LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te F kelimesini içeren 1088 kelime bulundu...

abes / عَبَثْ

  • Faydasız.

abesiyet / عَبَثِيَتْ

  • Faydasızlık ve gayesizlik.
  • Faydasızlık.

ac / âc / عاج

  • Fildişi. (Arapça)

acemce

  • Farsça. (Arapça - Türkçe)

adem-i fark

  • Farkın olmayışı, farksızlık.

adem-i tefavüt

  • Farklılığın olmaması.

afet / âfet

  • Felâket, musibet.

ağleb-i hukema

  • Filozofların çoğunluğu.

agnostik

  • fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

ağras / ağrâs / اغراس

  • Fidanlar. (Arapça)

ah ü fizar / âh ü fizâr

  • Feryad.

ahdes

  • Fikirli kişi.

ahize / âhize

  • Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.

ahkam-ı fıkhiyye / ahkâm-ı fıkhiyye

  • Fıkıh ile ilgili hükümler. Bedenle yapılması ve sakınılması lazım gelen şeyler, emirler ve yasaklar.

ahüvah / âhüvâh / آه و واه

  • Feryat, sızlanma, hayıflanma. (Farsça)

ahüvaveyla / âhüvâveylâ / آه و واویلا

  • Feryat, âh çekme, figan etme. (Farsça - Arapça)

akheban

  • Fil, câmus.

akıbet-i fecia / âkıbet-i fecia

  • Feci son, kötü son.

akıl ile nakil

  • Fen ve felsefe gibi akla dayanan ilimler ile Kur'ân ve hadis gibi nakle dayanan ilimler.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akli ve nakli ilimler / aklî ve naklî ilimler

  • Fen ve din bilgileri.

akümülatör

  • Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz. (Fransızca)

al-i firavun / âl-i firavun

  • Firavun ailesi. Firavun soyu.

ale-l-infirad

  • Ferd olarak. Birer birer.

alem-i ef'al / âlem-i ef'âl

  • Fiil ve davranışlar âlemi.

allame-i zifünun / allâme-i zîfünun

  • Fenleri bilen büyük âlim.

alye

  • Fakirlik.

amel-i talih / amel-i tâlih

  • Faydasız, yararsız iş; makbul olmayan amel.

ameli / amelî / عَمَل۪ي

  • Fiille ilgili.

an filan / an filân

  • Filandan; filan bildirdi, nakletti.

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

apriori

  • fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: "Her sayı kendine eşittir" hakikatı hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir apriori bilgidir.

ara / ârâ

  • Fikirler. Reyler.
  • Fikirler, reyler.

arraf / arrâf

  • Falcı, kâhin.

arz-ı iftikar etmemek

  • Fakirliğini bildirmemek, ihtiyacını göstermemek.

asar-ı fiiliye / âsâr-ı fiiliye

  • Fiilen yapılan işler.

asib / âsîb / آسيب

  • Felaket, bela, zarar. (Farsça)

aşik / aşîk

  • Fazla âşık, çok tutkun.

aşk-ı kimyevi / aşk-ı kimyevî

  • Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir.

atalet kanunu

  • Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.

ateş-i hecr

  • Firak ateşi, ayrılık acısı.

ateşbaz / âteşbâz / آتشباز

  • Fişekçi. (Farsça)

avez

  • Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.

avl

  • Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.

avvac

  • Fildişi satan. Fildişi işçisi.

ayb-gu / ayb-gû

  • Fitneci, fitnekâr, dedikoducu.

ayet-i feth / âyet-i feth

  • Fetih Sûresinin âyetleri

ayle

  • Fakirlik.

ayn-ı maslahat

  • Faydanın, gayenin ta kendisi.

ays

  • Fesâd ve ifsâd etmek.

bab-ı fitne

  • Fitne kapısı.

badiyet-üş-şam / bâdiyet-üş-şam

  • Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.

bağ-ı firdevs

  • Firdevs bahçesi.

bahçet-i ferah

  • Ferahlık, huzur veren bahçe.

bahr-i lut / bahr-i lût

  • Filistinde seviyesi denizden aşağıda olan şaplı bir göl.

bais-i feyz / bâis-i feyz

  • Feyiz, bereket sebebi.

basiretsiz

  • Ferasetsiz, görüşü ve sezişi yetersiz.

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

be'sa

  • Fakirlik, muhtaçlık ve benzerleri.

be'v

  • Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.

bed

  • Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'. (Farsça)

bed-bu

  • Fena kokulu, pis kokan. (Farsça)

bed-gu / bed-gû

  • Fitnekâr, dedikoducu. (Farsça)

bed-hah

  • Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen. (Farsça)

bedraka-i efkar / bedraka-i efkâr

  • Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.

behman / behmân / بهمان

  • Filân, filânca. (Farsça)
  • Falan, filan. (Farsça)

bekà-i şahsi / bekà-i şahsî

  • Ferdin devamlılığı.

bela / belâ / بلا

  • Felaket, musibet. (Arapça)

beliye

  • Felâket, musibet.

belma

  • Faydasız, faydası olmayan. İri ve kaba şey. (Farsça)

berumendi / berûmendî

  • Faydalı, menfaatli olma. (Farsça)

besatet-i efkar / besâtet-i efkâr

  • Fikir ve düşüncelerin basitliği.

beyan-ı efkar / beyan-ı efkâr

  • Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.

beylek

  • Ferman, emir. Hüccet, vesika. (Farsça)

bi-sud / bî-sud

  • Faydasız, boş, neticesiz. (Farsça)

bifütur / bîfütûr

  • Fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen.

bihterek

  • Farslılarca, 120 senede bir def'a 13 ay kabul edilen yılın ismi. (Farsça)

bil'icma' / bil'icmâ' / بِالْاِجْمَاعْ

  • Fikir birliğiyle.

bila fasıla / bilâ fasıla

  • Fasılasız, aralıksız.

bila-faiz / bilâ-faiz

  • Fâizsiz.

bila-fasıla / bilâ-fasıla

  • Fâsılasız, aralıksız, durmadan.

bila-tefavüt / bilâ-tefâvüt

  • Fark gözetmeksizin.

bilafasıla / bilâfasıla

  • Fasılasız, aralıksız.
  • Fasılasız, aralıksız.

bilfiil / بالفعل / بِالْفِعِلْ

  • Fiilen, gerçekte.
  • Fiilen, çalışarak.
  • Fiilî olarak.
  • Fiilî olarak.

bilkuvve

  • Fiil mertebesine varmadan. Tasavvurda, tasavvurî olarak. Düşünce halinde. Kabiliyet ve istidat ile.

bina-yı mechul

  • Fiilde fâilin, öznenin meçhul olması hâli. Meselâ: "Yazmak" fiilinin binâ-yı meçhulü olan "yazıldı" kelimesinde olduğu gibi. Fiilde fâilin belli olması hâlinde de "binâ-yı malûm" denir. "Nuri yazdı" gibi.

bişi / bişî

  • Fazlalık. (Farsça)

bisud / bîsud

  • Faydasız, boş, neticesiz.

büşiy

  • Fakir ve evlâdı çok olan kimse.

büste

  • Fındık. (Farsça)

car

  • Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.

cefh

  • Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.

cehende-gi / cehende-gî

  • Fırlayış, sıçrayış. (Farsça)

celb-i nef'

  • Faydalı olanları yapma, yararlı olanı elde etmeye çalışma.

celde

  • Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.

cennet-i furkan

  • Furkan cenneti; hak ile batılı birbirinden ayırt eden Kur'ân cenneti.

cennetü'l-firdevs

  • Firdevs Cenneti; Cennetin en yüksek yeri.

cereyan-ı efkar / cereyan-ı efkâr

  • Fikirler, düşünceler akımı.

cereyan-ı riba / cereyan-ı ribâ

  • Faizin devam etmesi, dolaşımı.

cesaret-i fıtriye

  • Fıtrî bir cesaret, yaratılıştan gelen cesaret.

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

cezzab

  • Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.

cihet-i fark / جِهَتِ فَرْقْ

  • Farklı yön.
  • Fark yönü.

çille

  • Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir.

cilve-i cüz'i / cilve-i cüz'î

  • Ferdî bir yansıma, görünme.

cins

  • Fıkıhta; çeşit, tür, kullanıldıkları yerler arasında çok fark bulunmayan şeylere ortak olarak verilen isim.

cümle-i fiiliye

  • Fiil ile başlayan arabça cümle. Fiil cümlesi. (Farsça)
  • Fiil cümlesi; fiil ile başlayan cümle.

cüsse

  • Fiziksel yapı, beden.

cüz'i / cüz'î

  • Ferdî, küçük.

cüz'iye

  • Ferdî.

cüz'iyet / cüz'îyet

  • Ferdîlik, bireysellik.

cüz'iyyat / cüz'iyyât

  • Fertler, bireyler, birimler.

cüz-ü cüz'i / cüz-ü cüz'î

  • Ferdî, bireysel bir parça.

da-ül-efrenc / dâ-ül-efrenc

  • Frengi hastalığı.

dadüferyad / dâdüferyâd / دادوفریاد

  • Feryat figan. (Farsça)

dahiye

  • Felâket, büyük belâ.

daka'

  • Fakirlik.

dalalet-i fenniye / dalâlet-i fenniye / ضَلَالَتِ فَنِّيَه

  • Fen yoluyla haktan sapma.

dalalet-i fikr / dalâlet-i fikr

  • Fikir sapkınlığı.

damen-keş

  • Feragat eden, eteğini çeken. (Farsça)

darülfünun / dârülfünûn

  • Fenler yeri, üniversite.

davmeran

  • Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.

def-i mefsedet

  • Fesadı ortadan kaldırma.

define-i ulum ve fünun / define-i ulûm ve fünûn

  • Fen ve ilimlerin hazinesi.

deha-i fenni / deha-i fennî

  • Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.

deha-yı felsefi / dehâ-yı felsefî

  • Felsefeden güç alan yüksek akıl.

deha-yı fenni / dehâ-yı fennî / دَهَايِ فَنِّي

  • Fenne ait deha.

dehaz

  • Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme. (Farsça)

dehr-i fani / dehr-i fâni

  • Fâni dünya, geçici dünya.

demne

  • Fırın ve ocak bacası. (Farsça)

desatir-i fıtrat / desâtir-i fıtrat

  • Fıtrata, yaratılışa ait düsturlar, prensipler.

devirli

  • Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.

devr-i fetret

  • Fetret devri; Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında geçen peygamber gönderilmeyen zaman dilimi.

devran / devrân / دوران

  • Felek, talih.
  • Felek, zamane. (Arapça)

devş

  • Fâsid olmak.

direktuvar

  • Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli. (Fransızca)

dua-yı fiili / dua-yı fiilî / duâ-yı fiilî

  • Fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme.
  • Fiil ile yapılan dua. Yâni: İstenilen şeyin sebeplerini yerine getirmeye çalışmak.

dücce

  • Fazla karanlık, ziyade zulmet.

düldül

  • Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.

dürra'a / dürrâ'a / دراعه

  • Ferace. (Arapça)

dürus-i nafia / dürus-i nâfia

  • Faydalı olan dersler.

düstur-u faaliyet

  • Faaliyet prensibi, kuralı.

ebu za'fel

  • Fil.

ebu zübab

  • Fâre.

ecnas-ı muhtelife / ecnâs-ı muhtelife

  • Farklı cinsler, çeşitli türler.

ecza-i zaide / eczâ-i zâide

  • Fazladan olan kısımlar, parçalar.

eczahane-i hikmet

  • Fayda ve şifa eczahanesi.

eda-i feraiz / edâ-i ferâiz

  • Farzları yapmak.

edbar-ün nücum

  • Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.

ef'al / ef'âl / افعال

  • Fiiller, işler.
  • Fiiller, hareketler.
  • Fiiller.

efal / efâl

  • Fiiller, işler.

efdal

  • Faziletli, üstün.

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
  • Faziletli oluş, üstünlük.

efgan / efgân / افغان

  • Figanlar, inlemeler.
  • Feryat etme, figan etme. (Farsça)

efika

  • Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.

efkar / efkâr / افكار / اَفْكَارْ

  • Fikirler, düşünceler.
  • Fikirler.
  • Fikirler.
  • Fikirler, düşünceler. (Arapça)
  • Fikirler.

efkar-ı fukara

  • Fakirlerin en fakiri, çok fakir.

efkar-ı mütehalife / efkâr-ı mütehâlife

  • Farklı düşünceler.

efkarca / efkârca

  • Fikirler bakımından.

eflak / eflâk / اَفْلَاكْ

  • Felekler, gökler; âlemler.
  • Felekler, âlemler.

efrad / efrâd / افراد / اَفْرَادْ

  • Fertler, bireyler.
  • Ferdler.
  • Fertler, bireyler. (Arapça)
  • Ferdler.

efraden / efrâden

  • Fertler, bireyler olarak.

efrah

  • Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.

efrat

  • Fertler, bireyler.

efsah-ı füseha / efsah-ı füsehâ

  • Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.

efsun / efsûn

  • Fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur'ân-ı kerîmden olmayan, mânâsız yazılar kullanmak. Mânâsı bilinmeyen ve îmânın gitmesine sebeb olan şeyleri okumak.

efzun / efzûn / افزون

  • Fazla, çok ziyade. (Farsça)
  • Fazla, uzun.
  • Fazla, çok.
  • Fazla. (Farsça)

egarib

  • Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.

ehl-i fakr ve hacet

  • Fakirler ve ihtiyaç sahipleri.

ehl-i fazl

  • Fazilet sahibi olanlar.

ehl-i fazl ve kemal / ehl-i fazl ve kemâl

  • Fazilet ve kemâl sahibi olanlar.

ehl-i felsefe

  • Felsefeciler, düşüncede felsefeyi esas alanlar.

ehl-i felsefe ve hikmet / اَهْلِ فَلْسَفَه وَ حِكْمَتْ

  • Felsefeyle uğraşanlar, filozoflar.
  • Felsefeciler ve varlıkların hikmetlerini araştıranlar.

ehl-i fen ve felsefe

  • Fen ve felsefe ilimlerini meslek edinenler.

ehl-i fikir

  • Fikir ehli, düşünürler.

ehl-i fikir ve nazar

  • Fikir ve dikkat sahipleri.

ehl-i hikmet

  • Felsefeciler.

ehl-i ilim ve kemal

  • Fazilet ve ilim sahibi kimseler.

ehl-i usulü'l-fıkh

  • Fıkıh âlimleri.

ehlifelsefe

  • Felsefeciler, felsefeye önem veren kimseler.

ehlifen

  • Fen ilimleriyle uğraşanlar.

ehram

  • Firavun mezarı.

el-hannas / el-hannâs

  • Fırsatını bulamayınca gizlenen, bulunca vesvese vermek için gelen sinsi şeytan.

el-mikyas

  • Firuzâbâdi'nin bir eseri.

elektroliz

  • Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.

elfatiha / elfâtiha

  • Fatiha sûresi.

elsen

  • Fasih ve düzgün konuşan.

emirname / emirnâme / امرنامه

  • Ferman, emir belgesi. (Arapça - Farsça)

emraz-ı efrenciye

  • Frengi hastalıkları, efrenci marazları.

enak

  • Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.

engizisyon mahkemeleri

  • Fransa'da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim.

engüj

  • Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu. (Farsça)

engüşt-i nil

  • Fakirlik, fukaralık.

enva-ı muhtelife / envâ-ı muhtelife

  • Farklı, çeşitli türler.

enva-ı riba / envâ-ı ribâ

  • Faiz çeşitleri.

erbab-ı fazilet / erbâb-ı fazilet

  • Faziletli, güzel ahlâk sahibi kimseler.

ercan

  • Fars diyarında bir yerin adı.

errac

  • Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.

es'ar / es'âr / اسعار

  • Fiyatlar. (Arapça)

esbab-ı fesat ve ifsat

  • Fesat çıkarıcı ve bozucu sebepler.

esbab-ı ifsat

  • Fesat çıkarıcı ve bozucu sebepler.

esir devri

  • Feodalizm, sömürgecilik dönemi.

esuf / esûf

  • Fazlaca eseflenen, pek üzülen, çok kederlenen, çok fazla acıyan, yufka yürekli.

ezahir-i efkar / ezahir-i efkâr

  • Fikir çiçekleri.

faalane / faalâne

  • Faal, hareketli bir şekilde.

faaliyetkarane / faaliyetkârâne

  • Faaliyet göstererek.

facia-engiz / fâcia-engiz

  • Fâcialı. Çok acıklı.

faciat

  • Fâcialar, belâlar, musibetler.

fadıl-fazıl / fâdıl-fâzıl

  • Faziletli, fazilet sahibi, erdemli.

fahh-ul far / fahh-ul fâr

  • Fare kapanı.

fahişe / fâhişe / فاحشه

  • Fuhuş yapan kadın. (Arapça)

fahişehane / fahişehâne

  • Fuhuş yapılan yer.

fahşa / fahşâ / فحشا

  • Fuhuş. (Arapça)

faide / fâide / فائده

  • Fayda.
  • Fayda, yarar.
  • Fayda.

faide-bahş / fâide-bahş

  • Fayda veren, faydalı.

faideli / fâideli

  • Faydalı, yararlı.

faidesiz

  • Faydasız.

fakahet / fakâhet / فقاهت

  • Fıkıhçılık. (Arapça)

fakat / fâkat / فَاقَتْ

  • Fakirlik, ihtiyaç.

fake

  • Fakirlik.

fakir-i müstağni / fakir-i müstağnî

  • Fakir olmakla birlikte Allah'tan başkasına muhtaç olmayan kişi.

fakirane / fakirâne / fakîrâne / فَق۪يرَانَه

  • Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. (Farsça)
  • Fakirce.
  • Fakir bir sûrette.

fakirülhal / fakîrülhâl

  • Fakir hâlde.

fakr / فقر / فَقْرْ

  • Fakirlik.
  • Fakirlik. Tasavvufta her zaman her işte Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek.
  • Fakirlik, yoksulluk, züğürtlük.
  • Fakirlik.
  • Fakirlik, ihtiyacını karşılayamama.

fakr u istiğna

  • Fakirlik ve tok gözlülük; muhtaç olunmasına rağmen kimseden bir şey istememe.

fakr-ı hal / fakr-ı hâl

  • Fakirlik.
  • Fakirlik hâli.

fakr-i hal

  • Fakirlik, muhtaçlık.

fakr-pişe / fakr-pîşe

  • Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde. (Farsça)
  • Fakirlik, muhtaçlık.

fakrıhal / fakrıhâl

  • Fakir hâllilik.

fakrpişe / fakrpîşe

  • Fakirlik yolunda.

fakruzaruret / fakruzarûret

  • Fakirlik ve yoksulluk.

fal / fâl / فال

  • Fal, belirti, uğur.
  • Fal. (Farsça)

falaka / فلقه

  • Falaka, ayağa sopa atarak acı çektirmek için hazırlanan düzenek. (Arapça)

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

fali / falî

  • Falcı kimse.

falic / fâlic / فلج

  • Felç. (Arapça)

falname / fâlnâme / فالنامه

  • Fal kitabı. (Farsça)

faniyat / fâniyât

  • Fâni, geçici şeyler.
  • Faniler, gelip geçiciler.

faniyyet

  • Fânilik, ölümlülük.

fanus / fânûs / فانئس

  • Fener. (Arapça)

far / fâr / فار

  • Fâre, sıçan.
  • Fare. (Arapça)

farazi / farazî

  • Farzedilen, varsayılan.

farıkat / fârıkat

  • Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.

farisi / fârisî / فَارِس۪ي

  • Farsça.
  • Farsça.

farisiyyat

  • Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.

fariza / farîza / فَر۪يضَه

  • Farz, Allah'ın emri.
  • Farz olan şey.

farizıyy

  • Feraiz bilen kişi.

fart-ı izdiham

  • Fazla kalabalık.

farzi / farzî

  • Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.

farziyet

  • Farz olma.
  • Farz oluş.

fasih / fasîh / fâsih

  • Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
  • Fesheden, bozan,

fasihane / fasîhane

  • Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. (Farsça)

fasika

  • Fâre.

fasıl / fâsıl

  • Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.

faşist

  • Faşizm taraftarı. (Fransızca)

fatih / fâtih / فاتح

  • Fetheden.
  • Fetheden (Arapça)

fatih şehri / fâtih şehri

  • Fatih'in fethettiği şehir; İstanbul.

fatihane / fâtihâne

  • Fethederek, açarak.
  • Fatihçe.

fazail / fazâil

  • Faziletler.
  • Faziletler, üstünlükler.

fazıl / fâzıl

  • Faziletli, üstün, değerli.
  • Faziletli, üstün.

fazilet-meab / fazîlet-meâb

  • Faziletli, üstün özelliklere sahip.

faziletkar / fazîletkâr

  • Faziletli, üstün nitelikli.

faziletmeab / faziletmeâb

  • Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli. (Farsça)

faziletmend

  • Faziletli, iyi huylu.
  • Faziletli, iyi huylu. (Farsça)

faziletperver

  • Fazilet sahibi, faziletsever. (Farsça)
  • Fazilet sever, erdem sahibi.

fazl u rahmet

  • Faziletli kişinin lütfu, merhameti ve acıması.

feca'at / fecâ'at / فجاعت

  • Feci durum. (Arapça)

fecaat

  • Felâket, yürekler acısı kötü durum.

feci'a / fecî'a / فجيعه

  • Facia, felaket. (Arapça)

fecr

  • Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.
  • Fecir, tan.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Fecr-i kâzibi tâkibeden tam karanlıktan sonraki beyazlık. Sabah namazının ve orucun başlama vakti.

fedai / fedâî

  • Fedakâr, kendini bir hizmete adayan.
  • Feda eden, kendini adayan.

fedail / fedâil

  • Farz ve vâcib olmayan nâfile ibâdetler.

fedailik

  • Fedakârlık, kendini bir hizmete adama.

fedakar / fedâkâr

  • Fedacı.

fedakarane / fedakârâne / fedâkârâne

  • Fedakar şekilde.
  • Fedakârca.

fedaviyye

  • Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler.

feharis / fehâris / فهارس

  • Fihristler. (Arapça)

fekahet

  • Fıkıh ilminde âlimlik, anlayışlılık.

felaketdide

  • Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan.

felaketzede / felâketzede / فلاكت زده

  • Felâkete uğramış.
  • Felakete uğrayan. (Arapça - Farsça)

felasife / felâsife / فلاسفه

  • Felsefeler.
  • Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.
  • Felsefeciler, felsefeler.
  • Filozoflar, felsefeciler. (Arapça)

felekzede

  • Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz. (Farsça)

felsefe hikmeti

  • Felsefe ilmi ve bakış açısı.

felsefi / felsefî / فلسفى

  • Felsefe ile ilgili, felsefeye ait.
  • Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı.
  • Felsefeyle ilgili.
  • Felsefe ile ilgili. (Arapça)

felsefiyyat

  • Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

fen yobazı

  • Fen bilgisinde mütehassıs (uzman) olmadığı hâlde, kendisini fen adamı ve müslüman olarak gösterip müslümanların dînini, îmânını bozmağa, İslâmiyet'i içerden yıkmağa çalışan kimse.

fena-ender / fenâ-ender

  • Fena içinde.

fenagah / fenagâh

  • Fânilik yeri olan bu dünya. (Farsça)

fenapezir / fenapezîr

  • Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır. (Farsça)

fenn-i hikmet / فَنِّ حِكْمَتْ

  • Felsefe ilmi.
  • Felsefe bilgisi.
  • Felsefe ilmi.

fenn-i hikmetü'l-eşya

  • Felsefe ilmi; varlıkların hikmetlerini inceleyen ilim.

fennen

  • Fence.
  • Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.

fennen ve hikmeten

  • Fenlere ve ilimlere göre.

fenni / fennî

  • Fenle ilgili.

feragat

  • Fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme.

ferağat

  • Fedakarlık, hakkından vazgeçme.

ferahbahş / فرح بخش

  • Ferahlık veren, iç açıcı. (Arapça - Farsça)

feraine / ferâine / فراعنه

  • Firavunlar. (Arapça)

feraiz / ferâiz

  • Farzlar, yapılması mecburi olan dinî emirler.
  • Farzlar.

feramin / ferâmîn / فرامين

  • Fermanlar. (Arapça - Farsça)

ferd

  • Fert, birey, tek, benzersiz.

ferec

  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.

ferman-berdar

  • Fermana uyan, emre uyan. (Farsça)

ferneb

  • Fâre.

feryad-bahşa

  • Feryâd ettiren, bağırttıran. (Farsça)

feryad-res

  • Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen. (Farsça)

fesad / fesâd

  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
  • Fesat, bozukluk, karışıklık.

fesad-engiz

  • Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.

fesadat / fesâdât

  • Fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.

fesahat / فصاحت

  • Fasihlik, dilde düzgünlük. (Arapça)

fetak

  • Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.

fetanet / fetânet

  • Fatinlik, zihin açıklığı, zihnin yaratılıştan bir şeyi çabuk ve iyi anlamak hususundaki istidadı, zeyreklik.

fetava / fetâvâ / فتاوی

  • Fetvalar. (Arapça)

feteva / fetevâ

  • Fetvalar.

feth ve teshir ederek

  • Fethederek ve emre hazır hâle getirerek, boyun eğdirerek.

fetile / fetîle / فتيله

  • Fitil. (Arapça)

fetö

  • Fethullahçı Terör Örgütü

fettahiyet / fettâhiyet

  • Fethedicilik; Allah'ın her şeye lâyık bir şekil ve suret verme sıfatı.

fettahiyyet

  • Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı.

fevahiş / fevâhiş / فواحش

  • Fahişeler. (Arapça)

fevaid / fevâid

  • Faydalar.
  • Faydalar, menfaatler, kârlar, kazançlar.
  • Faydalar, yararlar.

fevasıl / fevâsıl

  • Fasıllar, bölümler.
  • Fasıllar, bölümler.

feveran / feverân

  • Fışkırma, hızla çıkma.

fevt-i fursat

  • Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.

fevvare / fevvâre / فواره

  • Fıskıye, su fışkırtan şey.
  • Fıskiye. (Arapça)

fevza-yı ara / fevzâ-yı ârâ

  • Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.

fevzaiye

  • Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.

feyizdar / feyizdâr

  • Feyizli, bereketli.
  • Feyizli.

feyizkar / feyizkâr

  • Feyizli.
  • Feyizli, bereketli, ışıklı.

feyizyab / feyizyâb

  • Feyiz sahibi, feyiz alan.
  • Feyiz alma, manen istifade etme.

feylekus

  • Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.

feylesof / فيلسوف / فَيْلَسُوفْ

  • Felsefe ile uğraşan, felsefeci.
  • Filozof, felsefeci.
  • Filozof, felsefe ile uğraşan kişi.
  • Felsefeci.
  • Filozof, felsefeci. (Arapça)
  • Felsefeci.

feylesofane / feylesofâne

  • Filizofça.
  • Filozofça.

feyyal

  • Fil çobanı. File bakan kimse.

feyyaz

  • Feyiz, bereket ve bolluk veren. Allah.

feyz-bahş

  • Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan. (Farsça)

feyz-dar

  • Feyizli, bol, bereketli, gür. (Farsça)

feyz-efza

  • Feyiz artıran, bollaştıran. (Farsça)

feyz-nak

  • Feyizli, bereketli, bol. (Farsça)

feyza feyz

  • Feyiz ile dolu, bol.

feyzaver / feyzâver

  • Feyiz veren, bolluk getiren.

feza-neverd

  • Fezâda dolaşan, boşlukta giden. (Farsça)

feza-yı feyz / fezâ-yı feyz

  • Feyiz sahası, feyiz semâsı.
  • Feyiz sahası, feyzin fezası.

fezail / fezâil

  • Faziletler, üstün özellikler.
  • Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
  • Faziletler, üstün nitelikler.

fi / fî / فى

  • Fiyat, değer, kıymet, eder. (Arapça)

fi'l-i mezid

  • Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil.

figan / figân / فغان

  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

figan-perver / figân-perver

  • Feryad ettiren, bağırtan. (Farsça)

fihristevari / fihristevârî

  • Fihrist gibi.

fiilen

  • Fiille, iş ile.
  • Fiille, davranış ve hareketlerle.

fiili / fiilî

  • Fiille ilgili.

fiiliyat / fiiliyât

  • Fiiller, uygulamalar.
  • Fiiller, işler.

fıkıh usulü / fıkıh usûlü

  • Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nâsıl çıkarıldığını öğreten ilim.

fikir / فكر

  • Fikir, düşünce. (Arapça)

fikr

  • Fikir, düşünce.

fikr-i felsefe

  • Felsefe düşüncesi.

fikren

  • Fikirce.

fikret

  • Fikir, düşünce.

fikri / fikrî

  • Fikirle ilgili.

fikriyyat

  • Fikir ve düşünce ile olan işler.

fil / فيل

  • Fil. (Arapça)

filozof

  • Felsefe ile uğraşan, felsefeci.

fir'avn / فرعون

  • Firavun. (Arapça)

fir'avni / fir'avnî

  • Firavunluk. Firavun ile ilgili. (Farsça)

fir'avniyyet

  • Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.

fırak / fırâk

  • Fırkalar, partiler, bölükler.

fırak-ı fesadiye

  • Fesat, bozugunculuk çıkaran gruplar.

firaş-ı kavi / firaş-ı kavî

  • Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.)

firaş-ı mütevassıt

  • Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

firaş-ı zaif

  • Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur)

firavn / firâvn

  • Firavun.

firavniyet

  • Firavunluk; firavun gibi isyankârlık.

firavun-meşrep

  • Firavunca hareket tarzı.

firavunane / firavunâne / firâvunâne

  • Firavun gibi tanrılık iddiasında bulunma.
  • Firavun gibi.

firavuniyet / firâvuniyet

  • Firavun gibi olma, tanrılık iddiasında bulunma.
  • Firavunluk.

firavunlaşmış

  • Firavun gibi kendisini üstün gören, tanrılık iddiasında bulunan.

firavunluk

  • Firavun gibi kendini beğenen, kendini üstün gören.

firavunmeşreb / firâvunmeşreb

  • Firavunun yolunda olan.

fıskiyye / فسقيه

  • Fıskiye. (Arapça)

fissik / fissîk

  • Fıskı dâim olan.

fiten / فتن

  • Fitneler.
  • Fitneler. (Arapça)

fitne-amiz / fitne-âmiz

  • Fitne çıkaran, fesat karıştıran. (Farsça)

fitne-cihan

  • Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. (Farsça)

fitne-cu

  • Fesat arayan. (Farsça)

fitne-engiz

  • Fitne çıkaran. (Farsça)
  • Fitne verici, fitneye yol açıcı.

fitneengiz

  • Fitne sesebi olan.

fitnekar / fitnekâr

  • Fitneci, ortalığı bozmaya çalışan.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v
  • Fitre: Ramazan'da bölünmeden verilmesi şer'ân vacip olan fıtr, sadaka.
  • Fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.

fizar

  • Feryat.

frenkvari / frenkvâri

  • Frenk gibi. (Farsça)

fuhş / فحش

  • Fuhuş. (Arapça)

fuhuş / فحش

  • Fuhuş. (Arapça)

fuhuşhane / fuhuşhâne

  • Fuhuş yapılan yer.

fukaha / fukahâ / فقها

  • Fıkıh âlimleri.
  • Fıkıh âlimleri. Fakîhin çokluk şekli.
  • Fakihler, İslâm hukukçuları, Fıkıh âlimleri.
  • Fıkıhçılar, islam hukukçuları. (Arapça)

fukara / fukarâ

  • Fakirler, yoksullar.
  • Fakirler.
  • Fakirler.

fukara-perver

  • Fakire bakan. Fukarayı koruyan. (Farsça)

fülan / fülân / فلان

  • Falan, filan, falanca. (Arapça)

fülus-u felsefe / fülûs-u felsefe

  • Felsefenin bakır paraları, kuruşları; felsefenin kıymetsiz malları.

fünun / fünûn / فنون

  • Fenler, fen ilimleri.
  • Fenler, bilimler.
  • Fenler, ilimler, hünerler.
  • Fenler.

fünun-u nafia / fünun-u nâfia

  • Faydalı ilimler.

fursat / فرصت

  • Fırsat, uygun an. (Arapça)

fursat-cu / fursat-cû

  • Fırsat bekleyen, fırsat arıyan. (Farsça)

fursatcu / fursatcû / فرصت جو

  • Fırsatçı. (Arapça - Farsça)

fürsiyyat

  • Fars dili ve edebiyatı bilgisi.

fusaha / fusahâ / فصحا

  • Fasih konuşanlar. (Arapça)

fusul / fusûl

  • Fasıllar, mevsimler, kısımlar.

fütuhat / fütuhât / fütûhât / فتوحات / فُتُوحَاتْ

  • Fetihler, zaferler.
  • Fetihler, zaferler.
  • Fetihler, açmalar.
  • Fetihler. (Arapça)
  • Fetihler.

fütuhatlı

  • Fetihli, zaferli, başarılı.

füveysika

  • Fare.

füyuz / füyûz / فيوض

  • Feyizler, mânevî ihsanlar.
  • Feyizler, bolluklar, bereketler. (Arapça)

füyuzat / füyuzât / füyûzât

  • Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
  • Feyizler, mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler; mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler, mânevî gıdalar.

füyüzat / فيوضات

  • Feyzler.

fuzulat / fuzulât

  • Faydasız şeyler.

füzun / füzûn / فزون

  • Fazla. (Farsça)

füzuni / füzunî

  • Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk. (Farsça)

galeyan-ı efkar / galeyan-ı efkâr

  • Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.

gammazane

  • Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla. (Farsça)

gars

  • Fidan dikme.

gass ü semin

  • Fakir ve zengin. Zayıf ve semiz.

gayr-i fıtri / gayr-i fıtrî

  • Fıtrî olmayan. Doğuştan olmayan.

gayr-ı nafi / gayr-ı nâfi

  • Faydasız.

gayret-i batıla / gayret-i bâtıla

  • Faydasız ve boşu boşuna uğraşma.

gays-ı nafi' / gays-ı nâfi'

  • Faydalı yağmur.

geda / gedâ

  • Fakir. Kimsesiz. Dilenci. (Farsça)
  • Fakir.
  • Fakir, kimsesiz.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

gerda-gird / gerdâ-gird

  • Fırdolayı. (Farsça)

giran-huy

  • Fena mizaçlı. Kötü huylu. (Farsça)

girda-gird

  • Fırdolayı, çepeçevre. (Farsça)

gülistan-ı ferah-feza / gülistan-ı ferah-fezâ

  • Ferahlık veren gül bahçesi.

gülve

  • Fırın bacası. (Farsça)

güşade

  • Ferah, şen, Açılmış, açık. (Farsça)

guvas

  • Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.

habit / habît

  • Fâsid, yaramaz, bozuk.

hacc-ı ekber

  • Farz olan hac.

hadd-i sekr

  • Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza.

hadd-i şürb

  • Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.

hades-i asgar

  • Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.

hades-i ekber

  • Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.

hadim-ül fukara / hâdim-ül fukara

  • Fakirlere hizmet eden.

hadisat-ı cüz'iye / hâdisât-ı cüz'iye

  • Ferdî hâdiseler, bireysel olaylar.

hadreban

  • Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.

hahiş / hâhiş

  • Fazla arzu.
  • Fazla arzu, isteyiş. (Farsça)

hakim / hakîm

  • Filozof, bilge.

hakk-ı fakiranemde / hakk-ı fakirânemde

  • Fakir ve muhtaç olan benim hakkımda (tevazu ifadesi).

hal-i faaliyet

  • Faaliyet hâli.

halife-i şahsi / halife-i şahsî

  • Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtın şahsı, kendisi.

halık-ı ef'al / hâlık-ı ef'âl

  • Fiillerin yaratıcısı.

halk-ı ef'al / halk-ı ef'âl

  • Fiillerin halkedilmesi, yaratılması.

halk-ı eflak / halk-ı eflâk

  • Feleklerin, kâinatın yaratılışı.

halkiyat / خلقيات

  • Folklor, halk bilimi. (Arapça)

haman / hâmân

  • Firavunun veziri.

hamh

  • Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.

hamiyeten / حَمِيَتًا

  • Fedâkârlıkla.

hararet-i gariziye

  • Fıtrî vücut ısısı.

harbeş

  • Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.

harekat-ı fikriye / harekât-ı fikriye

  • Fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler.

hareket-i fikriye

  • Fikir hareketi, fikir akımı.

hareket-i müstakime

  • Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.

harf-i masdari / harf-i masdarî

  • Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.

harikulade / hârikulâde

  • Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.

harim / hârim

  • Fakir.

hasl

  • Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.

hasr-ı fikir

  • Fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme.

hassa

  • Fil gözü.

hassa-i farika / hassa-i fârika

  • Farklı kılan özellik, başkalarından farklı olduğunu gösteren nitelik.

haşv

  • Fazladan söz, haşiv.

hati / hatî

  • Fakir kavutu.

hatt-ı fazılane / hatt-ı fâzılâne

  • Faziletli, değerli yazınız.

havaic-i asliye

  • Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.

havarık-ı ade / havarık-ı âde

  • Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.

havb

  • Fakir ve muhtaç olmak.

havf-ı fakr

  • Fakirlik korkusu.

havz-ı kebir

  • Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.

hayat-ı riba / hayat-ı ribâ

  • Faizin canlanması.

hayt-ul ebyaz

  • Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.

hayyale

  • Fikir sahipleri.

hayye-alel-felah

  • Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş.

hazret-i fatıma

  • Fatıma (r.anha).

heba / hebâ

  • Faydasız, boş.

hediye

  • Fakir veya zengin bir kimseye ikrâm için hîbe (bağış) olarak verilen veya gönderilen mal.

hem-dil

  • Fikirleri, düşünceleri aynı olanların her biri. Bir maksad ve istekte bulunanları beheri. (Farsça)

heyet-i mecmua

  • Ferdlerinin toplamından meydana gelen heyet, genel yapı.

hezeyan-ı fikri / hezeyan-ı fikrî / hezeyân-ı fikrî / هَذَيَانِ فِكْر۪ي

  • Fikrî saçmalık.
  • Fikre âit saçmalama.

hikemiyat / hikemiyât

  • Felsefeye ait, felsefi düşünce ürünü olan şeyler.

hikmet / حكمت

  • Faide.

hikmet-i felsefe

  • Felsefenin hikmeti.

hikmet-i felsefiye

  • Felsefî görüş, bilgi.

hikmet-i fenniye

  • Fen ve felsefe ilmi.

hikmet-i hakiki / hikmet-i hakikî

  • Felsefenin karşısında Kur'ân'ın koyduğu gerçek hikmet.

hikmet-i nazari / hikmet-i nazarî

  • Fen bilgileri.

hikmet-i tabiiye

  • Fizik bilgisi.

hikmetsiz hikmet

  • Faydasız, gayesiz ilim; felsefe.

hınziyan

  • Faydasız ve mânasız sözler konuşan.

hırkapuşane

  • Fakircesine, dervişçesine. (Farsça)

hırkapuşi / hırkapuşî

  • Fakirlik, dervişlik. (Farsça)

hiss-i fedakari / hiss-i fedakârî

  • Fedakârlık duygusu.

hisse-i i'caziye / hisse-i i'câziye

  • Farklı sınıflara tesir eden mu'cizenin, her sınıfta ayrı ayrı görülen hissesi.

hisse-i müfreze

  • Fık: Bir toprağın taksiminde vârislerden her birisinin hissesine isabet eden yer.

hışt-ı puhte

  • Fırında pişirilmiş tuğla.

hitr

  • Faydasız ve mânâsız söz, boş lâf, yalan.

hıyre

  • Fersiz ve donuk göz. (Farsça)

hubb-u faniyat / hubb-u fâniyat

  • Fâni olan şeyleri sevme.

hukema

  • Filozoflar.

hükema / hükemâ

  • Filozoflar.

hükema ve ulema

  • Filozoflar, felsefeciler ve ilim adamları.

hükema-yı felasife / hükemâ-yı felâsife

  • Felsefe bilginleri, düşünürleri; filozoflar.

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

hükm-ü fetva / hükm-ü fetvâ

  • Fetvanın verdiği hüküm, yargı.

hukuk-u ibad

  • Fık: Akidler ve muamelelerle alâkalı hukuk. İnsanlarla olan muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar.

hür'

  • Fâsid kelâm, çirkin söz.

hurmet-i riba / hurmet-i ribâ

  • Faizin haram oluşu.

hurmetiriba / hurmetiribâ

  • Faizin haram olması.

hürre-i mükellefe

  • Fık: Akıl ve bâliğ olan hürre kadın. Sevap ve günahtan mes'ul olan kadın.

hürriyet-i efkar / hürriyet-i efkâr

  • Fikirlerin hürriyeti, özgür düşünce.

hürriyet-i fikir

  • Fikir serbestliği, düşünce özgürlüğü.

hürriyet-i fikr

  • Fikir hürriyeti, özgürlüğü.

hurufiye

  • Fazlullah-ı Hurufi adında birinin kurduğu bâtıl bir meslektir. Harflerden kendilerince manalar çıkarıp, dine aykırı iddiaları olan bir dalâlet fırkasıdır.

hüsnünün letaifi / hüsnünün letâifi

  • Fiillerdeki güzelliğin hoşluğu, şirinliği.

huy-i bed

  • Fenâ huy.

i'malgah / i'malgâh

  • Fabrika, atölye. (Farsça)

ibadet-i fikriye / عِبَادَتِ فِكْرِيَه

  • Fikre ait ibadet, tefekkür.

ibadet-i nafile / ibadet-i nâfile

  • Farz ve vâcib olmayan ibadet.

icma / icmâ / اجماع

  • Fikir birliği.
  • Fikir birliği.

icmakarane / icmâkârâne

  • Fikir birliği ederek, topluca.

icra-i faaliyet

  • Faaliyette bulunma.

icraat

  • Faaliyet, iş.

id-i fıtr / îd-i fıtr

  • Fıtr Bayramı, Ramazan Bayramı.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

iddet-i vefat

  • Fık: Ölüm neticesinde icab eden iddet. Kocası ölen kadın hür ise 130 gün, cariye ise 65 gün iddet bekler.

ideoloji

  • Fikir sistemi.

ifate-i fırsat

  • Fırsatı kaçırma. Fırsatı değerlendirememe.

ifaza / ifâza / اِفَاضَه

  • Feyiz verme, bereketlendirme.
  • Feyizlendirme.
  • Feyizlendirme.

ifaza etmek

  • Feyizlendirmek.

ifaza-bahş

  • Feyizlendiren, feyiz aldıran. (Farsça)

ifda'

  • Fidye kabul etme.

ifka'

  • Fakir ve kötü durumda bulunma.

iflah / iflâh

  • Felâha, selâmete kavuşmak.

iflas / iflâs

  • Fakirleşme.

ifrah

  • Ferahlandırmak. Memnun etmek.

ifras

  • Fırsat ele geçme.

ifsah

  • Fesahatla konuşmak. Açık ve düzgün söz söylemek.

ifta / iftâ

  • Fetva vermek.
  • Fetvâ vermek, dînî bir mes'elenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak bildirmek.

iftial

  • Fal tutma, fala bakma.

iftikar / iftikâr

  • Fakirliğini gösterme.
  • Fakirliğini bilip gösterme.
  • Fakîr olmak, muhtâc olmak.

iftikarat / iftikarât

  • Fakirliğini bilip göstermeler.
  • Fakirlik, yoksulluk.

iftiras

  • Fırsat gözlemek. Fırsatı ganimet bilmek.

iftiraz

  • Farz kılma, vacib kılma.

iftiyak

  • Fakirleşmek, yoksullaşmak.

iftiyal

  • Fal tutma.

igtinam-ı fırsat

  • Fırsatı yakalama, fırsattan istifade etme.

ihata-i fikriye

  • Fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı.

ihtilaf / ihtilâf / اِخْتِلَافْ

  • Farklılık, ayrılık. Aynı gâyeye ayrı ayrı yollardan gitme. Müctehid denilen âlimlerin amelî (işle ilgili) mes'elelerdeki ictihad ayrılıkları.
  • Farklı olma, anlaşamama.
  • Fikir ayrılığı.

ihtilaf-ı efkar / ihtilâf-ı efkâr

  • Fikirlerin ayrı oluşu.

ihtilaf-ı re'y

  • Fikir ihtilafı, fikirlerin başka başka olması.

ihtiyacat-ı fıtriye

  • Fıtrî, yaratılıştan gelen ihtiyaçlar.

ihya-ı mevat / ihyâ-ı mevât

  • Faydalanılmayan ölü toprakları işlemek, faydalanılır hâle getirmek.

iktifa

  • Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.

ilcac

  • Feryad etme, bağırma.

ilm-i felsefe

  • Felsefe ilmi.

ilm-i nafi / ilm-i nâfi

  • Faydalı ilim.

ilm-i usul ve hikmet

  • Felsefe ve metodoloji ilmi.

ilm-i usul-i fıkıh / ilm-i usûl-i fıkıh

  • Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

ilmiye

  • Fıkıh ve şeriat ilimleri, iman ve Kur'an hakikatları ve tahkiki iman dersleri ile iştigal eden zatların mensub oldukları yol. Alimlerin mesleği.

imha-yı fazilet / imhâ-yı fazilet

  • Faziletin ortadan kaldırılması.

imtizac-ı efkar / imtizâc-ı efkâr

  • Fikirlerin, düşüncelerin uyuşması, birleşmesi.

inbisat-ı efkar / inbisat-ı efkâr

  • Fikirlerin yayılması, intişar etmesi.

infial / اِنْفِعَالْ / infiâl

  • Fiilden etkilenme.
  • Fiilden etkilenme.

infirah

  • Ferahlanma. Ferahlık duyma.

inkılab-ı fikri / inkılâb-ı fikrî

  • Fikrî değişim.

inkişaf-ı fikr

  • Fikrin, düşüncenin gelişmesi, ilerlemesi.

inşat / inşât

  • Ferahlandırma. Neş'elendirme. Sürurlandırma.
  • Ferahlandırma.

inşihab

  • Fışkırma.

inşirah / inşirâh / اِنْشِرَاحْ

  • Ferahlanmak, mesrur olmak.
  • Ferahlanma, sevinme.
  • Ferahlamak, sevinç duymak.
  • Ferahlanma, açılma.
  • Ferahlık.

intaniye

  • Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.

intifa / intifâ

  • Faydalanma.
  • Fayda sağlama, menfaatlanma.

intifa' / اِنْتِفَاعْ

  • Fayda te'min etmek. Menfaatlanmak.
  • Faydalanma.
  • Faydalanma.

intihaz

  • Fırsat bilip kaçırmamak. Fırsat gözlemek.

intizam-ı ef'al

  • Fiillerin, işlerin düzenliliği.

inzimam-ı re'y / inzimâm-ı re'y / اِنْضِمَامِ رَأْيْ

  • Fikren katılma.

inziva

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.

iptida-yı tahsil-i fıtri / iptidâ-yı tahsil-i fıtrî

  • Fıtrî, doğal öğrenimin başlangıcı.

iran

  • Fars memleketi.

irfak

  • Fayda vermek, işe yaramak. Kolaylık ve mülâyemetle tutmak.

irhas

  • Fiat indirmek, ucuzlatmak.

irtifas

  • Fiatların yükselmesi, pahalılık.

is'ar / is'âr / اسعار

  • Fiyat belirleme. (Arapça)

isabet-i fikr

  • Fikrin isâbeti, doğruluğu.

isabet-i re'y

  • Fikir doğruluğu. İsabetli ve yerinde bir düşünce.

işhas

  • Fesatçılık ve dedikoduculuk yapma. Çekiştirme. Gıybet etme.

işkence

  • F. Eziyet, azab.

isnad-ı abesiyet

  • Faydasızlık, anlamsızlık isnad etme.

isperhem

  • Fesleğen. (Farsça)

istifade / istifâde / استفاده / اِسْتِفَادَه

  • Faydalanma, yararlanma.
  • Faydalanma.
  • Faydalanma.
  • Faydalanma.

istifade etme

  • Faydalanma.

istifade etmek

  • Faydalanmak, yararlanmak.

istifade-bahş

  • Fayda bahşeden, veren.

istifadeten / istifâdeten

  • Faydalanarak.
  • Faydalanma bakımında.

istifaza / istifâza

  • Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.
  • Feyizlenme.
  • Feyizlenme, manen gıdalanma.

istifazaten / istifâzaten

  • Feyizlenme bakımından.

istifaze / istifâze

  • Feyz alma, feyizlenme.

istiflah

  • Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.

istifna

  • Fenaya gitmek. Yokluğa karışmak.

istifrak

  • Farkettirmek, ayırdetmeği istemek.

istifrar

  • Firar etme, gizlice kaçma, savuşma.

istifta

  • Fetva istemek. Şeriata ait bir mes'ele hakkında salâhiyetli zatlardan hakikati öğrenmek.

iştihalı

  • Fazla arzulu ve istekli.

istihase / istihâse / استحاثه

  • Fosilleşme. (Arapça)

istişare etme

  • Fikir sorma, danışma.

istishab

  • Fık: Mazide sabit olup bilâhare zâil olduğu bilinmeyen bir şeyin hâlâ devam ettiği sayılmasıdır. (Birisinin ölümüne dair kat'i haber olmasa sağ sayılması gibi.)

iştiyak

  • Fazla arzu ve şevk. Tahassür. Hasret çekmek. Özlemek. Göreceği gelmek.
  • Fazla arzu ve şevk. Hasret çekmek, özlemek.

ıyal

  • Fık : Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler.

jirnet

  • Fırıldak. Rüzgârın istikametini gösteren âlet.

kadana

  • Forsaların ayağına vurulan zincir.

kahin / kâhin

  • Falcı.

kalh

  • Ferc.

kargah / kârgâh

  • Fabrika, iş yeri. Atölye. (Farsça)

kariha / karîha

  • Fikir kuvveti, düşünce kabiliyeti, zekâ.

karz-ı hasen

  • Faizsiz verilen borç.

kavm-i firavun

  • Firavun'un kavmi.

kayıf

  • Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi.

kayy

  • Fakirlik.

ke

  • Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir. (Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.) (Farsça)

kefalet-i bil-mal

  • Fık: Bir mal için kefil olma.

kefen-i kifaye / kefen-i kifâye

  • Fakir veya çok borçlu olarak vefât etmiş erkek ve kadın için yeterli sayılan ve bedeni örtecek kadar olan kefen.

kehanet / kehânet / كهانت

  • Falcılık, kahinlik. (Arapça)

kemal-i ef'al / kemâl-i ef'âl

  • Fiil ve işlerdeki mükemmellik.

kemalat / kemâlât

  • Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.
  • Faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri.

kemterane

  • Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette. (Farsça)

ken'an

  • Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi.

kenar-gir

  • Fıçı çemberi. (Farsça)

kenz suresi

  • Fâtiha Suresi.

keşfiyat-ı fenniye

  • Fen ve ilmin keşifleri. (Telefon, radyo, uçak gibi.)

kesret-i efrad

  • Fertlerin çokluğu.

kevkebe

  • Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret. (Farsça)

kevlem

  • Fülfül denilen karabiber cinsi.

kevter

  • Fülfül dedikleri karabiber cinsi.

kıraat-ı fatiha

  • Fatiha Sûresinin okunması.

kıssa

  • Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet.

kişverküşa / kişverküşâ / كشوركشا

  • Fatih, ülkeler alan. (Farsça)

kitab-ı fikir

  • Fikir kitabı.

kıyas-ı evleviye

  • Fer'deki illetin asıldaki illetten daha kuvvetli olduğu kıyas (Ferdeki illet.

küçük günah

  • Fitne çıkarmak, adam öldürmek, zinâ etmek gibi büyük günahlara göre daha küçük sayılan günahlar, yasaklar, mekrûhlar.

kudüs

  • Filistin'de, Süleymân aleyhisselâm tarafından inşâ ettirilen Mescid-i Aksâ'nın bulunduğu şehir. Bu şehir târih kitaplarında İlyâ adıyla da zikredilir.

kurat

  • Fitil ucundan yanmış yer.

kurzub

  • Fakir kimse.

küşayiş-i fikr / küşâyiş-i fikr

  • Fikir ve düşüncenin berraklaşması.

küsur

  • Fazla, aşkın.

lağv / lâğv

  • Faydasız, boş.

lazım fiil / lâzım fiil

  • Fâilin zâtında kalan fiil. (Geldi, gitti, güldü gibi)

legub

  • Fikri, re'yi zayıf olan. Ahmak.

lemeat-ı meşveret / lemeât-ı meşveret

  • Fikir alışverişi yapmanın parıltıları.

lesen

  • Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.

letafet-i fıtriye / letâfet-i fıtriye

  • Fıtrî letâfet, doğal şirinlik.

levha-i hikmet

  • Faydalı bilgi tablosu.

li-aynihi haram / li-aynihî haram

  • Fık: Aslında herkes için haram olan şey.

liberal

  • Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya'daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Fransızca)

lisan-ı acz ve fakr

  • Fakirlik ve acizlik dili.

lisan-ı fasihane / lisân-ı fasihâne

  • Fasih dil; meramı güzel, açık ve düzgün ifadelerle aktaran dil.

lisan-ı fiil

  • Fiil dili, çalışma dili.

lükata

  • Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.

ma-fi-l yed

  • Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları.

maal-farz

  • Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.

maarif-i fenniye

  • Fen ilimlerine âit bilgiler, ilimler.

maaziyadetin

  • Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.

maba'd-tabia

  • Fizikötesi, metafizik.

maba'dut-tabia / mâba'dut-tabîa / مابعدالطبيعه

  • Fizik ötesi, doğa ötesi. (Arapça)

mabadettabiiye / mâbâdettabiîye

  • Fizik ötesi, metafizik.

magdubun minh

  • Fık: Malı gasbolan kimse.

magres

  • Fidan bahçesi. Fidanlık.

mahbub-u ligayrihi / mahbub-u ligayrihî

  • Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.

mahi-i tarik-ı fetret / mâhi-i tarik-ı fetret

  • Fetret dönemini ortadan kaldıran, yok eden.

mahkun-ud-dem

  • Fık: Katli lâzım olmayan kimse.

mahluk-u bifasal / mahlûk-u bîfasal

  • Fırsat vermeyen yaratık.

mahluk-u cüz'i / mahlûk-u cüz'î

  • Ferdî, bireysel mahlûk; mahlûkların her bir bireyi.

mahlul-u sırf

  • Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.

mahsulat-ı fikriye / mahsulât-ı fikriye

  • Fikir ve düşüncelerle ortaya konulanlar; düşünce ürünleri.

mahsur

  • Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.
  • Ferde özel, belli bir alanla sınırlanmış.

mahv ve sekir

  • Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.

makam-ı feyz

  • Feyiz makamı, bereket makamı.

makamat-ı aşere / makâmât-ı aşere

  • Fenâ (Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak) makâmının başlangıcında olan ve fenâ makâmına kavuşmak için lâzım olan on şey.

makasıd-ı cüz'iye

  • Ferdî, bireysel gayeler.

makes-i efkar / mâkes-i efkâr

  • Fikir ve düşüncelerin yansıdığı yer.

maklud

  • Fitil gibi bükülmüş olan.

mal

  • Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)

malaya'niyyat / mâlâya'niyyât

  • Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.

malayani / mâlâyanî

  • Faydasız, boş, saçma.

malayaniyat / mâlâyanîyât

  • Faydasız şeyler.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

marre / mârre

  • Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.

masdar-ı merre

  • Fiilin bir defa yapıldığını belirten masdar.
  • Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.

maslahat / مَصْلَحَتْ

  • Fayda, gaye.
  • Fayda, iş.
  • Fayda.

maslahatdar / maslahatdâr

  • Faydalı.

maslahaten

  • Faydaca.
  • Fayda ve yarar gereği.

maslahatkar / maslahatkâr

  • Faydalı.

maslahatkarane / maslahatkârâne

  • Faydalı biçimde.
  • Faydalı ve yararlı bir şekilde.

maslahatsız

  • Faydasız, gayesiz.

matla-ı şems-i füyuzat

  • Feyizler, bereketler güneşinin doğuş yeri.

matla-i şems-i füyuzat / matla-i şems-i füyûzât

  • Feyizler güneşinin doğuş yeri.

mebtute

  • Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.

mecazi aşık / mecazî âşık

  • Fânî dünyanın sevgililerine âşık olan.

mecazi muhabbet / mecazî muhabbet

  • Fâni olan şeylere duyulan sevgi.

medar-ı faide

  • Faydaya sebep.

medar-ı fetva / medâr-ı fetvâ

  • Fetvâ kaynağı ve sebebi.

medar-ı istifade

  • Faydalanma vesilesi.

medraa

  • Ferâce, kaftan, çarşaf.

mefad

  • Fayda vermek.

mefluc / meflûc

  • Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.
  • Felçli, inmeli.

mefluç / meflûç

  • Felç olmuş, kımıldayamaz hâle gelen.

mefluc / meflûc / مفلوج

  • Felçli. (Arapça)
  • Meflûc olmak: Felç olmak, kımıldayamaz hale gelmek. (Arapça)

meflucen

  • Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.

mefruz / mefrûz / مفروض

  • Farzedilmiş. (Arapça)

mefsedet

  • Fesatlık, bozukluk.

meftuk

  • Fıtıklı.

meftur

  • Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.

meful / mefûl

  • Fiilden etkilenen.

mefuliyet / mefûliyet

  • Fiilden etkilenmişlik.

mehmuse / mehmûse

  • Fısıltıyla okunan harfler.

mekteb-i fünun

  • Fen ilimleri okulu.

mele'-i firavn

  • Firavun'un cemaati.

meleke-i feylesofane

  • Filozoflar gibi ilimle bağlantılı meleke elde etme.

mêmun / mêmûn

  • Felsefe kitaplarını tercüme ettirmesiyle meşhur bir halife.

men lehül hakk

  • Fık: Hak sahibi olan kimse.

menar

  • Fener, aydınlatıcı ışık.

menba-ı feyiz

  • Feyiz kaynağı.

menba-ı füyuzat

  • Feyizler kaynağı.

menfaat / منفعت

  • Fayda, çıkar.
  • Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.
  • Faide.

menfaatbahş

  • Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren. (Farsça)

menfaatsiz

  • Faydasız.

menfaattar

  • Faydalı, yararlı.

menfeat

  • Fayda, çıkar.

mensıb-ı fetva

  • Fetva makamı.

meratib-i kemalat / merâtib-i kemâlât

  • Fazilet ve mükemmellik mertebeleri.

merh

  • Fesâd.

merkez-i faaliyet

  • Faaliyet merkezi.

merkez-i feyz

  • Feyzin, bereketin merkezi.

mertebe-i fikriye

  • Fikir ve düşünce derecesi.

mesaet

  • Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.

mesaib

  • Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler.

mesail-i felsefiye / mesâil-i felsefiye

  • Felsefe meseleleri.

mesail-i müteferrika / mesâil-i müteferrika / مَسَائِلِ مُتَفَرِّقَه

  • Farklı meseleler, değişik konular.
  • Farklı meseleler.

mesalik-i fukaha / mesalik-i fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin meslekleri, tuttukları yollar.

mesalik-i fukeha / mesâlik-i fukehâ

  • Fıkıhçıların, İslâm hukuku âlimlerinin meslekleri, metot ve yolları.

meşka

  • Fark edip ayıracak yer.

meslek-i felsefe

  • Felsefe mesleği, yolu.

mesmud

  • Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.

meşreb-i ehl-i fark ve sahv

  • Fark ve sahv ehlinin gittiği yol.

meşveret / مَشْوَرَتْ

  • Fikir danışma, istişâre.

meta' / metâ'

  • Faydalanılan şey.

metafizik

  • Fizik ve akıl ötesi. Beş duyu organıyla ve tecrübeyle anlaşılamayan şeyler. Fizik ötesini araştıran ilim, ilâhiyyât.

metrebe

  • Fakirlik, miskinlik.

mevadd-ı nafia / mevadd-ı nâfia

  • Faydalı maddeler.

mezir

  • Fâsid olmak, fesatçılık yapmak.

mifzal

  • Fazilet ve şeref sahibi.

mihrab-ı fazilet

  • Fazilet makamı.

mislak

  • Fesih, beliğ konuşan kimse.

mu'avvizeteyn / mu'âvvizeteyn

  • Felak ve Nâs sûrelerinin ikisine berâber verilen isim.

mu'sir

  • Fakir kimse.

mu'vez

  • Fakir kimse.

muarra

  • Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.

mübayenet

  • Farklılık, başkalık, uyuşmazlık.

mübayin / mübâyin

  • Farklı. Başka türlü. Muhalif. Diğerinin zıddı. Aksi.
  • Farklı, ayrı.

mübhic

  • Ferah ve sürur veren. Sevindiren.

mücahedat-ı fikriye / mücâhedât-ı fikriye

  • Fikir yoluyla yapılan mücadeleler, fikrî savaşlar.

mücahede-i fikriye

  • Fikir mücadelesi.

müdahene-kar / müdahene-kâr

  • F. Dalkavuk, koltukçu.

müdavele-i efkar / müdavele-i efkâr

  • Fikir alışverişi.

mudi'

  • Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.

müfadale

  • Faziletli olmada rekabet etmek.

mufaddel

  • Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

mufaddıl

  • Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.

mufaddılin / mufaddılîn

  • Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.

mufarakat

  • Farklılık, ayrılık.

mufazala

  • Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

müfekkir

  • Fikir yürüten. Düşünen. Düşündüren. Düşünme kuvveti.

müferrah / مُفَرَّحْ

  • Ferahlanmış. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtulmuş.
  • Ferah duyan, huzurlu.
  • Ferahlanmış.
  • Ferahlanan.

müferrah olmak

  • Ferahlamak, rahatlamak.

müferres

  • Farsçalaştırılmış.

müferrih

  • Ferahlık veren. Ferahlandıran. Ferahlandırıcı, iç açıcı.

müfid

  • Faydalı, yararlı.

müfsid

  • Fesat çıkaran, bozucu.

mufsih

  • Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.

müftabih

  • Fık: Hakkında fetva verilmiş olan. Kendisiyle amel olunması icab eden hüküm.

müftedi / müftedî

  • Fidye verip esirlikten kurtarılan.

müfteris

  • Fırsat bilen. Fırsat bulan.

müfti / müftî

  • Fetvâ veren.
  • Fetva veren, müftü.
  • Fetvâ veren.
  • Vilâyet ve kazâlarda din işlerine bakan, İslâm âlimlerinin dînî bir konuda vermiş oldukları hükümleri yâni fetvâyı, insanlara bildiren kimse; nakleden me'mur.
  • Fetvâ veren, yâni herhangi bir şeyin, İslâm dînine uygun olup olmadığını bildiren, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şer

mugayeret

  • Farklılık, değişiklik.

muhaceze

  • Fısıldamak.

muhalün aleyh

  • Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs.

muhalün bih

  • Fık: Birine havale olunan mal.

muhamese

  • Fısıldaşma.

muharef

  • Fakir.

muhazat-ı nisa

  • Fık: Kadınlarla erkeklerin namazda aynı hizada aynı safta beraber durmaları (ki, bazı şartlar müvacehesinde namazı ifsad eden bir haldir.)

muhsan

  • Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse.

muhtelif / مُخْتَلِفْ

  • Farklı.

muhtelifü'l-cins

  • Farklı türlerde.

muhtelifü'l-mizaç

  • Farklı mizaç ve huylar.

mukıllin / mukıllîn

  • Fakirler. Muhtaç olanlar.

mukzı'

  • Fuhşiyat söyleyen, ahlâksızca şeyler konuşan.

mülimme

  • Felâket.

münakehat / münâkehât

  • Fıkıh ilminin dört büyük kısmından biri. Evlenme, boşanma, nafaka gibi hususlar.

münazara / münâzara / مُنَاظَرَه

  • Fikir tartışması.

münciyyat / münciyyât

  • Felâketlerden kurtarıcı bilgiler; ibâdetler, iyi ameller.

münevveriyet-i efkar / münevveriyet-i efkâr

  • Fikir aydınlığı.

münevverü'l-efkar / münevverü'l-efkâr

  • Fikir ve düşünceleri aydın.

münevverü'l-fikir

  • Fikir ve düşüncesi aydın.

münfail / مُنْفَعِلْ

  • Fiilden etkilenen.
  • Fiilden etkilenen.

münfedi

  • Fidye verilerek kurtarılan esir.

mürcif

  • Fitneci, yalancı.
  • Fitne ve fesada dalan, bozguncu haber yayan.

mürselün ileyh

  • Fık: Kendisine bir şey gönderilmiş olan. Söz kendisine tebliğ olunan kimse.

muş / mûş / موش

  • Fare. (Farsça)
  • Fare. (Farsça)

müsademe-i efkar / müsademe-i efkâr

  • Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.

müşareket babı

  • Fiilin iki veya daha fazla şahıs tarafından meydana geldiğini gösteren fiil kalıbı.

müşebbihe

  • Fls: İnsan biçiminde ilâh tasavvur edip suretlendiren bâtıl bir inanış. (Antropomorfizm) Mücessime de denir.

musibet

  • Felâket, ansızın gelen belâ, uğursuz.

müstefid / müstefîd

  • Faydalanan.
  • Faydalanan, yararlanan.

müstefidane

  • Faydalanarak, istifade ederek. (Farsça)

müstefizane

  • Feyizlenerek, feyiz alarak. (Farsça)

müstehap

  • Farz ve vacip dışında kalan sevaplı işler.

müsül-i faraziye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

müsül-ü faraziyye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

mutasavvıfa-i mütefelsife

  • Felsefeyle ilgilenen ve etkisinde kalan tasavvufçular.

müteaddiden

  • Farklı farklı şekillerde.

mütedeffik

  • Fışkıran su.

mütefelsif / مُتَفَلْسِفْ

  • Felsefe ile uğraşmış olan, filozoflaşmış.
  • Filozoflaşmış, felsefe ile fikri bulanmış.
  • Felsefe yapan.

mütefennin / متفنن / مُتَفَنِّنْ

  • Fen adamı.
  • Fen bilimleri ile uğraşan, teknik ile uğraşan. (Arapça)
  • Fen âlimi.

mütefenninlik

  • Fen bilginliği, ilim sahipliği.

müteferrika

  • Farklı, dağınık.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan.
  • Feyizlenen, manen gıdalanan.

mütehalif / mütehâlif

  • Farklı, birbirine uymayan.

mütekehhinane / mütekehhinâne

  • Falcılıkla, kâhincesine. (Farsça)

mütenaci

  • Fısıldayan, fısıltı ile konuşan. Tenâci eden.

mütenaciyane / mütenaciyâne

  • Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.

mütenevvih

  • Feryad eden, ağlayan.

mütevaggil / مُتَوَغِّلْ

  • Fazla meşgul olan.

muttali olma

  • Farkına varma; bilgi sahibi olma, haberdar olma.

müv

  • Farsçada müvrâne denilen ot.

muvaffakiyet-i fevkalade / muvaffakiyet-i fevkalâde

  • Fevkalâde, olağanüstü bir başarı.

müyesser

  • Fariside "nevâle" denilen yemek.

müzahrefiyet

  • Fıtri olmayan, yapmacık.

müzayede

  • Fazlalık.

na

  • Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil : Ehliyetsiz, ehil olmayan.

nafaka-i iddet

  • Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.

nafaka-i makziyye

  • Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.

nafi / nâfî

  • Faydalı.

nafi' / nâfi' / نَافِعْ

  • Faydalı.

nafia / nâfia

  • Faydalı olan.

nafile / nâfile

  • Farz ve vacip ibadetinin dışında kalan ibadetler.
  • Farz ve vâcib olmayan ibâdetler.

nale / nâle

  • Feryat.

naşir-i efkar / nâşir-i efkâr

  • Fikirleri neşreden, yayan temsilci.

nazar ve teveccüh-ü fazılane / nazar ve teveccüh-ü fâzılâne

  • Faziletli, değerli teveccüh ve bakış.

nazar-ı fikir

  • Fikrin gözü, düşünce bakışı.

nazar-ı fikri / nazar-ı fikrî

  • Fikrî nazar, düşünceye ait bakış, görüş.

nebbar

  • Fasih dilli, güzel konuşan adam.

nebean eden / nebeân eden

  • Fışkıran, ortaya çıkan.

nef

  • Fayda.

nef'

  • Fayda, yarar.

nefean

  • Faydalı olarak.

nefs-i faaliyet

  • Faaliyetin kendisi.

nehar-ı şer'i / nehar-ı şer'î

  • Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.

nekbetzede

  • Felâket görmüş, musibete uğramış. (Farsça)

nesme

  • Fık: Satın alınan köle.

netaic-i efkar / netâic-i efkâr

  • Fikir ve düşüncelerin neticeleri.

netice-i efkar / netice-i efkâr

  • Fikirlerin sonucu.

netice-i faaliyet

  • Faaliyetin neticesi.

netn

  • Fena kokmak. Kötü, kerih koku.

nev-i muhtelifü'l-esnaf

  • Farklı farklı sınıfları olan tür.

nevcet

  • Fırtına.

nihal / nihâl / نهال

  • Fidan, taze.
  • Fidan. (Farsça)

nihalistan

  • Fidanlık. (Farsça)

nühze

  • Fırsat.

nümayanter

  • Fazla görünen, en çok görünen. (Farsça)

nun-u na'büdü / nûn-u na'büdü

  • Fatiha Sûresinde geçen "nâbüdü" kelimesindeki "nûn" harfi.

nur-u fikr / nûr-u fikr

  • Fikrin nuru, düşünce aydınlığı.

nur-u müferrih

  • Ferahlık verici, iç açıcı aydınlık.

parsi / pârsî / پارسى

  • Farsça. (Farsça)

pelade

  • Fesatçı. Müfsid. (Farsça)

perakende

  • Farklı farklı, parça parça.

pil / pîl / پيل

  • Fil. (Farsça)
  • Fil. (Farsça)

pil-ban / pil-bân

  • Fil besleyen, filci. (Farsça)

pil-ten

  • Fil gibi iri, fil vücutlu.

pil-zur

  • Fil gibi kuvvetli, fil kuvvetinde. (Farsça)

pileste

  • Fildişi. (Farsça)

pingan

  • Fincan, tas. (Farsça)

piste / پسته

  • Fıstık. (Farsça)
  • Fıstık. (Farsça)

pot

  • Falso, dokunaklı söz.

pot kırmak

  • Farkında olmıyarak karşısındakine dokunacak söz söylemek.

poz

  • Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak. (Fransızca)

pozitivist

  • Fls: Pozitivizm taraftarı. (Fransızca)

pozitivizm

  • Fls: Hakikatın yalnız tecrübe ve müşahede ile vakıalara istinaden tam olarak bilineceği iddiasında olan felsefe sistemi. (Fransızca)

rade

  • Faide, menfaat.

rasyonalizm

  • Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Fransızca)

rasyonel

  • Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili. (Fransızca)

ravza-i mutahhara

  • Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.

realist

  • Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı. (Fransızca)

recül-ü fedakar / recül-ü fedâkâr

  • Fedâkâr adam.

reddiye

  • Ferâiz yâni İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz adı verilen Kur'ân-ı kerîmde hisseleri bildirilen mîrâsçılar hisselerini aldıktan sonra terike (ölenin bıraktığı mal) artmış ise ve kalanı alacak kimse yoksa, artan terikenin yine aynı mirasçılar aras ında payları oranında taksim edilmesi. Bu sûretle

rehbet

  • Fazla korku, yılmak, çekinmek.

remmal / رمال

  • Falcı. (Arapça)

revzat-ı inşirahiye / revzat-ı inşirâhiye

  • Ferahlık veren bostanlar, bahçeler.

reyhan / ریحان

  • Fesleğen, hoş ve güzel koku.
  • Fesleğen. (Arapça)

riayet-i mesalih ve intizam

  • Fayda ve düzenliliğin gözetilmesi, onlara riayet edilmesi.

riba / ribâ

  • Faiz.
  • Faiz.
  • Fâiz; ödünç vermekte, rehnde (ipotekte) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden (satıcıdan) birinin ötekine karşılık olarak vermesi şart edilen fazla mal.
  • Faiz, haram para.

riba-har

  • Faizle para işleten, tefeci. (Farsça)

ribanın vesaili / ribânın vesaili

  • Faizin vesileleri; faizin araç ve vasıtaları.

rir

  • Fâsid, bozuk, yaramaz.

riyazetçi

  • Fâni şeylerden uzaklaşarak, bir köşeye çekilip kendi halinde az gıda ile yaşayan kişi.

rubu'

  • Ferâiz ilminde yâni İslâm mîrâs hukûkunda dörtte bir hisse (pay).

ruşenbeyan

  • Fasih konuşan. Açık ifadeli. (Farsça)

ruspi

  • Fâhişe, orospu.

şa'riyyet

  • Fiz: Kılcallık.

sabah vakti

  • Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğuda görünen ufkun bir noktası üzerinde doğması ile başlayan vakit. İmsâk vakti.

sabiha

  • Fecir vakti.

safvet-i kalb

  • Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.

sahaif-i ef'al / sahâif-i ef'al

  • Fiilerin ve işlerin sahifeleri.

sahih kavl / sahîh kavl

  • Fıkıh âlimlerinin bir iş hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (re'y ve ictihâdlarından) hakkında doğrudur veya doğru olan budur dedikleri kavl, hüküm, söz.

şahs-ı külli / şahs-ı küllî

  • Ferdlerde bulunan bütün özellikleri kendinde toplayan şahıs, ferd, kişi.

şakik / şakîk

  • Ferâiz ilminde yâni mîrâs hukûkunda ana-baba bir erkek kardeşler (Benül-a'yân). Ana-baba bir kız kardeşe şakîka denir.

salih amel / sâlih amel

  • Faydalı, yararlı iş; dinin emir ve yasaklarına uygun davranış.

sarsar / صرصر

  • Fırtına. (Arapça)

sebeb-i sür'at-i ef'al / sebeb-i sür'at-i ef'âl

  • Fiillerin sür'at kazanma ve hızlanması sebebi.

seciye-i fedakar / seciye-i fedakâr

  • Fedakârca davranma huyu, karakteri.

sefalet

  • Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.

şegab

  • Fitne uyandıran.

şehzare

  • Fâhiş nesne.

selamet-i fıtrat / selâmet-i fıtrat

  • Fıtratın temizliği; kusursuzluğu, doğruluğu.

semerat-ı ef'al / semerât-ı ef'al

  • Fiillerin meyvesi, neticesi.

septisizm

  • Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Fransızca)

serdengeçti

  • Fedakâr, kahraman.

sereyan-ı füyuzat

  • Feyizlerin sürekli olarak akması, devam etmesi.

servet-i fünun

  • Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900 tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış olan kimselerin 1895'den 1901'e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı Cedide denilen edebî çığıra verilen addır.

servet-i riba / servet-i ribâ

  • Faizle elde edilmiş servet, kazanç.

sevab-ı ef'al / sevab-ı ef'âl

  • Fiillerdeki sevap.

seyr-i fikri / seyr-i fikrî

  • Fikren dolaşma.

si'r

  • Fiyat, mala biçilen değer.

şiddet-i fakr

  • Fakirliğin şiddetli olması.

şiddet-i zuhur / şiddet-i zuhûr / شِدَّتِ ظُهُورْ

  • Fazlasıyla belli olma, ortaya çıkma.

siga

  • Fiilin çekiminden meydana gelen çeşitli şekillerden her biri.

sıhhat-i fikir

  • Fikrin sağlamlığı.

sıla

  • Fıkıh ve tasavvufu (kalb bilgilerini) meczeden, birleştiren mânâsına İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin lakabı.

silsile-i ef'al

  • Fiiller zinciri.

silsile-i efkar / silsile-i efkâr / سِلْسِلَۀِ اَفْكَارْ

  • Fikirler zinciri.
  • Fikirler zinciri.

silsile-i felsefe

  • Felsefe zinciri.

sofizm

  • Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve Lâedriye "Septizm" adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm'dan) (Fransızca)

spiritualizm

  • Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık. (Fransızca)

su-i hal

  • Fena hareket tarzı. Kötü hal.

su-i kesb / sû-i kesb

  • Fiilin kötüye kullanılması, kötüyü kazanma, elde etme.

sübjektivizm

  • Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye. (Fransızca)

süfliyat

  • Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri.

sühan-ver

  • Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. (Farsça)

sulbiyye

  • Ferâiz ilminde yâni İslâm mîrâs hukûkunda bir kimsenin öz kız evlâdı.

sünbüllenmek

  • Filizlenmek, başaklanmak, çoğalmak.

sünuh

  • Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.

sure-i fatır / sûre-i fâtır

  • Fâtır Süresi, Kur'ân-ı Kerim'in 35. süresi.

suretü'l-felak / sûretü'l-felâk

  • Felâk Sûresi.

suriye / sûriye

  • Formal, şeklî.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

taaccüb-ü inşai / taaccüb-ü inşaî

  • Fiili ve kesin bir olayı göstermeyen ve taaccüb ifade eden söz.

taassubkar / taassubkâr / تعصبكار

  • Fanatik, mutaassıp. (Arapça - Farsça)

taassubkari / taassubkârî / تعصبكاری

  • Fanatiklik, mutaassıplık, taassup. (Arapça - Farsça)

taayyünat-ı itibariye / taayyünât-ı itibariye

  • Farazî taayyünler; muhtemel şekil ve keyfiyetler.

tabaka-i fukara

  • Fakirler sınıfı.

tabakat-ı mütefavite / tabakât-ı mütefavite

  • Farklı aşamalar, safhalar, tabakalar.

tabii ilimler / tabîî ilimler

  • Fen ilimleri, aklî ilimler.

tafaddul

  • Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.

tafadul

  • Fazilet göstermek.

tahannun

  • Fazlaca acıma.

tahattur-u farazi / tahattur-u farazî / تَخَطُّرُ فَرَض۪ي

  • Farz ederek hatırlama.

tahbib

  • Fâsid etmek, bozmak.

taife-i efrenc

  • Frenk, Avrupalı, Fransız.

taife-i fukara

  • Fakirler sınıfı, yoksullar grubu.

taktin

  • Filiz sürme.

takut

  • Feryun adı verilen darı cinsi.

talih

  • Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')

tamimen lilfaide / tâmimen lilfâide

  • Faydalanmayı genelleştirme.

taratun

  • Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.

tarik-i acz-mendi / tarik-i acz-mendî

  • Fakr ve acizlik yolu.

tasa'lük

  • Fakirlik göstermek.

tasarruf

  • Faaliyet, icraat, dilediği gibi kullanma.

tasarrufat / tasarrufât

  • Faaliyetler, istediği şekilde yönlendirmeler.

tasrif / tasrîf / تصریف

  • Fiil çekimi. (Arapça)
  • Tasrîf etmek: Fiil çekmek. (Arapça)

tavaggul

  • Fazla meşguliyet, çok uğraşmak.

tavsif-i bi'l-fezail / tavsif-i bi'l-fezâil

  • Faziletlerini, iyiliklerini tasvir ederek anlatma.

tavsif-i bi-l-fezail

  • Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.

tebadül-ü efkar / tebadül-ü efkâr

  • Fikir ve düşünce alışverişinde bulunma.

tebayün-i efkar / tebayün-i efkâr

  • Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.

tebayün-ü efkar / tebâyün-ü efkâr

  • Fikirlerin birbirinden farklı oluşu.

tebl

  • Fesad etmek, çürütmek.

tedai-i efkar / tedai-i efkâr

  • Fikirlerin çağrışımı.

tef'il

  • Fal açtırmak. Tefe'ül etmek.

tefahhuş

  • Fuhşa girme, ahlâksızlık.

tefahur

  • Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.

tefasuh

  • Fasahatle söyleme.

tefaül

  • Fal tutmak.

tefavüt / tefâvüt / تفاوت

  • Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.
  • Farklılık.
  • Farklılık.
  • Farklılık. (Arapça)

tefavüt etmek

  • Farklı olmak.

tefe'ül

  • Fal açmak, bazı olayları uğurlu saymak, olacak şeyleri tahmin etmek.

tefehhüm

  • Fehmetme, anlama.

tefekkuh

  • Fıkıh ilmini tahsil etmek.

tefekkür

  • Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.
  • Fikretme, düşünme.
  • Fikretmek. Düşünmek. Düşünceyi harekete geçirmek. Akıl yormak.

tefelsüf / تفلسف

  • Feylesoflaşmak.
  • Filozoflaşma, felsefe yapma.
  • Filozoflaşma.
  • Felsefe yapma. (Arapça)

tefennün

  • Fen öğrenme.
  • Fen öğrenme. Birçok şeyler bilme, çeşitli şekilde gösterme.

tefer'un

  • Firavunlaşma, kendisini Firavun gibi ilâh seviyesinde görme.

teferrüh

  • Ferahlanma.

teferrüs etme

  • Feraset ve kalp gözüyle gerçekleri görme.

teferun / teferûn

  • Firavunlaşma.

tefessuh

  • Fasih olma. Anlaşılması kolay olma.

tefeül

  • Fal açma, uğur sayma.

tefeyyüz

  • Feyizlenme.
  • Feyizlenme.

tefeyyüz etme

  • Feyizlenme, faydalanma, bereketlenme.

tefil / tefîl

  • Fiilleri etken hâle getiren kalıp.

tefrih / tefrîh / تفریح

  • Ferahlandırma, gönül açma.
  • Ferahlandırma.
  • Ferahlık verme. (Arapça)

tefriz

  • Farzetmek.

tefsid

  • Fâsid etmek, bozmak.

tehelhül

  • Fileli olmak. Bir elbisenin delikli delikli olması.

teknik

  • Fizik, Kimya ve Matematikten elde edilen bilgilerin tatbik edilmesi. (Fransızca)

teksir-i efrad

  • Fertlerin çoğaltılması.

telahuk-u efkar / telahuk-u efkâr / telâhuk-u efkâr

  • Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
  • Fikirlerin birikimi.

telkin / telkîn / تَلْق۪ينْ

  • Fikir aşılama.

telkin eden

  • Fikrini kabul ettirmeye çalışan, aşılayan.

telkin etmek

  • Fikir aşılamak, fikren yönlendirmek.

temedru'

  • Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek.

temeh

  • Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.

temti'

  • Faydalandırma, kâr ettirme.

tenaci

  • Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.

teoloji

  • Fls: Cenab-ı Hakk'ın varlığı, birliği, sıfat ve isimleri ve hususiyetleri hakkındaki ilim. İlâhiyat. (Fransızca)

terakki-i fikri / terakkî-i fikrî

  • Fikren ilerleme, yükselme.

terakkiyat-ı fenniye ve zihniye

  • Fenne ve zihne ait gelişmeler, bilimsel ve ilmî gelişmeler.

tereb

  • Fakir olmak, fakirleşmek.

terebbüb

  • Fakirlik.

terfih

  • Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.

terim

  • Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.

teşa'u'

  • Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması.

tesacül

  • Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.

tesadüm-ü efkar / tesadüm-ü efkâr

  • Fikirlerin çarpışması.
  • Fikirlerin çarpışması. Münazara.

teşahhusat-ı cüz'iye

  • Ferdî şahıslanma, bireysel kimlik ve yapı kazanma.

teşettüt-ü ara / teşettüt-ü ârâ

  • Fikir dağınıklığı, kargaşası.

teşettüt-ü efkar / teşettüt-ü efkâr / تَشَتُّتُ اَفْكَارْ

  • Fikirlerin ayrılması, dağılması.
  • Fikirlerin ayrılması.

teşevvüş-ü fikri / teşevvüş-ü fikrî / تَشَوُّشُ فِكْر۪ي

  • Fikir açısından karışıklığa düşme.
  • Fikrin karmakarışık olması.

tetabu'

  • Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.

tetavvu'

  • Farz ve vâcib olmayıp, sırf Allah rızâsı için yapılan nâfile ibâdet.

tetbin

  • Fikrinde ve görüşünde dikkat etmek.

tetkikat-ı felsefe

  • Felsefenin inceleme ve araştırmaları.

tevaggul / تَوَغُّلْ

  • Fazla meşgul olma.

tevarih-i muhtelife

  • Farklı tarihler, zamanlar.

tılham

  • Fil.

tılsım / طِلْسِمْ

  • Fevkalâde kuvvet ve tesîr.

tiredil

  • Fena kalbli, kalbi kara. (Farsça)

tiryak-ı nafi / tiryak-ı nâfi

  • Faydalı, tedavi edici ilaç.

ubudiyet-i fiiliye / ubûdiyet-i fiiliye

  • Fiilî ibadetler.

ubudiyet-i fikriye

  • Fikren yapılan ibadetler.

uhuvvet-i efkar / uhuvvet-i efkâr

  • Fikir kardeşliği.

ulum-u akliye ve felsefiye / ulûm-u akliye ve felsefiye

  • Felsefi ve aklî ilimler.

ulum-u felsefe / ulûm-u felsefe

  • Felsefî ilimler.

ulum-u felsefi / ulûm-u felsefi

  • Felsefî ilimler.

ümm-ül kur'an

  • Fâtiha Suresi.

umre

  • Farz olmayan hac.

umur-u nafia / umur-u nâfia

  • Faydalı işler.

usul-i fıkıh / usûl-i fıkıh

  • Fıkıh (ibâdet ve amel) bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

usul-i şeriat / usûl-i şeriat

  • Fıkıh usûlü, İslâm hukuku metodolojisi.

usul-ü fıkıh / usûl-ü fıkıh / اُصُولُ فِقْه

  • Fıkıh ilmi, esasları.

usul-ü fıkıh ilmi

  • Fıkıh ilmine âit bilgilerin esası ve istinadgâhı olan bir ilimdir. Şer'i hükümlerin mufassal ve muayyen delilleri ve hikmetleri bu sayede bilinir ve bu dini hükümler, bu muayyen ve müşahhas deliller vâsıtası ile istinbat ve isbat olunur. Bu ilme "Hikmet-i teşriiye" de denilmiştir.

usuliyyun

  • Fıkıh usulüyle uğraşan İslâm âlimleri. Usul-ü Fıkıh müellifleri.

usulü'l-fıkh

  • Fıkıh metodolojisi.

uzv-u nafi / uzv-u nâfi

  • Faydalı uzuv, organ.

uzv-u nafi' / uzv-u nâfi' / عُضْوِ نَافِعْ

  • Faydalı uzuv.

vakt-i fecir

  • Fecir vakti.

vaveyla / vâveylâ / وَاوَيْلَا

  • Feryâd, çığlık.

vaziyet-i fıtriye

  • Fıtrî vaziyet, doğal durum.

veleh-resan-ı efkar / veleh-resan-ı efkâr

  • Fikirleri, düşünceleri hayrette bırakan.

vems

  • Fücur, masiyet, günah.

vücud-u ef'al / vücud-u ef'âl

  • Fiillerin varlığı.

yümün

  • Feyiz, bereket.

za'f-ı fakr

  • Fakirliğin verdiği zayıflık.

zamm-ı sure / zamm-ı sûre

  • Farz namazın ilk iki rek'atinde, sünnet namazların ve vitrin her rek'atinde ayakta Fâtiha'dan sonra okunan sûre veya en az üç kısa âyet.

zarar-ı mahz

  • Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan.

zarife

  • Fazla ve lüzumsuz söz.

zat-ı fazılane / zât-ı fâzılâne

  • Fazilet ve yüksek meziyet sahibi kişi.

zat-ı zifünun / zât-ı zîfünun

  • Fen ilimlerini bilen zât.

zebercedi / zebercedî / زبرجدی

  • Fıstık yeşili. (Arapça)

zevaid / zevâid

  • Fazlalıklar.
  • Fazla, ziyâde olan şeyler.
  • Fazlalıklar.

zeveban etmek

  • Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı hâline geçmesi. Erimiş olması.

zevi'l-efkar ve elbab / zevi'l-efkâr ve elbâb

  • Fikir ve akıl sahipleri.

zındıka-i felsefe

  • Felsefe dinsizliği, felsefeden gelen inkârcılık.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın