LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Gönü ifadesini içeren 320 kelime bulundu...

acizane / âcizâne / عاجزانه

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)
  • Acizce. (Arapça - Farsça)
  • Alçakgönüllüce. (Arapça - Farsça)

ahda'

  • Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.

ahfaz

  • (Ahfad) Alçak ve çukur yer.
  • Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.

ahna'

  • Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.

alaka / alâka

  • İlişik, rabıta, merbutiyet.
  • Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse.
  • Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)

ani

  • (Çoğulu: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü.
  • Köle
  • Meşgul.
  • Iztırab çeken. Muztarib.
  • İşçi.
  • Müfettiş.
  • Tahsildar. (Müennesi: Aniye)

ansamimilkalb / ansamîmilkalb / عن صميم القلب

  • İçtenlikle, canügönülden. (Arapça)

aram-ı can / ârâm-ı cân

  • Gönül rahatı.
  • Sevgili, sevilen güzel.

aram-ı dil / ârâm-ı dil

  • Sevgili, sevilen güzel.
  • Gönül rahatı.

asude-dili / asûde-dilî

  • Gönül rahatlığı. (Farsça)

azar-ı dil / azâr-ı dil

  • Gönül kırıklığı.

bagaj

  • Yolcu eşyası. (Fransızca)
  • Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu. (Fransızca)

bar-ı dil / bâr-ı dil

  • Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.

başıbozuk

  • Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır. (Türkçe)

basiret / basîret

  • Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.

basiret-i kalb

  • Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.

bast

  • Tasavvufta gönül ferahlığı, rûhen rahatlama. Sıkıntı ve gönül darlığının zıddı.

batın / bâtın

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.
  • Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

berş

  • Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. (Farsça)
  • Arzu, gönül isteği. (Farsça)

bey'

  • Satmak, satış yapmak, alış-veriş. İki kişinin mallarını gönül rızâsı ile değişmeleri.

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

bi-dil / bî-dil

  • Ürkek, korkak. (Farsça)
  • Âşık. (Farsça)
  • Kalbsiz, gönülsüz. (Farsça)
  • Nüktesiz. (Farsça)

birr

  • Temizlik.
  • Günahtan çekinmek.
  • Takvâ.
  • İn'âm ve ihsan etme.
  • Amel-i sâlih, iyi amel.
  • Koyunu sevketmek.
  • Gönül, kalb.
  • Tilki yavrusu.
  • Fâre.

can / cân

  • Hayat, ruh, gönül.

can ü dilden

  • Can ve gönül ile; içten gelerek, gönülden.

can ü gönülden

  • Candan, gönülden, kalbin bütün samimiyetiyle.

canfeza

  • Gönüle ferahlık veren, can artıran.
  • Ayın 23. gününe verilen ad.

canrüba

  • Gönül alan, gönül kapan dilber. (Farsça)

çeçek

  • Gül. Çiçek. (Farsça)
  • Gönül. (Farsça)
  • Çiçek hastalığı. (Farsça)
  • Vücutda çıkan ben. (Farsça)

cenan

  • Gönül. Ruh. Kalb. Can.

cerh

  • Yara.
  • Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak.
  • Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek.
  • Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek.
  • Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi.
  • Kesb u kâ

çeşm-i dil erbabı / çeşm-i dil erbâbı

  • Gönül gözü açık olanlar.

çeşmidil / çeşmidîl

  • Gönül gözü.

cilvesaz

  • Cilveli. Nazlı. Gönül alan. (Farsça)

civanmert

  • Yüce gönüllü, mert.

dag-ı dil / dâg-ı dil

  • Gönül yarası.

dag-zen

  • Damga vuran, nişan koyan. (Farsça)
  • Kalb kıran, gönül kıran. (Farsça)

daraa

  • Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak.
  • Emre uymak, muti olmak.
  • Zayıf ve zelil olmak.

demma'

  • Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse.

derd-i dil

  • Gönül tasası, gönül gamı.

derun / derûn / درون

  • İç, gönül.
  • İç, içerisi. (Farsça)
  • Gönül. (Farsça)

deruni / derunî

  • Gönülden, içten. (Farsça)

derviş / dervîş

  • Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbinden çıkarıp bütün âzâsıyla İslâm dîninin emir ve yasaklarına uyan, dünyâ malına gönül bağlamayan kimse.

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

dil / dîl / دل / دِلْ

  • Gönül, kalb, niyet. (Farsça)
  • Cesâret, yürek. (Farsça)
  • Mandıra, ağıl. (Farsça)
  • Gönül, kalb.
  • Gönül.
  • Gönül. (Farsça)
  • Gönül.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

dil-ara / dil-ârâ

  • Gönül avutan, gönül süsleyen.

dil-aram / dil-ârâm

  • Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. (Farsça)

dil-aver / dil-âver

  • Yiğit. Cesaretli. Yürekli. (Farsça)
  • Gönül alıcı. (Farsça)
  • Gönül alıcı.

dil-aviz / dil-âvîz

  • Gönül çeken, câzip.

dil-baz

  • Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. (Farsça)

dil-bend

  • Gönül bağlıyan, seven. (Farsça)

dil-ber

  • Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber. (Farsça)

dil-cuy

  • Gönül çeken, gönül arıyan. (Farsça)

dil-dade

  • Gönül vermiş, âşık. (Farsça)

dil-duz

  • Kalbe batan, gönül delen. (Farsça)

dil-düzd

  • Gönül çalan. (Farsça)

dil-efruz

  • (Dilfiruz) Kalbi yakan, gönül parlatıcı. (Farsça)

dil-gir

  • Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. (Farsça)
  • Gücenmiş olan, kırgın. (Farsça)

dil-güşa

  • İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkeb makam. (Farsça)

dil-hah

  • Gönül talebi, gönül arzusu. (Farsça)

dil-i avare / dil-i âvâre

  • Serseri gönül.

dil-i divane

  • Divâne gönül, deli gönül.

dil-i pür-ateş / dil-i pür-âteş

  • Ateşli gönül.

dil-i suzan

  • Yanık, ateşli gönül.

dil-i viran

  • Harap gönül, yıkık gönül.

dil-i zar / dil-i zâr

  • Zavallı gönül.

dil-kub

  • Gönül zedeliyen, vuran. (Farsça)

dil-nüvaz

  • Gönül okşayan.

dil-rüba

  • Gönül alan, gönül kapan. (Farsça)

dil-saz

  • Gönül yapan. (Farsça)

dil-sitan

  • Gönül alan. (Farsça)

dil-suz

  • Gönül yakan.

dilara / dilârâ / دل آرا

  • Gönül süsleyen. (Farsça)

dilaşub / dilâşûb / دل آشوب

  • Gönül karıştıran, sevgili. (Farsça)

dilaver / dilâver

  • Yiğit, cesaretli; gönül alıcı.

dilaviz / dilâvîz / دلاویز

  • Güzel, gönül çekici. (Farsça)

dilazar / dilâzâr / دل آزار

  • Gönül kıran, inciten. (Farsça)

dilbaz / dilbâz / دلباز

  • Gönül şenlendiren. (Farsça)

dilbend / دلبند

  • Gönül bağlanan, sevgili. (Farsça)

dilber / دلبر

  • Gönül alan güzel.
  • Gönül alan, güzel, sevgili. (Farsça)

dildar / dildâr / دلدار

  • Gönül tutan, sevgili. (Farsça)

dildüzd / دل دزد

  • Gönül hırsızı. (Farsça)

dile

  • Dil, gönül, kalb yürek. (Farsça)
  • Gönül sahibi. (Farsça)

dilefruz / dilefrûz / دل افروز

  • Gönül aydınlatan, sevgili. (Farsça)

dilfirib / dilfirîb / دل فریب

  • Gönül aldatan, sevgili. (Farsça)

dilgüdaz / dilgüdâz / دل گداز

  • Gönül eriten, yürek törpüsü. (Farsça)

dilkeş / دلكش

  • Cazibeli, gönül çekici. (Farsça)

dilnüvaz / دل نواز

  • Gönül okşayan. (Farsça)

dilrüba / dilrübâ / دلربا

  • Gönül hırsızı, gönül çalan. (Farsça)

dilşad / dilşâd

  • Gönül hoşluğu.

dilşikar / dilşikâr / دل شكار

  • Gönül avcısı. (Farsça)

ducret

  • Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret.

ef'ide

  • (Tekili: Fuâd) Kalbler. Gönüller.

ef'ide-i halise / ef'ide-i hâlise

  • Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

emzer

  • Katı gönüllü, katı kalbli kimse.

enderun / enderûn / اندرون

  • İç, dâhil.
  • Kalb, içyüz, gönül.
  • Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
  • İç, içerisi. (Farsça)
  • Harem dairesi. (Farsça)
  • Gönül, kalp. (Farsça)

enis-i dil

  • Gönül dostu.

erbab-ı dil / erbâb-ı dil

  • Gönül sâhipleri Erbab-ı kulûb, İbn-ül-Vakt.

erbab-ı kulub / erbâb-ı kulûb

  • Gönül sâhipleri. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (içerisinde bulundukları mânevî hallere dalıp kendilerini unutan) kimseler. Bunlara İbn-ül-vakt de denir.

ez-can ü dil

  • İçten gelerek, gönülden.

ez-dil

  • Gönülden.

ezdili can

  • (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.

fahri / fahrî

  • Karşılıksız, parasız, gönüllü olarak bir şeyi yapma.

fahriyyen

  • Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.

fedai komiteleri / fedâi komiteleri

  • Gönüllü silâhlı güçler.

fena / fenâ

  • Tasavvuf ilminde bir terim. Kendini yok görmek. Mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, mahlûkların (yaratılmışların) sevgi ve düşüncesini gönülden çıkarmak. Allahü teâlâyı çok zikir (anma) netîcesinde meydana gelen kendini unutma hâli.

ferag-ı bal / ferag-ı bâl

  • Gönül rahatı.

fettan

  • Fitne ve fesada teşvik eden, ayartan.
  • Cazibeli, gönül alıcı, oynak kadın.

firib

  • Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib : Gönül aldatan. Nazar-firib : Göz aldatan. (Farsça)

fuad / fuâd

  • Kalb, gönül, yürek.
  • Kalp, yürek, gönül.
  • Kalb, gönül.

fuadi / fuadî

  • Gönül ve kalble alâkalı.

fütuh

  • (Tekili: Feth) Fetihler.
  • (Çoğulu: Fütuhât) Açılmak.
  • Yardım.
  • Lütf-u İlâhîye ulaşmak.
  • Zafer. Galibiyet.
  • Açıklık. Gönül ferahlıkları.

gamze-i dil-duz

  • Gönül delen süzgün bakış.

gaşan

  • (Gaşayân) Gönül dönmek.
  • Akıl gidip, bihoş olmak.

gıll u gış

  • Aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı.
  • Gönül darlığı.
  • Kin ve hile. Hıyanet ve adavet.

gıllugış

  • Karar verememe, gönül sıkıntısı.

gına-yı kalb

  • Gönül zenginliği.

güşa

  • Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan. (Farsça)

güşad-ı dil

  • Gönül açılması. Gönlün refaha kavuşması.

güşayiş-i hatır / güşayiş-i hâtır

  • Gönül ferahlığı, iç açıklığı.

hadba'

  • Uzun boylu akılsız kadın.
  • Yumuşak gönüllülük.

hadı'

  • Alçaltıcı.
  • Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf.

hadika-yı ferahfeza / hadîka-yı ferahfeza

  • İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.

hadşe-i derun

  • İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.

hakalled

  • Dar gönüllü, bahil kimse.

haki-nihad / hakî-nihad

  • Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü. (Farsça)

hal ehli / hâl ehli

  • Hâli tavrı güzel olan gönül sâhibi kişi. Velî zat.

hal-i haşiane / hal-i hâşiâne

  • Huşu içinde, Allah'tan korkmayı ve alçakgönüllülüğü gösteren hal.

harhar

  • Devamlı arzu, sürekli istek. (Farsça)
  • Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. (Farsça)
  • Devamlı kaşıntı. (Farsça)

haşi'

  • Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden.
  • Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.

haşian / hâşian

  • Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.

haşmet

  • (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme.
  • Hiddet, kızgınlık.
  • Alçak gönüllülük.

hatır / hâtır / خاطر

  • Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
  • Akıl, zihin, hâl, gönül, değer.
  • Hatır, gönül. (Arapça)

hatır-ı na-şad / hatır-ı nâ-şâd

  • Tasalı ve kederli gönül.

hatır-nevaz

  • Gönüle okşayan, hatırnaz. (Farsça)

hatır-saz

  • Hatır yapan, gönül alan.

hatır-şiken

  • Gönül inciten, kalb kıran, hatır kıran. (Farsça)

hatır-şinas

  • Gönül alıcı, hatır alıcı. (Farsça)

hatırazar / hâtırâzâr / خاطر آزار

  • Gönül inciten, hatır kıran. (Arapça - Farsça)

hazane

  • Mc: Gönül, kalb, yürek.

hazi / hâzi / خاضع

  • Alçakgönüllü. (Arapça)

hazı' / hâzı'

  • (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.

hazıane / hâzıâne

  • Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.

heces

  • Gönüle düşen hatıralar.

hecs

  • Gönüle düşen hâtıralar.

hey'

  • Gönül dönmek.
  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Korkak olmak.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hizane

  • (Hizânet) Hazine, kıymetli mücevheratın saklandığı yer.
  • Hazinedarlık.
  • Mc: Kalb, gönül, hatır.

hoş

  • Gönül okşayan.

hubur

  • Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak.
  • Âlimler.
  • Sevinç, gönül ferahlığı.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hulus / hulûs

  • Halislik, saflık, gönül temizliği.
  • İçtenlik, gönülden gelen samimiyet.

hulus-i kalb

  • Kalbden, gönülden, içten samimiyet.

hüsn-i dilara / hüsn-i dilârâ

  • Gönül alıcı güzellik.

huşu / huşû / خشوع

  • Gönül alçaklığı, tevazu.
  • Korku ile sevgi arası durum, saygı.
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)
  • Tanrı'ya karşı korku ve saygı duyma. (Arapça)

huşu' / huşû'

  • Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
  • Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal.

huzu'

  • Mahviyet ve tevazu hali, alçak gönüllü olmak. Allah'ın azametini, celal ve cemalini, büyüklüğünü tahattur ve tefekkürden hâsıl olan, insandaki huzur ve huşu' hâli.

huzur / huzûr

  • Hazır olmak. Mevcud bulunmak.
  • Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak.
  • İbadet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı.
  • Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalbde bulunmaması.
  • Nezd, yan.
  • Rahat, gönül ferahlığı seâdet.

huzur-u kalb

  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

  • t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun.
  • Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek.
  • Karın, mide.
  • Kalb, vicdan, gönül.
  • Harem dairesi.
  • Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın.

ıdcar

  • Gönül kırmak. Iztırab vermek. Darıltmak.

iftikar

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.

ıhbat

  • Huşu ve tevazu' etmek, alçak gönüllülük yapmak.

ihşa'

  • Tevazu ve alçak gönüllülükle zorlama.

ihtida'

  • Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik.

ihtiza'

  • Tevazu. Gönül alçaklığı. Alçak gönüllülük.

iksa-yi kalb

  • Gönül sıkıntısı, iç darlığı.

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

iltifat / iltifât / التفات

  • Lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.
  • Dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Gönül alma. (Arapça)

iltifatat / iltifâtât

  • İltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.

iltifatkar / iltifatkâr

  • İltifat eden, mültefit. Hal hatır sorup gönül alan.

inbisat / inbisât

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.
  • Açılmak, yayılmak, açık yüzlü olmak, mütebessim çehreli, sevinçli olmak. Gönül açıklığı, kalb ferahlığı hâli.

inka-yı kalb

  • Kalb temizliği, gönül temizliği.

inşirah-ı sadır

  • Gönül ferahlığı.

inşirah-ı sadr / inşirâh-ı sadr / اِنْشِرَاحِ صَدْرْ

  • Gönül ferahlığı.

iradet

  • İrade, istek, dileme.
  • Gönül isteği.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istiğna / istiğnâ

  • Gönül tokluğu.
  • Gönül tokluğu, nazlanma, uzak durma.
  • İhtiyaç duymama, tok gönüllülük.

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.

istihza'

  • (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.

istimale

  • Avutmak. Meylettirmek. Cezbettirmek.
  • Gönül almak. Çok mal sahibi olmak.

işve

  • Güzellerin gönül çeken naz ve edâsı. Gönül çekici tavır.

itikad / îtikâd

  • Gönülden inanma.

itmi'nan / itmi'nân

  • Emin olma, güvenme. Kalbin mutmain olması. Gönülden inanma.

itminan-ı kalb

  • Kalbden ve gönülden inanma.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

ıyaf

  • Gönül dönmek.
  • Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek.
  • Tiksinmek, iğrenmek.

kabb

  • İnce belli olmak.
  • Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi.
  • Makara ortasındaki ağaç.

kalak / kalâk

  • Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık.
  • Zahmet. Meşakkat.
  • Gönül sıkıntısı.

kalb / قلب

  • Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek.
  • Gönül.
  • Herşeyin ortası.
  • Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme.
  • İmanın mahalli.
  • Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb i
  • Gönül. Yürek denilen, et parçasına yerleştirilmiş nûrânî ve mânevî kuvvet.
  • Tasavvuf yolunda birinci mertebe.
  • Duyguların sultanı, gönül.
  • Yürek. (Arapça)
  • Gönül. (Arapça)

kalb huzuru / kalb huzûru

  • İç rahatlığı, gönül hoşluğu. Kalbin Allahü teâlâdan başkası ile olmaması; Allah'tan başkasına bağlanmaması.

kalb-i harab / kalb-i harâb

  • Harab olmuş gönül.

kalb-i hazin / kalb-i hazîn

  • Üzülen kalp, hüzünlü gönül.

kalb-i metruk

  • Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül.

kalb-i na-şad / kalb-i nâ-şâd

  • Hüzünlü gönül, kederli kalb.

kalb-i selim

  • Temiz gönül.

kalben

  • İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.
  • Gönülle.

kalbi / kalbî

  • Gönülden.

kalp

  • Yürek.
  • Yürek hastalığı.
  • Gönül.
  • Her şeyin ortası, ehemmiyetli, alıcı noktası, değiştirme, çevirme.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

karabet-i kalb

  • Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.

kasvet / قسوت

  • Katılık, sertlik.
  • Merhametsizlik, acımasızlık.
  • Sıkıntı, gönül darlığı.
  • Katılık. (Arapça)
  • Gönül darlığı. (Arapça)
  • Kasvet basmak: Gönlü daralmak. (Arapça)

kefl

  • Okşamak.
  • Kefil olmak.
  • Yaramaz gönüllü olan.

kelal-i dil / kelâl-i dil

  • Gönül yorgunluğu.

kemal-i ferah ve saadet / kemâl-i ferah ve saâdet / كَمَالِ فَرَحْ وَ سَعَادَتْ

  • Tam bir gönül açıklığı ve mutluluk.

kemal-i mahviyet / kemâl-i mahviyet

  • Tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme.

kemal-i mahviyet ve tevazu / kemâl-i mahviyet ve tevazu

  • Tam anlamıyla tevâzu ve alçakgönüllülük içinde olmak.

kemal-i tevazu / kemâl-i tevâzu

  • Tam ve kusursuz bir alçak gönüllülük.

key'

  • Yaramaz gönüllü olmak.

keyf

  • Afiyet, sağlık, sıhhat.
  • Memnunluk, hoşlanma.
  • Neş'e, sevinç, sürur.
  • Mizaç, tabiat.
  • İstek, taleb, arzu, heves.
  • Gönül açıklığı.

kulub

  • (Tekili: Kalb) Kalbler, gönüller.
  • Kalpler, gönüller.

küşa

  • "Açan, açıcı" mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren. (Farsça)

lev'a

  • (Çoğulu: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.

lev'a-i kalb

  • İç yanıklığı, gönül acısı.

ma'nevi / ma'nevî

  • Mânâya, rûha ve gönüle âit olan, inançla ilgili. Maddî olmayan.

ma'nevi faide / ma'nevî fâide

  • Rûha, kalbe ve gönüle âit fâide.

ma'rifet

  • Bilme, tanıma, gönülle bilme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve isimlerini hakkıyla bilme, tanıma. Ma'rifetullah.

ma-fi-l bal

  • Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.)

ma-fi-z zamir

  • Kalbde ve gönülde olan.

maal-memnuniyye

  • Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.

mahviyet / مَحْوِيَتْ

  • Tevazu, alçakgönüllülük.
  • Alçak gönüllülük, nefsine kıymet vermeme.

mahviyetkar / mahviyetkâr

  • Alçakgönüllü.

mahviyetkarane / mahviyetkârâne

  • Alçakgönüllülükle.

mahviyyet

  • Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

manen / معنا

  • Mana yolu ile. (Arapça)
  • Gönülden. (Arapça)

matlub-ı hakiki / matlûb-ı hakîkî

  • Gerçekte taleb olunacak, kavuşmak istenilecek ve gönül bağlanacak olan Allahü teâlâ. Hakîkî Matlûb.

mazacir

  • (Tekili: Mazcer) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.

mazcer

  • (Çoğulu: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.

meftun / meftûn

  • Sihirlenmiş, fitneye düşmüş.
  • Gönül vermiş, tutkun, vurgun.
  • Hayran olmuş, şaşmış.

meş'ale-i dil

  • Gönül meş'alesi.

meskene

  • Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

meyl

  • Ortadan bir tarafa eğik olmak.
  • İstek. Yönelme. Arzu.
  • Sevme, tutulma, âşık olma.
  • Gönül akışı.
  • Eğilme, eğiklik, akıntı.
  • Sevme, tutulma, gönül akışı.

meyletmek

  • Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek.
  • Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.

meyve-i dil

  • "Gönül meyvesi": Evlât, çocuk.

mücahid

  • Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan.
  • Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz

muhbit

  • Alçak gönüllü, mütevazi. Mütezellil.

muhlis

  • Halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtazıane / muhtazıâne

  • Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. (Farsça)

mülattıf

  • (Lutf. dan) Bir iyilikle gönül alan. Taltif eden.
  • Yumuşatıcı (ilâç).

mürg-i dil

  • Gönül kuşu.

müstağni / müstağnî

  • Zengin, minnetsiz, tok gönüllü.

müstağniyane / müstağniyâne

  • Tok gönüllülükle, kanaatkar bir şekilde.

müstekin / müstekîn

  • Alçak gönüllülük ve tevazu gösteren.

müsterihane / müsterihâne

  • Rahatlıkla, gönül rahatlığıyla.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

mütehaşşi'

  • (Huşu'. dan) Kendini alçak tutan, alçakgönüllü, mütevâzi.

mütehazzı'

  • Alçak gönüllülük eden, tevazu gösteren.

mütehazzıane / mütehazzıâne

  • Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek. (Farsça)

mütemahhız

  • (Çoğulu: Mütemahhızîn) Candan ve gönülden inanarak çalışan.

mütenezzil

  • (Nüzul. den) Tenezzül eden, aşağı inen. Alçak gönüllülük eden.

mütenezzilen

  • Alçak gönüllülük ederek, tevâzu göstererek.

mütevazı / mütevâzı

  • Alçakgönüllü, tevazu sahibi.

mütevazi / mütevâzi

  • Alçakgönüllü.

mütevazı / mütevâzı / متواضع

  • Alçakgönüllü. (Arapça)

mütevazi'

  • Gururlu olmayan, alçak gönüllü, kendi fakrını bilen.
  • Gösterişsiz.

mütevazıane / mütevâzıane

  • Alçakgönüllü bir biçimde.

mütevaziane / mütevaziâne

  • Alçak gönüllülükle.

mütevaziin / mütevaziîn

  • (Tekili: Mütevazi) Alçakgönüllü kimseler, mütevazi insanlar, tevazu ehli olan kişiler.

mütevazıyane / mütevâzıyâne / متواضيانه

  • Alçakgönüllülükle. (Arapça - Farsça)

nakş-ı dil-firib

  • Gönül aldatıcı suret.

neş'e

  • Gönül açıklığı, sevinç.
  • Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey.
  • Yiğit olmak.
  • Yüksek olmak.

nevazişgar / nevazişgâr

  • Gönül alan, okşayan. İltifat eden. (Farsça)

nevazişgarane / nevazişgârane

  • Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek. (Farsça)

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

nüzhet-efza / nüzhet-efzâ

  • Eğlenceli ve gönül açacak yer. (Farsça)

ra'ra'

  • (C. Raâri') Kötü, alçak kimse.
  • Yaramaz gönüllü.
  • Çok uzun boylu adam.
  • Güzel itidalde olan kimse.

rabt-ı kalb

  • Kalb bağlama, gönül bağlama.

rahat-ı dil

  • Gönül rahatı.

retel

  • Muntazam, hoş. Gönül çeken.

revhaniyet

  • Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.

reyn

  • Leke, kir, pas.
  • Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması.
  • Uyku, mestlik galebe etmek.
  • Çıkması mümkün olmayan şey.

rüba

  • Kapan, çalan, alan (mânâsına birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Dil-rüba : Gönül kapan, gönül alan. İz'an-rüba : Aklı alan, hayret veren. (Farsça)

ruh-u feza-yı can / ruh-u fezâ-yı cân

  • Gönül âleminin ruhu.

rükun

  • Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.

şadi

  • Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı. (Farsça)

safa / safâ / صفا

  • Gönül şenliği, eğlence.
  • Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak.
  • Hava açık ve ayaz olmak.
  • Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi.
  • Gönül şenliği, ferahlık.
  • Saflık. (Arapça)
  • Gönül rahatlığı, gönlün şen olması. (Arapça)
  • Safâ eylemek: Şenlenmek. (Arapça)

safa-ender / safâ-ender

  • Gönül hoşluğu içinde.

safa-yı sadr

  • Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak. (Farsça)

safabahş / safâbahş / صفابخش

  • Gönüle rahatlık veren. (Arapça - Farsça)

samimi / samimî

  • İçten, gönülden.
  • İçten, gönülden, candan.
  • İçli, dışlı.

sebeb-i tevazu / sebeb-i tevâzu

  • Tevazu, alçak gönüllülük sebebi.

sekinet / sekînet

  • Sakinlik, gönül huzuru, kalbin rahat olması.

selata

  • Kahır, galebe, hiddet.
  • Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran.
  • Merhametsiz olmak.
  • Acı söz söylemek.

selvet

  • Kalb rahatı. Gönül rahatı.

semere-i fuad / semere-i fuâd

  • Gönül meyvası.
  • Mc: Evlâd, çocuk.

şen

  • Naz, eda, cilve. (Farsça)
  • Göze ve gönüle hoş görünen hal. (Farsça)
  • Bayındır, ma'mur. (Farsça)
  • Sevinçli, ferahlı. (Farsça)

şerh-i sadır

  • Gönül açıklığı.

şerh-i sadr

  • Gönül, kalp şerhi, açıklaması.

şiftedil

  • Gönül vermiş, meftun, tutkun. (Farsça)

sine-i saf / sîne-i sâf

  • Saf sîne, arı gönül.

tada'du

  • Alçak gönüllülük gösterme.
  • Viran olma.
  • Aklını kaybetme.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahazzu'

  • (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.

tahzi'

  • Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak.

taltif

  • İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
  • Gönül okşama, lütuf etme.

taltifat

  • Gönül okşamalar.

tarziye / تَرْضِيَه

  • Gönül alma.

tefric

  • Gönül açmak. Gam ve tasa gidermek.

tefrih

  • Ferahlandırma, gönül açma.

teka'ku'

  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Geri durmak.

tenezzül / تنزل

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.
  • Alçalma. (Arapça)
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tenezzülen / تنزلا

  • Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
  • Alçakgönüllülükle. (Arapça)

tesliye-i hatır / tesliye-i hâtır

  • Gönül alınma.

tevazu / tevâzu / تواضع

  • Alçakgönüllülük.
  • Alçakgönüllülük, isteyerek mertebesinin altında görünme.
  • Alçak gönüllülük.
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tevazu ve mahviyet

  • Alçakgönüllülük.

tevazu' / tevâzu' / تَوَاضُعْ

  • Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.
  • Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.
  • Alçak gönüllülük.

tevazu'kar / tevazu'kâr

  • Tevazulu, alçak gönüllü. (Farsça)

tevazu-u tam / tevazu-u tâm

  • Tam bir alçakgönüllülük.

tevazukarane / tevazukârâne

  • Alçakgönüllülükle.

tevhim

  • Bir nesneye gönül vermek.
  • Hâmile olmak ricâsını etmek.

ukde / عقده

  • Düğüm. (Arapça)
  • Gönül üzüntüsü. (Arapça)
  • Sorun. (Arapça)

unv

  • Alçaklık.
  • Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yad / yâd / یاد

  • Anma. Hatırda tutma. Zikretme. (Farsça)
  • Hediye. (Farsça)
  • Hâtıra. (Farsça)
  • Hatır, gönül. (Farsça)
  • Uyanıklık. (Farsça)
  • Anma, hatırda tutma, zikretme.
  • Hediye.
  • Hatıra.
  • Hatır gönül.
  • Hatırlama. (Farsça)
  • Gönül, hatır. (Farsça)
  • Anı, hatıra. (Farsça)
  • Yâd edilmek: Anılmak, hatırlanmak. (Farsça)
  • Yâd etmek: Anmak, hatırlamak. (Farsça)

yekdil / یك دل

  • Bir gönül. (Farsça)

zamir / zamîr / ضمير

  • Gönül. (Arapça)
  • İç. (Arapça)
  • Zamir, adıl. (Arapça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR