LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Eyer ifadesini içeren 220 kelime bulundu...

alüvyon

  • Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.

amd / عَمْدْ

  • Bilerek isteyerek yapma.

amden

  • Niyet ederek ve isteyerek.
  • Kasten, bile bile. İsteyerek.
  • Kasten, bile bile, isteyerek.

amelen / عملا

  • Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
  • Bilfiil, işleyerek. (Arapça)

an-cehlin

  • Bilmezlikle, bilmeyerek.

arazi-i uşriyye / arâzi-i uşriyye

  • Mahsûlünden (ürününden) uşur denilen zekatın alındığı topraklar. Müslüman devletlerde harb ile alınıp gâzîlere (askerlere) taksim edilen veya isteyerek İslâm'ı kabûl edenlerin ellerinde bırakılan yâhut devlet reisinin (başkanının) izni ile müslümanlar tarafından işlenip faydalanılır hâle getirilen m

aşzan

  • Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.

atfen

  • Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
  • Birinin adına, birine yükleyerek.

bast-ı özür etmek

  • Bir hata işleyerek başkalarına da nümune olmak, aynı hatayı işlemelerine zemin hazırlamak.

bedadan / bedâdân

  • Eyerin iki yanı.

bel'am

  • Terbiyesiz, açgözlü, obur.
  • Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.

bi-t-tav'

  • İstek ile, isteyerek.

bil'irade

  • İrade ile, isteyerek.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

bürzea

  • (Çoğulu: Berâzi) Yuna dedikleri keçe ki, eyer altına koyarlar, teğelti de derler.

can ü yürekten

  • Çok isteyerek, yürekten.

cedye

  • (Çoğulu: Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.

daiyane / dâîyâne

  • Dua ederek, isteyerek.

diktatör

  • Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. (Fransızca)

dükkan-ı rabbani / dükkân-ı rabbânî

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

eser-i kast

  • Kasıt ve isteğin sonucu, bilerek ve isteyerek ortaya çıkan bir durum.

eser-i kast ve şuur

  • Bilerek, isteyerek ve şuurlu bir şekilde yapılmanın izi, işareti.

fahriyyen

  • Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.

feragat-ı nefis

  • Nefsini geri çekmek, hakkından isteyerek vazgeçmek.

fi'len / فعلا

  • Yaparak, işleyerek, bilfiil. (Arapça)

fiilen

  • Gerçekten, işleyerek, hakikatte.

fisal

  • (Tekili: Fasıl) Ayrılmış olanlar.
  • Yavrunun sütten kesilmesi.
  • Kısa duvar.
  • İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
  • Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)

fitan

  • Eyer örtüsü.

fitrak

  • Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma. (Farsça)

gaibane / gâibane

  • Görmeyerek, gaybî olarak.

gamus yemini / gamûs yemîni

  • Geçmişteki bir hâdise için, bile bile yalan söyleyerek, yemîn etmek.

garrende

  • Kükreyerek vahşileşen arslan ve benzeri yırtıcı hayvan. (Farsça)

gayr-ı kasti / gayr-ı kastî

  • İstem dışı, istemeyerek.

gıyaben / gıyâben

  • Görmeyerek.

gurz

  • (Çoğulu: Guruz-Ağraz-Guraz) Su taksim olunan yer.
  • Eyer kolanı.

habt

  • Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek.
  • Yanılmak, unutmak, hatâ etmek.
  • Fesada vermek.
  • Hiç umulmayan birisinden yardım istemek.
  • Cin çarpmak.

hacc-ı temettu' / hacc-ı temettû'

  • Hac mevsiminde (Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce aylarında) önce ömre için niyet edilerek ihrâma girilip ömre yapıldıktan sonra memleketine dönmeyerek, yeniden ihrâma girip hac yapmak. Bu haccı yapana mütemetti hacı denir.

hadi / hadî

  • Birinci.
  • Mazluma yardım eden.
  • Deveyi şarkı söyleyerek süren.

hamhama

  • Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.

hamir / hamîr

  • Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.

hanun

  • Gümleyerek esen rüzgâr.

harrare

  • Gürleyerek, çağlayarak akan su.

hece

  • (Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen sözcük.
  • Harfleri birer birer söyleyerek okuma.

hece vezni

  • Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine ha

himmet

  • Kast, irâde, kuvvetli istek, arzu. Allahü teâlânın velî kullarından bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan o işin olmasını dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması. Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi Sofi

hinv

  • Eyer ağacı.
  • İyeği kemiğinin eğrice ucu.

hitaben

  • Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.

hülasaten / hülâsaten

  • Özetleyerek.

hüsn-ü hatime / hüsn-ü hâtime

  • Neticeyi iyi bir halde bitirme.
  • İman ile âhirete gitmek. Kelime-i şehadet söyleyerek ölmek.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

icmalen / icmâlen / اجمالا

  • Özetle, özetleyerek. (Arapça)

iddiaen

  • İddia ederek. Doğru olduğunu söyleyerek.

ifade-i şifahiyye

  • Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.

ihlas

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve

ihtisaren

  • Kısaca, özetleyerek.

ihtiyaren

  • Seçerek, isteyerek.
  • Bizzat isteyerek, irade ederek.

ihtiyarsız

  • İrade dışı, istemeyerek.

ila / îlâ

  • Kocanın karısına dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek "Sana yaklaşmayacağım" diye yemîn etmesi.

iltizam

  • Kendisi için gerekli sayma.
  • Bilerek, isteyerek taraf tutma.

ımya

  • Görmeyerek, düşünmeyerek.

intikamkarane / intikamkârâne

  • İntikam besleyerek.

intizaren

  • Bekleyerek, gözleyerek.
  • Bekleyerek.

irta'

  • Zoraki ve istemeyerek gülme.

irticalen / irticâlen / ارتجالا

  • Düşünmeden söyleyerek. (Arapça)

ismet

  • Peygamberlerin sıfatlarından biri. Peygamberlerin, peygamber oldukları bildirilmeden önce ve sonra; küçük olsun, büyük olsun bilerek veya bilmeyerek günah işlemekten korunmuş olmaları.
  • Günahlardan sakınma, kötü ve çirkin şeylerden uzak durma.

istiaze / istiâze

  • "Eûzü billâhi mineşşeyta-nirracîm" sözünü söyleyerek Allah'a sığınma, eûzü çekme.

istidlal / istidlâl

  • Delîl getirme. Akıl ile, düşünerek, inceleyerek eseri (yapılan işi) görerek yapanı; yaratılmışları görerek yaratanı anlamak.

istihfafkar / istihfafkâr

  • Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek. (Farsça)

istihfafkarane / istihfafkârane

  • Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek. (Farsça)

istihkar ederek

  • Küçümseyerek.

istikra / istikrâ

  • Birey veya olayları tek tek inceleyerek onlardaki ortak vasıfları tesbit etmek sûretiyle çıkartılan genel sonuç; tümevarım, endüksiyon; yani peygamberleri tek tek araştırıp "peygamberliğin sebebi olan küllî esaslar"ı tespit etmek bir istikra işlemidir. İşte bu esaslar Peygamber Efendimizde en mükemm

istikra-i tam / istikrâ-i tâm

  • Tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek.

istiskal

  • Yüz vermeyerek kovma.

istizahen

  • Bir şeyin açıklanmasını isteyerek.

itaatkarane / itâatkârâne

  • Söz dinleyerek.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

ittibaen / ittibâen / اتباعا

  • Uyarak, izleyerek, ardından giderek. (Arapça)

jurnal

  • İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan "hükümete ihbar" gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor. (Fransızca)

kadh

  • Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Çakmak taşını çakmak.
  • Bir kimsenin işine halel vermek.

kaideşikenane / kaideşikenâne

  • Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak. (Farsça)

kalen

  • (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.

kalender

  • İbâdetlerin görünmesine önem vermeyen, herkese tatlı söyleyerek kalb kazanmağa çalışan, farzları yapmaya dikkat eden ve dünyâya düşkün olmayan kimse.

karha-i akile / karha-i âkile

  • Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.

karkar

  • Kilim veya halı ucu.
  • Hışımla gürleyerek çağır demek.

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.
  • Teşebbüs, niyet; bilerek, isteyerek, kalbe gelen bir fikri, düşünceyi yapmak için karar verme.

kasd-ı tahsis

  • Bir şeyi bilerek ve isteyerek birine ait kılma, tahsis etme.

kasden

  • Bile bile, isteyerek.

kasem

  • Yemîn. Bir işi yapmak veya yapmamak için Allahü teâlânın ismini söyleyerek söz verme.

kasıt

  • Bilerek, isteyerek.

kasten ve bizzat

  • Bilerek ve kendisi isteyerek.

kasti / kastî

  • Bilerek, isteyerek.

kavlen

  • Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak.

keffaret-i yemin / keffâret-i yemîn

  • Bir işi yapmak veya yapmamak husûsunda Allahü teâlânın ismini söyleyerek yemîn eden kimsenin yemînini bozunca cezâ olarak yapması gerekli olan şey.

kerahet

  • İğrenme, istemeyerek zor altında yapma.
  • Şeriatin yasaklamadığı fakat harama yakın olma ihtimali olan ve çekinilmesi gereken husus.

kerh

  • İğrenme, tiksinme, istemeyerek zor altında yapma.

kerhen / كرها

  • İstemeyerek, tiksinerek, zor altında kalarak yapma.
  • İstemeyerek, zoraki.
  • İstemeyerek.
  • İstemeyerek, iğrenerek. (Arapça)

ketmetmek

  • Söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek.

kıl'

  • (Çoğulu: Kılâ) Gemi kanadı.
  • Eyerde oturmayan kimse.

kuhan

  • Kambur. (Farsça)
  • Eyer, at eyeri. (Farsça)
  • Sığır veya deve hörgücü. (Farsça)

kuhe

  • Dağ. (Farsça)
  • Hücum, saldırma. (Farsça)
  • Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. (Farsça)
  • Deve hörgücü. (Farsça)
  • At eyeri. (Farsça)

kurtat

  • Eyer altına konan bir nesne.
  • Boyun.

lafz-perdazane

  • Çeşitli ve çok söyleyerek. (Farsça)

lafzan

  • Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.

lerzan

  • Titrek, titreyerek. (Farsça)

lisanen

  • Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.

ma'zeret

  • Elde olmadan suç, kabahat işleme.
  • Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.

maal-memnuniyye

  • Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

merdum-girizane / merdum-girîzâne

  • İnsanlardan sıkılarak, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyerek.

merdümgirizane

  • Kalabalıktan sıkılıp yalnızlık isteyerek.

meşerre

  • Eyerin içine konulan yastık.

mirşaha

  • Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.

miysere

  • (Çoğulu: Mevâsir) Eyer yastığı.
  • Eyer altına koydukları keçe.
  • Çul içine koyulan keçe.
  • Yatacak döşek, yatak.

muahid

  • Antlaşma yapanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine bir para ödeyerek kendini himaye ettiren hıristiyan veya bir başka dinden kimse.
  • Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim.

mübeşşirane / mübeşşirâne

  • Müjdeleyerek.

mübtedi'

  • Bid'at sâhibi. Dinde değişiklik meydana getiren, dinde olmayan bir şeyi varmış gibi gösteren, dinde eksiklik ve fazlalık olduğunu söyleyerek değişiklik yapan. Ehl-i bid'at.

müdakkikane / müdakkikâne

  • Dikkatlice, araştırıp inceleyerek.

muhabbetkarane / muhabbetkârâne

  • Sevgi besleyerek, muhabbetle.

müneccim

  • Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
  • İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.

muntazıran

  • Bekleyerek.

münzirat / münzirât

  • Haber verip kötülüğünü söyleyerek korkutanlar.

murabaha / murâbaha

  • Satın alınan bir malı, alış fiyatını söyleyerek ve üzerine kâr koyarak başkasına rızâsı ile satmak.

müridane / mürîdane

  • İrade ederek, isteyerek.

mürtecilen

  • Hemen şiir veya söz söyleyerek. Düşünmeden cevap vererek. Hazırcevaplıkla.

müserrec

  • (Serc. den) Eyerlenmiş, eyerli, eyer vurulmuş.

musırrane / musırrâne

  • Israr ve inatla, ayak direyerek. (Farsça)

müstainen

  • (Avn. dan) Birinin yardımına sığınarak, istiane ederek, yardım dileyerek.

müştakane

  • Şevkle, çok isteyerek, severcesine. (Farsça)
  • Çok isteyerek, iştiyakla.

müstasgirane / müstasgirâne

  • Küçümseyerek, küçük görerek. (Farsça)

müstecirane / müstecirâne

  • Aman dileyerek, müstecircesine. (Farsça)

müstemiddane / müstemiddâne

  • Yardım isteyerek, istimdad ederek, meded bekliyerek. (Farsça)

müsterhimane / müsterhimâne

  • Yalvararak, merhamet dileyerek.

müteattıfane / müteattıfâne

  • Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek. (Farsça)

mütebessimane / mütebessimâne

  • Gülümseyerek, tebessüm ederek, mütebessim olarak. (Farsça)

mütecevvizane

  • Mecazlı konuşarak, mecazlı söz söyleyerek. (Farsça)
  • Caiz olmayan şeyi caiz görürcesine. (Farsça)

mütehassirane / mütehassirâne

  • Özleyerek, hasret çekerek.
  • Özleyerek, hasret çekerek. (Farsça)
  • Özleyerek, hasret çekerek.

mütehezzizane / mütehezzizâne

  • Titreyerek, titremek suretiyle. (Farsça)

müteleclic

  • Dilini çiğneyerek basık basık konuşan.

mütelehhifane / mütelehhifâne

  • Özleyerek, hasret çekerek. Kaygılı, tasalı olarak, yanıp yakılarak. (Farsça)

mütemetti' hac

  • Hac aylarında ömre yapmak için ihrâma girip, ömre için tavâf ve sa'y yapıp, traş olup ihrâmdan çıkıp sonra memleketine gitmeyerek, o sene terviye gününde veya daha önce, ihrâma girerek müfrid hacı gibi hac yapma.

mütenassıhane / mütenassıhâne

  • Nasihat dinleyerek. Öğüt kabul ederek. (Farsça)

mutezirane / mutezirâne

  • Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına. (Farsça)

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

na-hah

  • İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki. (Farsça)

nalekünan

  • (Nâle-künân) Feryad ederek, inleyerek. (Farsça)

nalezenan

  • İnildiyerek, inleyerek. (Farsça)

nass

  • Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
  • Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide.
  • Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakle

nazariyye

  • Bir veya birkaç hipotez (faraziye) ile, birçok hâdiseleri îzâh ederek ve bunlardan yeni hâdiselere vararak ve bu hâdiseleri tecrübe ile inceleyerek görülen hipotez. Hipotez, aynı sebeblerle îzâh edilen çeşitli hâdiselerin hepsini birden îzâh edebilec ek umûmî bir fikirdir.

neciyya

  • (Münâcât. dan) Gizli yalvararak, gizli söyleyerek.

nimetperverane / nimetperverâne

  • Nimetle besleyerek.

nüzul / nüzûl

  • İnmek. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, sebebler âlemini görmeyip yalnız sebeblerin sâhibini yâni Allahü teâlâyı bilme hâline ulaşan bir velînin insanları irşâd ve terbiye için, tekrar sebebler âlemine inmesi.

özürhah / özürhâh

  • Özür dileyen. Özür dileyerek affını isteyen. (Farsça)

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

raht-ı hümayun

  • Padişahın mücevherli eyer takımı.

rihale

  • At semeri, eyer.

ruhbaniyet / ruhbâniyet / رُهْبَانِيَتْ

  • Hristiyanlıkta dünyayı terk eden bir din adamı olarak evlenmeyerek yaşama.

sabur / sabûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi vakti gelince ve belli miktarı ile yaratan, bu hususta acele etmeyen, kendisine şirk (ortak) koşan ve başka günâhları işleyerek isyân edenleri cezâlandırmaya kâdir (gücü yetici) iken, cezâ vermekte acele etmeyen.

salimen / sâlimen

  • Zarar görmeyerek.

sanayi

  • San'at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri.

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

sefr

  • Arslan.
  • Deve ferci.
  • Eyer kuskunu.
  • Yavaş yürüyen deve.

semaan

  • (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.

serc

  • (Çoğulu: Süruc) At takımı, eyer.

serc-i feres

  • At eyeri.

sevkitabii / sevkitabiî

  • Hayvanlarda düşünmeyerek, tabiatın sevki ve zorlamasıyla yapılan hareket, içgüdü.

seyran

  • (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme.
  • Hareket etme.
  • Açılma, ferahlanma, teferrüc.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <

süruc

  • (Tekili: Serc) Eyerler, at takımları.

ta'ammüden

  • Bilerek, isteyerek, önceden hazırlayarak yapma.

ta'likan / ta'lîkan / تَعْل۪يقًا

  • Erteleyerek.

taammüd

  • (Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme, bilerek ve isteyerek bir iş yapma.

taammüdat / taammüdât

  • (Tekili: Taammüd) İsteyerek ve bilerek yapılan işler.

tağrir / tağrîr

  • Yalan söyleyerek aldatma.

tahıl

  • Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.

tahkikan

  • İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.

tahlisen

  • Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.

takiben / تعقيبا

  • Takip ederek, izleyerek. (Arapça)

talak-ı selase / talâk-ı selâse

  • Bir sözü üç kere veya daha fazla sayı söyleyerek, erkeğin zevcesini (hanımını) boşaması. Bu durum bir anda olduğu gibi, ayrı ayrı zamanda da olabilir.

taliken / tâliken

  • Geciktirerek, erteleyerek.

tarafgirane / tarafgirâne

  • Bir grup veya partiyi destekleyerek, benimseyerek.

tarizen / târizen

  • Sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek.

tartib-i lisan

  • Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.

tasavvuf / تَصَوُّفْ

  • Kalb ayağıyla rûhânî mertebelerde ilerleyerek nefsi terbiye etme yolu.

tatbikan

  • Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.

tav'

  • İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti' olmak.
  • Mer'anın genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması.

tav'an / طوعا

  • İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
  • İsteyerek, zorlamadan, kendi isteğiyle.
  • İsteyerek. (Arapça)

tav'an ev kerhen

  • İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.

tavan / tavân

  • İsteyerek.

tayian

  • İsteyerek.

te'yiden

  • Destekleyerek, kuvvetlendirerek.

teberzin

  • Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası. (Farsça)

tebessüm

  • Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.

tebessüm-künan

  • Gülümser tarzda, gülümseyerek. (Farsça)

tebrik

  • Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı "Bârekellâh" diye sevincini bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk'ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek ta'ziz etmek.

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

tecdiden

  • Yenileterek. Yenileyerek.

tecevvu'

  • (Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.

tedlis

  • Sattığı malın ayıbını gizleyerek aldatma.

tekeffü'

  • Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek.

tenezzül

  • İsteyerek inme.

tesmimen

  • Zehirleyerek.

tesnim

  • Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir.

tesric

  • Kandil yakmak.
  • Güzelleştirmek.
  • Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer vurma.

tetkiki / tetkikî

  • İnceleyerek, araştırarak.

tevazu / tevâzu

  • Alçakgönüllülük, isteyerek mertebesinin altında görünme.

tevhidkarane / tevhidkârâne

  • Birleyerek.

tevliye satışı

  • Bir malın alış fiyatını söyleyerek aynı fiyatla, satmak.

teyiden

  • Destekleyerek, kuvvetlendirerek.

ulema-i muhakkik / ulemâ-i muhakkik

  • Meseleleri çok ince ayrıntılarına kadar inceleyerek hüküm veren âlimler.

üstam

  • Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. (Farsça)
  • Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri. (Farsça)

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vuslat

  • Erişmek, kavuşmak, gönlün devâmlı olarak ve kıl kadar istikâmet değiştirmeyerek Allahü teâlâya bağlı kalması.

yemin-i gamus / yemîn-i gâmûs

  • Günâha ve Cehennem'e sokan yemin. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek, yemin etmek.

zar u zar / zâr u zâr

  • İnleyerek ağlama, feryat etme.

zecirkarane / zecirkârâne

  • Şiddetle sakındırarak, engelleyerek.

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın