LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te F E kelimesini içeren 338 kelime bulundu...

ah

  • Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır.
  • Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder.
  • Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

anasır-ı mecruha cerrahı / anâsır-ı mecrûha cerrahı

  • İnsanların mânevî açıdan yaralayan unsunları bertaraf eden mânevî doktor.

anot

  • yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.

atletizm

  • yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.

avr

  • Bir kimseyi kör etme.
  • A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek.
  • Telef etme.
  • Gözsüzlük.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

beladir

  • Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. (Farsça)
  • Belâyı def etmek için verilen sadaka. (Farsça)

bendenüvaz

  • Kölesini iltifatlandıran, adamını taltif eden. (Farsça)

ber-taraf

  • Bir yana atılan, ortadan kalkan.
  • Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.

bertaraf / برطرف

  • Bir yana. (Farsça - Arapça)
  • Giderilmiş. (Farsça - Arapça)
  • Bertaraf etmek: Gidermek. (Farsça - Arapça)
  • Bertaraf olmak: Giderilmek. (Farsça - Arapça)

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

beyt-i mamur

  • Kâbe'nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.

cadde-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği cadde, İslâmiyet.

cadde-i kübra-yı ahmediye / cadde-i kübrâ-yı ahmediye

  • Resul-ü Erkemin (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği büyük cadde, yol, Kur'ân ve sünnet yolu.

cadde-i kübra-yı muhammedi / cadde-i kübrâ-yı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği büyük İslâmiyet caddesi.

cadde-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği cadde, İslâmiyet.

cami-ül huruf

  • Kitap te'lif eden, müellif, yazar.

cebbar

  • (Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.)
  • Zâlim, gaddar, müstebid, mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengi

cehd

  • Gayret, olanca gücü ve kuvveti sarf etmek.

celcelutiye

  • Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir.

cemr

  • İnsanların bir araya toplanması.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Ateş ve küçük taş vermek.
  • Bir kimseyi def etmek, kovmak.

cevl

  • Tavaf etme.

cihad

  • (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'l

daa

  • Telef etmek, ziyan etmek.

dafia

  • Def eden, muhafaza eden.

dağdar-ı teessüf

  • Çok acı olup, teessüf edilen.

daire-i tasarruf / dâire-i tasarruf

  • Dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat.

daire-i tasarrufat / daire-i tasarrufât

  • Tasarruf etme dairesi, hareket alanı.

debur

  • Batı rüzgârı.
  • Fırak, ayrılık.
  • Halef etmek.

def-i bela / def-i belâ

  • Belânın def edilmesi, giderilmesi.

def-i beliyyat / def-i beliyyât

  • Belâların def edilmesi, uzaklaştırılması.

def-i fesat

  • Bozgunculuğu def etmek, ona engel olmak.

def-i şer

  • Kötülüğü def etme, ortadan kaldırma.

dekdeke

  • Yerin deprenmesi.
  • Sancıma.
  • Def etme, kovma.

derbar-ı saadet-karar

  • İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)

dest-i inayet / dest-i inâyet

  • Yardım, ihsan, lütuf eli.

devvar

  • Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen.
  • Gerdân.
  • Kâbe-i Muazzama'nın bir adı.
  • Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.

durit

  • Kovmak, def etmek.

ebuü / ebûü

  • "İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim" mânasına fiildir.

ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinden olup zikir ve ibadetle kendinden geçip dünyayı unutanlar.

ehl-i israf ve tebzir / ehl-i israf ve tebzîr

  • İsraf edenler, savurgan kişiler.

ehl-i tasavvuf

  • Tasavvuf ehli; kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimseler.

ehl-i vukuf

  • Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.

el'insaf

  • İnsaf edilsin, insaf edilmeli.

el-insaf

  • İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim.

em

  • Soru sorma mânasında atıf edatıdır. İstifham elifi mânasına da gelir. "Yahut, belki, yoksa" kelimeleriyle tercüme edilebilir.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

enbude

  • İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş. (Farsça)

esef-han

  • Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden. (Farsça)

eşhür-ül-hacc

  • Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.

eşvat

  • (Tekili: Şavt) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar.
  • Kâbe-i Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma.

eyyam-ı kur'aniye / eyyâm-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın tarif ettiği ölçülere uyan günler.

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

fütüvvet

  • Cömertlik. Başkasını, kendisine tercih etmek. Başkalarının işlerini düzeltmeye çalışmak ve faydasına koşmak. Fütüvvetin başka değişik târifleri de yapılmıştır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Kendi nefsinde başkasının üzerine bir meziyet, üstünlük görme mek. Hatâlarını îtirâf edenleri affetmek, hiç kim

fuzuli / fuzulî

  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi

gamgüsar / gamgüsâr

  • Gam ve kederi def eden, teselli veren.

hadaka

  • Elmas.
  • Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.

hadd

  • Hudut. Çizgi. Sınır.
  • Cürüm.
  • Salahiyyet.
  • Şeriatça verilen ceza.
  • Derece. Son derece. Münteha.
  • İnsana ârız olan şiddet ve titizlik.
  • Def etme. Men etmek.
  • Keskin. Sivri.
  • Sert. Gergin.
  • Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas.

hadis-i muallak / hadîs-i muallak

  • Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)

haff

  • Tavaf etmek.
  • Süslemek.
  • Hizmet etmek.
  • Kesmek.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

halk-ı ezdad

  • Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.

hamiyet

  • Gayret.
  • Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma.
  • İstinkâf etmek.
  • Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede

harisun aleyküm / harîsun aleyküm

  • Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.

hatır-ı rahmani / hatır-ı rahmanî

  • Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.

havass-ı aşere

  • On hasse, on duyu; görme, işitme, dokunma, koklama, tatma, hayal, akıl, vehim, hafıza ve tasarruf etme duyuları.

havf / خوف

  • Korku. (Arapça)
  • Havf eylemek: Korkmak. (Arapça)

havfen

  • Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.

hayıflanmak

  • Acınmak, üzülmek. Esef etmek.

hibek

  • (Çoğulu: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel b

hifaf

  • Tavaf etmek.
  • Ziynet vermek.
  • Yan, taraf.

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hübub

  • Esme. Üfürme. Rüzgârın hafif hafif esmesi.

huri

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.

ı'sar

  • Hafif esen rüzgâr.

i'tiraf-ı cürm

  • Maznunun yaptığı suçu söylemesi, itiraf etmesi.

i'tiraf-ı kusur

  • Kusurunu söyleme, itiraf etme.

i'tizal

  • (İtizal) Bir şeyi işlemeğe tamamen kasd ve teveccüh eylemek.
  • Nefsine müracaatla cürüm ve hatasını itiraf etmek.

ibb

  • Zâyi ve telef etmek.

icareteyn

  • Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.

icşam

  • Teklif etmek.

ictima-i a'zam

  • Ast: Bir çok gezegenin burç mıntıkalarının aynı noktasına tesadüf etmiş gibi görünmeleri.

ıd'af

  • Zayıf etmek, zayıflamak.
  • Muzaaf etmek, fazlalaştırmak. İki kat yapmak.

idra

  • Def etmek.
  • Bildirmek. Bildirilmek.

ifna-yi hayat

  • Hayatını sarf edip bitirmek. Hayatını yok etmek.

ihafe

  • Korkutmak. Havf ettirmek.

ıhlaf

  • Su aramak. Yerine halef etmek.
  • Kılıç çıkarmak için elini uzatmak.

ihlaf

  • Yemin vermek. Yemin etmek.
  • Yok etmek. Telef etmek.

ikfal

  • Kefil gösterme, tekellüf ettirme.

ikmal-i nüsah / ikmâl-i nüsah

  • Çeşitli ilimlerle ilgili te'lif edilmiş olan belirli eserlerin okumasını tamamlama.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ikrar / ikrâr / اقرار

  • Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak.
  • Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
  • Îmânını açıkça, dil ile söylemek.
  • Bir kimsenin kendisiyle alâkalı olup, başkasına âit bulunan bir şeyi haber vermesi, îtirâf etmesi.
  • İtiraf. (Arapça)
  • Dile getirme. (Arapça)
  • Kabullenme. (Arapça)
  • İkrâr etmek: (Arapça)
  • İtiraf etmek. (Arapça)
  • Dile getirmek. (Arapça)
  • Kabullenmek. (Arapça)

imam-ı ebu yusuf

  • (Hi: 113-182) İmam-ı A'zam'ın fıkha dair eserlerini te'lif etmiştir. Fıkıh sahasının büyük imamlarındandır. Dedesi Sahabe-i Kiramdan Sa'd'dır. (R.A.) İmam-ı Muhammed'le ikisine Fıkıh kitablarında "İmameyn" denir. (K.S.)

imam-ı muhammed

  • (Hi: 135-189) Kufe'de yetişti. 99 kitab te'lif etmiştir. İmâm-ı Mâlik'ten hadis okudu. En meşhur Hanefî fakihlerindendir. (K.S.)

in'itaf / in'itâf / انعطاف

  • Bükülme. (Arapça)
  • Dönme. (Arapça)
  • İn'itâf etmek: Çevrilmek, dönmek. (Arapça)

incil / incîl

  • Allahü teâlânın, Îsâ aleyhisselâma gönderdiği ve sonradan tahrif edilen, aslı değiştirilmiş olan mukaddes kitab.

infitahiyyet

  • Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)

inkişaf / inkişâf / انكشاف

  • Ortaya çıkma. (Arapça)
  • Gelişim, gelişme. (Arapça)
  • İnkişaf bulmak: Gelişmek. (Arapça)
  • İnkişaf etmek: Gelişmek. (Arapça)

inşa ve kitabet / inşâ ve kitâbet

  • Yazı yazma, telif etme.

insifar

  • İnkişaf etme, açılma.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

ıskarça

  • İtl. Geminin yükünün pek sıkı olarak istif edilmesi.

ısmarlama

  • Bir san'at sâhibine bir şeyi târif ederek istediği şekilde yaptırmak.

israf

  • Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • En lüzumlu aslî vazifeleri bırakıp en lüzumsuz veya zararlı şeylerle meşgul olarak ömrünü veya gençliğini boş yere harcamak.

isti'lam / isti'lâm

  • Selâm vermeyi isteme.
  • Kâbe'yi tavaf esnasında Hacerü'l-Esved'i selâmlamak.

istiğrak

  • Bir şeyi baştan aşağı kaplamak. Tasavvuf erbabının vecde gelip kendinden geçmesi.
  • İstiğrak lâmı: Bir cinsin bütün bireylerini içine alan belirtme edatı, lâm-ı tarif, diğer adıyla harfi tarif.

istihdaf / istihdâf / استهداف

  • Hedef edinmek, hedef saymak.
  • Hedef gibi karşıda durmak.
  • Erişilmek istenilen netice ve gaye.
  • Hedef edinme, gaye edinme, amaçlama.
  • Hedef edinme.
  • Hedef edinme. (Arapça)
  • İstihdaf eylemek: Hedef edinmek. (Arapça)

istihfaf

  • Küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir ve tahfif etmek.

istiksam

  • Yemin teklif etme.
  • Bölüşme, taksim etme, paylaşma.

istilam

  • Öpmek veya el sürmek. Selâm vermeyi isteme.
  • Kâbeyi tavaf esnasında Hacer-ül Esvede el sürmek, el süremese el işareti ile öper gibi yapmak, okşamak.

istinkaf / istinkâf / استنكاف

  • Çekimserlik. (Arapça)
  • İstinkâf etmek: Çekimser kalmak. (Arapça)

istitabe

  • Tövbe ettirme. Tövbe teklif etme.

itlaf / itlâf / اتلاف / اِتْلَافْ

  • Ziyan etmek. Telef etmek. Bozmak.
  • Öldürmek.
  • Telef etmek, ziyan etmek.
  • Öldürme, telef etme, ortadan kaldırma. (Arapça)
  • Telef etme.

itlaf etmek / itlâf etmek

  • Telef etmek, öldürmek.

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

izale / izâle

  • Giderme, def etme, yok etme.

kabil-i tarif / kabil-i târif

  • Tarifi mümkün, tarif edilebilir.

kaşvan

  • Zayıf erkek.

kavval

  • (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen.
  • Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.

kehkah

  • Zayıf erkek.

kehrüba

  • Saman kapan. (Farsça)
  • Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) (Farsça)

keşfen

  • Keşf ederek.

kirdar

  • Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak.
  • Bina.
  • Ağaç.

kudret

  • Güç. Takat.
  • Her yeri kaplayan kudretullah.
  • Varlık. Ehliyet. Becerebilme.
  • Zenginlik.
  • Kabiliyet.
  • İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.

kudum

  • Uzak bir yerden, uzun bir yoldan gelme.
  • Ayak basma.Teşrif etme.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-i salife / kütüb-i sâlife

  • Allahü teâlâ tarafından, Peygamber efendimizden önce gelmiş olan peygamberlere gönderilen fakat sonradan tahrif edilmiş, değiştirilmiş olan ilâhî kitablar. Bunlara semâvî kitablar da denir.

kütübhane

  • Kitapların bulunduğu salon veya bina.
  • Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün.
  • Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.

la mutasarrife fi'l-hakikati illa hu / lâ mutasarrife fi'l-hakikati illâ hû

  • Mülkünde istediği gibi tasarruf eden O'ndan başka ilâh yoktur.

latif / latîf / لَط۪يفْ

  • Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip.
  • Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden.
  • Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen.
  • Çok lutf edici.
  • Derin, gizli.
  • Çok lütuf edici (Allah).

layu'ref / lâyu'ref

  • Bilinmez. Tarif edilmez.

leffaf

  • Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.

lütufkar / lütufkâr

  • Lütuf eden.

lütufkarane / lütufkârane

  • Lütuf edercesine.

ma'na-yı harfi / ma'na-yı harfî

  • Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ.

maddiyyun

  • (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.

mahz-ı edep

  • Saf edep ve ahlâk.

makzuf

  • (Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş.
  • Hazfolunmuş. Atılmış.

manzud

  • Sık yetişmiş ağaç.
  • Üstüste istif edilmiş.

mataf

  • (Çoğulu: Matâif) (Tavâf. dan) Tavâf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yer.

mataif

  • (Tekili: Matâf) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler.

matta

  • İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri.

medine-i fazilet-i eflatuniye / medine-i fazilet-i eflâtuniye

  • Eflâtun'un faziletli şehri; Eflâtun'un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri.

medrese-i yusufiye

  • Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.

melek-i müekkel

  • Muayyen bir işle tavzif edilmiş melek.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

mesail-i içtihadiye-i hilafiye / mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye

  • Üzerinde ihtilaf edilen içtihadi meseleler.

meslek-i velayet / meslek-i velâyet

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, yöntem.

metaf

  • Tavaf edecek yer.

mevkuf

  • Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan.
  • Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen.
  • Ait, bağlı.
  • Tevkif edilmiş, tutuklu.

mevkufin / mevkufîn

  • (Tekili: Mevkuf) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar.

mevsuf

  • Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen.
  • Kendisinde bir sıfat mevcud olan, kendisine bir sıfat isnad edilmiş olan.

mihlaf

  • Vaadinde çok hilâf eden, sözünde durmayan kimse.

mu'tekif

  • İ'tikâf eden. Bir yere çekilip ibâdetle meşgûl olan.

mu'terif

  • İtiraf eden. Kendi noksan ve kabahatlerini kabul edip anlatan ve söyleyen.

mu'tezil

  • Hatâsını itiraf edip, idrâk ederek melâmeti kabul eden. Kendi kötülüğünü kabul eden.

muafi / muafî

  • Afiyet verici.
  • Belâ ve musibeti def eden.

muannif

  • Ta'nif eden. Şiddetle azarlayan.

muarref

  • Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen.
  • Gr: Harf-i târifli kelime.
  • Mat: Sınırlı. Hududlu.

muarrif / مُعَرِّفْ

  • Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.
  • Allah'ı tanıtıcı, tarif edici.
  • Tarif eden.

muarrif-i hakiki / muarrif-i hakikî

  • Gerçek tarif edici, öğretici.

muarrifan / muarrifân

  • (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. (Farsça)
  • Tarif ediciler. Muarrifler. (Farsça)

mübezzirin / mübezzirîn

  • (Tekili: Mübezzir) İsraf edenler. Lüzumsuz harcıyanlar.
  • Çok ve lüzumsuz konuşanlar.

müdafi'

  • Müdafaa eden. Koruyan. Def eden.

müddehar

  • Biriktirilmiş, yığılmış. İstif edilmiş. İddihar edilmiş.

müdehharat / müdehharât

  • İstif edilmiş, yığılmış ni'metler. Biriktirilmiş mallar.

müellef

  • (Ülfet. den) Yazılmış toplanmış.
  • Te'lif edilmiş, kitap olarak meydana getirilmiş, birleştirilmiş.

müellefat / مؤلفات

  • Telif edilmiş yapıtlar. (Arapça)

müellif

  • (Ülfet. den) Te'lif eden. Kitab tertib eden, kitab yazan. Kitab meydana getiren.
  • İmtizac ettiren.
  • Telif eden, kitap yazan.
  • İmtizaç ettiren, kaynaştıran.

müellifin / müellifîn

  • (Tekili: Müellif) (Ülfet. den) Kitap yazanlar, eser sâhipleri. Te'lif edenler.

müessif

  • (Müessife) Esef edilen ve ettiren. Keder veren. Acı ve acınacak haller.

muhaffef

  • Hafiflendirilmiş, hafif edilmiş olan.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf erbabı âlimler.

muhakkıkin-i sofiye / muhakkıkîn-i sofiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhakkikin-i sofiye / muhakkikîn-i sofiye

  • Meseleleri delilleriyle araştırıp bilen tasavvuf erbabı kimseler.

muhakkıkin-i sufiye / muhakkıkîn-i sufiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhamat

  • Korumak.
  • Avukatlık etmek.
  • Birinden birşeyi def etmek.

muharref

  • (Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş.
  • Tahrif edilmiş, bozulmuş.
  • Tahrif edilmiş, değiştirilmiş, bozulmuş.

muharrefat

  • (Tekili: Muharref) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler.

muharrif

  • Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan.

muharrir

  • Yazan. Tahrir eden. Kâtib. Kitab te'lif eden. Gazetede yazı yazan.

muhtac-ı ta'rif

  • Tarif edip anlatmağa muhtaç.

muizz

  • İzzet ve ikram eden. Ağırlayan. Aziz ve şerif eyleyen.

mukallef

  • Kalafatlanmış, taklif edilmiş.

mükellif

  • Teklif eden.
  • Vazife veren. İş veren.
  • Zorluğa sevkeden.

mükrim

  • İkram eden. Ağırlayan. Lütf eden. Misafirsever.

mülattıf

  • (Lutf. dan) Bir iyilikle gönül alan. Taltif eden.
  • Yumuşatıcı (ilâç).

mülk

  • Mal. Yer. Bina.
  • Hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu.
  • İzzet, azamet, şevket.
  • Bir şeyin dış yüzü.
  • İnsanın sahip ve malik olduğu şey.
  • Akıl sahiplerini tasarruf etmek.
  • Mâlik olmak.

munazzaf

  • (Nazif. den) Temizlenmiş, arınmış, tanzif edilmiş.

münharif

  • (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan.
  • Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız.
  • Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (parale

münhasif

  • (Husuf. dan) İnhisaf eden, sönükleşen, daha mükemmel bir şeyin yanında sönük kalan. Değersiz. Gölgelenmiş.

munsif

  • İnsaf eden, insaflı.

müsadefet

  • (Suduf. dan) Rast gelme. Tesâdüf etme.

müsadif

  • Tesadüf eden, rastlayan.
  • Rastlayan, tesadüf eden.

musannef

  • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
  • Te'lif edilmiş, yazılmış.

musannefat

  • (Tekili: Musannef) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.

musannif

  • Sınıflandıran. Kitab tertib eden. tasnif eden.

müsrif / مُسْرِفْ

  • İsraf eden, savurgan.
  • İsraf eden.

müsrifane / müsrifâne

  • İsraf edercesine.
  • İsraf edercesine.
  • İsraf ederek, boş yere harcayarak. (Farsça)

müste'nif

  • Yeniden başlayan.
  • Daha üst mahkemeye baş vuran, davasını istinaf eden.

müstenkif

  • İstinkâf eden, geri duran. Kaçınan, çekimser.

mutasarrıf

  • Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sahibi.
  • Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
  • Tasarruf eden.

mutasarrıf-ı kadir / mutasarrıf-ı kadîr

  • Herşeyde istediği gibi tasarruf eden ve herşeye gücü yeten Allah.

mutasarrıf-ı zişan / mutasarrıf-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi ve herşeyde istediği gibi tasarruf eden Allah.

mutasarrıfiyet

  • Tasarruf etme hakkı. Mutasarrıflık.
  • Mutasarrıfın vazifesi.

mutasavvıf

  • Tasavvuf ehli olan, kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimse.

mutasavvıfane

  • Tasavvuf ehline benzer şekilde.

mutasavvıfe

  • Tasavvuf ehli geçinen sûfîler, şeyhler.

mutasavvife

  • Mutasavvıflar, tasavvuf ehli olanlar.

mutasavvıfin / mutasavvıfîn

  • Tasavvuf ehli olanlar.

mutatavvif

  • Ziyâret gayesiyle bir şeyin etrâfını dolaşan. Tavâf eden.

mutazarrıf

  • (Çoğulu: Mutazarrıfîn) (Zarf. dan) Zarafet taslayan, tazarruf eden.

mutazarrıfin / mutazarrıfîn

  • (Tekili: Mutazarrıf) (Zarf. dan) Zariflik taslayanlar, tazarruf edenler.

mütecevvif

  • İçi boşalan, koflaşan, kovuk olan, tecevvüf eden.

müteessif

  • Sevmemiş, hoşlanmamış. Elem ve keder etmiş.
  • Eseflenen, teessüf eden, kederlenen.

müteessifen

  • Üzüntü duyarak, teessüf ederek.

mütehaffif

  • Ayağa mest veya çizme cinsinden bir şey giyen.
  • Hafifliyen, tahaffüf eden.

mütehallik

  • Bir huy edinen, huylanan. Huyu olmayan bir şey ile tekellüf edip o ahlâka alışan.

mütekasif / mütekâsif

  • (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.

mütekellifin / mütekellifîn

  • (Tekili: Mütekellif) Zahmetli, külfetli iş tutanlar, tekellüf edenler.

mütekeşşif

  • (Keşf. den) Açılan, tekeşşüf eden, açığa çıkarılan.

mütekeyyif

  • Keyfiyetlenen, bir keyfiyetle vasıflandıran, tekeyyüf eden.

muterifane / muterifâne

  • İtiraf ederek.

mütesadif / متصادف

  • Tesadüf eden, rastgelen. Karşılaşan.
  • Rastlayan, tesadüf eden. (Arapça)

mütesadifin / mütesadifîn

  • (Tekili: Mütesadif) Rastgelenler, tesadüf edenler.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

mütevakkıf

  • Bir şeye bağlı olan, onunla iş görecek olan, ilerlemeyip duran.
  • Bekleyen, tevakkuf eden, duran, eğlenen.

mütezaif

  • (Zı'f. dan) Kat kat artan, tezauf eden.

muthif

  • Hediye veren, armağan eden. İthaf eden.

mütlif

  • (Telef. den) Yok eden, öldüren, telef eden.
  • Tehlikeli.

muttasıf

  • İttisâf eden. İyi veya kötü bir sıfatla tarif edilen. Vasıflanmış, vasfı mevcut olan.

muvakkıf

  • Durduran. Tevkif eden. Alıkoyan. Vakf ettiren.

müvalat / müvâlât

  • Abdest alırken her uzvu ara vermeden birbiri ardınca yıkamak.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi.Tebrik ile terdif ederim arz-ı hulûsu, Kalbimdeki sıdk u müvâlât senindir.

müzeyyif

  • Eğlenen, tezyif eden, hakaret ve alay eden.

müzeyyifane / müzeyyifâne

  • Tezyif ederek, aşağılayarak.
  • Tezyif ederek, aşağılayarak.

necnece

  • Geriye döndürmek.
  • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.

nefha

  • Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.

nehk

  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Eskitmek.
  • Mübâlağa etmek.

nesim

  • Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr.

nevaz

  • Okşayıcı, taltif edici, iyi edici. (Farsça)

nidal

  • (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.

nur

  • Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık.
  • Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber.
  • Zulmeti def eden, şule, ışık.

nüvaz

  • "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir. (Farsça)

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

reşid / reşîd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâta (yarattıklarına) doğru yolu gösterip, dilediğini bu yolda bulunduran.
  • Rüşd sâhibi yâni, dînî vazîfelerini yerine getiren ve malını tasarruf edebilen, âkıl bâliğ olan, aklını ve malını yerinde kullanan.

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

revh

  • İç açıklığı. Rahat.
  • Rahmet.
  • Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık.

ribat / ribât

  • Sınır karakolu; İslâm dînini üstün kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini, zararını def etmek için düşman sınırında nöbet beklemek.

rüşd

  • Hak, doğru yol. Allahü teâlânın birliği (tevhid) inancı.
  • Aklın kuvvetli ve tamam olması. Malını dînin ve aklın beğendiği yere sarf etmek, boş yere harcamamak, telef etmemek.

sa'y

  • Çalışma, gayret sarf etme. Hac veya umrede Safa ile Merve arasında usulüne uygun olarak yedi defa gelip gitmek.

sancak beyi

  • Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı

sarif

  • (Sarf. dan) Değiştiren.
  • Harcayan, sarf eden.

sebh

  • Atın seğirtmesi.
  • Sür'atle gitmek.
  • Maaşında tasarruf etmek.
  • Suda yüzme.

sefahet

  • (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.

sehay

  • Nâme üstüne nesne bağlamak.
  • Keşf etmek.
  • Kabuk soymak.

semsam

  • (Çoğulu: Semâsim) Hafif edepsiz kişi.
  • Aceleci kimse.

seref

  • Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek.
  • Hatâ etmek.
  • Âdet, haslet iyi huy.

şeref-resan

  • Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.

seres

  • Zayıf endamlı.

şerh-i şemsi / şerh-i şemsî

  • Kutbeddin-i Razî tarafından telif edilmiştir ve mantık ilmine dairdir.

şeriat

  • Doğru yol. Hak din yolu.
  • Büyük ve geniş cadde.
  • Nur, aydınlık, ışık.
  • Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kan

şeriat-ı muhammedi / şeriat-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şeriatı, tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslâm dini.

şeriat-ı muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslâm dini.

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

sofi / sofî

  • Tasavvuf ehli, tarikat mensubu.
  • Tarikat adamı, tesavvuf ehli.

sôfi / sôfî

  • Tasavvuf ehli. Kalbini gafletten (Allahü teâlâyı unutmaktan) ve mâsivâya (Allahü teâlâdan başka şeylere) bağlamaktan koruyan, nefsini Allahü teâlâya itâate kavuşturan, pâk ve temiz bir kalbe sâhip olan kimse, velî derviş.

sofiler / sofîler

  • Tasavvuf ehli, tarikat mensubu olanlar.

sofiye meşrebi

  • Tarikat yoluyla mânevî derecelere yükselme gayretinde olan tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, tarz.

şuaat / şuâât

  • Işınlar, ışık hüzmeleri; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir.

sufi

  • (Çoğulu: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.

suiistimalat / suiistimalât

  • Kötü kullanımlar, vücut enerjisini israf etmeler.

ta'rif / ta'rîf / تعریف

  • Anlatma. (Arapça)
  • Tanımlama, tanım. (Arapça)
  • Ta'rîf edilmek: (Arapça)
  • Anlatılmak. (Arapça)
  • Tanımlanmak. (Arapça)
  • Ta'rîf etmek: (Arapça)
  • Anlatmak. (Arapça)
  • Tanımlamak. (Arapça)

taabbüdi / taabbüdî

  • Sırf emrolunduğu için yapılan şeyler, ibadetler.

taberi / taberî

  • (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bü

taharrüf

  • Sapmak. İnhiraf etmek.

tahdid

  • Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek.
  • Tarif etmek.
  • Bir şeyi kasdetmek.
  • Keskin etmek. Bilemek.

tahfif / tahfîf / تخفيف

  • Hafifletme. (Arapça)
  • Tahfîf etmek: Hafifletmek. (Arapça)

tahlif / tahlîf / تحليف

  • And içirme. (Arapça)
  • And içme. (Arapça)
  • Tahlîf etmek: Halef bırakmak. (Arapça)

tahrifkarane / tahrifkârane / tahrifkârâne

  • Tahrif ederek, bozarak.
  • Tahrif ederek, bozarak.

tahyir

  • (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

taltif

  • Gönül okşama, lütuf etme.

tanzid

  • Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme.

tardetmek

  • Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.

tasaddi

  • Bir işe başlamak.
  • Taarruz etmek.
  • Yüz döndürmek.
  • Tesadüf etmek.
  • Vuku bulmak.

tasannuf

  • Başka eserlerden tasnif etme, derleme.

tasnif

  • Sınıf sınıf etme, sıralama.
  • Kitap yazma.
  • Sınıflama.
  • Bir âlimin, te'lif etmeden, kendi usûlünce daha önce benzeri olmayan bir kitâb yazması.
  • Hadîs ilminde tedvîn edilen yâni toplanıp bir araya getirilen hadîs-i şerîflerin konularına ayrılması, kitablara geçmesi.

tasnifat / tasnifât

  • (Tekili: Tasnif) Tasnif edilmiş eserler.

tasrif / tasrîf / تصریف

  • Fiil çekimi. (Arapça)
  • Tasrîf etmek: Fiil çekmek. (Arapça)

tasvir / tasvîr / تَصْو۪يرْ

  • Bir şeyin şeklini çıkarma, resmini yapma.
  • Resim yaparcasına güzel tarif etme, tanımlama.
  • Resmederek tarif etme.

tasvir-i hakikat / tasvîr-i hakîkat / تَصْوِيرِ حَقِيقَتْ

  • Hakikati resmederek tarif etme.

tatvif

  • Tavaf ettirmek.

tavaf / tavâf / طواف

  • Kâbe-i muazzamanın etrâfında Hacer-i esvedin bulunduğu köşeden başlamak sûretiyle Kâbe sola alınarak yedi defâ dolaşmak. Tavâf edene tâif; Kâbe etrâfında tavâfa mahsûs mahalle (yere) metâf denir.
  • Etrafında dönme. (Arapça)
  • Tavâf etmek: Etrafında dönmek. (Arapça)

tavla

  • Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi: "Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.)

tavsif / tavsîf / توصيف

  • Vasıflandırma, niteleme. (Arapça)
  • Tavsîf edilmek: Vasıflandırılmak, nitelenmek. (Arapça)
  • Tavsîf etmek: Vasıflandırmak, nitelemek. (Arapça)

tavsif-i bi-l-fezail

  • Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.

tavvaf

  • Kâbe'yi ziyaret ve tavaf eden.
  • Resmî dairelerde gece bekçisi.
  • Çok tavaf eden.

te'lif / te'lîf / تأليف

  • Yanyana getirme, alıştırma. (Arapça)
  • Kaleme alma, yazma. (Arapça)
  • Te'lîf edilmek: (Arapça)
  • Bir araya getirilmek, birleştirilmek. (Arapça)
  • Kaleme alınmak, yazılmak. (Arapça)
  • Te'lîf etmek: (Arapça)
  • Bir araya getirmek. (Arapça)
  • (Arapça)

tebellüd

  • Ağır, tembel olma.
  • Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma.
  • Yere düşme.

tebzir / tebzîr

  • Boş yere malını sarf etmek.
  • Serpmek. Dağıtmak.
  • İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.
  • Tebzîr etmek: Savurganlık etmek, israf etmek.

tecemmüş

  • Tekellüf etmek, özenmek.

tecşim

  • İncitmek.
  • Teklif etmek.

tedafü'

  • Birbirini def etme.
  • Müdafaa etme.
  • İtişme kakışma.

tedlis

  • Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak.
  • İnciyi şeffaf etmek.

tedric-i habit / tedric-i hâbit

  • Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.

teessüf / تأسف

  • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
  • Teessüf etmek: Üzülmek, hayıflanmak. (Arapça)

teftir

  • (C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Naksetmek, eksiltmek.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tekasüf / tekâsüf / تكاثف

  • Yoğunlaşma. (Arapça)
  • Koyulaşma. (Arapça)
  • Tekâsüf etmek: Yoğunlaşmak. (Arapça)

teklif-i bilmuhal

  • İmkânsız ve olmayacak birşeyi teklif etme.

teksif / teksîf / تكثيف

  • Yoğunlaştırma. (Arapça)
  • Toplama. (Arapça)
  • Teksîf etmek: Yoğunlaştırmak. (Arapça)

telef / تلف

  • Ölme. (Arapça)
  • Boşa gitme. (Arapça)
  • Telef etmek: Harcamak, tüketmek, yok etmek. (Arapça)
  • Telef olmak: (Arapça)
  • Ölmek. (Arapça)
  • Boşa gitmek. (Arapça)

telekkü'

  • Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak.
  • Bir işe dolaşmak.

temime / temîme

  • Bir sebeb, vesîle olarak görülmeyip, doğrudan te'sir edeceğine ve bir zararı def edeceğine inanılarak yapıldığı için, dînen şirk (Allahü teâlâya ortak koşmak) sayılan, mânâsı bilinmeyen ve küfre (îmânın gitmesine) sebeb olan şeyleri okumak.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

terdif / terdîf / تردیف

  • Ekleme, iliştirme. (Arapça)
  • Terkiye alma. (Arapça)
  • Terdîf eylemek: Eklemek. (Arapça)

tesadüf / tesâdüf / تصادف

  • Rastlama. (Arapça)
  • Rastlantı. (Arapça)
  • Tesâdüf edilmek: Rastlanmak. (Arapça)
  • Tesâdüf etmek: Rastlamak. (Arapça)

teşahhus

  • (Çoğulu: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme.

teşahus

  • Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak.

tesbih

  • Tahfif etmek, hafifletmek.
  • Derin uyumak.

teşebbüs

  • Bir işe girişmek. Bir işi ilk olarak teklif etmek.
  • Sağlam bir niyetle bir şeye başlamak.
  • El ile yapışıp bırakmamak.

teşerrüf / تشرف

  • Şereflenme. (Arapça)
  • Teşerrüf etmek: Şereflenmek. (Arapça)

tetavvuf

  • Tavaf etme. Ziyaret maksadıyla bir şeyin veya bir yerin etrafını dolanma.

tevakkuf / توقف

  • Durma. (Arapça)
  • Tevakkuf etmek: Durmak. (Arapça)

tevkif / tevkîf / توقيف

  • Durdurma. (Arapça)
  • Kapatma. (Arapça)
  • Tutuklama. (Arapça)
  • Tevkîf edilmek: (Arapça)
  • Durdurulmak. (Arapça)
  • Kapatılmak. (Arapça)
  • Tutuklanmak. (Arapça)
  • Tevkîf etmek: (Arapça)
  • Durdurmak. (Arapça)
  • Kapatmak. (Arapça)
  • Tutuklamak. (Arapça)
  • < (Arapça)

tevrat

  • Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili. (Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır. Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de hidayeti seçmi

umre

  • Ziyâret etmek. Hac zamânı olan beş günü yâni Arefe ve Kurban bayramının dört günü dışında, istenildiği zaman ihrâma girip Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sa'y etmek (yürümek), saçı kazımak veya kesmekten ibâret olan ibâdet. Umreye Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir.
  • Hac zamânı olan beş günden yâni Arefe ve Kurban bayramının dört gününden başka, senenin her günü ihrâma girip Kâbe'yi tavâf etmek, Safâ ile Merve arasında sa'y yapmak ve saç kazımak veya kesmek.

vasf

  • Sıfat. Bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek.

vasfetmek

  • Bir şeyin vasıflarını, hâlini, şeklini veya rengini tarif etmek, anlatmak.

vasi / vasî

  • Bir kimsenin, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmek üzere tâyin ettiği kimse.

vassaf / وصاف

  • Öven, anlatan, tavsif eden. (Arapça)

vaz'-ı yed

  • El koymak, sahib çıkmak, tasarruf etmek.

vikaf

  • Tevakkuf etmek, vâkıf olmak, durmak.

vücud-i vehmi / vücûd-i vehmî

  • Tasavvuf ehlinin, eşyânın gördüğümüz varlığına verdikleri isim.

yed-i tasarruf

  • Tasarruf eli; yönetimi ve hakimiyeti altında tutma.

zeca

  • (Zecven - Zeccâ - Eczâ) Sevketmek, yürütmek.
  • Def etmek.