LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Gân ifadesini içeren 698 kelime bulundu...

a'za / a'zâ / اعضا

  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Üyeler. (Arapça)
  • Organlar. (Arapça)

a'za-yı dahiliye / a'za-yı dâhiliye

  • İç organlar.

abdal

  • t. Safdil, ahmak, bön.
  • Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
  • Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
  • Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

adiyat / âdiyât

  • Alışılmış, olağan şeyler, günlük işler.

afazi / afazî

  • Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli. (Fransızca)

aferide

  • (Çoğulu: Aferidegân) Yaratılmış, mahluk. (Farsça)

afetzede

  • (Çoğulu: Afetzedegân) Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış. (Farsça)

afgan

  • Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.

agna

  • (Gani. den) Çok gani. En zengin.

agnam

  • (Tekili: Ganem) Koyunlar, keçiler.
  • Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.

ağnam

  • "Ganem"in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.

agniya

  • (Tekili: Gani) Zenginler, ganiler.

ağniya / ağniyâ

  • Ganiler, zenginler.
  • "Ganî"nin çoğulu. Zenginler.

ahdet

  • (Çoğulu: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.

ahşa' / ahşâ' / احشاء

  • (Tekili: Haşâ) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar.
  • Mahaller, bölgeler, cihetler.
  • İç organlar. (Arapça)
  • Bölgeler, yöreler. (Arapça)

ahüvaveyla / âhüvâveylâ / آه و واویلا

  • Feryat, âh çekme, figan etme. (Farsça - Arapça)

ahval-i adiye / ahvâl-i âdiye / احوال عادیه

  • Olağan haller.

ak'ak

  • Saksağan.

ak'aka

  • Saksağan sesi.

akak

  • (Çoğulu: Akâık ) Saksağan kuşu.

akciğer

  • Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.

akika / akîka

  • Yeni doğan çocuk için Allah'a şükür maksadıyla kesilen kurban.
  • Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
  • Yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.

akonitin

  • Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde. (Fransızca)

akur / akûr / عقور

  • Azgın, kudurmuş, saldırgan. (Arapça)

alat / âlât

  • Âletler, organlar.

alet-i tenasül-ü insan

  • İnsanın üreme organı.

amil / âmil

  • İş yapan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından sakınan.
  • Herhangi bir bölgenin zekât, harac, öşr ve ganîmetlerinin tahsîli (toplanması) için, halîfe, sultan, melik veya emir tarafından vazîfelendirilen ve yerine göre dînin emirlerini öğreten me'mur.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

an'ane

  • Âdet, örf.
  • Ağızdan nakledilen söz, haber.
  • Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil.
  • Silsile.
  • Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir.

antikor

  • Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde. (Fransızca)

asalet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.

asar-ı mu'cize / âsâr-ı mu'cize

  • Olağanüstü eserler, mu'cize eserler.

asar-ı mu'cizekarane / âsâr-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli eserler; olağanüstü eserler.

ataya / atâyâ

  • Armağanlar, ihsanlar.

avret

  • Gizlenmesi gereken, dinen görünmesi haram sayılan organlar.

avrupazade / avrupazâde

  • Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden. (Farsça)

ayende / âyende

  • (Çoğulu: Âyendegân) Gelen, geçici. (Farsça)

aytemus / aytemûs

  • (Çoğulu: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.

aza / âzâ

  • Uzuvlar, organlar, üyeler.
  • Uzuvlar, organlar.

aza-i nev'iye ve cinsiye / âzâ-i nev'iye ve cinsiye

  • Aynı tür ve aynı cinsin ortak organları.

aza-yı beden / âzâ-yı beden

  • Vücut organları.

aza-yı esasi / âzâ-yı esasî

  • Temel organlar.

aza-yı esasiye / âzâ-yı esasiye

  • Temel organlar.

aza-yı insani / âzâ-yı insanî

  • İnsanın azaları, organları.

aza-yı saire / âzâ-yı saire

  • Diğer organlar; diğer kısımlar.

azasız / âzâsız

  • Organsız.

ba'l

  • (Çoğulu: Buûl) Cahiliyet devrine mahsus bir put. Güneş Tanrısı.
  • Karıkocadan herbiri.
  • Yılda bir kez yağmur yağan yüksek yer.
  • Hayret.
  • Zaaf, zayıflık.

babur

  • (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494)

bagare

  • Şiddetle yağan yağmur.

bariz

  • Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.

basal

  • Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.

basal-i harif

  • Acı soğan.

basile

  • Bir nevi soğan. Bir soğan çeşidi.

batih

  • Zengin. Gani. Mâldâr.
  • Geniş yer.

batın / bâtın

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.
  • Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

baz / bâz / باز

  • Doğan. Yırtıcı kuş. Av kuşu. (Farsça)
  • Açık. (Farsça)
  • Ayırma. Temyiz etme. (Farsça)
  • İniş. (Farsça)
  • Tekrar. (Farsça)
  • Açık. (Farsça)
  • Doğan. (Farsça)

baz-ban / bâz-ban

  • Kuşçu. Doğancı. (Farsça)

baz-dar / bâz-dâr

  • Kuşçu, avcı, doğancı. (Farsça)

baz-ul eşheb / bâz-ul eşheb

  • Akdoğan.
  • Abdulkadir-i Geylâni Hazretlerinin bir nâmı.

bazek / bâzek

  • Küçük doğan (kuş). (Farsça)

bazergan / bâzergân

  • Tüccar, alış veriş eden esnaf. (Farsça)
  • Bezirgan. (Farsça)
  • Ağa makamındaki yahudilere verilen isim. (Farsça)

bazü'l-eşheb / bâzü'l-eşheb

  • Kır renkli, ak doğan; Abdülkadir-i Geylânî'nin bir lâkabı.

bebga

  • Papağan.

beçe

  • (Çoğulu: Beçegân) İnsan veya hayvan yavrusu. (Farsça)

bedaat-i harika / bedâat-i harika

  • Harika, olağanüstü güzellik.

behbehan

  • Papağan, tûti kuşu.

bekuri / bekûrî

  • İlk evlat, ilk doğan çocuk.

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

belbus / belbûs

  • Bir nevi haşhaş. (Farsça)
  • Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak. (Farsça)

benat-ür rüşde / benât-ür rüşde

  • Nikâhlı kadından doğan evlat.

bene

  • İnce urgan, ip. (Farsça)

bepga

  • Papağan. (Farsça)

bered

  • Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.

bergüzar

  • Hatırlatmak için armağan, hediye vermek. (Farsça)

bevahe

  • (Tekili: Bûhe) Dişi baykuşlar.
  • Çakır doğan kuşları.
  • Ahmak, ebleh adamlar.

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

bezirgan

  • (Bâzâr-gân) Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen ünvandır. (Farsça)

bid'

  • İlim, şecaat ve şerafette kâmil ve yegâne.
  • Yeni.

bihasebil'ade / bihasebil'âde

  • Âdet olduğu üzere, normalde, olağan şekilde.

biser

  • Atmaca cinsinden, zaganos denilen bir nevi avcı kuşu. (Farsça)

bıtna

  • Malın, paranın ve servetin ziyadeliğinden doğan sürur, sevinç.
  • Mide dolgunluğu.

büak

  • Yağmuru şiddetle yağan bulut.

buh

  • Erkek baykuş.
  • Çakır doğan.

bülehniye

  • Maişet genişliği.
  • Gani olmak, zenginleşmek.

büzürg

  • (Çoğulu: Büzürgân) Cesim, kebir, azîm, büyük, ulu. (Farsça)
  • Reis, baş, başkan, şef. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkep makamın adı. (Farsça)

caize / câize

  • (Cevaz. dan) (Çoğulu: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği.
  • Hediye, armağan, bahşiş.
  • Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve bahşişler.
  • Armağan, övücü şiirleri için eskiden şairlere devlet büyükleri veya aşiret büyükleri tarafından verilen para veya mal.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

çarh

  • Çark, tekerlek.
  • Felek, gök, sema.
  • Ok yayı.
  • Elbisede yaka.
  • Tef.
  • Devreden, dönen.
  • Çakır doğan.
  • Talih.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cazibe-i mutlaka / câzibe-i mutlaka

  • Mutlak çekici kuvvet.
  • Yegane çekici kuvvet.
  • Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

cedl

  • Yaratmak, halk.
  • Kuvvet.
  • Sağlam bükmek.
  • Azâ, organ, uzuv.

cedva

  • Bol yağmur, rahmet.
  • Armağan hediye.

çeragan

  • Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. (Farsça)

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cesaret-i fevkalade / cesaret-i fevkalâde

  • Olağanüstü cesaret.

cevaiz

  • (Tekili: Câize) Câizeler, verilen bahşişler, armağanlar.

cevarih / cevârih

  • Organlar.
  • Organlar.

cezalet / cezâlet

  • Sözde kelimelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik.

cihaz

  • Organ, duyu.

cihaz-ı basit

  • Basit bir organ ve cihaz.

cihaz-ı mahsus

  • Özel duyu veya organ.

cihazat / cihâzât

  • Cihazlar, aletler, organlar.

cihazat-ı bedeniye

  • Bedendeki organlar.

cihazat-ı hayvaniye / cihâzât-ı hayvaniye

  • Canlılarda bulunan organlar.

cihazat-ı insaniye / cihâzât-ı insaniye

  • İnsanın cihazları, duyu ve organları.

cimnastik

  • yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman. Beden terbiyesi.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cirman

  • Organlarla birlikte vücut.

cümale

  • (Çoğulu: Cümâlât) Gemi urganı.

cümmel

  • (Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced.
  • Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

cür'et-yab / cür'et-yâb

  • Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr. (Farsça)

cür'etkar / cür'etkâr

  • Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek. (Farsça)

cüretkar / cüretkâr

  • Cesur, atılgan.

cürre

  • Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan.
  • Uçan her çeşit kuşun erkeği.
  • Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)

cürre-baz

  • Atmaca kuşu. (Farsça)
  • Erkek şahin veya akdoğan. (Farsça)
  • Hızla uçan ok. (Farsça)

cüsman

  • Organlarla birlikte vücudun tamamı.
  • Her nesnenin cismi ve cesedi.

dacc

  • Hacıların hizmetkârı ve devecileri.
  • Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.

dacir

  • Gamkin ve gönlü dar kimse.
  • Bağırgan dişi deve.
  • Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.

dadüferyad / dâdüferyâd / دادوفریاد

  • Feryat figan. (Farsça)

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

deha / dehâ

  • Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti.
  • Olağanüstü zeka sahibi kimse.
  • Olağanüstü zekâ sahibi.

deha-i nurani / dehâ-i nuranî

  • Olağanüstü zekâ ve akıl.

deha-yı fenni / dehâ-yı fennî

  • Eğitimini fen ve felsefeden almış olağanüstü akıl.

dehaz

  • Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme. (Farsça)

deka'

  • (Çoğulu: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.
  • Kaygan yer.

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

dereziler / derezîler

  • Anuştekin ed-Derezî adlı bir bâtınî dâî (propagandacı) tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Bunlar; Bâtıniyyeden ayrılarak ortaya çıkan, Fâtımî hükümdârı Hâkim bi-emrillah'ın ilâh olduğuna ve onun vezîri Hamza'nın imamlığına inanırlar. Kelimenin do ğrusu Derezî olup, yanlış olarak Dürzü denilmekte

dermande

  • (Çoğulu: Dermândegân) Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı. (Farsça)

dess

  • Yavaş yağan yağmur.
  • Acıtıcı derecede dövmek.
  • Def'etmek.

dest-muze

  • Armağan, hediye. (Farsça)

devac

  • Üste örtünecek şey. Yorgan. (Farsça)

dihkan

  • (Çoğulu: Dehâkin) Sipâhi.
  • Köy kethüdâsı.
  • Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam.
  • Bezirgân.
  • Acem fellahlarının maslahatgüzarı.

disar

  • (Çoğulu: Düsür) Kenet, urgan, halat, perçin, mismar.

dudu

  • (Tuti) Dudu kuşu, papağan.

dümlüc

  • Doğan kuşu.
  • Kan alacak yer.

duşize

  • (Çoğulu: Duşizegân) Kız, bâkire. El değmemiş. (Farsça)

düvvac

  • Hâkimlerin giydiği bol kaftan.
  • Yorgan.
  • Tac.

ecdel

  • (Çoğulu: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.

ecsam-ı uzviye

  • Organik cisimler, organlara ait cisimler.

ecza-yı bedeni / ecza-yı bedenî

  • Bedenin parçaları, organlar.

ef'al-i kulub / ef'âl-i kulûb

  • Kalbin işleri, kalbe doğan çeşitli duygu ve düşünceler. Arapça'da kalbî fiiller (bilmek, görmek gibi)

efgan / efgân / افغان

  • Figanlar, inlemeler.
  • Feryat etme, figan etme. (Farsça)

egniya

  • (Tekili: Gani) Zenginler.

ehl-i israf ve tebzir / ehl-i israf ve tebzîr

  • İsraf edenler, savurgan kişiler.

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ehl-i keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

el-gani / el-ganî

  • (Bak. GANÎ)

enfal / enfâl

  • Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
  • Devlet reîsinin, herkesin elde ettiği kendisinin diyerek, harbe teşvik için gâzilere (İslâm askerlerine) ganîmet hisselerinden fazla olarak verdiği mallar. Tekîli nefeldir. Gâzileri böyle teşvik etmeye tenfîl denir.
  • "Nefel"in çoğulu. Harpte düşmandan alınan mallar, ganimetler. Kur'ân-ı Kerim'in 8. Sûresi.

enfal-i ganimet / enfâl-i ganimet

  • Ganimet malları; ele geçen değerli şeyler.

ermagan

  • Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye. (Farsça)

ermeğan / ermeğân / ارمغان

  • Armağan. (Farsça)

esasat-ı aza / esasat-ı âzâ

  • Temel organlar.

esele

  • (C. Eselât) Dil ucu.
  • Urgan ucu. Uzun süngü.

eşhas-ı harika

  • Harika, olağanüstü şahıslar.

esis

  • Asıl esas, hak, doğru.
  • Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.

eşkil

  • Yaban soğanı.

eşya-yı harika

  • Olağanüstü şeyler.

etene

  • Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ.
  • Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.

etlad

  • Evde doğan câriyeler.
  • Eski mal.
  • Damızlık denilen doğurucu hayvan.

ezell

  • Kurtla sırtlandan doğan hayvan.
  • Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.

ezvak-ı fevkalade / ezvâk-ı fevkalâde

  • Olağanüstü zevkler.

fagosit

  • yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.

fahamet-penah

  • Yegâne müracaat edilecek en büyük makam. (Farsça)

fantezi

  • yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.

feha

  • (Çoğulu: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot.
  • Soğan.

fenn-i menafiü'l-a'za / fenn-i menâfiü'l-a'zâ

  • Anatomi; insan organlarının fonksiyonlarını araştıran ilim.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

fenn-i menafiü'l-aza / fenn-i menâfiü'l-âzâ

  • İnsan organlarının neye yaradığını araştıran ilim.

ferc

  • Aralık, yarık, çatlak.
  • Dişilerde üreme organı, avret.
  • Üreme organı, avret.

ferd-i fevkalade / ferd-i fevkalâde

  • Olağanüstü özelliklere sahip kişi.

fergande

  • (Bak: FERGAND)

feryad

  • Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. (Farsça)

fevkalaade / fevkalâade

  • Olağanüstü.

fevkalade / fevkalâde / فوق العاده / فَوْقَ الْعَادَه

  • Olağanüstü.
  • Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü, olağan dışı, alışılmışın ötesinde. (Arapça)
  • Olağan üstü.

fey'

  • Ganimet. Harbde elde edilen mal.
  • Rücu'.
  • Haraç.
  • Zeval vaktinden sonraki gölge.
  • Savaşta elde edilen mal ve ganimet.

fey'üz ganaim / fey'üz ganâim

  • Savaşta elde edilen mallar ve ganimetler.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî

  • Yansımadan doğan feyz, bereket.

fi'l-i mün'akis

  • Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks.

figan / figân / فغان

  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

fihriste-i cihazat / fihriste-i cihâzât

  • Organların indeksi.

firistade

  • (Çoğulu: Firistâdegân) Elçi, gönderilmiş. (Farsça)
  • Peygamber. (Farsça)

firişte

  • (Çoğulu: Firiştegân) Mâsum, suçsuz, günahsız. (Farsça)
  • Melek. (Farsça)
  • Mc: İyi huylu kimse. (Farsça)

fizyoloji

  • Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.

fütade

  • (Çoğulu: Fütâdegân) Mübtelâ, tutkun. (Farsça)
  • Biçare, zavallı. (Farsça)
  • Düşkün, düşmüş. (Farsça)

füzul

  • (Tekili: Fazl) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.

gabye

  • Büyük taneli olan şiddetli yağan yağmur.

gakfeka

  • Doğan sesi.

gall

  • Girmek, sokmak, akmak.
  • Boynunu, elini zincir ile bağlamak.
  • Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek.
  • Ganimet malından hırsızlık etmek.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

gan / gân

  • Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân : f. Hizmetçiler, bendeler. (Farsça)

ganaim / ganâim / غنائم

  • (Tekili: Ganimet) Harpte ele geçen mallar. Ganimetler.
  • Ganimetler. (Arapça)

ganaim-i harbiye

  • Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.

gane / gâne

  • Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.) (Farsça)

gangren

  • Bulunduğu organı kullanılmaz hâle getiren bir hastalık.

gani / ganî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiçbir zamanda, hiçbir mekânda, hiçbir hâlde, hiçbir şeye muhtâc olmayan. Allahü teâlâya, hiçbir şekilde başkasına muhtaç olmayan mânâsına Ganiy-yi mutlak da denir.

gani-yi mutlak

  • (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.

ganim

  • Ganimet alan.

ganimen

  • Ganimet almış olarak.

ganimin / ganimîn

  • Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.

garetgir / garetgîr

  • Saldırgan, çapulcu.

gareyn / gâreyn

  • Ağız ve tenasül organları.

garib / garîb

  • Garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.

gark eyleyen

  • Boğan, batıran.

gavani / gavanî

  • (Tekili: Ganiye) Zenginler.
  • Kadın şarkıcılar.

gayb

  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ

gaylem

  • Kul, cariye.
  • Kablumbağanın erkeği.
  • Mevzi ismi.
  • Mugaylân ağacı.

gayr-ı uzvi / gayr-ı uzvî

  • Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)

gazete

  • Genellikle günlük çıkan ve büyük boy olan neşriyat organı. (Fransızca)

gına / gınâ

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.
  • Şarkı, tegannî, müzik perdelerine uygun ses; çalgı ile birlikte şarkı, müzik. Tegannî de denir.
  • Zenginlik.

giran-bar

  • Meyvesi çok olan ağaç. (Farsça)
  • Ağır yüklü. (Farsça)
  • Gebe insan veya hayvan. (Farsça)
  • Zengin, gani. (Farsça)

giran-destmaye

  • Zengin, gani. Sermayesi ve malı mülkü çok olan. (Farsça)
  • Mârifetli, mahâretli, hünerli. (Farsça)

girgin

  • Her yere sokulan, herkesle görüşen, sokulgan.
  • Mensub, alâkalı, müteallik.

gül-vend

  • En çok ceviz, incir, fıstık gibi şeylerden yapılan hediye, armağan. (Farsça)

gulul

  • Ganimet malında hıyanet etmek.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

gümaşte

  • (Çoğulu: Gümaştegân) Vekil, vezir. (Farsça)

günahpişe

  • (Çoğulu: Günahpişegân) Günah işlemeyi âdet haline getiren.

gunm

  • Bir şeye meşakkatsiz nâil olmak veya düşmandan doyumluk almak mânalarına gelir ve alınan doyumluğa da isim olarak ıtlak olunur ki ganimet de, her iki mânada böyledir. Şeriatta ise ganimet, küffardan anveten, yani harben alınan maldır. Binaenaleyh, velevse harbin neticesi olsun bir sulh ve ahd ile al

gunne

  • Şeddeli "nun" ile şeddeli "mim"in teğanni ile okunması.

gürg

  • (Çoğulu: Gürgân) Canavar, kurt, zi'b. (Farsça)

gürisne

  • (Çoğulu: Gürisnegân) Aç, fukara, fakir. (Farsça)

gürizende

  • (Çoğulu: Gürizendegân) Kaçan, kaçıcı. (Farsça)

gürz

  • Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı

guspend

  • Koyun, ganem. (Farsça)

habbal

  • (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.

habide / habîde

  • (Çoğulu: Hâbidegân) Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş. (Farsça)

habl

  • İp. Urgan. Halat.
  • Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar.
  • İp, urgan, halat.

habul

  • Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan.

hacegan-ı divan-ı hümayun / hâcegân-ı divan-ı hümayun

  • Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elb

hadic

  • Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.

hadir

  • (Çoğulu: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.

hadise-i harika / hâdise-i harika

  • Olağanüstü, hayranlık verici olay.

hadise-i mu'cizekarane / hâdise-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli olay, olağanüstü , harika olay.

hadr

  • Evmek, acele etmek.
  • Vücutta bir organın şişip yumrulaşması.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Saçak bükmek.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hafıza / hâfıza

  • Hıfz etme (ezberleme) ve hatırda tutma kuvveti. His organları ile duyulmayan fakat duyulanlardan çıkarılan mânâları saklayan mânevî duygu merkezlerinden biri.

halebe

  • (Tekili: Hâlib) Süt sağanlar.

halli

  • Zengin, gani, malı mülkü çok olan.
  • Kuvvetli, kavi.

hanan

  • (Tekili: Hân) Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar. (Farsça)

hanık

  • (Hunk. dan) Boğucu, boğan.
  • Küçük dar yarık ve sokak.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

hannak

  • Boğan, boğucu.

harik-zede / harîk-zede

  • (Çoğulu: Harikzedegân) Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse. (Farsça)

harika / hârika

  • Olağanüstü, hayranlık veren.

harikulade / harikulâde / hârikulâde / خارق العاده

  • Olağanüstü, eşi görülmemiş.
  • Olağanüstü, hayranlık verici.
  • Olağanüstü. İnsan gücünün üzerinde, insanı hayrette bırakan âdet dışı şaşılacak iş.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü. (Arapça)

harikuladelik / harikulâdelik

  • Olağanüstülük.

hasıb

  • Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.

hasif / hasîf

  • Ak ile kara, alaca renkli urgan.
  • İki çeşit renkten meydana gelen.

hasret-zede

  • (Çoğulu: Hasret-zedegân) Hasrete düşmüş, hasrete uğramış. (Farsça)

hassas

  • Duygulu, içli.
  • Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.

hassasiyet-i fevkalade / hassasiyet-i fevkalâde

  • Olağanüstü hassasiyet, duyarlılık.

haste

  • (Çoğulu: Hastegân) Rahatsız, hasta. (Farsça)

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hatil

  • Yorgun.
  • Devamlı yağan yağmur.

hatır-zad

  • Akla gelen, hatıra doğan. (Farsça)

havarik / havârik

  • Harikalar, olağanüstü haller.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

havariku'l-adat / havâriku'l-âdât

  • Olağanüstü şeyler.

havass-ı zahiri / havass-ı zâhirî

  • Dış duyu organları.

havass-ı zahiriye / havâss-ı zâhiriye

  • Zahirî duyular, beş duyu organı.

hazeme

  • (Çoğulu: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi.

hazine-i hümayun

  • Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.)

hece vezni

  • Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine ha

hedaya / hedâyâ / هدایا

  • Armağanlar, hediyeler. (Arapça)

hedaya-yı şahane / hedâyâ-yı şahane

  • Şahane, mükemmel hediyeler, armağanlar.

hediye

  • Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.
  • Armağan.

hediyeten

  • Armağan olarak, hediye olarak.

hediyye / هدیه

  • Armağan, hediye. (Arapça)

heft-endam

  • Vücudumuzda yedi organ.

helahil / helâhil / هلاهل

  • Zehir, ağı, boğanotu. (Arapça)

hem-paye

  • (Çoğulu: Hempâyegân) Bir pâye ve rütbede olanların beheri. (Farsça)

hemzad / hemzâd / همزاد

  • Doğuşla birlikte gelen. (Farsça)
  • Birlikte doğan. (Farsça)

herv

  • Dövme, sopalama.
  • Pişirme.
  • Afganistan'da bir şehrin adı.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

hetlan

  • Sürekli yağan hafif yağmur.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hibal

  • (Tekili: Habl) Urganlar. İpler, halatlar.

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hizve

  • Ganimet malını vermek.
  • Yan.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

hoşayende

  • (Çoğulu: Hoşâyendegân) Hoşa giden, hoşlanılan, beğenilen. (Farsça)

hubase

  • Ganimet malı.

hubul

  • (Tekili: Habl) Urganlar, ipler, halatlar.

hücre / حجره

  • Odacık, göz.
  • Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.
  • Odacık. (Arapça)
  • Hücre, canlı organizmaların en küçük yapıtaşı. (Arapça)

hüdüb

  • (Çoğulu: Ehdâb) Sarık.
  • Kirpik, müjgân.
  • Havlu, el silmeye mahsus pamuklu bez.
  • Minder kenarında olan püskül.

hufte

  • (Çoğulu: Huftegân) Yatmış, uyumuş.

hulbe

  • (Çoğulu: Huleb) Liften yapılan urgan.

huluvv

  • Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak.
  • Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri.
  • Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati.
  • Hava parası adıyla verilen meblağ.

hums

  • Beşte bir; ganîmetten, mâdenlerden ve bulunan defînelerden beytülmâl denen devlet hazînesine ayrılan beşte bir hisse.

hünsa / hünsâ / خنثى

  • Erkek ve dişi organları üstünde bulunduran. (Arapça)
  • Nötr. (Arapça)

hüzahiz

  • Bağırgan deve.
  • Keskin kılıç.
  • Çok su.
  • Fitne.

hüzn-ü müştakane

  • Kavuşmanın gecikmesinden doğan hüzün, üzüntü.

huzya

  • Ganimet malından vermek.

i'caz-ı azime / i'câz-ı azîme

  • Azîm, büyük mu'cize; başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma.

i'caz-ı kur'ani / i'câz-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın mu'cize olan özellikleri; Kur'ân'ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü özellikleri.

i'caz-ı san'at / i'câz-ı san'at

  • San'attaki olağanüstülük; burada bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan Kur'ân san'atının olağanüstülüğü kastedilmektedir.

i'cazvari / i'câzvâri

  • Mu'cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan.

iftiras

  • Fırsat gözlemek. Fırsatı ganimet bilmek.

igna'

  • Ganileştirmek. Zengin etmek.
  • Kifâyet edip bir şeyin yerini tutmak.

igtinam

  • Yağma etmek. Fırsatı ganimet bilmek.

iğtinam / iğtinâm / اغتنام

  • Ganimet bilme. (Arapça)
  • Ganimet alma. (Arapça)

ihda

  • İman ve İslâmiyet yolunu göstermek. Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Allah rızasına uyan yola girmesine vesile olmak.
  • Hediye etmek. Armağan yollamak.

ıhdac

  • Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.

ihdar

  • (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma.
  • Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme.

ıhfak

  • Gazâda ganimet malından pay almamak.
  • Avcıların av yakalayamaması.

ihlil

  • Erkek tenasül organının deliği, sidik yolu. Sidik deliği.
  • Kadınlarda memede sütün aktığı yer.

ihsandide

  • (Çoğulu: İhsandidegân) İhsan görmüş, bağış almış. Birinin lütfunu görmüş, minnettar. (Farsça)

ihsas-ı ganaim

  • Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.

ihtiyat hazinesi

  • Tar: Savaş ve diğer fevkalâde masraflara karşılık olmak üzere sarayda biriktirilen paralar. Gelirleri havass-ı hümayun hâsılatı, ganimetlerin beşte biri ve başka hükümdarlardan gelen hediyelerdi. Buna "iç hazine" veya "enderun hazinesi" de denilirdi.

ihtiyatkarane / ihtiyatkârane

  • İhtiyatla, sakınganlıkla. (Farsça)

ihza'

  • Ganimetten pay ayırma.
  • Ayakkabı giydirme.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ikram / ikrâm / اكرام

  • Cömertlik. (Arapça)
  • Sunma, armağan etme. (Arapça)

ikramiye / ikrâmiye

  • Armağan olarak verilen para.

iksir / iksîr / اكثير

  • Olağanüstü etkileri olan şurup. (Arapça)

iktisatsız

  • Savurgan.

ilham-ı evliya

  • Evliyanın kalbine doğan mânâ.

iltifat

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...

inayet-i bari / inâyet-i bâri

  • Varlıklardaki organ ve donanımı gayelere uygun yaratan Allah'ın ihsanı, yardımı.

incizam

  • Kesilme.
  • Cüzzam hastalığına tutulmuş kimsenin bir organının (âzâsının) kopması.

infal

  • Ganimetten mal ayırıp verme.

inkişaf-ı fevkalade / inkişaf-ı fevkalâde

  • Olağanüstü bir şekilde ortaya çıkma, belirme.

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

intifah

  • Şişkinlik. Şişmek. Kabarmak.
  • Vücud organlarından birinin büyümesi.

intikas

  • Eksilme.
  • İstibrâ için erkeklik organına su serpme.

inzal-i meni / inzâl-i menî

  • Üreme organından meni çıkması.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irhas / irhâs

  • Bir peygamberden, peygamberliği bildirilmeden önce meydana gelen hârikulâde (olağanüstü) haller.

irhasat-ı mütenevvia / irhâsât-ı mütenevvia

  • Peygamberimizde (a.s.m.) peygamber olmadan önce görülen çeşitli olağanüstü hâller ve hâdiseler.

irtiva'

  • Suya içerek kanma.
  • Tıb: Vücuttaki organ ve eklemlerin kuvvetlenip kalınlaşması.

isar

  • Zengin, maldâr olmak; gani olmak.

işgere

  • Şâhin, atmaca ve doğan gibi av için kullanılan terbiye görmüş kuş. (Farsça)

ispehbed

  • Başbuğ, hükümdar, hâkan, kağan. (Farsça)

ispir

  • Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı.
  • Zabıta memuru.
  • Beyaz doğan kuşu.

israf / isrâf / اسراف

  • Savurganlık.
  • Savurganlık. (Arapça)

israfat / isrâfât

  • İsraflar, savurganlıklar.

israflı

  • Savurgan, tutumsuz.

işrak eden / işrâk eden

  • Doğan.

istidrac / istidrâc

  • İnkârcı veya günahkâr kimselere Cenâb-ı Hakkın verdiği olağanüstü özellikler.
  • Kâfir ve fâsıklarda görülen hârikulâde, olağanüstü haller.

istidraç

  • İnkârcı veya günahkâr kimselere Cenâb-ı Hakkın verdiği olağanüstü özellikler.

istignam

  • Ganimet araştırmak, ganimet isteklisi olmak.

istihase

  • Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

ithaf

  • Hediye etmek. Armağan vermek.
  • Edb: Birisinin nâmına eser yazmak.

kamt

  • Kuş, dişisine cima etmek.
  • Doğan çocuğu beze sarmak.

kanisa

  • (Çoğulu: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.

kanun-u deha / kanun-u dehâ

  • Dehâ kanunu; olağanüstü bir zekâ taşıyan ruh.

kardide / kârdide

  • (Çoğulu: Kâr-didegân) Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. (Farsça)

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

kariha-zad / kariha-zâd

  • Karihadan doğan, karihadan meydana gelen. (Farsça)

karnesa

  • Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.

kelb-i akur

  • Azgın, saldırgan köpek.

kemalat-ı fevkalade / kemâlât-ı fevkalâde

  • Olağanüstü, mükemmel özellikler.

kemalat-ı harika / kemâlât-ı harika

  • Olağanüstü üstün ve mükemmel özellikler.

keramat / kerâmât

  • Kerametler, velilerin olağanüstü işleri.
  • Kerametler; Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl ve fiiller.

keramat-ı evliya / kerâmât-ı evliya

  • Allah'ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarına sunduğu olağanüstü haller.

keramat-ı harika / kerâmât-ı harika

  • Allah'ın ikramı olan olağan üstü şeyler.

keramet / kerâmet / كرامت

  • Allah'ın bir ikramı olarak görünen olağanüstü hâl ve fiil.
  • Cömertlik, kerem. (Arapça)
  • Velîlerin gösterdikleri olağandışı hal. (Arapça)

keramet-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah'ın bir ikramı olarak, kendinde görülen olağanüstü hal ve hareketler.

keramet-i evliya

  • Evliyanın kerameti; Allah tarafından evliyaya ikram edilen olağanüstü hal.

keramet-i hizmet-i kur'aniye / keramet-i hizmet-i kur'ânîye

  • Kur'ân hizmetinin kerameti, olağanüstülüğü.

keramet-i kevniye

  • Maddî ve kişisel yapısının olağanüstü olması.

kerametli

  • Keramet sahibi; Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve durumu gösteren kimse.

kerr

  • Çekilerek yeniden hücum etmek.
  • Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek.
  • Devlet.
  • Gemi halatı.
  • Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

keşf ü keramat / keşf ü kerâmât

  • Allah'ın bir ikramı olarak mânevî âlemlerde bazı hakikatleri görme ve olağanüstü hâllere mazhar olma.

kett

  • Zayıf vücutlu kimse.
  • Mal kazanıp yığan.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

keyd

  • Tuzak. Kötülük, hile.
  • Men'etmek.
  • Kusmak.
  • Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek.
  • Cenk etmek, dövüşmek.
  • Karganın ötmesi.

kimya-yı gayr-ı uzvi / kimya-yı gayr-ı uzvî

  • İnorganik kimya.

kınne

  • (Çoğulu: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması.
  • Dâne çadırı dedikleri ot.
  • Bir nevi devâ.

kırnas

  • Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

kuddus / kuddûs

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Azamet ve celâline, büyüklüğüne lâyık olmayan, noksanlık ve eksiklik getiren şeylerden, his organlarının anladığı, hayâl gücünün hayâl ettiği, hâtıra gelen ve düşünülebilen her türlü vasıftan ve özellikten münezzeh, pâk ve temiz olan.

kudek

  • (Çoğulu: Kudegân) Çocuk, sabi. (Farsça)

kündüs

  • Saksağan kuşu.

kur'an'ın i'cazı / kur'ân'ın i'câzı

  • Kur'ân'ın mu'cizeliği, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olması.

kuraz

  • Isırgan otu.

kürrez

  • İki yaşına girmiş doğan kuşu.
  • Kötü ve hâzık kimse.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

küşte

  • (Çoğulu: Küştegân) Öldürülmüş, maktul. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütt

  • Malı kazanıp yığan kimse.

kuvve-i maneviye-i harika / kuvve-i mâneviye-i harika

  • Olağanüstü mânevî güç.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ

latafe

  • Hediye, armağan.

lazz

  • Devamlı yağan yağmur.
  • Men'etmek, engel olmak.

lebteşne

  • (Çoğulu: Lebteşnegân) Susamış. (Farsça)

leng

  • Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. (Farsça)
  • Tenasül organı. (Farsça)

lifa'

  • Örtünecek nesne. Yorgan.

lihaf / lihâf / لحاف

  • (Çoğulu: Lühuf) Örtünecek ve sarınılacak şey.
  • Yorgan. Sargı.
  • Kabuk, zar.
  • Yorgan. (Arapça)

live / lîve

  • Aldatıcı, dolandırıcı. (Farsça)
  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Çevik, atılgan. (Farsça)

lügnun

  • (Çoğulu: Leganin) Çene ile boyun arasındaki et.

lühne

  • Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan.
  • Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey.
  • Kahvaltı.

ma'bud-u cemil-i zülcelal / ma'bûd-u cemîl-i zülcelâl / مَعْبُودُ جَمِيلِ ذُوالْجَلَالْ

  • İbâdete yegane lâyık, nihâyetsiz güzellik ve haşmet sâhibi olan (Allah).

ma'bud-u ezeli / ma'bûd-u ezelî / مَعْبُودِ اَزَل۪ي

  • İbâdete yegane lâyık olup başlangıcı olmayan (Allah).

ma'bud-u hakiki / ma'bûd-u hakîkî / مَعْبُودُ حَق۪يق۪ي

  • Hakîkî olarak yegane ibadete layık olan (Allah).

ma'bude

  • Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.

ma'kul ilimler / ma'kûl ilimler

  • His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

ma-imeşkuk / mâ-imeşkûk

  • Şüpheli su; ehlî merkebin ve ondan doğan katırın artığı olan su.

maari / maarî

  • İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.

maganim

  • (Tekili: Magnem) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.

mağfur / مغفور

  • Yarlıganmış. (Arapça)

magn

  • (Çoğulu: Megân) Menzil.

magnem

  • (Çoğulu: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.

maharet-i fevkalade / maharet-i fevkalâde

  • Olağanüstü beceri.

mahbub-u layezal / mahbûb-u lâyezâl

  • Hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek yegane sevgili olan Allah.

mahcub / mahcûb

  • Utangaç, sıkılgan.

mahcubane / mahcubâne

  • Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla. (Farsça)

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahcubiyet

  • Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.

mahlukatın hukuku / mahlûkatın hukuku

  • Hukuk-u ibâd; kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar; mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi.

matır

  • (Matar. dan) Yağan, yağıcı.

meganim

  • Ganimet malları. Harbde alınan mallar.

mehdiyye

  • Mehdiye âit ve mensub olan. Mehdiye dâir ve müteallik.
  • Hediye. Armağan.

melahif

  • (Tekili: Milhaf ve Milhafe) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.

melametzede

  • (Çoğulu: Melametzedegân) Melamete uğramış, ayıplanmış, azarlanmış, kınanmış. (Farsça)

melekat-ı akliyye / melekât-ı akliyye

  • Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik.

meliyy

  • Uzun zaman.
  • Zengin. Varlıklı. Maldâr. Gani. Eşraf.

meniha

  • Hediye, armağan, bahşiş.

menşe-i mu'cizat / menşe-i mu'cizât

  • Olağanüstü şeylerin kaynağı.

merdümgirizlik

  • İnsanlardan sıkılganlık, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteme hâli.

merfud

  • İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.

merzgun

  • Tenâsül organı. (Farsça)

meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

  • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

mesed

  • Hurma lifi.
  • Liften yapılan ip.
  • Deve kılından ve yününden yapılan urgan.
  • Yemen diyarında biten bir ağacın adı.
  • Bağ.

metafizik

  • Fizik ve akıl ötesi. Beş duyu organıyla ve tecrübeyle anlaşılamayan şeyler. Fizik ötesini araştıran ilim, ilâhiyyât.

mevlud / mevlûd

  • Doğan.

mevludat

  • (Tekili: Mevlud) Belirli bir zaman içinde doğanlar.

meyl-i harikulade / meyl-i harikulâde

  • Olağanüstü şeylere olan arzu, istek, eğilim.

mezalik

  • (Tekili: Mezlaka) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.

milhafe / ملحفه

  • Bürünecek şey. Yorgan.
  • Yorgan. (Arapça)

mincede

  • Küçük asâ, küçük sopa.
  • Yorgancı çubuğu.

mirba

  • Ganimet malının dörtte biri.

miş

  • Koyun, ganem. (Farsça)

misma'

  • (Çoğulu: Mesâmi') (Sem'den) Kulak.
  • Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

mısyaf

  • Yaz günlerinde çok yağmur yağan yer.
  • Sakalı ağarmayınca evlenmeyen erkek.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mu'cizat / mu'cizât

  • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü işler.
  • Mûcizeler. Allahü teâlânın peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân etmiş olduğu hârikulâde yâni âdet dışı (olağan üstü) hâller. Mûcize kelimesinin çokluk şeklidir.

mu'cizat-ı mahsusa

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hergangi bir şeyle ilgili gösterdiği mu'cizeler, kendisine mahsus mu'cizeler.

mu'cize

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey.
  • Peygamberlerden aleyhimüsselâm peygamberliklerine delil olarak Allahü teâlânın izniyle meydana gelen hârikulâde (olağanüstü) haller.

mu'cizeli

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü bir şekilde olan.

mu'tekadat-ı hissiye / mu'tekadât-ı hissiye

  • His ve duyulara ait kanaatler ve onlardan doğan inançlar.

mübadat

  • Düşmanca davranış, saldırganlık.
  • Meydana çıkarma.

mübezzir / مُبَذِّرْ

  • Savurgan.

mücellel

  • Yağmuru her yere yağan bulut.

mücessime

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri, zâhir (görünen)mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının bulunduğunu, dolayısıyla madde ve cisim olduğunu iddiâ ederek doğru yoldan ayrılan bozuk fırka. Bu fırkaya müşe bbihe de denir.

mucid-i hakiki / mucid-i hakikî

  • İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır.

mucize / mûcize

  • İnsanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş.
  • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından gösterilen ola-ğanüstü şey.
  • İnsanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü şey.

müdahhir

  • İddihar eden, yığan.

mudga

  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.

mug

  • (Çoğulu: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan.

mugbeçe

  • (Çoğulu: Mugbeçegân) Meyhaneci çırağı. (Farsça)
  • Mecusi çocuğu. (Farsça)

mugtanem

  • Ganimet olarak alınmış olan, alınan.

mugtenem

  • (Ganimet. den) Ganimet olarak alınmış.

mugtenim

  • Ganimet olarak alan. Bedava alan. Ganimet bilen.

muhacim / مهاجم

  • Saldıran. (Arapça)
  • Saldırgan. (Arapça)

muhalib

  • Süt sağan.
  • Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.

muharib

  • Harbeden. Cenkci. Cengâver.
  • Cesur. Atılgan. Kahraman.
  • İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.

muhnik

  • (Hank. dan) Boğucu, boğan.

müje

  • (Çoğulu: Müjgân) Kirpik. (Farsça)

mültehif

  • Yorgan veya battaniye gibi bir şeye sarılmış olan.

münbais

  • İnbias eden, gönderilen.
  • İleri gelen. Çıkan. Doğan.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

münzelik

  • Kaygan, kaypak.

mürevvic / مروج

  • Revaç veren, propagandasını yapan. (Arapça)

müşebbihe

  • Allahü teâlâyı cisim ve varlıklara benzeten, Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri görünen lugat mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının olduğunu iddiâ eden bozuk fırka.

musir

  • Zengin. Gani.

müsrif / مسرف

  • İsraf eden, savurgan.
  • Savurgan. (Arapça)

müstagni

  • (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı.
  • Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

müstahlib

  • (Halb. dan) Sağan.

müstahlib-i leben

  • Süt sağan.

mütasarrıfa

  • İnsandaki görünmeyen his organlarının beşincisi; his organları vâsıtası ile elde edilen duyuları ve mânâları karşılaştırıp, yeni mânâlar elde etmeye yarayan kuvvet.

mutavassıt nev'

  • Evrim teorisindeki ara geçiş türü, iki ayrı türden doğan melez.

müteazzi

  • (Uzv. dan) Uzuvlaşmış. Organlaşmış, Uzuv hâline gelmiş.

mütecaviz / mütecâviz / متجاوز

  • Aşkın. (Arapça)
  • Saldırgan, tecavüzkâr. (Arapça)
  • Sarkıntılık eden, tecavüzcü. (Arapça)

mütecavizane / mütecâvizâne

  • Haddi aşarak, saldırgan bir şekilde.

müteganni

  • Teganni eden. Terennüm eden.

mütegannic

  • (Ganc. dan) Nazlanan, naz gösteren.

mütegannim

  • Bir şeyi ganimet bilen.
  • Koyun şeklinde görünme.
  • Koyun şeklinde görünen, ganimetçi.

müteganniyane

  • Teganni ederek. Terennüm ederek. (Farsça)

mütehaşi

  • (Haşy. den) Çekingen, sakıngan.

mütehaşiyane / mütehaşiyâne

  • Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına. (Farsça)

mütenasil

  • Birbirinden doğan, tenasül eden.

mütesallika

  • Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.

mütevellid / متولد / مُتَوَلِّدْ

  • Doğan, çıkan.
  • Doğan, dünyaya gelen.
  • İleri gelen, çıkan, hâsıl olan.
  • Doğan, ortaya çıkan.
  • Doğan. (Arapça)
  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)
  • Doğan.

mütevelvil

  • İşi velveleye boğan. Gürültü ve şamata yapan.

muthef

  • Hediye, armağan. İthaf olunan şey.

muthif

  • Hediye veren, armağan eden. İthaf eden.

muvaffakiyet-i fevkalade / muvaffakiyet-i fevkalâde

  • Fevkalâde, olağanüstü bir başarı.

nafile

  • Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş.
  • Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan.
  • Torun.
  • Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.

nağme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.
  • (Çoğulu: Nağamât) Ahenk, güzel ses, âvaz, ezgi, teganni.

naknaka

  • (Çoğulu: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması.
  • Ses.

nal

  • İnilti, figân. (Farsça)
  • Kamış kalem. (Farsça)
  • Kamış düdük. (Farsça)
  • Şeker kamışı. (Farsça)

nalan

  • İnleyen, sızlayan, figân eden. (Farsça)

nalekar / nalekâr

  • İnleyen, figân eden, feryad eden. (Farsça)

naşir-i ağraz / nâşir-i ağrâz

  • Kötü maksat ve kin taşıyanların yayın organı, nâşiri.

neccad

  • Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan.

neccah

  • Yorgancı.

nefel

  • Düşmandan alınan mal, ganimet.
  • Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.

nefl

  • Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile.
  • Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek.
  • Yemin etmek.

neheng

  • (Çoğulu: Nehengân) Timsah. (Farsça)

neş'et eden

  • Doğan, meydana gelen.

neşita

  • Bir şeyin, aramaksızın bulunması.
  • Ansızın bulunan nesne.
  • Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.

nevbave

  • Yeni yeşillik. (Farsça)
  • Turfanda yemiş. (Farsça)
  • Hediye, armağan. (Farsça)

nevreste

  • (Çoğulu: Nevrestegân) Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş. (Farsça)

nevruz-u sultani / nevrûz-u sultânî

  • Sultan nevruzu; Osmanlı Devletinde bizzat sarayın organize edip sultanın da katıldığı ve coşkuyla kutlanan bahar bayramı; 21 Mart.

nezle

  • (Çoğulu: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık.
  • Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.

niks

  • Ters doğan çocuk.
  • Zayıf ve cılız adam.

nişeste

  • (Çoğulu: Nişeste-gân) Oturan, oturmuş. (Farsça)

niya

  • (Çoğulu: Niyâgân) Dede, cedd.

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

nugnug

  • (Çoğulu: Negânig) Boğaz içinde olan et.
  • Kulak içinde fazlalık olan nesne.

nühust

  • İlk gelen, evvel doğan, evvelki olan. (Farsça)

nuhustzad / nuhustzâd

  • İlk doğmuş olan. Evvel doğan. (Farsça)

nuşende

  • (Çoğulu: Nuşendegân) İçki içen kimse. (Farsça)

orhan gazi

  • (Mi: 1288 - 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli'ye geçtiler. Türbes

payende

  • (Çoğulu: Payendegân) Payanda, destek, dayak. (Farsça)
  • Duran, sürekli. (Farsça)

peçe

  • (Çoğulu: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu.
  • Oğlan, çocuk.
  • Sarmaşık bitkisi.

pestpaye

  • (Çoğulu: Pestpayegân) Payesi, derecesi aşağı olan, âdi. Alçak. Bayağı. Pespaye.

peyug

  • (Çoğulu: Peyugân) Gelin. (Farsça)

piç

  • Büklüm, kıvrım, dolaşık. (Farsça)
  • Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. (Farsça)
  • Aslına benzemiyen. (Farsça)
  • Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. (Farsça)
  • Sarmaşık. (Farsça)
  • Vida. (Farsça)

pir-i moğan

  • (Pir-i muğan) Meyhaneci.
  • Mc: Mürşid.

pise

  • Saksağan. (Farsça)
  • Alaca renk. (Farsça)

pişkeş

  • Hediye, armağan, hibe. (Farsça)

piyaz

  • Soğan. (Farsça)
  • Zeytinyağlı ve sirkeli fasulye haşlaması. (Farsça)

propaganda-i siyaset

  • Siyaset propagandası.

puhte

  • (Çoğulu: Puhtegân) Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan. (Farsça)

radh

  • Az bir şey verme. Az verilen şey.
  • Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal.

radib

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Sidre ağacından bir cins.

rahim

  • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
  • Karabet, akrabalık.

rahyan

  • Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.

rebih

  • Organları sülpük ve sarkık olan iri insan.

rende

  • Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. (Farsça)
  • Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet. (Farsça)

resan

  • Ulaştırı yağan yağmur.

resen

  • (Çoğulu: Ersân) Atı veya davarı ip ile bağlamak.
  • İp, halat, urgan.

reste

  • (Çoğulu: Restegân) Kurtulmuş. (Farsça)

revgan

  • Bk. rugan

rezaz

  • Zayıf yağan yağmur.

ribhale

  • Azası büyük olan, organları iri olan.

rişa'

  • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
  • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

rude

  • (Çoğulu: Rudegân) Bağırsak. (Farsça)

rümme

  • (Çoğulu: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası.

rüsum / rüsûm

  • Resmler, âdetler. Bir cemâatin veya bir milletin müşterek düşüncesinden doğan âdetler, alışılagelen, yapılagelen şeyler.

rüya / rüyâ

  • Düş. İnsanın kalbinin ve duyu organlarının dünyâ işleriyle olan meşgûliyetinin kısmen kesildiği, uyku, bayılma ve istiğrak (mânevî coşkunlukla kendinden geçme) gibi hallerde gördüğü şeyler.

sa'r

  • Katil zehiri.
  • Kısa boylu adam.
  • Küçük hıyar.
  • Yaban soğanının kökü.

şabub

  • (Çoğulu: Şeabib) Sağanak yağmur.

sadaka

  • Allahü teâlânın rızâsına niyet ederek ve karşılık beklemeden muhtâc olanlara, fakirlere, hibe edilen mal, para ve her türlü iyilikte, ihsânda bulunma.
  • Zekât.
  • Ganîmet.

sadıha

  • Teganni eden.

saffat

  • (Çoğulu: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.

safiyy

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ganîmet taksîminden önce kılıç, zırh ve at gibi seçip aldığı bâzı şeyler.

safvan

  • (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası.
  • Çok soğuk ve açık olan gün.

şah

  • Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. (Farsça)
  • Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. (Farsça)
  • Asıl. (Farsça)
  • Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması. (Farsça)

sahb

  • (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.

şahbaz

  • Doğan kuşu, çevik, yiğit.
  • İri ve beyaz doğan kuşu. (Farsça)
  • Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman. (Farsça)

sahib-i menba-ı keramat ve hakikat / sahib-i menba-ı kerâmât ve hakikat

  • Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve özellikler ile gerçeklerin kaynağına sahip olan.

şahin

  • (Çoğulu: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.

şakşaka

  • Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.

salsal

  • Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık.
  • Çok anırgan eşek.

şarık / şârık

  • Doğudan çıkan, doğan, parlayan.

sarsara

  • Doğan sesi.
  • Horoz sesi.

sazende

  • (Çoğulu: Sâzendegân) Çalgıcı. (Farsça)
  • Düzenleyici, yapıcı. (Farsça)

se'd

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Yaz gecelerinde olan rutubet.
  • Boğaz ıslatan her cins nesne.

şe'v

  • Geçmek, takaddüm eylemek.
  • Son, nihayet.
  • Devenin yuları.
  • Zembil.
  • Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak.
  • Kaygan.

şecze

  • Zayıf yağan yağmur.

sedn

  • Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi.

şedv

  • Irlamak; teganni ve terennüm.

sehab

  • Çağırgan, gürültücü kişi.

şehbaz

  • Çevik, cesur, beyaz doğan kuşu.

seleb

  • Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar.
  • Kişinin malı mülkü ve metâı.

ser-efgende

  • (Çoğulu: Serefgendegân) Başını eğen. (Farsça)

serayende

  • (Çoğulu: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.

serçeşme

  • (Çoğulu: Serçeşmegân) Çeşme başı, su başı. Pınar. (Farsça)
  • Pir, şeyh. Baş. (Farsça)
  • (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse. (Farsça)

şerem-sar

  • (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan. (Farsça)

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

şerh

  • Her nesnenin evveli.
  • Her sene yeni doğan deve yavruları.
  • Yiğitlik.
  • Yarmak.

şerit

  • Hurma yaprağından yapılan urgan.

şeten

  • (Çoğulu: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan.
  • Uzak olmak.
  • Sağlam yapmak.

şeva

  • Kolay.
  • Vücut organları. (El, ayak gibi).
  • Malın kötüsü.

şevahin

  • (Tekili: Şahin) Şahinler, doğan kuşları.

sevanih

  • (Tekili: Sâniha) İçe doğan fikirler.

şevket / شَوْكَتْ

  • Kudret ve kuvvetten doğan büyüklük, heybet.

sevzak

  • Çakır doğan kuşu.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

şiar / şiâr / شعار

  • Slogan. (Arapça)
  • İşaret. (Arapça)
  • Şiâr edinmek: Slogan haline getirmek, meslek edinmek. (Arapça)

sıhr / صهر

  • Evlilikten doğan akrabalık. (Arapça)

sıhriyet / صهریت

  • Evlilikten doğan akrabalık, kan bağı. (Arapça)

şikar

  • Av, avlanan hayvan. Avlama. (Farsça)
  • Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. (Farsça)

sikkenin darbı

  • Damganın vurulması, mührün basılması.

sılat

  • (Tekili: Sıla) Sılalar.
  • Bahşişler, armağanlar, hediyeler.

şirec

  • Şırılgan yağı.
  • Üzüm suyu. Şira.

sitem-dide

  • (Çoğulu: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş.

slogan

  • ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.

şü'bub

  • Birden yağan sağanaklı yağmur.
  • Hiddetli ve şiddetli olan.
  • Şiddetli güneş harareti.

suda-ger

  • Bezirgân, tüccar. (Farsça)

süftece

  • (Çoğulu: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim.
  • Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey.
  • Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.

suhte

  • Yanmış, tutuşmuş. Yanık. (Farsça)
  • (Çoğulu: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. (Farsça)

suhulet-i fevkalade / suhulet-i fevkalâde

  • Olağanüstü kolaylık.

sümud

  • Taganni eylemek.
  • Eğlenmek.
  • Kibirlenip somurtmak.
  • Kafa tutmak.
  • Sersem olmak.

Sünuhat / Sünûhat

  • Kalbe doğan mânâ ve hakikatler

sünuhat / sünûhat / سنوحات

  • Akla gelenler, içe doğanlar. (Arapça)

surre / صره

  • Para kesesi. (Arapça)
  • Hükümdar tarafından Mekke'ye gönderilen paralar ve armağanlar. (Arapça)

sütude

  • (Çoğulu: Sütudegân) Övülmüş, medhedilmiş. (Farsça)
  • Övülüp medhedilmeğe değer. (Farsça)

ta'kir

  • Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme.

taazzuv / تعضو

  • Şekillenme, biçim alma, organ oluşturma. (Arapça)

tabahece

  • Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)

tafşele

  • Kaygana aşı.
  • Baklava.

taganni / tagannî / تغنى

  • Zenginlik. (Arapça)
  • Makamına göre şarkı söyleme. (Arapça)
  • Tagannî etmek: Şarkı söylemek. (Arapça)

tagannüm

  • (Bak: Tegannüm)

takdime / تقدمه

  • (Çoğulu: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye.
  • Takdim.
  • Sunuş. (Arapça)
  • Armağan. (Arapça)

tali '

  • Doğan. Tulu' eden.
  • Kısmet, kader, baht.
  • Nişangâhın arkasına düşen ok.
  • Yeni hilâl.

tali' / tâli' / طالع

  • Doğan. (Arapça)
  • Talih. (Arapça)

talia

  • Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.

tall

  • Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem.
  • Helâk etmek, iptal.
  • Güzel, lâtif şey.
  • Şiddet.

tarid

  • Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış.
  • Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

taşr

  • Zayıf yağan yağmur.

tavme

  • Tosbağanın dişisi.

teamül / teâmül

  • İş, muamele.
  • Bir yerde insanlar arasında olağan muamele.

teb-zede

  • (Çoğulu: Teb-zedegân) Sıtmaya tutulmuş. (Farsça)

tebzir / tebzîr

  • Tebzîr etmek: Savurganlık etmek, israf etmek.

tecavüzkar / tecavüzkâr / تجاوزكار

  • Sınırı geçen, saldırgan. (Arapça - Farsça)
  • Sarkıntılık eden. (Arapça - Farsça)

tecr

  • Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.

tederrün

  • Bir organın, bir uzvun şişmesi.

tedlis

  • Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak.
  • İnciyi şeffaf etmek.

teevvüh

  • (Çoğulu: Teevvühât) İnleme, figân etme.

tegannuc

  • (Çoğulu: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma.

tehevvür

  • Çok kızmak, çok öfkelenmek, sertlik; hilmin (yumuşaklığın) zıddı. Gadabın, kızmanın aşırısı. Atılganlık.

tekadim

  • (Tekili: Takdime) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.

teklif

  • Zor birşey istemek. Bir vazife ileri sürmek.
  • Sıkılgan ve resmi davranış. İçli dışlı olmayan çekingen muâmele.
  • Vergi yüklemek.
  • Vazife vermek.
  • Cenab-ı Hakk'ın, insanları, emir ve nehiyleri üzerine hareket etmeğe vazifelendirmesi.
  • Fık: Şeriat-ı İslâmiyeni

tenemmül

  • (Neml. den) Karınca gibi kaynama.
  • Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.

tersabeçe

  • (Çoğulu: Tersabecegân) Hristiyan çocuğu. (Farsça)

tertipli

  • Organizeli, sistemli.

tesekkün-i niza'

  • Kavganın yatışması.

tev'em

  • İkiz. Çift doğan çocuklar.
  • Mc: Benzer, eş, mümasil.

tevafuk-u fevkalade / tevafuk-u fevkalâde

  • Olağanüstü uygunluk.

tevellüd eden

  • Doğan, meydana gelen.

tevellüt eden

  • Doğan, meydana gelen.

tıla'

  • Üzerinde güneş doğan yer.

tirb

  • (Çoğulu: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan.
  • Yaşta diğerine eşit olan nesne.
  • Lezzet.

tuhfe

  • Turfanda şey.
  • Görülmemiş yeni çıkan. Yeni.
  • Hediye, armağan.
  • Hediye, armağan, değerli şey.
  • Yeni şey, armağan.

tulu eden / tulû eden

  • Doğan, ortaya çıkan.

tuluat / tulûât

  • Doğuşlar, kalbe doğan mânâlar.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

tuti / tûti / tûtî / طوطى

  • Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.
  • Papağan, dudu kuşu.
  • Papağan.
  • Papağan, dudu kuşu. (Farsça)

uccet

  • Kaygana aşı.

ugniye

  • Şarkılar, ilâhiler. Teganni edilen sözler.

ugniyye

  • (Çoğulu: Egâni) Ahenk.

uluhiyet / ulûhiyet

  • İlâhlık, kısaca "ibadet edilmeye lâyık olan yegâne mabud bütün varlıkları yaratan Allahtır" diye ifade edilebilen hakikat.

ulum-i akliyye / ulûm-i akliyye

  • Tecribî (deneye bağlı) ilimler. His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek tecrübe ve hesab edilerek elde edilen ilimler.

umurdide

  • (Çoğulu: Umurdidegân) İş görmüş, işten anlar ve tecrübeli kimse. (Farsça)

ünsi / ünsî

  • (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan.
  • Arkadaş.

ünsiyyet

  • Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.

unsul

  • Ada soğanı.

uraza

  • Misafire çıkarılan yiyecek.
  • Hediye, armağan.

ürümek

  • Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır. (Farsça)

uzima

  • Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.

üzn

  • Kulak. İşitme organı.

uzuv

  • (Uzv) Bir canlının vücud yapısının kısımlarından herbiri. Azâ. Organ.
  • Organ.
  • Organ.

uzv / عضو

  • Uzuv, organ.
  • Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.
  • Organ. (Arapça)
  • Üye. (Arapça)

uzv-u insani / uzv-u insanî

  • İnsan bedeninin bir organı.

uzv-u nafi / uzv-u nâfi

  • Faydalı uzuv, organ.

uzvi / uzvî / عضوی

  • (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
  • Organik. (Arapça)

uzviyye / عضویه

  • Canlı, organik. (Arapça)

vacid

  • Vücuda getiren.
  • Varlıklı. Fâtır. Gani ve zengin.
  • Mevcud olan.

vahime kuvveti / vâhime kuvveti

  • His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen mânâları anlayan iç kuvvet.

vaki / vâki

  • Vuku bulan, olan.
  • Olağan, olmuş, mevcut.

varidat / vâridât

  • (Tekili: Vâride) Kâr, gelir.
  • Vârid olan. Bir kimseye veya hazineye ait gelir ve paralar.
  • Hatıra gelen, içe doğan.

veled-i nameşru / veled-i nâmeşru

  • Evlilik dışı ilişki sebebiyle doğan çocuk.

veled-i zina / veled-i zinâ

  • Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.

velud / velûd / ولود

  • Doğurgan. (Arapça)
  • Üretken. (Arapça)

veraset-i ırkıye

  • Doğan yavrunun ecdadına benzemesi.

visl

  • (Çoğulu: Evsâl) Benzer. Misil.
  • Uzuv, âzâ, organ.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

vücud-u hissi / vücud-u hissî

  • Duyu organları ile kavranabilen varlık.

yad-bud

  • Armağan, yâdigâr. (Farsça)

yadigar / yâdigâr

  • Hediye, armağan.

yafuh

  • Bıngıldak. Yeni doğan çocukların baş kemiklerinin arasındaki yumuşaklık.

yebani

  • Görgüsüz, kaba. (Farsça)
  • Yabâni, kırlarda biten. (Farsça)
  • Sıkılgan, ürkek. (Farsça)

yegane-gi / yegâne-gî

  • Teklik, yegâne ve tek oluş. (Farsça)

yek-çeşm deha / yek-çeşm dehâ

  • Tek gözlü olağanüstü zekâ ve akıl; Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet ve akıl.

zade-i tab / zâde-i tab

  • Bir kimsenin düşünce mahsûlü olarak kaleminden çıkan, doğan.

zadgeganlık / zâdgegânlık

  • Zâdgegânlık satmak: Soyluluk taslamak.

zag

  • (Çoğulu: Ziygan) Karga ve kuzgun. (Farsça)
  • Fitneci, gammaz. (Farsça)

zehder

  • Çakır doğan.
  • Doğan yavrusu.
  • Bir atın adı.

zeka-i harika / zekâ-i harika

  • Olağanüstü zekâ.

zeker / ذكر

  • (Çoğulu: Zükrân - Zükur - Zikâr - Zikâre) Erkek.
  • Erkeklik organı.
  • Erkek, erkeklik organı.
  • Erkek. (Arapça)
  • Erkeklik üreme organı. (Arapça)

zemzem

  • Çok mübarek bir su.
  • Kâbe-i Mükerreme'nin yanındaki maruf kuyu.
  • Kelimenin lügat manası: Yavaş yavaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek.
  • Çok bol.

zemzeme

  • Ezgili ses, terennüm, teganni.
  • Mezamir'i okuyanların teranesi (Zebur).

zenperest

  • (Çoğulu: Zenperestegân) Kadına düşkün, kadın peşinde dolaşır ahlâksız kimse. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR