LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Fakir ifadesini içeren 195 kelime bulundu...

aba-puş

  • Aba giyen, derviş. (Farsça)
  • Fakir. (Farsça)

aciziyyet / âciziyyet

  • Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik.
  • Fakirlik, tevâzu.

adem

  • Yokluk, olmama, bulunmama.
  • Fakirlik. (Vücudun zıddı)

adim / adîm

  • Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.

ahin / âhin

  • (Çoğulu: Avâhin) Fakir.
  • Hazır, sabit kimse.
  • Yumuşak hurma ağacı.

ail

  • Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.

ale / âle

  • Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
  • Fakirlik.

alet / âlet

  • Fakir.
  • Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.

alye

  • Fakirlik.

amair / amâir

  • (Tekili: Amâyir) (İmâret) İmâretler. Mâmur etmeler.
  • Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arz-ı iftikar etmemek

  • Fakirliğini bildirmemek, ihtiyacını göstermemek.

asar / asâr

  • Fakirlik.
  • Güçlük.
  • Şiddet.

avakır

  • (Tekili: Akıra) Fakirler, yoksullar.
  • Kısırlar, verimsiz olanlar.
  • Kudurmuş olanlar.

avam

  • Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından.
  • Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan.
  • Halkın ekseriyeti.

avez

  • Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.

avz

  • Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması.
  • Fakir.
  • Fakirlik, muhtaç olma.

ayil

  • Ailesi kalabalık olan.
  • Ailesini besleyen.
  • Aşırı.
  • Fakir.
  • Dengede olmayan terazi.

ayle

  • Fakirlik.

bais

  • Fakir.
  • Şiddet ve zahmete uğramış kimse.

bay u geda

  • Zengin ve fakir.

be's

  • Azab, şiddet. Korku.
  • Zarar, ziyan.
  • Zorluk, meşakkat, zahmet.
  • Fenalık. (Arapçada: "Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak" mânâlarına gelir.)

be'sa

  • Fakirlik, muhtaçlık ve benzerleri.

bed-hal

  • Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan. (Farsça)

bevt

  • Zengin iken fakir düşme. Düşkünlük.

bi-vare / bî-vare

  • Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib. (Farsça)

bü's

  • Güçlük, zorluk.
  • Fakirlik.

burjuva

  • Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. (Fransızca)

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

büşiy

  • Fakir ve evlâdı çok olan kimse.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

dadan

  • Kesmez kılıç.
  • Fakir, muhtaç kişi.

daka'

  • Fakirlik.

dall-i bi-l ibare / dâll-i bi-l ibare

  • (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğ

darir

  • (Çoğulu: Edirrâ) Kör, a'mâ.
  • Nefis.
  • Cismin bakiyyesi.
  • İri vücutlu fakir kişi.

davta

  • Fakir.
  • Gövdeli, cesim.

derviş

  • Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. (Farsça)
  • Kimsesiz, fakir. (Farsça)
  • Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. (Farsça)
  • Mürid veya şeyh. (Farsça)

dervişane / dervişâne

  • Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette. (Farsça)

dest-pak

  • Fakir, fukara. (Farsça)
  • Mendil. (Farsça)
  • Dindar. (Farsça)

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

efkar

  • Pek fakir, çok fakir.

efkar-ı fukara

  • Fakirlerin en fakiri, çok fakir.

ehl-i fakr ve hacet

  • Fakirler ve ihtiyaç sahipleri.

engüşt-i nil

  • Fakirlik, fukaralık.

eshab-ı suffa / eshâb-ı suffa

  • Suffe ehli. Peygamber efendimizin Mekke'den hicretinden sonra, Medîne-i münevverede yaptırdığı câminin (Mescid-i Nebevî'nin) örtülü bölümünde ilim ve ibâdetle meşgul olan fakir ve kimsesiz müslümanlar.

fakat / fâkat / فَاقَتْ

  • Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
  • Fakirlik, ihtiyaç.

fake

  • Fakirlik.

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni
  • Aslî (temel) ihtiyâçlarından başka nisâb miktârı (dînen zengin sayılacak kadar) malı olmayan.
  • Tasavvufta fakir: Derviş. Her zaman her işte yalnız Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilen, bütün ihtiyaçlarını hep Allahü teâlâya arz eden.

fakir-i müstağni / fakir-i müstağnî

  • Fakir olmakla birlikte Allah'tan başkasına muhtaç olmayan kişi.

fakir-i pür-taksir / fakir-i pür-taksîr

  • Kusurlarla dolu fakir anlamına gelen, tevazu ifadesi olarak "ben" yerine kullanılan ifade.

fakirane / fakirâne / fakîrâne / فَق۪يرَانَه

  • Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. (Farsça)
  • Fakirce.
  • Fakir bir sûrette.

fakirü'l-hal / fakîrü'l-hal

  • Muhtaç ve fakirlik içinde olma.

fakirülhal / fakîrülhâl

  • Fakir hâlde.

fakr / فقر / فَقْرْ

  • Fakirlik.
  • Fakirlik. Tasavvufta her zaman her işte Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek.
  • Fakirlik, yoksulluk, züğürtlük.
  • Fakirlik.
  • Fakirlik, ihtiyacını karşılayamama.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

fakr u zaruret / fakr u zarûret / فَقْرُو ضَرُورَتْ

  • Şiddetli fakirlik.

fakr-ı beşeri / fakr-ı beşerî

  • İnsandaki fakirlik, her şeye muhtaç olma özelliği.

fakr-ı hal / fakr-ı hâl

  • Fakirlik.
  • Fakirlik hâli.

fakr-i hal

  • Fakirlik, muhtaçlık.

fakr-ı insani / fakr-ı insanî

  • İnsanın fakirliği.

fakr-ı mutlak

  • Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.

fakr-ı şedid

  • Çok şiddetli yoksulluk, fakirlik.

fakr-pişe / fakr-pîşe

  • Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde. (Farsça)
  • Fakirlik, muhtaçlık.

fakrıhal / fakrıhâl

  • Fakir hâllilik.

fakrımutlak

  • Tam ve sınırsız fakirlik.

fakrpişe / fakrpîşe

  • Fakirlik yolunda.

fakruzaruret / fakruzarûret

  • Fakirlik ve yoksulluk.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

fukara / fukarâ

  • Fakirler, yoksullar.
  • (Tekili: Fakir) Yoksullar, fakirler.
  • Fakirler.
  • Fakirler.

fukara-i müslimin / fukara-i müslimîn

  • Müslüman fakirler.

fukara-i sabirin / fukara-i sâbirin

  • Sabreden, dayanan, oruç açmayan fakirler.

fukara-perver

  • Fakire bakan. Fukarayı koruyan. (Farsça)

fukara-yı muhacirin / fukara-yı muhacirîn

  • Mekke'den Medine'ye hicret edenlerin fakirleri, yoksulları.

fukara-yı sabirin / fukara-yı sâbirîn / fukarâ-yı sâbirîn

  • Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
  • Dilenmeyip sabreden ve şerî'ate (İslâmiyet'e) uyan fakirler.

gass ü semin

  • Fakir ve zengin. Zayıf ve semiz.

ged

  • (Gedbe) Yoksul, dilenci, fakir, dilenen. (Farsça)
  • Dilencilik. (Farsça)

geda / gedâ

  • Fakir. Kimsesiz. Dilenci. (Farsça)
  • Fakir.
  • Fakir, kimsesiz.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

gürisne

  • (Çoğulu: Gürisnegân) Aç, fukara, fakir. (Farsça)

gürisne-gan / gürisne-gân

  • (Tekili: Gürisne) Açlar, fakirler, yoksullar. (Farsça)

hadim-ül fukara / hâdim-ül fukara

  • Fakirlere hizmet eden.

hafef

  • Fakirlik. Darlık.
  • Şiddet.

hak-nişin / hâk-nişin

  • Dilenci, sâil, fakir. (Farsça)

hak-nişini / hâk-nişinî

  • Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet. (Farsça)

hakir kalb / hakîr kalb

  • Bir tevazu ifadesi olarak, bu fakirin ehemmiyetsiz, kıymetsiz kalbi mânâsında kullanılan bir deyim.

hakk-ı fakiranemde / hakk-ı fakirânemde

  • Fakir ve muhtaç olan benim hakkımda (tevazu ifadesi).

halil

  • Samimi dost. Sâdık dost.
  • Nahif ve fakir kimse.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

halle

  • Fakirlik.
  • Hâcet, ihtiyaç.
  • Kum içindeki yol ve gedik.

hangah

  • Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer. (Farsça)

harc

  • Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
  • Vergi.
  • Çıkmak.
  • Yeni çıkan bulut.
  • Yemâme vilayetinde bir yer.
  • Ecir.
  • Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)

harim / hârim

  • Fakir.

hasasa

  • (Çoğulu: Hasâs) Fakirlik.
  • Hali yaramaz olmak.
  • Küçük delik.
  • İki kişinin arasındaki açıklık.

hati / hatî

  • Fakir kavutu.

havb

  • (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet.
  • Fakirlik.
  • Meşakkat.
  • Maraz, ağrı, dert.
  • Ana, baba.
  • Fakir ve muhtaç olmak.

havf-ı fakr

  • Fakirlik korkusu.

hazzal

  • Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir.

hediye

  • Fakir veya zengin bir kimseye ikrâm için hîbe (bağış) olarak verilen veya gönderilen mal.

hırkapuşane

  • Fakircesine, dervişçesine. (Farsça)

hırkapuşi / hırkapuşî

  • Fakirlik, dervişlik. (Farsça)

ı'sar

  • Fakir olmak.
  • Güç olmak, zor olmak.

i'sar

  • Fakirlik.
  • Borçluya karşı takaza etmek, sıkıştırarak alacağını istemek, güçleştirmek.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

ifka'

  • Fakir ve kötü durumda bulunma.

ifkar'

  • Fakir düşürme, fakirleştirme.
  • Hayvanı kirâya verme.

iflas / iflâs

  • Fakirleşme.

iftikar / iftikâr

  • Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
  • Çok ihtiyacı olmak.
  • Tevazu'. Alçak gönüllülük.
  • Fakirliğini gösterme.
  • Fakirliğini bilip gösterme.
  • Fakîr olmak, muhtâc olmak.

iftikarat / iftikarât

  • Fakirliğini bilip göstermeler.
  • Fakirlik, yoksulluk.

iftiyak

  • Fakirleşmek, yoksullaşmak.

ihsanperver

  • İhsan edici. İyiliği çok sever. (İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir (Farsça)

imam-ı şafii / imam-ı şâfiî

  • (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh'ı (A.S.M.) gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz (A.S.M.) ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Had

imaret / imâret

  • Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk.
  • Hayrat için fakirlere yemek verilen yer.
  • Bayındırlık, fakirlere yemek verilen yer.

imlak

  • Çok fakir düşmek.

infak

  • Nafaka verme. Besleme. Geçindirme.
  • Harcayıp tüketme.
  • Fakir olma.

irmad

  • Fakir düşme. Sefil olma.
  • Göz ağartma.

it'amiyye

  • Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.

jendepuş

  • Yamalı hırka giyen kimse. Fakir. (Farsça)

kaht ü gala / kaht ü galâ

  • Yokluk. Kıtlık. Fakirlik.
  • Pahalılık.

kayy

  • Fakirlik.

kefen-i kifaye / kefen-i kifâye

  • Fakir veya çok borçlu olarak vefât etmiş erkek ve kadın için yeterli sayılan ve bedeni örtecek kadar olan kefen.

keffaret-i savm

  • Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

keffaret-i zıhar

  • Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir.

kem

  • Az, noksan, eksik. (Farsça)
  • Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. (Farsça)
  • Fakir, hakir. (Farsça)

kemal-i iftikar / kemâl-i iftikar

  • Allah'a karşı fakirliğini tam hissetme.

kemter

  • Aciz. Fakir. İtibarsız. (Farsça)
  • Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. (Farsça)
  • Noksan, eksik. (Farsça)
  • Âciz, fakir, hakir.

kemterane

  • Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette. (Farsça)

kıllet

  • Azlık, fakirlik.

kurban

  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kurzub

  • Fakir kimse.

lefh

  • Yakmak.
  • Vurmak.
  • Fakirlik, fakir.
  • İflas.
  • Tavşancıl kuşu.
  • Karga.

lisan-ı acz ve fakr

  • Fakirlik ve acizlik dili.

mefkur

  • (Çoğulu: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.

men'uş

  • Hayır ile yâdedilen ölü.
  • Yukarı kaldırılmış.
  • Fakir olduktan sonra sevindirilmiş.
  • Tabuta konulmuş.

mesakin / mesakîn / mesâkin

  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.
  • Miskinler, zavallı fakir kimseler.
  • Miskinler, fakirler.

meskenet

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.
  • Miskinlik, fakirlik.

metrebe

  • Fakirlik, miskinlik.

miskin / مِسْك۪ينْ / miskîn

  • Zavallı, fakir.
  • Zavallı, fakir.

mu'sir

  • Fakir kimse.

mu'terr

  • Pek fakir olduğu hâlde dilenmeyip lisân-ı hâl ile durumunu anlatan kimse.

mu'vez

  • Fakir kimse.

muasere

  • Fakirlik.
  • Zorluk, güçlük.

müfkir

  • (Fakr. dan) Fakirleştiren.

müftekir

  • (Fakr. dan) Muhtaç.
  • Fakir, züğürt.

muharef

  • Fakir.

muhtac / muhtâc

  • İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.
  • İhtiyâc sâhibi. Akşam evinde yiyecek bulamayacak derecede fakîr kimse.

muhtacin / muhtacîn

  • (Tekili: Muhtac) Muhtaç kimseler. İhtiyaç sâhibleri. Fakirler, yoksullar.

muhtaciyet

  • İhtiyaç sahibi olmak. Muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk.

muhtell

  • Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş.
  • İntizamsız. Nizamsız olmuş.
  • Fakir kimse.
  • Çok susuz kalmış olan.

mukıll

  • Malı az olan. Fakir.

mukıllin / mukıllîn

  • Fakirler. Muhtaç olanlar.

musfir

  • Eli boş fakir kimse.

müzmak

  • Derviş.
  • Fakir kimse.

na-budmend

  • Yoksul, fakir. (Farsça)

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

nezr kurbanı

  • Allah rızâsı için, bir koyun veya şu koyunu kurban etmek adağım olsun diyen zengin veya fakir kimsenin Kurban bayramında kesmesi gereken kurban.

nisab / nisâb

  • Dinde zenginlik ölçüsü. İslâm dîninde, zenginlik ile fakirlik arasındaki maddî sınır.

ömer

  • Resül-ü Ekrem'in (A.S.M.) ikinci halifesi, Aşere-i Mübeşşere'den ve sahabenin en büyüklerindendir. Çok âdil, âbid, zâhid ve merhametli idi. Fakirce yaşadı. Adaleti, şecaat ve cesareti, İlâ-yı Kelimetullah için fedakârlığı meşhurdur. Çok Hadis-i Şeriflerle medhedildi. Zamanında çok fütühat ve ilerlem

perişani / perişanî

  • Perişanlık, dağınıklık. (Farsça)
  • Düzensizlik, bozgunluk. (Farsça)
  • Yoksulluk, fakirlik. (Farsça)

rabia-i adeviye

  • (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliye

ruh-u kemterane / ruh-u kemterâne

  • Âciz ve fakir olan kimsenin ruhu.

rumh

  • (Çoğulu: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik.

rümh

  • (Çoğulu: Rimâh) Mızrak, kargı, süngü.
  • Mc: Yoksulluk, fakirlik.

sadaka

  • Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.)
  • Allahü teâlânın rızâsına niyet ederek ve karşılık beklemeden muhtâc olanlara, fakirlere, hibe edilen mal, para ve her türlü iyilikte, ihsânda bulunma.
  • Zekât.
  • Ganîmet.
  • Allah rızası için fakirlere verilen şey veya para.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

sadaka-i fıtr

  • Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır veri

sail

  • (Sual. den) Dilenci.
  • Fakir.
  • Soran.
  • İsteyen.
  • Akan, seyelan eden.

sefalet

  • Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.

sefil / sefîl / سَفيِلْ

  • Sefâlet çeken, fakir.

şiddet-i fakr

  • Fakirliğin şiddetli olması.

şiddet-i fakr ve istiğna

  • Şiddetli fakirlik ve tokgözlülük; çok fakir olmasına rağmen kimseden bir şey beklememe.

su'luk

  • (Çoğulu: Saâlik) Fakir.
  • Dilenci.
  • Serseri.

sübrut

  • (Çoğulu: Sebâriyet) Az.
  • Otsuz ve susuz yer.
  • Fakir adam.

sufrit

  • (Çoğulu: Safârit) Fakir.

şuhh

  • Mala düşkün olup, fakirlere vermeyi sevmemek, cimrilik etmek.

surre

  • (Çoğulu: Surer) Para kesesi, para çıkını.
  • Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.

tabaka-i fukara

  • Fakirler sınıfı.

tabaka-i süfla / tabaka-i süflâ

  • Alt tabaka; fakir ve sosyal statüsü düşük tabaka.

taife-i fukara

  • Fakirler sınıfı, yoksullar grubu.

tarik-i acz ve fakr

  • Âcizlik ve fakirlik yolu.

tarik-i aczmendi / tarik-i aczmendî

  • Cenâb-ı Hakka karşı âcizliğini ve fakirliğini hissetme ve bunu bildirme yolu.

tasa'lük

  • Fakirlik göstermek.

tasadduk

  • Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek.
  • Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak. (İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
  • Sadaka vermek. Yâni Allahü teâlânın rızâsı için fakirlere ve ihtiyâcı olanlara para, mal vermek.

tefakkur

  • (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.

tefarik-ul asa / tefarik-ul asâ

  • Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da

tereb

  • Fakir olmak, fakirleşmek.

terebbüb

  • Fakirlik.

terk-i hükmi / terk-i hükmî

  • Dünyâyı hükmen terk etmek, (terk etmiş sayılmak) yâni her işte İslâmiyet'e uymak. Meselâ zekâtı İslâmiyet'in gösterdiği yere seve seve vermek, komşu, akrabâ, fakir ve ödünç istiyenin hakkını gözetmek ve başkalarının hakkına tecâvüz etmemek (saldırmam ak) ve malı zevk ve sefâya, eğlenceye vermemek.

tesekkün

  • (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma.
  • Miskin ve fakir olma.

üftade

  • Düşmüş. Fakir, biçare. (Farsça)
  • Âşık, tutkun. (Farsça)

vakf

  • Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı) malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfe

vakıf / vâkıf

  • Mülkü olan belli ve kıymetli malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş) bütün veya belli fakîrlere Allah rızâsı için terkeden kimse.
  • Bir işten haberi olan.
  • Arafât'ta vakfeye duran.

za'f-ı fakr

  • Fakirliğin verdiği zayıflık.

zekat / zekât

  • Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma.
  • Temizlik. Taharet.
  • Zenginlerin kırkta bir oranında fakirlere yaptığı yardım.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın