LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te GRİ ifadesini içeren 278 kelime bulundu...

a'sal

  • Dişinin ucu eğri olan.

a'sel

  • Eğri olan şey. Eğri dişli veya bacaklı kimse.

a'vec / اعوج

  • Eğri büğrü.
  • Yamuk, eğri büğrü. (Arapça)

adcem

  • Eğri burunlu.

afes

  • Burun eğriliği.

agzel

  • (Çoğulu: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.
  • Silahsız kimse.
  • Yağmursuz bulut.

ahcen

  • Burnu eğri kimse.

ahfec

  • Ayakları eğri.

ahkaf

  • (Tekili: Hıkf) Eğri büğrü kum tepeleri.

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

ahnef

  • Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.

ahzad

  • Eğrilip bükülen, esnek.

air

  • Göz ağrısı.

ak'am

  • Burnu eğri.

akbel

  • Eğri gözlü.
  • Kabiliyetli kimse.
  • En çok beğenilen

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

alamana

  • İtl. Küçük odun gemisi.
  • Büyük balıkçı kayığı.
  • Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.

amuc

  • Eğri giden ok.

as'ar

  • Çok kibirli, mağrur.
  • Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.

aşaya

  • (Tekili: Aşi) Akşamlar, mağribler.

asem

  • Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak.
  • Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması.
  • Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.

asma

  • Elleri veya bacakları eğri olan.

asur / asûr

  • Eğri boyunlu.

avca

  • (Müe.) Eğri. Şaşı.
  • Yay. Kavs.
  • Arık, zayıf deve.

azir / âzîr

  • Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. (Farsça)
  • Azar, tekdir. (Farsça)

azm-i acz

  • Tıb: Sağrı kemiği. Kuyruk sokumu kemiği.

bedel

  • (Çoğulu: Bedelât) Elde ve ayakta olan zahmet ve ağrı.
  • Karşılık. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvaz.
  • Başkasının adına hacca giden.
  • Gr: Söz esnâsında bir şeyi sıfatı veya vasfı ile beraber söylersek ve fakat kasdımız o şeyin vasfı veya sıfatı değil de zâ

berniş

  • Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. (Farsça)
  • Karın ağrısı, sancısı. (Farsça)

bistar

  • Çarpık, eğri. Gevşek. (Farsça)

cair

  • Mâni, engel.
  • Eğri.
  • Çok, kesîr.
  • Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.

çam

  • Eğrilme, bükülme. (Farsça)
  • Salınma. (Farsça)

çavele

  • Güzel renkli bir cins gül. (Farsça)
  • Eğri büğrü, yamuk. (Farsça)

cenbiyye

  • Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar.

çeng

  • Pençe. (Farsça)
  • El. (Farsça)
  • Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. (Farsça)
  • Eğri büğrü. (Farsça)

cerbeya

  • Mağrib ile şimâl arasında esen yel.

çevgan

  • Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. (Farsça)
  • Baston, ucu eğri değnek. (Farsça)

çipil

  • Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse.
  • Çepel.

cüfte

  • Benzer, eş, denk, müsavi. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan sağrıs. (Farsça)
  • Hayvan çiftesi. (Farsça)

cüsad

  • Karın ağrısı.

dacem

  • Eğrilik.

dal'

  • Meyl. Eğrilik. Kuvvet.
  • Ağır yük götürmek.

dalaa

  • Kuvvet.
  • Eğrilik.
  • Şiddet.

dalı'

  • Kavi, kuvvetli.
  • Muhkem, sağlam, sert.
  • Eğri.

dar'

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Ansızın haberli olmak.
  • Eğrilik.

daribe

  • Tabiat.
  • Kılıçla vurulmuş.
  • Eğrilmiş yün.

davet / dâvet / دعوت

  • Çağrı.
  • Çağrı. (Arapça)

davet-i kur'ani / davet-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın daveti, çağrısı.

davet-i münferide / dâvet-i münferide

  • Tek bir dâvet, çağrı.

dehre

  • (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak. (Farsça)

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

derd / درد

  • Dert. (Farsça)
  • Acı. (Farsça)
  • Ağrı. (Farsça)

derd-i ser

  • Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.

derdiser / درد سر

  • Baş belası, baş ağrısı, sorun, problem. (Farsça)

dilsuhte / dilsûhte / دل سوخته

  • Bağrı yanık, gönlü yaralı. (Farsça)

dücac

  • Galebe ile çağrışmak.
  • İnlemek.
  • Aldatmak, kandırmak.

dugata

  • Eğri bir ağaç cinsi.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

efda'

  • Eli ve ayağı eğrilmiş.

efkam

  • Eğri.

ekva'

  • Eli eğri olan.

elem

  • Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.

elim

  • (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.

elips

  • Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır. (Fransızca)

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

engüj

  • Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu. (Farsça)

ermed

  • Kül rengi, gri. Boz renkli nesne.
  • Gözü ağrıyan adam.

evca'

  • (Tekili: Veca) Ağrılar. Acılar. Sızılar.

evca-i batn

  • Karın ağrıları.

evca-i şedide

  • Şiddetli ağrılar.

eved

  • Kuvvet. Ağır yük götürmek.
  • Eğrilik.

ezver

  • Boynu eğri olan kimse.

fed'a

  • El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)

felec

  • Küçük nehir.
  • Dişlerin seyrek olması.
  • El eğriliği.

gazzal

  • Eğrilen iplik.

gıriv / gırîv

  • Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma. (Farsça)

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

gulgule-i etfal

  • Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.

gurab

  • (Çoğulu: Garbân-Egribe) Karga.

hacen

  • Eğrilik.

hacun

  • Eğrilik.
  • Uzak.
  • Mekke'de bir dağ.

hafc

  • Titremek.
  • Ayağını eğri basan.

hafıkan

  • (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.

hakve

  • Yürek ağrısı.

halec

  • Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.

ham / خم

  • Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş. (Farsça)
  • Eğri, bükülmüş.
  • Eğik, eğri, bükük. (Farsça)

ham'

  • Eğrilik, aksaklık.

hamata

  • Katılık.
  • Yanmak.
  • Boğaz ağrısı.
  • Darı samanı.
  • Kalbin ortası.

hamide / hamîde / خميده

  • Kambur, eğrilmiş, kemerli. (Farsça)
  • Eğik, eğri. (Farsça)

hamidegi / hamidegî

  • Kamburluk, eğri büğrü olmaklık. (Farsça)

hamşüde

  • Bükülmüş, eğrilmiş. (Farsça)

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hanif

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.

hasal

  • Yüreğin ağrıması.

hatt-ı münhani / hatt-ı münhanî

  • Eğri çizgi. Eğilen hat. (Farsça)

havb

  • (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet.
  • Fakirlik.
  • Meşakkat.
  • Maraz, ağrı, dert.
  • Ana, baba.

havel

  • Eğrilik.
  • Şaşılık. Bir şeyin yerinden ayrılması.

hinv

  • Eyer ağacı.
  • İyeği kemiğinin eğrice ucu.

hırz-ı can

  • Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.

hulak

  • Boğaz ağrısı.

humar / humâr

  • Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı.
  • Sersemlik.
  • Bir şeyin acısı burnundan gelmesi.
  • Sarhoşluğun verdiği sersemlik, başağrısı.

hutaf

  • (Çoğulu: Hatâtif) Demir çengel.
  • Makaranın iki tarafında olan eğri demir.

i'nac

  • Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma.

i'vicac / i'vicâc / اعوجاج

  • Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık.
  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.
  • Eğrilme, burkulma. (Arapça)

i'vicacat / i'vicâcât

  • Zikzaklar, eğrilikler.

ica'

  • (Veca. dan) Ağrıtma, veca verme.

icaz-ı mutneb / îcâz-ı mutneb

  • Az sözle çok mânâlar ifade etme; bir kelime veya sözün çağrıştırdığı bütün mânâları, açıklama yapmamak sûretiyle kastetme.

icl

  • (Çoğulu: İcâl) Boyun ağrısı.
  • Sığır sürüsü.

ihzariye

  • Aleyhine açılan dâva münasebetiyle getirilen şahıslardan, gönderilen mübaşir veya muhzirin masrafı karşılığı olarak tahsil edilen para. İhzariyeye mübaşir ve muhzirin at ve araba masrafından başka yemek, içmek gibi şahsî masrafları da ilâve edilirdi.
  • Birinin mahkemeye çağrılması için

iltisak-ı ecfan

  • Tıb : Ağrı ve sızıdan dolayı gözkapaklarının birbirine bitişmesi.

iltiva

  • Burulmak.
  • Kıvrılmak, bükülmek.
  • Sarılıp birbirine dolaşmak.
  • Dalgalanma.
  • Eğri durma.
  • Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.

ilye

  • Sağrı, but. Kalçanın üst kısmı.

inhina / inhinâ / انحنا

  • Bükülme, eğrilme.
  • Eğri, yay. (Arapça)
  • Kıvrılma, bükülme, yay şeklini alma. (Arapça)

iskarmoz

  • Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar.
  • Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.

ışki / ışkî

  • İki ucu saplı eğri bıçaktır ve deri ve tahta kazımakta kullanılır.

ispanyol hastalığı

  • Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

ivicac / îvicâc

  • Eğrilik.

ivicacat / îvicâcât

  • Eğrilikler.

iz'aç / iz'âç

  • Rahatsız etme, can sıkma, baş ağrıtma.

kabise / kâbise

  • Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kafd

  • Bileğin eğri olması.

kaj / kâj

  • Eğri, bükülmüş. (Farsça)
  • Şaşı. (Farsça)

kalalib

  • (Tekili: Kullâb) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kavis

  • Yay, eğri.

kavs

  • Yay.
  • Eğri, yay biçiminde olan şey.
  • Dokuzuncu burcun adı.
  • Yay, eğri.

kebed

  • Ciğer ağrısı.
  • Kara ciğer.
  • Meşakkat. Şiddet. Mihnet.
  • Karnın şişmesi.

kec / كج

  • Eğri, çarpık. (Farsça)
  • Eğri. (Farsça)

kecbin

  • Şaşı. (Farsça)
  • Eğri gören. (Farsça)
  • Yanlış ve ters düşüren. (Farsça)

keckülah

  • Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. (Farsça)
  • Mc: Hoppa. (Farsça)

kecnazar

  • Kıskanç, hasetci. (Farsça)
  • Eğri bakışlı. (Farsça)

kecnigah / kecnigâh

  • Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse. (Farsça)

kecreftar

  • Ters yürüyen. Gidişi eğri. (Farsça)

kecrev

  • Eğri giden. (Farsça)
  • Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan. (Farsça)

kej / كژ

  • Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi. (Farsça)
  • Eğik, eğri. (Farsça)

kejçeşm

  • Şaşı, eğri bakışlı. (Farsça)

kelalib / kelâlib

  • (Tekili: Küllâb) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.

kenak

  • Karın ağrısı. Buruntu. (Farsça)

kesis

  • Titremek. Deprenmek.
  • Eğrilik.

kev'a

  • Eli bileğinden eğri olan kadın. (Müz: Ekvâ)

kitab-ı davet / kitab-ı dâvet

  • Hak ve hakikate çağrı kitabı.

kula'

  • Ağız ağrısı.

kullab

  • (Çoğulu: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.

küllab

  • (Çoğulu: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.

kulunç

  • Özellikle omuzlarda olan şiddetli ağrı.
  • Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.

kuza'

  • Ağız ağrısı.

laklaka

  • Leylek sesi.
  • Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses.
  • Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak.
  • Boş ve mânasız söz.

leben

  • Süt.
  • Boyun ağrısı.

levy

  • Bükmek.
  • Eğmek, meylettirmek.
  • Karın ağrısı.
  • Mide fesadı.

lian / liân

  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lügeyza

  • Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.

maas

  • Ayağın siniri çekilip büzülmek.
  • Ayağın eğri olması.

magarib

  • (Tekili: Magrib) Batılar, magribler, garplar.
  • Akşamlar.

magaris

  • (Tekili: Magris) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.

magl

  • Yürek ağrısı, kalp ağrısı.

magrib

  • (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.

mağribi / mağribî

  • Batılı, mağribli.

mags

  • Bağırsak ağrısı.

mahaz

  • Su akacak yer.
  • Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.

mahız

  • (Çoğulu: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.

mail / mâil

  • Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri.
  • Meyilli. Hevesli. İstekli.
  • Düşkün.
  • Benzer.

maile / mâile

  • Eğri, eğik.
  • Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri.
  • Eğri, eğilmiş.
  • Eğri, eğilmiş, eğri-büğrü.

masdu'

  • Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.

masdur

  • Gönderilmiş, yollanmış olan.
  • Göğsü incinmiş veya ağrımış olan.

masyef

  • (Çoğulu: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer.
  • Su yolunun eğri büğrü yeri.

med'i / med'î

  • Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.

med'uvven

  • Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.

med'uvvin / med'uvvîn

  • (Tekili: Med'uvv) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.

mehaz

  • Su akacak yer, su mecrası.
  • Gebe kadının ağrısının tutması.
  • Gebe deve.

mıhcen

  • (Çoğulu: Mehâcin) Çomak.
  • Başı eğri ağaç.

muavvec

  • (İvec. den) Eğik, eğri, eğilmiş.

muci / mucî

  • (Vecâ. dan) Acıtan, ağrıtan.

mudıll

  • Dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp, eğri yola saptıran mânâsına, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından, güzel isimlerinden.

mudill

  • İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.

müellim

  • (Elem. den) Acı ve elem veren. Acıtan, ağrıtan.

muhanna

  • Çarpık, bükük, eğri.
  • Kınalanmış.

mukavves

  • (Kavs. den) Yay gibi bükülmüş ve eğri olan.
  • Kavis teşkil etmiş, bükülü.
  • Kavisli, eğrilmiş.

mukavvesiyet

  • Yay gibi kavisli ve eğri olma.

mukavvim

  • Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.

mukavvis

  • Kavisli, eğri.

mültevi

  • (Leviy. den) Eğilmiş, bükülmüş, eğrilmiş. Sarılan, eğilen.

münadat

  • Bağrışma.

münhadib

  • (Hadeb. den) Kamburlaşmış, eğri.

münhani / münhanî

  • Eğri.
  • Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.

münhaniyat

  • (Tekili: Münhani) Eğri olan şeyler. Eğri şekiller.

münhaniye

  • Eğilmiş, eğri ve çarpık olan. Bükülmüş.
  • Geo: Eğri çizgi. Hatt-ı münhani.
  • Eğilen, eğrilen.
  • Eğri, çarpık.

mürechan

  • Eğik ve eğri.

musadda'

  • (Sad'. dan) Başı ağrıtılmış, rahatsız edilmiş.

musaddi'

  • Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden.

müsekkin

  • Teskin eden, sükun veren. Elem ve ağrıyı izâle eden.

müstagrib

  • (Çoğulu: Müstagribîn) Gurbete gitmek isteyen.
  • (Garabet. den) Şaşakalan, şaşıran, garibine giden.

müstagribin / müstagribîn

  • (Tekili: Müstagrib) (Garabet. den) şaşakalanlar. Garibine gidenler, taaccüb edenler.

müstakim

  • (Kıyam. dan) Doğru, istikametli.
  • Eğri olmayan, düz, dik.
  • Hilesiz, temiz.

müstetbeat / müstetbeât

  • Söze tabi olan mânâlar; telvih ve telmih yoluyla işaret edilen mânâlar gibi çağrışımlar.

müstetbeatü't-terakib / müstetbeâtü't-terâkib

  • Üslup içindeki cümle ve kelimelerin çağrıştırdıkları mânâlar.

müstetbeü't-terakip / müstetbeü't-terâkip

  • İşaret, telmih, remiz gibi asıl sözün etrafında bulunan birbirine bağlı ikinci derecedeki mânâlar; çağrışımlar.

müteavvic

  • Eğilmiş, eğri, çarpılmış, çarpık.

mütehanni

  • Eğrilen.

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütekavvis

  • (Kavs. dan) Yay gibi eğri. Yay şekline giren, kavislenen. Eğrilmiş, bükülmüş.

mütevecci'

  • Dertli, sıkıntılı.
  • Ağrı duyan.

mütevecciane / mütevecciâne

  • Sıkıntı ile. Dertli olarak. (Farsça)
  • Ağrı duyarak. (Farsça)

muztarib

  • (Muzdarib) (Darb. dan) Sıkıntılı. Iztırab çeken. Hasta. Bir tarafı sızlayan. Ağrıyan. Ağlayan.

na-dürüst

  • Doğru olmayan. Eğri. (Farsça)
  • Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. (Farsça)
  • Yanlış, haksız. (Farsça)

na-hemvar

  • Eğri, düz olmayan. (Farsça)
  • Uymayan, mutabık gelmeyen. (Farsça)
  • Uygunsuz. (Farsça)

na-rast

  • Eğri. Doğru olmayan. (Farsça)

nakaka

  • Kurbağaların çağrışıp ötmeleri.
  • Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.

nergis

  • (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.

nida-i umumi-i alevi / nidâ-i umumi-i alevî

  • Hz. Ali'nin (r.a.) umumi çağrısı.

nıkris

  • (Nıkrîs) (Çoğulu: Nekaris) Ayak ağrısı.

normal

  • Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. (Fransızca)
  • Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi. (Fransızca)

özr

  • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
  • Mâzeret. Af talebi, engel.

remed

  • Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı.

renc

  • Sıkıntı, zahmet, eziyet. (Farsça)
  • Ağrı, sızı. (Farsça)
  • Öfke, gazab, hışım. (Farsça)

ruda'

  • Hastalığın insana yine dönmesi.
  • Gövde ve beden ağrısının her birisi.

sa'le

  • Eğri hurma ağacı.
  • Küçük başlı dişi devekuşu.

sad

  • Göz hastalığı, göz ağrısı.

sada'

  • Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)

şakika

  • (Çoğulu: Şakayık) Yarım baş ağrısı.
  • Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş.
  • Çatlak, yarık.
  • Ana baba bir kız kardeş.
  • Yarım başağrısı.

şakul

  • (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

şatib

  • Eğri, eğik, mâil.

savalic

  • Cirit oynanan eğri sopalar.

saver

  • Eğri boyunlu olmak.

savlecan

  • (Çoğulu: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.

şell

  • Seyrek seyrek dikmek.
  • Çolak.
  • Çolaklık. Kolun eğri oluşu.

serr

  • Çocuğun göbeğini kesmek.
  • Göbekte ağrı olmak.
  • Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.

şikemderd / شكم درد

  • Karın ağrısı.
  • Karın ağrısı. (Farsça)

suda' / sudâ' / صداع

  • Baş ağrısı.
  • Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
  • Baş ağrısı. (Arapça)

şuha

  • Karın ağrısı.

ta'kif

  • Eğriltmek.

ta'vic

  • Eğme, eğip bükme. Eğriltme.

taavvüc

  • (Çoğulu: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma.

tadacüm

  • İhtilâf. Anlaşmazlık.
  • Eğrilik.

tağrib / tağrîb

  • Tağrîb etmek: Uzaklaştırmak.

tagrir

  • (Çoğulu: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma.
  • Tehlikeli yerlere düşürmek.

tahanni

  • (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek.
  • Kınaya boyamak.

tahl

  • Dalak ağrısından incinmek.
  • Bozulmak, değişmek.

tahnib

  • Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

talk

  • Doğum ağrısı.

tasdi / tasdî

  • Rahatsız etme, baş ağrıtma.

tasdi' / tasdî' / تصدیع / تَصْد۪يعْ

  • Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak.
  • Yarmak.
  • Perâkende etmek, dağıtmak.
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme. (Arapça)
  • Tasdî' etmek: Baş ağrıtmak, rahatsız etmek. (Arapça)
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme.

tashih

  • Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek.
  • Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.

te'vid

  • Eğriltme.

teammüc

  • Eğrilik.

tecnib

  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Atın ayağının eğri olması.

tedai / tedaî / tedâi / tedâî / تداعى

  • Birbirini bir iş için davet etmek.
  • Yıkılıp harap olmak.
  • Bir şeyi hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
  • Çağrışım.
  • Çağrışım.
  • Çağrışım. (Arapça)

tedai-i efkar / tedai-i efkâr

  • Fikirlerin çağrışımı.

tedai-yi efkar / tedâî-yi efkâr

  • Sürekli olarak bir fikrin başka fikirleri çağrıştırması.

tedai-yi hayalat / tedâi-yi hayalât

  • Hayallerin çağrışımı.

tedai-yi hayali / tedâi-yi hayalî

  • Hayalî çağrışım, hayale geliş.

teevvüd

  • Eğrilme, bükülme. İki kat olma.

tefci'

  • (Çoğulu: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma.

tekavvüm

  • Eğri iken doğrulma.

temhiz

  • Doğum ağrısı çekmek.

teveccu'

  • (Çoğulu: Teveccuât) Ağrıma, vecâlanma. Acımak.

tevla'

  • Eğrilik.

tezemrüm

  • Çağrışmak.

tuhal

  • Dalak ağrısı.

tulatıle

  • (Talâtıla) (Çoğulu: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı.
  • Zahmet.

tunub

  • (Çoğulu: Etnâb) Ağaç kökleri.
  • Gövdenin siniri.
  • Süngü eğriliği.
  • Çadır ipleri.

uhuz

  • Göz ağrısı.

uzima

  • Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.

vasab

  • (Çoğulu: Evsâb) Hastalık. Ağrı.

veca'

  • Sızı, ağrı, acı. Ağrıyıp acımak.

veci

  • (Veca'. dan) Ağrıtıcı, sızlatıcı.

velvele

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.

verş

  • Yürek ağrısı.
  • Çok beyaz olan.

vica'

  • Ağrılar, sızılar.

yesteur

  • Medine yakınında bir yer.
  • Deve sağrısına yapılan palas.
  • Belâ.
  • Bâtıl.
  • Misvak ağacı.

zahar

  • Arka ağrısı.

zakna'

  • Uzun.
  • Kaba, yoğun.
  • Eğri.

zali / zâli

  • Eğri, eğimli.

zali'

  • (Çoğulu: Zulu') Eğri, meyilli.
  • Müttehem kimse. Töhmetli.
  • Aksak hayvan.

zever

  • Meyl, eğrilik.

zevra'

  • Bağdat.
  • Dicle nehri.
  • Eğri ve eğilmiş nesne. Yay.
  • Derin kuyu.
  • Uzak yer.