمَا

  • Gelişme ve çoğalma.

netice-i muhakkaka

  • Gerçekleşmesinden şüphe edilmeyen sonuç.

netice-i ni'met-i sabıka / netice-i ni'met-i sâbıka / نَتِيجَۀِ نِعْمَتِ سَابِقَه

  • Geçmiş ni'metin neticesi.

netice-i nimet-i sabıka

  • Geçmişte verilmiş nimetin sonucu.

nevcivan

  • Genç, delikanlı. (Farsça)

nevcivani / nevcivanî

  • Gençlik, delikanlılık.

nevnihal / نونهال

  • Genç fidan. (Farsça)

nevred

  • Gezen, yol alan, dolaşan. (Farsça)

nevreside / nevresîde

  • Genç, taze.

nevsale

  • Genç. Küçük. Tâze. (Farsça)

nevti / nevtî

  • Gemici.

nezib

  • Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.

nimşeb

  • Geceyarısı. (Farsça)

nısf-ül leyl

  • Gece yarısı.

nısf-ül-leyl

  • Gece yarısı yâni Akşam namazının girişi ile, sabah namazının girişi arasındaki vaktin ortası.

nizam-ı hakiki / nizâm-ı hakikî

  • Gerçek nizam, düzen.

nizamat-ı umumi

  • Genel düzen ve kanun.

nübüvvet-i mutlaka

  • Genel olarak peygamberlik.

nücum-u seyyare

  • Gezen yıldızlar, gezegenler.

nüdha

  • Genişlik, vüs'at.

nüks

  • Geri dönme.

nükte-i hakikat

  • Gerçeği ve doğruyu ifade eden ince ve derin mânâ.

nur-u muteber

  • Geçerli, itibar edilen nur.

nüşhar

  • Geviş. (Farsça)

nüzhet / نزهت

  • Gezinti, gezip dolaşma. (Arapça)

nüzhetgah / nüzhetgâh

  • Gezi ve dinlenme yeri.

nüzul-i sefine

  • Geminin denize inişi.

ömr-ü güzeşte

  • Geçmiş ömür. Geçmiş hayat.

ömr-ü zail / ömr-ü zâil

  • Geçici ömür.
  • Geçici ömür, fani hayat.

örf / عرف

  • Gelenek, âdet. (Arapça)

örfen / عرفا

  • Geleneğe göre. (Arapça)

örfi / örfî / عرفى

  • Gelenekle ilgili, âdet olan.
  • Geleneksel. (Arapça)

örfiyyat / örfiyyât / عرفيات

  • Gelenekle ilgili şeyler. (Arapça)

özür

  • Geçerli bahane, kusur, eksiklik.

parsal

  • Geçen yıl, bıldır. (Farsça)

paşa

  • General.

pasdar

  • Gece bekçisi. (Farsça)

pasvan

  • Gece bekçisi. (Farsça)

pazin

  • Gecenin bir kısmı. (Farsça)

pehn / پهن

  • Geniş. (Farsça)

pencere-i camia / pencere-i câmia

  • Geniş, kapsamlı pencere.

peşleng

  • Geri kalan, geri kalmış. (Farsça)

peszinde / پس زنده

  • Geriye kalan, yaşayan son örnekler. (Farsça)

pozitivizm

  • Gerçeğin deney ve gözlemle elde edilebileceği görüşünü savunan felsefî doktrin.
  • Gerçeğe erişmek için sadece deneye güvenen sapık felsefe.

rabıta-i hakikiye / râbıta-i hakikiye

  • Gerçek bir bağ, bağlantı.

raci / râci

  • Geri dönen, bağlanan.
  • Geri dönen.

raci' / râci' / رَاجِعْ

  • Geri dönen.

rağbet-i amme / rağbet-i âmme

  • Genel kabul görme.

rahabe

  • Genişlik, vüs'at.

rahmet-i vasia / rahmet-i vâsia

  • Geniş rahmet.

rahne / رَخْنَه

  • Gedik, yara.

raht-ı arus

  • Gelin eşyası.

rahv

  • Gevşek, sölpük, rahâvetli.

rastbin / râstbin / راست بين

  • Gerçekçi, doğruları gören. (Farsça)

realist

  • Gerçekçi.
  • Gerçekçi.

realite

  • Gerçek.
  • Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Fransızca)

realizm

  • Gerçekçilik felsefesi.

red'

  • Geri verme, reddetme.

reel

  • Gerçek.
  • Gerçek, hakiki, sahici. (Fransızca)

refahet / رَفَاهَتْ

  • Geçimde kolaylık ve genişlik.

reha / rehâ

  • Gevşeklik, kurtuluş.

reha'

  • Geniş yer.

rehavet / rehâvet / رَخَاوَتْ

  • Gevşeklik.

rehber

  • Gençlik Rehberi adlı eser.

rehgüzar / rehgüzâr / رهگذار

  • Geçit. (Farsça)

resm-i geçit

  • Geçit töreni.

revac

  • Geçerlik, değer, sürüm.

revk-uş şebab

  • Gençlik başlangıcı.

reyean-ı şebab

  • Gençlik çağı.

rezzak-ı hakiki / rezzâk-ı hakikî

  • Gerçek rızık verici olan Allah.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

ric'at

  • Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

ricat

  • Geri dönme, kaçma.

ridfan

  • Gece ve gündüz.

rihlet

  • Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek.

rıhtım

  • Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı. (Farsça)

rıhvet

  • Gevşek ve sölpük olma. Rahavet.

riyazet / riyâzet

  • Gelip geçici şeylerden nefsi çekerek, kanaat içinde yaşama; ilim, ibadet ve fikirle meşgul olma.

rızk-ı amm / rızk-ı âmm

  • Genel rızık; herkesin faydalandığı rızık.

rububiyet-i mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde varmış gibi kabul edilen rububiyet.

rücu / rücû / رجوع

  • Geri dönme.
  • Geri dönme.
  • Geri dönme. (Arapça)

rücu' / rücû' / رُجُوعْ

  • Geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.
  • Geri dönme.

ruhb

  • Genişlik, vüs'at.

rüşvet-i umumi / rüşvet-i umumî

  • Genel rüşvet.

rüüd

  • Genç kadın. Kız.

ruz u şeb

  • Gece ve gündüz.

sa' / sâ'

  • Genelde tahıl ve yiyeceklerde kullanılan yaklaşık olarak 3 kg. ağırlığında ölçü birimi.

saadet-i müstakbel

  • Gelecekteki mutluluk.

saadet-i müstakbele

  • Gelecekte gerçekleşecek olan mutluluk ve huzur.

şabb

  • Genç, delikanlı, yiğit.

şabbe

  • Genç kadın.

sabık / sâbık / سَابِقْ

  • Geçen.

sahaif-i leyl ve nehar / sahâif-i leyl ve nehar

  • Gece ve gündüz sahifeleri.

sahife-i müstakbel

  • Gelecek zaman sayfası.

sahsah

  • Geniş, düz yer.

saht-ligam

  • Gem almaz, sert başlı at. (Farsça)

şakaikünnuman / şakâikünnumân / شقاءق النعمان

  • Gelincik. (Arapça)

salif

  • Geçen, geçmiş.

saltanat-ı faniye

  • Geçici sultanlık, hükümdarlık.

samir

  • Gece toplantıları.

sanayi-i umumiye

  • Genel sanayi, endüstri.

şarib-ül leyli ve-n nehar

  • Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.

şe'ninden

  • Gereğinden.

şe'niyet / شأنيت

  • Gerçeklik, realite. (Arapça)

şeb / شب

  • Gece, karanlık. (Farsça)
  • Gece.
  • Gece. (Farsça)

şebab / şebâb / شباب

  • Genç.
  • Gençlik, tazelik.
  • Gençlik. (Arapça)

şebabane

  • Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine. (Farsça)

şebabet / şebâbet

  • Gençlik.
  • Gençlik.

şebabiyet / şebâbiyet

  • Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
  • Gençlik, tazelik.
  • Gençlik, tazelik.

şeban / şebân / شبان

  • Geceler. (Farsça)

şebane

  • Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik. (Farsça)

şebangah / şebangâh / شبانگاه

  • Geceleyin, gece vakti. (Farsça)

şebbe

  • Genç kadın.

sebeb-i asli / sebeb-i aslî

  • Gerçek sebep.

şebefruz / şebefrûz / شب افروز

  • Geceyi aydınlatan. (Farsça)

şebhan

  • Geceleyin öten bir cins bülbül. (Farsça)

şebibe

  • Gençlik. Yiğitlik.

sebiha

  • Gecelik. Geceleyin giyilen elbise.

şebihun / şebîhûn / شبيخون

  • Gece baskını. Şebhun. (Farsça)
  • Gece baskını. (Farsça)

sebkat / سبقت / سَبْقَتْ

  • Geçmek, ilerlemek.
  • Geçme. (Arapça)
  • Geçme.

sebkat eden

  • Geçen.

sebkatiyet / سَبْقَتِيَتْ

  • Geçmeklik.

şeburuz / şeburûz / شب و روز

  • Gece gündüz. (Farsça)

şebzindedar / şebzindedâr / شب زنده دار

  • Geceleri ibadet eden. (Farsça)

seccade

  • Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.

şecere-i hakaik

  • Gerçekler ağacı.

şecere-i külliye

  • Geniş soy ağacı.

şedkam

  • Geniş, vâsi.

sefain / sefâin / سفائن

  • Gemiler.
  • Gemiler. (Arapça)

sefine / sefîne / سَف۪ينهَ

  • Gemi.
  • Gemi.
  • Gemi.

seher

  • Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.

sehran

  • Geceleri uyanık duran.

şehristan-ı istikbal / şehristân-ı istikbâl

  • Geleceğin büyük şehri, istikbal memleketi.

sehva'

  • Geceden bir saat.

şekl-i hakiki / şekl-i hakikî

  • Gerçek şekil, biçim.

şekl-i umumi / şekl-i umumî

  • Genel şekil.

selentah

  • Geniş, açık yer.

sellemehüsselam / sellemehüsselâm

  • Gelişi-güzel. Rastgele.
  • Gelişi güzel, rastgele.

sellemetüsselam / sellemetüsselâm

  • Gelişigüzel.

semehder

  • Geniş, bol, vâsi.

semen-i rayic / semen-i râyic

  • Geçer değer, o zamanki kıymeti, fiyatı.

semer

  • Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.

serdah

  • Geniş ve düz yer.

serdümen

  • Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.

şeref-i vürud

  • Gelmesiyle şereflendirme.

şerh

  • Geniş açıklama, izah etme.

setr-i gayb

  • Gelecekten haber verilmemesi.

şev

  • Gece. Leyl. (Farsça)

seyahat / seyâhat / سياحت

  • Gezme, gezinti.
  • Gezi. (Arapça)

seyeran

  • Gezinme.

seyr ü seyahat etme

  • Gezip dolaşma.

seyran / seyrân / سيران

  • Gezinti.
  • Gezinme. (Arapça)

seyrangah / seyrangâh / سيرانگاه

  • Gezinti yeri.
  • Gezinti yeri. (Arapça - Farsça)

seyrüsefer

  • Gezinti ve yolculuk.

seyyah / seyyâh / سَيَّاحْ

  • Gezgin, yolcu.
  • Gezgin, yolcu.

seyyar / seyyâr / سَيَّارْ

  • Gezici.

seyyar medrese

  • Gezici, seyyar okul.

seyyarat / seyyârât / سيارات

  • Gezegenler.
  • Gezegenler. (Arapça)

seyyare / seyyâre / سياره / سَيَّارَه

  • Gezegen.
  • Gezegen.
  • Gezegen. (Arapça)
  • Gezegen.

seyyiat-ı mazi / seyyiat-ı mâzi

  • Geçmişe ait kötülükler.

seyyiat-ı sabıka

  • Geçmiş dönemlerde işlenen kötülük ve günahlar.

sibak

  • Geçmiş, önceki.

şibh-i münharif

  • Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen.

sıfat-ı lazime / sıfât-ı lâzime

  • Gerekli olan özellikler.

silsile-i hakaik

  • Gerçekler zinciri.

sinin-i salife / sinin-i sâlife

  • Geçen yıllar.

sirayet / sirâyet

  • Geçme, bulaşma, yayılma.

sirayet etme

  • Geçme, bulaşma.

sırr-ı hakikat

  • Gerçeğin sırrı, içyüzü.

sırr-ı hakikati

  • Gerçek gücü, hikmet ve esprisi.

sırr-ı ihlas-ı hakiki / sırr-ı ihlâs-ı hakikî

  • Gerçek ihlâs sırrı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme esprisi, mânevî gücü.

sırr-ı lüzum

  • Gerekliliğin sırrı.

sırr-ı uhuvvet-i hakiki

  • Gerçek kardeşlik esprisi.

şirret

  • Geçimsiz, huysuz.

şöhret-i kazibe / şöhret-i kâzibe

  • Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.

sual-i mukadder

  • Gelecek, gelmesi beklenen soru.

sual-i umumiye / sual-i umumîye

  • Genel soru.

şübban

  • Gençler, delikanlılar.

sücfe

  • Geceden bir saat.

şüd

  • Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd : Geldi gitti. (Farsça)

süda'

  • Geçmek.

süfün / سفن

  • Gemiler. (Arapça)

şükr-ü hakiki / şükr-ü hakikî

  • Gerçek şükür.

sükunet-i umumiye / sükûnet-i umumiye

  • Genel sakinlik.

sulh ve müsalemet-i umumiye

  • Genel barış ve huzur.

sulh-u umumi / sulh-u umumî

  • Genel barış, dünya barışı.

sulh-ü umumi / sulh-ü umumî

  • Genel barış, dünya barışı.

şüphe-i hakiki

  • Gerçek şüphe.

sür'ub

  • Gelincik adı verilen hayvan.

süra

  • Gece seyri.

suret-i faniye / suret-i fâniye

  • Geçici suret.

suret-i hakiki / suret-i hakikî

  • Gerçek görünüş.

suret-i hakikiye / sûret-i hakikiye

  • Gerçek sûret, şekil, görüntü.

suret-i tahakkuk / sûret-i tahakkuk

  • Gerçekleşme şekli.
  • Gerçekleşme şekli.

sūret-i tahakkuk / صُورَتِ تَحَقُّقْ

  • Gerçekleşme şekli.

suret-i umumiye

  • Genel görünüm, şekil.

süst

  • Gevşek, tembel, sölpük. (Farsça)

süsti / süstî

  • Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. (Farsça)

ta'vik / ta'vîk / تَعْوِيقْ

  • Geciktirme, ilerlemesine mâni olma.
  • Geri bırakma, alıkoyma.

taammüm / تعمم

  • Genelleşme, yayılma. (Arapça)
  • Taammüm etmek: Genelleşmek, yayılmak. (Arapça)

taavvuk / تعوق

  • Gecikme, oyalanma. (Arapça)

taayyüş / تَعَيُّشْ

  • Geçinme, beslenme, yaşama.
  • Geçinme.

tabiat-ı mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde var diye düşünülen tabiat ve ondaki tesir.

tadallül

  • Gedik olmak.

tafsilat / tafsilât

  • Geniş açıklamalar.

tahakkuk / تحقق / تَحَقُّقْ

  • Gerçekleşme.
  • Gerçekleşme.
  • Gerçekleşme. (Arapça)
  • Tahakkuk etmek: Gerçekleşmek. (Arapça)
  • Gerçekleşme.

tahakkuk eden

  • Gerçekleşen.

tahakkuk-u hakaik

  • Gerçeklerin oluşması, meydana gelmesi.

tahallüf

  • Geri kalma, değişme.
  • Geride bırakılma.

taharri-i hakikat meyelanı / taharrî-i hakikat meyelânı

  • Gerçeği araştırma meyli, hakikati araştırma eyilimi.

tahrif

  • Genç bir adama bunaklık isnad etme.

takva-yı hakiki / takvâ-yı hakikî

  • Gerçek takva, Allah korkusu.

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

taleb-i hakikat

  • Gerçeği isteme.

talib-i hak

  • Gerçeği arayan, doğruyu isteyen.

talib-i hakikat

  • Gerçeği talep eden, isteyen.

taliken / tâliken

  • Geciktirerek, erteleyerek.

tamim / tâmim

  • Genelleştirme, genelge.

tarif-i hakiki / tarif-i hakikî

  • Gerçek tarif, gerçek tanımlama.

tarik-i terakki / tarîk-i terakki

  • Gerçek yol, ilerleme yolu.

tarz-ı maişet / tarz-ı maîşet / طَرْزِ مَع۪يشَتْ

  • Geçim şekli.
  • Geçim tarzı.

tasarruf-u amm / tasarruf-u âmm

  • Genel tasarruf; bütün kâinatta görülen faaliyet ve icraat.

tasarruf-u hakiki / tasarruf-u hakikî

  • Gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme.

tavik / tâvik

  • Geciktirme, ilerletmeme.

tayyetmek

  • Geçmek, atlamak, kaldırmak.

tazaccu'

  • Gevşek davranma, üşenme.

te'cil / te'cîl / تأجيل

  • Geciktirme, erteleme. (Arapça)
  • Te'cîl edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek. (Arapça)
  • Te'cîl etmek: Geciktirmek, ertelemek. (Arapça)

te'dib-i hakiki / te'dib-i hakikî

  • Gerçek mahiyette edep ve terbiye verme.

te'hir / te'hîr / تأخير

  • Geciktirme. Sonraya bırakma.
  • Geciktirmek, geri bırakmak.
  • Geciktirme.

te'hirli / te'hîrli

  • Gecikmeli. (Arapça - Türkçe)

te'rik

  • Gece uykusuz bırakma.

te'şir

  • Gedik etmek.

teahhur

  • Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
  • Geri kalma.

teasür

  • Geçim. Güzel geçinme.

teavün-ü umumi / teavün-ü umumî

  • Genel yardımlaşma.

tecehhüz-i arus

  • Gelinin hazırlanması.

tecelli-i vasi / tecellî-i vâsi

  • Geniş tecellî, yansıma.

techiz / techîz

  • Gerekli şeyleri tamamlama, donatım.

tecrübe-i umumi / tecrübe-i umumî

  • Genele ait tecrübe, umumî deneyler ve incelemeler.

tedenni / tedennî / تدنى / تَدَنّ۪ي

  • Gerileme, alçalma, düşüş. (Arapça)
  • Tedennî etmek: Gerilemek, alçalmak. (Arapça)
  • Gerileme.

teehhür / تأخر

  • Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
  • Gecikme, geriye kalma.
  • Gecikme. (Arapça)
  • Teehhür etmek: Gecikmek. (Arapça)

teferrüc / تفرج

  • Gezinti. (Arapça)

teferrücgah / teferrücgâh / تفرجگاه

  • Gezinti yeri. (Arapça - Farsça)

teflil

  • Gedik açmak, yarmak.

tefyim

  • Genişletmek.

tehavün / tehâvün

  • Gevşeklik.

teheccüd / تَهَجُّدْ

  • Gece namazı.
  • Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı. (Bu namaz, nâfile namazların en çok sevablısıdır.)
  • Gece sabah vaktinden önce kılınan namaz.
  • Gece namazı.

teheccüd namazı

  • Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra ve imsak vaktinden önce iki ile on iki rek'at arasında kılınan namaz.
  • Gece uyanıp namaz kılmak, gece namazı.

teheccüt namazı

  • Gece sabah vaktinden önce kılınan namaz.

tekasüli / tekâsülî

  • Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen.

telakkiyat-ı amme / telâkkiyât-ı âmme

  • Genel kabul gören anlayışlar.

telazum / telâzum

  • Gerekirlik.

teleccüc

  • Geminin denizin derin yerine varması.

telepati

  • Gelecekte veya uzaktaki bir hâdiseyi hissetme hâli.

temai / temaî

  • Genişlemek.

temeşşi etmek / temeşşî etmek

  • Gezinmek, yürümek.

temin-i maişet

  • Geçimini temin etme.

tenezzüh / تنزه / تَنَزُّهْ

  • Gezinti.
  • Gezinti. (Arapça)
  • Tenezzüh etmek: Gezinti yapmak, gezinmek. (Arapça)
  • Gezinti.

tenezzüh etmek

  • Gezmek, dolaşmak.

tenezzühgah / tenezzühgâh

  • Gezinti yeri.

tenmiye / تنميه

  • Geliştirme, artırma, nemalandırma. (Arapça)
  • Tenmiye etmek: Geliştirmek, artırmak. (Arapça)

terahi / terâhî

  • Gecikme, sonraya bırakma, sonraya kalma.
  • Gevşeklik.

terakki ettirmek

  • Geliştirmek, ilerletmek.

terakkivari / terakkivâri

  • Gelişme ve ilerleme şeklinde.

terci' / tercî' / ترجيع

  • Geri çevirme, döndürme. Sesi yükseltip alçaltarak ve tekrarlayarak okuma.
  • Geri çevirme. (Arapça)

tercüman-ı hakiki / tercüman-ı hakikî

  • Gerçek tercüman.

terdid / terdîd / تردید

  • Geri çevirme. (Arapça)

tereddi / tereddî

  • Gerileme, soysuzlaşma.
  • Gerileme, soysuzlaşma.

terettüp

  • Gerekme.

tersane / tersâne

  • Gemi yapılan ve tamir edilen yer. (Farsça)
  • Gemi yapılan yer.

tesamu-u umumiye / tesâmu-u umumîye

  • Genel duyuş, halkta oluşmuş yaygın kanaat.

tesanüd-ü hakiki / tesanüd-ü hakikî

  • Gerçek dayanışma.

tesir-i hakiki / tesir-i hakikî

  • Gerçek tesir.

teşmil

  • Genelleştirme, kaplama.

tesvi

  • Genişletme, yayma.

tevafuk-u hakikiye

  • Gerçek uygunluk, denk gelme.

tevehhün

  • Gevşeme. Kuvvetsiz hale gelme.
  • Gevşeme.

tevessü / توسع

  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme, yayılma.
  • Genişleme. (Arapça)
  • Tevessü etmek: Genişlemek. (Arapça)

tevessü' / تَوَسُّعْ

  • Genişleme.

tevessüen

  • Genişleme suretiyle. Tevessü ederek.

tevettür

  • Gerginleşme, gerilme.

tevsi / tevsî

  • Genişletme, kuşatma, ihata etme, kavrama.
  • Genişletme.

tevsi' / tevsî' / تَوْس۪يعْ

  • Genişletme. Bollaştırma.
  • Genişletme, yayma.
  • Genişletme.

turuk

  • Geceleyin eve gelmek.

ubur / ubûr / عبور

  • Geçme.
  • Geçiş. (Arapça)

ukba-i ferda

  • Gelecek olan âhiret. Yarınki devir. (Farsça)

ulema-i hakikin / ulemâ-i hakikîn

  • Gerçek âlimler.

ulema-i muhakikin / ulema-i muhakikîn

  • Gerçeği, hakikati bulup araştıran âlimler.

ulema-i muhakkikin

  • Gerçeği, hakikati bulup araştıran âlimler.

ulum-u an'ane / ulûm-u an'ane

  • Geleneksel ilimler.

ulum-u evvelin ve ahirin / ûlum-u evvelîn ve âhirîn

  • Geçmiş ve gelecek insanların sahip olduğu ilimler.

ulum-u hakikiye / ulûm-u hakikiye

  • Gerçek ilimler.

ümem-i salife / ümem-i sâlife

  • Geçmişteki milletler.
  • Geçmişteki ümmetler. İslâmiyetten evvel diğer Peygamberlere tâbi olmuş ümmetler.

umum

  • Genel olma, hep, herkes.

umumen / umûmen / عموما

  • Genellikle. (Arapça)

umumhane / umûmhâne / عموم خانه

  • Genelev. (Arapça - Farsça)

umumi / umumî / umûmî / عمومى

  • Genel.
  • Genel.
  • Genel, herkesle ilgili.
  • Genel. (Arapça)

umumi af / umumî af

  • Genel af.

umumi alem / umumî âlem

  • Genel dünya, evren.

umumi hitap

  • Genel hitap.

umumileşmek / umumîleşmek / umûmîleşmek

  • Genelleşmek.
  • Genelleşmek.

umumiyet / umûmîyet

  • Genellik.

umumiyetle

  • Genellikle.

umumiyetli

  • Genel, kapsayıcı.

umumiyyet / umûmiyyet / عموميت

  • Genellik. (Arapça)
  • Umûmiyyetle: Genellikle. (Arapça)

umumun

  • Genelin, bütünün.

umur-u gaybiye-i istikbaliye

  • Gelecekte meydana gelecek bilinmeyen işler.

umur-u istikbaliye / umûr-u istikbaliye

  • Gelecekteki bilinmeyen işler.

umur-u lazıme / umur-u lâzıme

  • Gerekli işler.

umur-u zaile / umur-u zâile

  • Gelip geçici işler.

unfuvan / unfuvân / عنفوان

  • Gençlik ödnemi. (Arapça)

unfuvan-ı şebab

  • Gençlik çağı, tazelik.

uruc-u külli / urûc-u küllî

  • Genel mânâda kâinat çapında bir yükseliş.

üstad-ı hakiki / üstad-ı hakikî

  • Gerçek ve asıl üstad; Kur'ân.

üstüvane

  • Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.

uşve

  • Gece vakti uzaktan görünen ateş.

va-mande

  • Geride kalmış.

vacib / vâcib / واجب

  • Gerekli, zorunlu olan, yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve zorunlu olan Allah'ın emirleri.
  • Gerekli, şart olan.
  • Gerekli. (Arapça)
  • Vâcib olmak: Gerekmek. (Arapça)

vacibat / vâcibât / واجبات

  • Gerekenler, yapılması gerekli olanlar. (Arapça)

vacibe / vâcibe / واجبه

  • Gereken, yapılması gerekli olan. (Arapça)

vakıa mutabakat / vâkıa mutabakat

  • Gerçekleşen olaylarla uygunluk.

vakıa mutabık / vâkıa mutabık

  • Gerçekleşen bir olayla uygunluk.

vakıat-ı hakikiye

  • Gerçek olaylar.

vakıat-ı istikbaliye / vâkıat-ı istikbaliye

  • Gelecekteki hadiseler, olaylar.

varid / vârid / وَارِدْ

  • Gelen.

varidat / vâridât / وَارِدَاتْ

  • Gelirler.
  • Gelirler.

varidat ve masarif / vâridat ve masârif

  • Gelirler ve giderler.

varidatsız

  • Gelirsiz.

varis-i hakiki / vâris-i hakikî

  • Gerçek mirasçı.

varit / vârit

  • Gelen.

vasi / vasî / vâsî

  • Geniş.
  • Geniş.

vasi' / vâsi' / وَاسِعْ

  • Geniş.

vasia / vasîa

  • Genişçe.

vasıta-i seyir

  • Gezinti aracı.

vatan-ı ikamet / vatan-ı ikâmet

  • Geçici olarak ikâmet edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra çıkmaya niyet edilen yer.

vatvata

  • Geceleyin gözün görmemesi.

vazife-i umumiye

  • Genel görev.

ve'l-ilmu indallah

  • Gerçek bilgi ancak Allah katındadır.

vegne

  • Geniş küp.

vehn

  • Gevşeklik.

vehy

  • Gevşeme, yırtma.

vekil-i fuzuli / vekil-i fuzulî

  • Gereksiz vekil.

vekil-i umumi / vekil-i umumî

  • Genel vekil.

verese-i hakiki / verese-i hakikî

  • Gerçek mirasçılar.

verf

  • Genişlik.

vücub / وجوب / vücûb

  • Gerekli olma.
  • Gereklilik. (Arapça)

vücud-u arızi / vücud-u ârızî

  • Gerçek varlığa ilişen ve ona dayanan varlık.

vücud-u fani / vücud-u fâni

  • Geçici, ölümlü varlık, beden.

vücud-u hakikat

  • Gerçek varlık.

vücud-u hakiki / vücud-u hakikî

  • Gerçek vücut.

vücuh-u külliye-i i'caziye / vücuh-u külliye-i i'câziye

  • Geniş kapsamlı mucizelik yönleri.

vufud

  • Gelme, geliş.

vuku

  • Gerçekleşme, meydana gelme.

vuku bulan

  • Gerçekleşen, meydana gelen.

vukuat-ı istikbaliye / vukuat-ı istikbâliye

  • Gelecekte meydana gelecek olaylar.

vukuat-ı mazi / vukuat-ı mâzi

  • Geçmişteki olaylar.

vürud / vürûd

  • Gelme, varma.
  • Gelme, söylenme.
  • Geliş, gelme.

vüs'at / وُسْعَتْ

  • Genişlik.
  • Genişlik.

vüs'atli

  • Geniş.

vüsat / vüsât

  • Genişlik.

yad-ı şebabet / yâd-ı şebâbet

  • Gençlik hâtırası.

yemin-i mün'akıde / yemîn-i mün'akıde

  • Geleceğe âit bir iş hakkında meselâ ilerde yapacağım veya yapmayacağım diyerek yapılan yemîn.

yüksek tahsil gençliği

  • Genç üniversite talebeleri, öğrencileri.

zaby

  • Geyik, karaca, gazâl denen hayvan.

zail / zâil

  • Geçici, son bulan.
  • Geçip gidici, yok olucu.

zailat-ı faniye / zâilât-ı fâniye

  • Geçici, yok olucu şeyler.
  • Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.

zaile / zâile

  • Geçip giden.

zali'

  • Geniş, bol, vâsi.

zaman-ı istikbal / zaman-ı istikbâl

  • Gelecek zaman.

zaman-ı mazi / zaman-ı mâzî

  • Geçmiş zaman.

zaman-ı müstakbel

  • Gelecek zaman.

zaman-ı sabık

  • Geçmiş zaman.

zaman-ı salif / zaman-ı sâlif

  • Geçmiş zaman.

zaman-ı salife / zaman-ı sâlife

  • Geçmiş zaman.

zaruret-i maişet

  • Geçim sıkıntısı, zorluğu.

zat-ı hayy ve muhyi / zât-ı hayy ve muhyî

  • Gerçek hayat sahibi olan ve bütün canlılara hayat veren Zât, Allah.

zat-ı muhakkik / zât-ı muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim zât.

zelzele-i zeval ve firak / zelzele-i zevâl ve firak

  • Gelip geçicilik ve ayrılık sarsıntısı.

zemin-i icmali / zemin-i icmâlî

  • Genel alt yapı.

zeval / zevâl

  • Geçip gitme, sona erme.

zeval bulan

  • Gelip geçen, yok olan.

zeval bulma / zevâl bulma

  • Geçip gitme, sona erme.

zevali / zevâlî

  • Geçip gidici, ölüme yakın.

zevalnapezir / zevalnâpezir

  • Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona ermeyen. (Farsça)

zevalpezir

  • Geçici olan. Muvakkat. Sona eren. (Farsça)

zevalsiz

  • Geçicilikten, yokluktan uzak olma. Yok olup gitmeyen, sürekli.

zevk-i mecazi / zevk-i mecazî

  • Gerçek olmayan, yalan ve aldatıcı zevk.

zevzek

  • Geveze. Münasebetsiz, temkinsiz. Ağzı ve eli durmayan. Hoppa. (Türkçe)
  • Geveze.
  • Geveze, münasebetsiz, hoppa.

zıll-ı zail / zıll-ı zâil

  • Geçen gölge.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın