LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Falan ifadesini içeren 30 kelime bulundu...

ayan / âyan

  • Parlamentonun aldığı kararları düzeltmek için üyelerinin bir kısmı devlete mensup, bir kısmı da halktan seçilmiş olan meclis ve bu meclis üyelerinin her biri ("âyan meclisi", "âyandan falan zat" şeklinde kullanılır).

behman / behmân / بهمان

  • Falan, filan. (Farsça)

dekk

  • Ufalanma, parça parça olma.
  • Ufalanma.

dekke

  • Ufalanmak. Pâre pâre olmak.
  • Vurmak, döğmek.
  • Seki, sofa.

dekken

  • Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.

fülan / fülân / فلان

  • Falan, filan, falanca. (Arapça)

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

heşim / heşîm

  • Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak.
  • Kırılmış, ufalanmış kuru ot.

hesis

  • Gizli ses, gizli kelâm.
  • Ezilmiş, ufalanmış nesne.

husale

  • Kırıntı, ufalanmış şey.

icare-i müzafe

  • Bir şeyi gelecek muayyen bir vakitten itibaren kiraya vermektir. Meselâ: Bir hâneyi gelecek falan ayın birinden itibaren bir sene müddetle şu kadar bin liraya kiraya vermek, bir icare-i müzafedir.

inhitam

  • Kırılma, ezilme, ufalanma.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

meftut

  • Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.

mertum

  • Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

mundak

  • Dövülüp ufalanmış.

mütecezzi

  • Parça parça ayrılan, ufalanmış olan.

nahire

  • Ufalanmış.
  • Çürümüş.
  • Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.

nehire

  • Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş.
  • Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir)

nezr-i muayyen

  • Hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâbını falan velîye bağışlamak adağım olsun diye bir şarta bağlanarak yapılan adak.

rendide

  • Rendelenmiş, ufalanmış. (Farsça)

rüzaz

  • Ufalanmış taş.
  • Her maddenin ufağı.

süftece

  • Tahrîmen mekrûh olan bir havâle şekli. Yolcuya borç verip, gittiğin yerde, falancaya ödeyeceksin demek.

takazic

  • Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.

tecezzi / tecezzî

  • Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
  • Ayrışma, ufalanma.
  • Parçalara ayrılma ve bölünme, ufalanma.

tecezzüv

  • (Cüz. den) Kısım kısım bölünme. Doğranma, ufalanma.

tefattun

  • Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme.
  • Ufalanma.

tefettüt

  • (Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma.

teşfiye

  • (Şifâ. dan) İyileştirme, şifalandırma.