LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Günlük ifadesini içeren 294 kelime bulundu...

abişhor

  • Hayvan sulama yeri. (Farsça)
  • İçme kabı. (Farsça)
  • Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. (Farsça)
  • Günlük yiyecek. (Farsça)

acip tevafuk

  • Harika, şaşırtıcı uygunluk, denk düşme.

acür

  • Yoğunluk, semizlik, besililik.
  • Yoğun.
  • Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adiyat / âdiyât

  • Alışılmış, olağan şeyler, günlük işler.

adiyat-ı umur / âdiyât-ı umûr

  • Günlük işler, her zamanki değersiz işler.

ağleb / اغلب

  • Çoğunluk.
  • Çoğunlukla, genellikle, sık sık. (Arapça)

ağleb-i hal

  • Çoğunlukla; çoğu halde.

ağleben

  • Çoğunlukla, genellikle.

aheng / âheng

  • Uygunluk ve düzen.

ahenk / âhenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)
  • Uygunluk.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahval-i galibi / ahvâl-i galibi

  • Çoğunlukla meydana gelen haller, durumlar.

akik

  • Çoğunlukla kırmızı renkte olan değerli bir süs taşı.

akıl baliğ / âkıl bâliğ

  • Ergenlik, olgunluk çağına gelen.

aktüalite

  • Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler. (Fransızca)

akvat-ı yevmiyye

  • Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.

ale'l-ekser

  • Çoğunlukla, genellikle.

alel-ekser

  • Çoğunlukla.

alelekser

  • Çoğunlukla.
  • Çoğunlukla, ekseriyetle.

aras

  • Yorgunluk, bitkinlik.
  • Hayranlık.

areometre

  • yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.

ashab-ı kemal

  • Mükemmel ve olgunluk sahibi kimseler.

ashab-ı kemalat / ashâb-ı kemâlât / اَصْحَابِ كَمَالَاتْ

  • Kemâl ve olgunluk sahibi insanlar.
  • Ma'nevi olgunluk sahibi insanlar.

atalet / atâlet / عطالت

  • İşsizlik, tembellik, durgunluk.
  • Durgunluk. (Arapça)
  • Tembellik. (Arapça)

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

bakalorya

  • Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması. (Fransızca)

batalet / batâlet

  • İşsizlik, durgunluk.

bedaat / bedâat

  • Güzellik, yenilik, özgünlük.

beraat

  • Temizlik, arılık.
  • Olgunluk, güzellik.

besatet

  • Basitlik. Düzgünlük. Sadelik. Düzlük.
  • Dilde düzgünlük.

betalet / betâlet

  • İşsizlik, durgunluk.

bidanet

  • Semizlik, besililik, yoğunluk.

bilmutabakat

  • Tam bir uygunlukla birebir.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Rusça: "Çoğunluk"

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

bolşevizm / بُولْشَوِيزِمْ

  • Çoğunlukçu

bostan-ı kemalat / bostan-ı kemâlât

  • Olgunluklar bostanı, mükemmellikler bahçesi; yani mükemmelliklerin yetişip olgunlaşmasına vesile olan ortam.

büht

  • İftira, isnad edilen yalan.
  • Bir seyyarenin bir günlük hareketi.

büluğ / bülûğ

  • Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur.
  • Yaklaşıp çatma.
  • Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme.
  • Yaklaştırma.

cemmigafir

  • Ekseriyet, çoğunluk.

ceraid-i yevmiyye

  • Günlük gazeteler.

cevdet / جودت

  • İyilik. (Arapça)
  • Olgunluk. (Arapça)
  • Tazelik. (Arapça)

cezalet / cezâlet / جزالت

  • Akıcılık, düzgünlük. (Arapça)

cihet-i muvafakat

  • Uygunluk yönü.

çile / چله

  • Kırk günlük ibadet. (Farsça)
  • Sıkıntı, azap. (Farsça)
  • İplik demeti. (Farsça)

cumhur / cumhûr / جمهور / جُمْهُورْ

  • Halk, çoğunluk.
  • Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
  • Halk, çoğunluk.
  • Çoğunluk.
  • Çoğunluk, topluluk.

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

dürüşti / dürüştî

  • Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk. (Farsça)

ehl-i kemal / ehl-i kemâl / اَهْلِ كَمَالْ

  • Ma'nevî olgunluk ve mükemmellik sâhibleri.

ekser-i mutlak / اَكْثَرِ مُطْلَقْ

  • Genel çoğunluk.
  • Büyük çoğunluk.

ekseri / ekserî

  • Çoğunlukla.
  • Çoğunlukla.

ekseriya / اَكْثَرِيَا

  • Çoğunlukla.
  • Ekseriyetle, çoğunlukla.
  • Çoğunlukla.

ekseriyet / اَكْثَرِيَتْ

  • Çoğunluk.
  • Çoğunluk.
  • Çoğunluk.

ekseriyet-i azime / ekseriyet-i azîme

  • Büyük çoğunluk.

ekseriyet-i masum / ekseriyet-i mâsum

  • Günahsız, mâsum çoğunluk.

ekseriyet-i mutlaka / اَكْثَرِيَتِ مُطْلَقَه

  • Büyük çoğunluk.
  • Büyük çoğunluk.

ekseriyetçe

  • Çoğunlukla.

ekseriyetle

  • Çoğunlukla.
  • Çoğunlukla.

ekseriyyet / اكثریت

  • Çoğunluk. (Arapça)

ekseriyyet-i mutlaka / اكثریت مطلقه

  • Çoğunluk.

enmuzec-i kemal / enmûzec-i kemâl

  • Yüksek fazilet ve olgunluk örneği.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

erbain / erbaîn / اَرْبَع۪ينْ

  • Tasavvufta kırk günlük çile.

erzani / erzanî

  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk. (Farsça)

esabi' / esabî'

  • (Tekili: Üsbu') Haftalar, yedi günlük zamanlar.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

eşhür-ül-hacc

  • Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.

eyne

  • Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır).
  • Zaman. An.
  • Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.)

fazl

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

fedame

  • Yorgunluk.
  • Tembellik.

fesahat / فصاحت

  • Fasihlik, dilde düzgünlük. (Arapça)

fesahat-i harika

  • Sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

füru-mandegi / füru-mandegî

  • Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik. (Farsça)

gafa

  • Her şeyin kemi ve yaramazı.
  • Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)

galiben

  • Çoğunlukla.

gaybi tevafuk / gaybî tevafuk

  • Gaybî ve mânevî bir yardım sonucu oluşan tevafuk, uygunluk.

gazete

  • Genellikle günlük çıkan ve büyük boy olan neşriyat organı. (Fransızca)

gevedan

  • Çoğunlukla Van, Hakkari ve Şırnak illerinde yaşamakta olan aşiretlerden birisi.

gılaz

  • Yoğunluk, koyuluk.

gılzet / غلظت

  • Yoğunluk. (Arapça)
  • Kabalık. (Arapça)
  • Kalınlık. (Arapça)

gurre-i garra

  • Bir günlük hilâl.

hacegan yolu / hâcegân yolu

  • Daha çok nübüvvet kemâlâtına (olgunluklarına, üstünlüklerine) kavuşturan Hazret-i Ebû Bekir'den gelen yolun, Yusuf-ı Hemedânî hazretlerinden îtibâren aldığı isim. Bu yol sonradan Nakşibendiyye adını almıştır.

hadd-i kemal / hadd-i kemâl

  • Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
  • Olgunluk ve mükemmellik sınırı, seviyesi.

hafta

  • Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet. (Farsça)

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

hamsin / hamsîn

  • Elli.
  • Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış.

hasafet

  • Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.

havadis-i yevmiye / havâdîs-i yevmiye

  • Günlük hâdiseler, olaylar.

hedne

  • Sükun, sessizlik, durgunluk.

hefte

  • Yedi günlük müddet olan hafta.

hezimet / hezîmet

  • Bozgunluk, mağlubiyet.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.

humud / humûd

  • Durgunluk, uyuşukluk; bir mâni olmadığı halde bekârlığı istemek. Şehvet ve iffetin azlığı.

hüsn-ü kemal / hüsn-ü kemâl

  • Güzel kemâl, olgunluk.

hüsn-ü tenasüp

  • Güzel bir uygunluk.

hüsn-ü vifak

  • Uygunluğun güzelliği, güzel uygunluk.

husure

  • Yoğunluk, kalınlık. Sütün yoğurt olması.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

ıh

  • Deveyi çökertmek için kullanılır sestir.
  • Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.

ıhlamak

  • Ih diyerek deveyi çökertmek.
  • Ih diyerek yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermek.

imtila'

  • Dolma. Dolgunluk.
  • Tıb: Kan durma, kan toplanma.

inbihar

  • Yorgunluktan dolayı nefes kesilip soluk soluğa kalma.

insicam / insicâm / اِنْسِجَامْ

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.
  • Düzgünlük, uyumluluk.
  • Düzgünlük.
  • Düzgünlük.

insicam-ı ecmel / insicâm-ı ecmel / اِنْسِجَامِ اَجْمَلْ

  • Çok güzel düzgünlük, uyumluluk.
  • En güzel düzgünlük.

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

intişar

  • Dağılmak. Yayılmak. Üremek.
  • Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.

intizam / intizâm / اِنْتِظَامْ

  • Düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
  • Düzen, düzgünlük.

intizām / اِنْتِظَامْ

  • Düzgünlük.

intizam-ı ekmel / intizâm-ı ekmel / اِنْتِظَامِ اَكْمَلْ

  • En mükemmel düzen, düzgünlük.

intizam-ı faik / intizâm-ı fâik / اِنْتِظَامِ فَائِقْ

  • En yüksek (derecede) düzen, düzgünlük.

intizam-ı mutlak / intizâm-ı mutlak / اِنْتِظَامِ مُطْلَقْ

  • Mutlak düzen, düzgünlük.

irfan / irfân

  • Bilme, anlama, zihni olgunluk.

istidad-ı kemal / istidad-ı kemâl

  • Mükemmellik ve olgunluk yeteneği.

istidadat-ı kemal / istidâdât-ı kemâl

  • Mükemmellik ve olgunluk yetenekleri, çekirdekleri.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

it'ab

  • Yormak. Yorgunluk vermek. Sıkıntı vermek.

jurnal

  • Günlük, ispiyon.

kabe-i kemalat / kâbe-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin kâbesi, olgunlukların merkezi.

kaziye-i makbule

  • Çoğunluk tarafından kabul edilen önerme, hüküm.

keffaret-i halk

  • Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.

kelal / kelâl

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç.
  • Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.

kelal-aver / kelâl-âver

  • Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu. (Farsça)

kelal-bahş / kelâl-bahş

  • Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren. (Farsça)

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kell

  • (Çoğulu: Külul) Ağırlık.
  • Yorgunluk.
  • Ufak taneli yağmur.
  • Yetim.
  • Semizlik, besililik.
  • Cibinlik dedikleri ince örtü.

kemal / kemâl / كمال

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.
  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.
  • Olgunluk, mükemmellik, eksiksiz olma, fazîlet.
  • Olgunluk, erginlik, tamlık.
  • Olgunluk, mükemmellik. (Arapça)

kemal-i intizam / kemâl-i intizâm / كَمَالِ اِنْتِظَامْ

  • Tam bir düzen, düzgünlük.

kemal-i münasebet / kemâl-i münasebet

  • Mükemmel bir uygunluk.

kemal-i tam / kemâl-i tam

  • Tam bir mükemmellik, olgunluk.

kemal-i tenasüb / kemâl-i tenasüb

  • Tam bir uygunluk.

kemalat / kemâlât

  • Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.
  • Olgunluklar, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri.
  • Kemâller, olgunluklar.

kemalat-ı şahsiye / kemâlât-ı şahsiye

  • Şahsî olgunluklar, faziletler, güzellikler.

kemalat-ı vicdaniye / kemâlât-ı vicdaniye

  • Vicdanî ve ruhî olgunluklar.

kemalat-ı vilayet / kemâlât-ı vilâyet

  • Evliyâlığa âit üstünlükler, olgunluklar.

kesad / kesâd

  • Durgunluk.

kesafet / kesâfet / كثافت / كَثَافَتْ

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.
  • Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak.
  • Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.
  • Yoğunluk, katılık.
  • Yoğunluk.
  • Yoğunluk. (Arapça)
  • Çokluk. (Arapça)
  • Şeffaf olmama, yoğunluk ve katılık.
  • Şeffaf olmama, yoğunluk ve katılık.

kesat

  • Kötü gidiş, durgunluk.

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.

keselan

  • Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

kihal

  • (Tekili: Kehl) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.

kısm-ı a'zam / قِسْمِ اَعْظَمْ

  • Büyük çoğunluk.

kısm-ı ekseri / kısm-ı ekserî

  • Çoğunluk, büyük bir kısmı.

kıvam / kıvâm

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.
  • Olgunluk, tav, dik, direk.

küfüvv-ü şer'i / küfüvv-ü şer'î

  • Şeriatın eşler arasında uygun gördüğü denklik; birbirine uygunluk.

kühulet

  • Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.
  • Orta yaşlılık, olgunluk çağı.

külfet

  • Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak.
  • Merâsim.

kündür

  • (Çoğulu: Kenadir) "Günlük" denilen nesne.
  • Şişman ve kısa boylu kimse.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.
  • Büyük çuval.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

latif tevafuk

  • İnce mânâlar içeren hoş, güzel uygunluk.

lefef

  • Pelteklik, kekemelik.
  • Yorgunluk.
  • Besililik, semizlik.

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

liyakat / liyâkat

  • Layıklık, uygunluk.

lügub

  • Yorgunluk, açlık, meşakkat. Ta'b.

ma'd

  • Taze hurma.
  • Taze ot.
  • Yumuşak.
  • Yoğunluk, gılzat.
  • Gitmek.
  • Çekmek.

ma'kuliyet

  • Akla uygunluk, mantıki oluş.
  • Menkul olmayış.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

makuliyet / mâkuliyet / mâkûliyet

  • Akla uygunluk.
  • Akla uygunluk.

mavudieleh / mâvudieleh

  • Varlık gayesine uygunluk.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

meftuniyet / meftûniyet

  • Tutkunluk, vurgunluk.

mehasin-i kemalat / mehasin-i kemâlât

  • Olgunluk ve mükemmelliklerin güzellikleri.

mell

  • Küsmek, darılmak.
  • Yorgunluk.
  • Kakma, dürtmek.
  • Mahzun olmak, kederli olmak.
  • Hamuru külün içinde pişirmek.

menzil

  • Yollardaki konak yeri.
  • Ev.
  • Bir günlük yol, konak.
  • Mesafe.

merhale

  • (Rihlet. den) Menzil. Konak.
  • İki konak arası mesafe.
  • Bir günlük yol.
  • Derece, kademe.

mertebe-i kemal / mertebe-i kemâl

  • Olgunluk, mükemmellik mertebesi.

mesgabe

  • Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.

meşruiyet / meşrûiyet

  • Dine uygunluk.

met'abe

  • (Çoğulu: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.

metaib

  • Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler.

metaib-i sefer

  • Muhârebe veya yol yorgunlukları.

mia

  • Günlük adı verilen zamk.

mibzele

  • (Çoğulu: Mebazil) Her gün giyilen kaftan, günlük elbise.

mikyas-ül mayiat / mikyas-ül mâyiat

  • Sıvıların yoğunluk derecesini ölçen âletin adı.

miladi yıl / mîlâdî yıl

  • Hazret-i Îsâ'nın doğduğu iddiâ edilen yılı başlangıç kabûl eden ve 365,242 günlük güneş yılını esas alan takvim senesi.

miskin / miskîn

  • Bir günlük nafakasından (yiyeceğinden, giyeceğinden) fazla bir şeyi olmayan müslüman.
  • Dervîş. Miskîn Yûnus var yârına, Koma bugünü yârına, Yârın Hakk'ın dîvânına, Varam Allah deyü deyü!..

muadelet / muâdelet

  • Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
  • Eşitlik, denklik, karşılıklı denge ve uygunluk.

müddet-i sefer

  • Orta hâlli bir gidiş ile üç günlük yol, mesâfe.

muhayyirülukul / muhayyirülukûl / محيرالعقول

  • Akıllara durgunluk veren. (Arapça)

mukarenet

  • (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek.
  • Bitişmek. Birleşmek.
  • Uygunluk.
  • Bir yere gelmek.
  • Bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.

mukteza-yı hale mutabakat / muktezâ-yı hâle mutabakat

  • Hâlin icabına ve gereğine uygunluk.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

münasebat / münâsebât

  • Uygunluklar, ilgiler.

münasebat-ı tevafukıyet / münâsebât-ı tevafukıyet

  • Uygunluk arz eden münâsebetler, bağlantılar.

münasebet / münâsebet / مناسبت

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.
  • Uygunluk, ilgi.
  • Uygunluk.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

müsaif

  • İş bitiren, uygunluk gösteren.

müşakele

  • Benzeme, uygunluk, şekilce bir olma.

müşakelet

  • Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş.
  • Cinsiyet birliği.
  • Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.

müt'ib

  • Yorgunluk veren, yoran.

mutabaat / mutâbaat

  • Uyum, uygunluk.

mutabakat / mutâbakat / مُطَابَقَتْ

  • Uygunluk.
  • Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.

mütehazib

  • Biribine muvâfık olmak, uygunluk.

mütekamilane / mütekâmilâne

  • Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla. (Farsça)

mütetabıkan

  • Birbirine uygunluk içinde.

mutlak kemal / mutlak kemâl

  • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

müvademe

  • Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.

müvaeme

  • Muvâfakat, uygunluk.

muvafakat / muvâfakat / مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
  • Uygunluk; bir durumu uygun görme.
  • Uygunluk, uygun bulma.
  • Uygunluk.

muvafakat-i adediye

  • Sayıca meydana gelen uygunluk, denklik.

muvafakat-ı maneviye / muvafakat-ı mâneviye

  • Mânevi uygunluk, denklik.

müvatat

  • Muvafakat, uygunluk.
  • Boyun eğmek, itaat etmek.

muvazenet

  • Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek.
  • Düşünmek.
  • İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.

nazc

  • Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme.
  • Büluğa erme. Bâliğ olma.

nisab-ı ekseriyet

  • Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.

nisbet-i adediye

  • Sayısal uygunluk oranı.

nizam / nizâm

  • Düzen, uygunluk.

nokta-i telaki / nokta-i telâki

  • Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri.
  • Münâsebet. Uygunluk.

ömr-ü galibi / ömr-ü galibî

  • Çoğunlukla yaşanılan ömür süresi.

pencruze

  • Beş günlük. (Farsça)
  • Süreksiz, pek az. (Farsça)

perişani / perişanî

  • Perişanlık, dağınıklık. (Farsça)
  • Düzensizlik, bozgunluk. (Farsça)
  • Yoksulluk, fakirlik. (Farsça)

puhtegi / puhtegî

  • Olgunluk, kemalât, pişkinlik. (Farsça)

ra'san

  • Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.

riayet

  • Uyma, uygunluk.

rükud

  • Durgunluk. Durgun olma.

rükudet

  • Durgunluk, durulma.

rüşd

  • Doğru yolu bilme, olgunluk.

rüşeda

  • (Tekili: Reşid) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri.

ruzmerre

  • Her günkü. Her günlük. (Farsça)

ruzname / ruznâme / rûznâme

  • Vakit cetveli, takvim.
  • Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt.
  • Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı.
  • Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
  • Günlük.
  • Günlük, olayların zaman sırasına göre yazıldığı defter, takvim.
  • Günleri gösteren yazı, takvim, günlük yazı.

sadi'

  • Sabah vakti.
  • Koyun ve deve bölüğü.
  • Yedi günlük oğlan.

sahib-i kemal / sâhib-i kemâl / صَاحِبِ كَمَالْ

  • Manevî olgunluk ve makam sahibi.

salah / salâh / صلاح

  • Hayırlı olma, iyilik, düzgünlük.
  • Düzgünlük, yolunda gitme. (Arapça)
  • Barış. (Arapça)
  • Dine bağlılık. (Arapça)

salihlik / sâlihlik

  • Dinin emir ve yasaklarına uygunluk.

şart-ı kemal / şart-ı kemâl

  • Mükemmellik, olgunluk şartı.

şayestegi / şayestegî

  • Uygunluk, liyâkat. (Farsça)

şaygani / şayganî

  • Çokluk, bolluk, mebzuliyet. (Farsça)
  • Münasiblik, lâyıklık, uygunluk. (Farsça)

sazkari / sazkârî

  • Uygunluk, muvafakat. (Farsça)

şebaat

  • Dolgunluk, tokluk.

sebeb-i izzet ve kemal

  • Değer, itibar ve olgunluk sebebi.

şehr

  • Ay. 30 günlük süre.
  • Ay. 30 günlük zaman.
  • Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek.

sekenat / sekenât

  • Oturumlar; bir yerde kalıp ikamet etme halleri; Durgunluklar.

sekte / سكته

  • Durma, kısılma.
  • Kanın birdenbire durması.
  • Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak.
  • Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
  • Durma. (Arapça)
  • Kesilme. (Arapça)
  • Sekte vermek: Durgunluk vermek, sekteye uğratmak. (Arapça)

selahiyet / selâhiyet

  • Yetki; uygunluk.

şems-abad

  • Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer. (Farsça)

şesel

  • Yoğunluk.

sevadıazam / sevâdıâzam

  • İnsanların ekseriyeti, büyük çoğunluk.

şiddet-i tenasüp / şiddet-i tenâsüp

  • Büyük uyum, tam bir uygunluk.

silsile-i tefekkür

  • Tefekkür mânâları ve ifadeleri bulunan ve günlük olarak tekrarlanan bölümlerin zincirleme devam etmesi.

şimendifer-i kemalat / şimendifer-i kemâlât

  • Kemâlât treni, olgunluk ve mükemmellikler treni.

sinn-i kemal / sinn-i kemâl / سِنِّ كَمَالْ

  • Olgunluk yaşı.
  • Olgunluk yaşı.

sırr-ı tevafuk

  • Uygunluk, denklik sırrı.

şühur

  • (Tekili: şehr) Aylar. 30 günlük müddetler.

sükun / sükûn

  • Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik.
  • Dinmek, kesilmek.
  • Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması.
  • Durgunluk, dinme.
  • Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.

sükun-u mutlak / sükûn-u mutlak

  • Mutlak hareketsizlik, durgunluk.

sükunet / sükûnet

  • Sakinlik, durgunluk.
  • Vakarlılık, ciddiyet.
  • Durgunluk. Rahatlık.
  • Hareketsizlik.
  • Durgunluk, hareketsizlik.

taab / تعب

  • Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
  • Sıkıntı, zahmet. (Arapça)
  • Yorgunluk. (Arapça)

taab-aver / taab-âver

  • Yorgunluk veren. (Farsça)

taab-ı dimaği / taab-ı dimağî

  • Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.

tabakat-ı ehl-i kemal / tabakat-ı ehl-i kemâl

  • Olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları.

tabakat-ı kemal ve muhabbet / tabakat-ı kemâl ve muhabbet

  • Sevgi ve olgunluk tabakaları, katmanları.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

tecanüs

  • Bir cinsten olma.
  • Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.

tenasüb / tenâsüb / تناسب

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk.
  • Uygunluk. (Arapça)
  • Orantı. (Arapça)

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tetabuk / tetâbuk

  • Uygunluk.

tetabukat / tetâbukât

  • Uygunluklar.

tetabukat-ı riyaziye

  • Sayısal denklik, uygunluk.

tevafuk / tevâfuk / توافق

  • Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
  • Uygunluk.
  • Birbirine uygunluk.

tevafuk etme

  • Uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u acibe

  • Hayret verici, şaşırtıcı uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevafuk-u hakikiye

  • Gerçek uygunluk, denk gelme.

tevafuk-u latife / tevafuk-u lâtife

  • Güzel tevafuk, uygunluk.

tevafuk-u manevi / tevafuk-u mânevî

  • Mânevî uygunluk.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

tevafukat / tevâfukât

  • (Tekili: Tevâfuk) Uygunluklar. Tevafuklar.
  • Uygunluklar.

tevafukat-ı acibe

  • Şaşırtıcı uygunluklar.

tevafukat-ı gaybiye

  • Gaybî ve mânevî bir inâyet eseri olan tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı harfiye

  • Harflerin sıralanışındaki tevafuklar, münasebetler, uygunluklar.

tevafukat-ı kur'aniye / tevâfukat-ı kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerim'deki tevafuklar, uygunluklar.

tevafukat-ı latife / tevafukat-ı lâtife

  • İnce ve güzel uygunluklar, uyumluluklar.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.
  • Uyum, uygunluk. İki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.

umur-u mütenasibe

  • Aralarında uygunluk ve münasebet bulunan şeyler.

umur-u mütezadde

  • Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.

üsbu'

  • Hafta. Yedi günlük zaman.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

vakıa mutabakat / vâkıa mutabakat

  • Gerçekleşen olaylarla uygunluk.

vakıa mutabık / vâkıa mutabık

  • Gerçekleşen bir olayla uygunluk.

vech-i muvafakat / vech-i muvâfakat / وَجْهِ مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk yönü.

vech-i tevfik

  • Uygunluk yönü.

vefk

  • Ebced ve cifir ilmi çerçevesinde, bir takım sırlara işaret eden uygunlukların bulunduğu tevafuk sistemini gösteren tılsımlı kare alan.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

yekruz

  • Bir günlük. Geçici, muvakkat. (Farsça)

yevmi / yevmî / يَوْم۪ي / یومى

  • Günlük.
  • Günlük. Güne ait.
  • Günlük.
  • Günlük, gündelik. (Arapça)

yevmiye / يَوْمِيَه

  • Gündelik. Bir günlük çalışmanın neticesi alınan ücret.
  • Günlük hadiseleri günü gününe kaydetmeğe yarıyan defter, gazete.
  • Günlük.
  • Günlük.

yevmiye ve seneviye

  • Günlük ve yıllık.

zahmet

  • Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk.
  • Zor, güç.

zemin ü zaman

  • Vakit ve yer.
  • Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.