LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Görünüş ifadesini içeren 111 kelime bulundu...

ahval-i zahiriye / ahvâl-i zahiriye

  • Dış görünüşe ait haller, durumlar.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Varlıkların kendilerinin değil de sûretlerinin, görünüşlerinin bulunduğu âlem.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

batıni / batınî

  • İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit.
  • Tas: Bâtiniyyeden olan.

cazib

  • Çekici, cazibeli.
  • Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.

çehre

  • Vech, yüz, surat. (Farsça)
  • Mc: Surat asmak, dargınlık. (Farsça)
  • Görünüş, şekil, zahir. (Farsça)

cemal-i suret / cemâl-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Görünüş güzelliği.
  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cereyan-ı suri / cereyan-ı surî

  • Görünüşteki akım, dönüş.

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

ela'

  • Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.

elvah-ı alem / elvah-ı âlem

  • Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.

elvan

  • (Tekili: Levn) Renkler. Muhtelif görünüşler.

endam

  • Beden. Vücud. (Farsça)
  • Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. (Farsça)
  • Letafet. İntizam ve üslub. (Farsça)

ene'l-hak

  • Hallâc-ı Mansûr tarafından "Ben yokum, Hak teâlâ vardır." mânâsında söylendiği hâlde, görünüşte; "Ben Hak'kım" manasına alınan söz.

fakfon

  • Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.

fünun-u tabiiye

  • Tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet.
  • Cezbe.
  • Dert, keder, elem.
  • Mecâl. Kuvvet.
  • Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken
  • Durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.

hazannüma

  • Sonbahar görünüşlü. (Farsça)
  • Mc: Hüzün ve keder verici. (Farsça)

hey'at / hey'ât / هَيْئَاتْ

  • Umûmî görünüş.

hey'et / هيئت / هَيْئَتْ

  • Şekil, suret.
  • Görünüş.
  • Durum.
  • Şekil. Suret. Görünüş.
  • Birlik teşkil eden şahısların mecmuu.
  • Gök ve yıldız ilmi. Astronomi.
  • Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.
  • Ekip. (Arapça)
  • Dış görünüş. (Arapça)
  • Kurul. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)
  • Astronomi. (Arapça)
  • Görünüş, bir topluluğun tamamı.

hey'et-i mecmua / hey'et-i mecmûa / هَيْئَتِ مَجْمُوعَه

  • Topyekün görünüş.

heyat / heyât

  • Biçimler, görünüşler, topluluklar.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

hikmet-i muzahrefe

  • Görünüşte güzel ve süslü, gerçekte içi boş ve çürük felsefe.

hilye

  • Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz.
  • Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet.
  • Suret. Hey'et. Görünüş.

hilye-i nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sûret ve görünüşü.

hilye-i seadet / hilye-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem görünüşü veya O'nun görünen bütün uzuvlarının şeklini, sıfatlarını, isimlerini ve güzel huylarını anlatan yazılar. Süslü levhalar üzerine yazılan bu yazılara Hilye-i şerîf de denir.

hükema ve ulema-yı zahiri / hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî

  • Zahire ve dış görünüşe göre hüküm veren alimler ve filozoflar.

hüsn-ü suret

  • Dış görünüşteki güzellik.

hüviyet-i suriye

  • Görünüşteki şahsiyet.

i'tibar-ı suret

  • Surete itibar etme, görünüşe değer verme.

ihtişam

  • Debdebe. Şanlı görünüş.
  • Etbâ dairesi ve takımının kalabalığı.
  • Görkem, etkileyici görünüş.

ilm

  • Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak. Cehlin zıddı.
  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Her şeyi bilmesi.
  • Bir şeyin sûretinin, görünüşünün zihinde şekillenmesi, bilme, bilgi.

ısfirar-ı şems

  • Güneşin sararmış gibi görünüşü.

kamet-i merdane-i istidad-ı milliye / kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye

  • Millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu.

kerih-ül manzar

  • Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.

kıyafet

  • Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri.
  • Bir kimsenin giydiklerinin bütünü.
  • Heyet, şekil, suret.
  • Feraset.
  • Bir kimsenin ardınca olmak.

lezzet-i zahiriye / lezzet-i zâhiriye

  • Dış görünüşteki lezzet.

lisan-ı hal

  • Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi.

mahzar / محضر

  • (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş.
  • Huzur yeri. Büyük bir insanın önü.
  • Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe.
  • Mahkeme sicili.
  • Huzur, kat. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)

makta'

  • Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri.
  • Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü.
  • Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

manzar / منظر

  • (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
  • Seyir yeri. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)
  • Yüz. (Arapça)

manzara

  • Görünüş.

menazır

  • Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler.

mir'at-ül ayn

  • Bir şeyin dış görünüşü.

mümevveh

  • Sahte, samimi olmayan, içten değil. Görünüşte haklı olan. Gösterişle alâkadar.

mümevvehat / mümevvehât

  • Hayâli, görünüşe göre haklı olanlar.

münafık / münâfık

  • İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr.
  • Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden.
  • Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.
  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.

mürevva'

  • Aklı, fikri, görünüşü ve düşünüşü sağlam olan kimse.

nazar-ı maddi / nazar-ı maddî

  • Olayları ve varlıkları sadece dış görünüşüne göre değerlendirme.

nikmanzar

  • (Nîk-manzar) Görünüşü ve manzarası güzel olan. (Farsça)

nümayiş / nümâyiş

  • .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
  • Gösteriş, görünüş, miting.
  • Yalandan gösteriş, göz boyama.

resmen

  • Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından.
  • Kat'i olarak anlaşıldığına göre.
  • İsteye isteye. Bile bile.
  • Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak.

revhaniyet

  • Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

safsata / سَفْسَطَه

  • Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.
  • Görünüşte doğru gibi göründüğü halde gerçekte yanlış olan kıyas.

şahs-ı suri / şahs-ı surî

  • Görünüşteki maddî şahıs.

şaşaa-i suriye / şâşaa-i suriye

  • Görünüşteki parlaklık ve gösteriş.

sathi / sathî

  • Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.

sebeb-i zuhur

  • Ortaya çıkış ve görünüş sebebi.

şekil

  • (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül.
  • Şebih ve misil.
  • Hey'et.
  • Suret. Surette benzerlik.
  • Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey.
  • Muhtelif, müşkil işlerin her biri.
  • Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti.
  • Geo: Bi

şekli / şeklî

  • Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.

semacet

  • Kötü görünüş, çirkinlik.
  • Söz çirkinliği.
  • Kabahat.

sima-yı veçhi / sima-yı veçhî

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

sima-yı veçhiye

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

simaca

  • Görünüş bakımından.

suret / sûret / صُورَتْ

  • (Çoğulu: Sur - Suver) Biçim, görünüş.
  • Kılık. Tarz.
  • Yol. Gidiş. Hal.
  • Tasvir. Dıştan görünen şekil.
  • Çare.
  • Tasvir, resim.
  • Kopya, nüsha.
  • Dıştan görünen şekil, dış görünüş.
  • Şekil, biçim, görünüş.
  • Görünüş.

suret-i basitane-i zahirane / suret-i basitâne-i zahirâne

  • Görünüşteki basit şekil.

suret-i cismaniye / suret-i cismâniye

  • Cisme ait şekil; bedenî görünüş.

suret-i hakiki / suret-i hakikî

  • Gerçek görünüş.

suret-i insaniye

  • İnsanî görünüş, insan şekli.

suret-i mülevves

  • Kirli ve çirkin görünüş.

suret-i muntazama

  • Düzenli, intizamlı suret, görünüş.

suret-i rahman / suret-i rahmân

  • Cenab-ı Allah'ın sureti, görünüşü.

suret-i zahire / suret-i zâhire

  • Dış görünüş.

suret-i zahiri / suret-i zâhirî / sûret-i zâhiri

  • Dış görünüş.
  • Dış görünüş.

suret-i zahiriye

  • Dış görünüş.

suret-perestlik / sûret-perestlik

  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek.
  • Resimlere meftuniyet.
  • Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, rûhuna va mânâsına kıymet vermemek.

sureta / suretâ / sûreta / sûretâ / صورتا

  • Biçim, görünüş itibariyle.
  • Görünüşte. Zâhiren.
  • Görünüşte, şeklen.
  • Görünüşte, görünüş olarak.
  • Görünüşte. (Arapça)

sureten / sûreten

  • Görünüş itibarıyle.
  • Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
  • Görünüşte.
  • Sûretçe, biçimce, görünüşte.

suretperest / sûretperest

  • Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. (Farsça)
  • Resimleri çok seven ve meftun olan. (Farsça)
  • Dış görünüşe, fotoğraflara aşırı önem veren.

suretperestlik

  • Surete tapmak, görünüşe çok değer vermek, fotoğrafa tapmak.

suri / surî / sûrî

  • Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
  • Dış görünüşe ait, görünüşte.
  • Surete ait, görünüşe ait. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.
  • Sûrete ait, görünüşte.
  • Görünüşte.

tal'at

  • Vecih, yüz. Çehre.
  • Görünüş. Görüşmek.
  • Güzellik.
  • Görmek.
  • Bir şeye çok rağbet etmek.

tefavüt-ü cismi / tefâvüt-ü cismî

  • Görünüşteki farklılık.

tehekküm

  • İstihza.
  • Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta alaydan ibaret olan eğlenme.
  • Edb: Tarizin tesirli olan kısmı.
  • "Hekeme"den:
  • Alay etme, eğlenme.
  • Görünüşte ciddi, hakikatte alaydan ibaret olan eğlenme.

tezahürat / tezahürât

  • (Tekili: Tezahür) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.

tezahürat-ı cemaliye / tezahürat-ı cemâliye

  • Allah'ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri.

tezyinat-ı zahiri / tezyinat-ı zahîri

  • Dış görünüşte bulunan süslemeler.

timsal-i suret

  • Görünüş nümunesi.

ulema-i ehl-i zahir / ulema-i ehl-i zâhir

  • Dış görünüşe göre yorum yapan âlimler.

vahdani sima / vahdânî sima

  • Birlik içindeki sîma, görünüş.

vesait-i suriye

  • Görünüşteki vasıtalar, sebepler.

vesait-i zahiri / vesâit-i zâhiri

  • Dış görünüşte işleyen araçlar.

vücud-u zahiri / vücud-u zâhirî

  • Görünüşteki varlık.

zahir / zâhir / ظاهر

  • (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan.
  • Görünüşe göre.
  • Şüphesiz.
  • Suret. Dış yüz. Görünüş.
  • Anlaşılan.
  • Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Varlığında şek ve şübhe olmayan, her eserinde varlığına deliller, işâretler bulunan yüce Allah.
  • Açık, görünen, dış görünüş, insanın dış görünüşü.
  • Fıkıh usûlü ilminde; sevk edilmediği, kendisi için buyrulmadığı mânâ, açı
  • Ortaya çıkan, görünen, zuhur eden. (Arapça)
  • Belli, açık, aşikâr. (Arapça)
  • Sanırım (Arapça)
  • Görünüş, dış yüz. (Arapça)
  • Zâhir olmak: Ortaya çıkmak, görünmek, zuhur etmek. (Arapça)

zahir-perest / zâhir-perest

  • Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen. (Farsça)

zahirbin / zâhirbîn / ظاهربين

  • Sadece görünüşe bakan. (Arapça - Farsça)

zahirde / zâhirde

  • Görünüşte.

zahiren / zâhiren / ظاهرا / ظَاهِرًا

  • Dış görünüş itibariyle. Görünüşte.
  • Görünüşe göre.
  • Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi.
  • Görünüşte, görünüşe göre. (Arapça)
  • Görünüşe göre.

zahiri / zahirî / zâhirî / zâhîrî / ظاهری

  • Görünüşte.
  • (Zâhiriyye) Görünüşte olduğu gibi. Zâhire âit ve müteallik. Asıl ve hakiki olmayan.
  • Zâhiriyyun mezhebine âit olan.
  • Dış görünüşe ait.
  • Dış görünüş ile ilgili, görünüşteki. (Arapça)

zahiriyyat / zâhiriyyat

  • Dış görünüşler.

zahiriyyun / zâhiriyyun

  • Zahirciler, dış görünüşe aldananlar, dışa yansıyan yönlere göre hüküm verenler.
  • Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar.
  • İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.

zahirperest / zâhirperest / ظاهرپرست

  • Dış görünüşe kıymet veren.
  • Dış görünüşe önem veren.
  • Sadece dış görünüşe bakan. (Arapça - Farsça)

zahirperestane / zâhirperestâne

  • Dış görünüşe kıymet vererek.

zahirperestlik

  • Dış görünüşe değer verme.

zavahir

  • (Tekili: Zâhir) Görünüş. Dış görünüş.
  • Göze çarpan yerler. Yüksek yerler.

zevahir / zevâhir

  • Dış görünüş; dış görünüşten anlaşılan mânâlar.
  • Çiçekler, görünüşler.

zıll

  • Gölge, görünüş,