LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Güy ifadesini içeren 47 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

a'sab-ı muharrike / a'sâb-ı muharrike

  • Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.

ahfa / ahfâ

  • Kalbe bağlı duyguların en gizli, en kapalı olanıdır ki, Cenâb-ı Hak sıfat, şuûnat ve Zât'ına ait en gizli, en mahrem mânâları izin verdiği ölçüde bu duyguya hissettirir.

ahlak-ı hamide / ahlâk-ı hamîde

  • Her türlü övgüye lâyık olan güzel ahlâk.

arz-ı tazim / arz-ı tâzim

  • Hürmet ve övgüyü arzetme, sunma.

balkan

  • Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.

delil-i şuudi / delîl-i şuûdî

  • Görgüye dayanan delil.

devai

  • (Tekili: Dâiye) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

gayda

  • (Çoğulu: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)

gil / gîl

  • (Çoğulu: Guyul) Meşelik ve çalılık yer.
  • Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer.

gire

  • (Çoğulu: Guyer) Diyet.

hemana

  • Sanki, güya. (Farsça)
  • Aynen, tıpkı, tamamen. (Farsça)

hesab / hesâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

hisab / hisâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hissi / hissî

  • Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlaşılan. Aklı muhakeme ile olmayıp his ile olan.

isticvab / isticvâb

  • Cevab istemek. Sorguya çekmek.
  • Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.
  • Sorguya çekme.

istintak / istintâk / استنطاق

  • Söyletmek.
  • Huk: Sorguya çekmek. Maznundan işlediği fiile dâir ifade almak.
  • Sorgulama. (Arapça)
  • İstintâk etmek: Sorgulamak, sorguya çekmek. (Arapça)

istintakname / istintaknâme

  • Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.

jön türk

  • Genç Türk. 1868'den sonra, Avrupa'daki gibi, güya yenilik ve terakki isteyen Genç Osmanlılara Avrupalılarca takılan isim. (Fransızca)

ke-en lem yekün

  • Güyâ olmadı. Sanki olmadı.

ke-enne

  • (Ke-ennehu) (Teşbih edatıdır) Sanki, güyâ, öyle gibi.

lav

  • Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde. (Fransızca)

mazhar-ı mübahat / mazhar-ı mübâhât / مَظْهَرِ مُبَاهَاتْ

  • Övgüye nâil olan.

maznun

  • (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen.
  • Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.

medayih / medâyih

  • Övgüye lâyık iş ve hareketler.

menakıb / menâkıb / مناقب

  • Menkıbeler, övgüye değer özellikler. (Arapça)

methiye

  • Övgü, övgüye ait.

muahez değil

  • Eleştiri konusu değil, sorguya tâbi tutulmaz.

müftehirane / müftehirâne

  • Övgüyle dolu, överek.

müstantık

  • İstintak eden, soran.
  • Mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hâkim.
  • Sorgu hâkimi.
  • Sual soran. Sorguya çeken.

müstantik

  • Sorguya çeken, sorgu hâkimi.

müteberrid

  • Soğuyan.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

neha

  • Pek akıllı adam.
  • İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)

nekt

  • (Çoğulu: Nikât) Süngüyü yere vurmak.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.

rastgu / rastgû

  • (Çoğulu: Râstguyân) Doğru konuşan, hak konuşan. (Farsça)

şagşaga

  • Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.

şarki / şarkî

  • Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.

şayan-ı takdir / şâyân-ı takdir

  • Takdire, övgüye lâyık.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

tevrib

  • Bir nesnenin uzunluğuyla eni arası.

vazife-i meşkure-i maneviye / vazife-i meşkûre-i mâneviye

  • Şükür ve övgüye lâyık mânevî görev.

yave-gu / yâve-gû

  • (Çoğulu: Yâve-guyân) Saçmasapan konuşan, saçmalayan. (Farsça)