LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Eter ifadesini içeren 95 kelime bulundu...

adem-i kifayet

  • Yetersizlik.

adil / âdil

  • Adâletli; hakkı gözeterek iş yapan, zulüm ve haksızlık etmeyen.
  • Îtikâdı doğru olan, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha devâm etmeyen yâni İslâmiyet'e uymaya çalışan sâlih müslüman.

ahkam-ı ictihadiyye / ahkâm-ı ictihâdiyye

  • Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfte açıkça bildirilmeyip, müctehid denilen âlimlerin açıkça bildirilenlere benzeterek elde ettikleri hükümler.

ale-l-kifaye

  • Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.

alelkifaye / alelkifâye / على الكفایه

  • Yeterince. (Arapça)

allah bes baki heves / allah bes bâkî heves

  • Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir.

ayet-i hasbiye / âyet-i hasbiye

  • "Allah bize yeter; O ne güzel Vekîl'dir" mânâsındaki "Hasbünallâhü ve ni'me'l-Vekîl" âyet-i kerimesi; Âl-i İmrân Sûresinin 173. âyeti.

ayet-i hasbiye-i nuriye / âyet-i hasbiye-i nuriye

  • "Allah bize yeter; O ne güzel vekildir" anlamında Âl-i İmrân Sûresinin 173. âyeti.

ayet-i nuriye-i hasbiye / âyet-i nuriye-i hasbiye

  • "Hasbünallahu ve ni'me'l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)" âyetinin mertebeleri, nurları.

basiretsiz

  • Ferasetsiz, görüşü ve sezişi yetersiz.

baytar / baytâr / بيطار

  • Hayvan tedavicisi, veteriner.
  • Veteriner.
  • Veteriner.
  • Veteriner. (Arapça)

bed-ter

  • Çok kötü, daha kötü, beter. (Farsça)

bedter / بدتر

  • Daha kötü, beter. (Farsça)

beliğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.

bes / بس

  • Yeter, kâfi.
  • Kâfi. Yeter. Yetişir. (Allah bes, gayri heves) (Farsça)
  • Yeter.
  • Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.
  • Yeterli. (Farsça)
  • Çok. (Farsça)

besend / بسند

  • Kâfi, kifayet eder, tamam, yeter, yetişir. (Farsça)
  • Yeterli. (Farsça)

besende / بسنده

  • Yeterli. (Farsça)

beter / بدتر

  • Daha kötü, beter, şiddetli. (Farsça)

beytar / beytâr / بيطار

  • Nalbant.
  • Baytar, veteriner. Hayvan hastalıkları hekimi.
  • Veteriner. (Arapça)

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

dik-ı elfaz / dîk-ı elfaz

  • İfadelerdeki, sözlerdeki darlık, yetersizlik.

diku'l-elfaz / dîku'l-elfaz

  • Sözlerin ve ifadelerin bir mânâyı aktarmada yetersiz kalışı, lâfız darlığı.

dua-yı ihlasiye / dua-yı ihlâsiye

  • Büyük bir samimiyet, iş ve ibadette yalnız Allah rızasını gözeterek yapılan dua.

ehliyyet / اهليت

  • Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
  • Yeterlik, ustalık, yetki.
  • Beceri sahipliği, yeterlilik, yetki. (Arapça)
  • Yeterlilik belgesi. (Arapça)

ektar

  • (Tekili: Keter) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.

enisun

  • Türkçede hafifleterek "anason" derler.

erzani / erzânî / ارزانى

  • Ucuzluk. (Farsça)
  • Liyakat, yeterlilik. (Farsça)

esas-ı kafi / esâs-ı kâfi

  • Yeterli esas, yeterli temel taşı.

evtar

  • (Tekili: Veter) Tek, eşi olmayan (harf).
  • Saz telleri. Yay.

fakat

  • ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

fetk

  • Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek.
  • Yaralamak.
  • İnadetmek.

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

hadd-i kifaye

  • Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.

hasbüna / hasbünâ

  • Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
  • Bize yeter.

hasbünallah

  • Allah bize yeter.

hazf

  • (Ar. gr.) Bir maksat gözeterek bir mânâyı ifade eden kelimeyi zikretmeyip işaret yoluyla göstermek.

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

icazet alma / icâzet alma

  • Eski medrese usûlüne göre bir öğrencinin hocasından öğrendiği ilimler hakkında yeterlilik belgesi alması.

ictihad / ictihâd

  • İnsan gücünün yettiği kadar zahmet çekerek, çalışma. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan işlerin hükümlerini açıkça bildirilenlere benzeterek meydana çıkarma.

ictiza'

  • İktifa etmek, yeter bulmak.

iktifa

  • Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.

iktifaen / iktifâen

  • Yetinerek, yeterli görerek.

islam-ı mecazi / islâm-ı mecâzî

  • Nefsin, itminâna gelmeden yâni Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmeye başlamadan önce, kişide bulunan ve Cennet'e girmek için yeterli olan İslâmiyet.

istikfa

  • Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme.

istikfaf

  • (Kifâf. dan) Kanaat etme, az şeyi yeter bulup râzı olma.
  • Yetişme.
  • Dilenci gibi el uzatma.

istinbat / istinbât

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş hükümleri, bilgileri, açıkça bildirilenlere benzeterek, meydana çıkarmak.

istitaat

  • (Tav'. dan) Tâkat getirmek. Kudreti ve gücü yeter olmak.

kafi / kâfi / kâfî / كافى / كافي / كَاف۪ي

  • Yeterli.
  • Yeter.
  • Elveren, yetişen, yeter.
  • Yeterli. (Arapça)
  • Yeterli.
  • Yeterli.

kafi gelme / kâfi gelme

  • Yeterli gelme.

kafi ve vafi / kâfi ve vâfi

  • Yeterli.

karar / قرار

  • Durma. (Arapça)
  • Devamlılık. (Arapça)
  • Yeterli ölçü. (Arapça)

kasır / kâsır

  • Eksik, kısa, yetersiz.

katib-i umumi / kâtib-i umumî

  • Genel sekreter.

kefaet

  • Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş.
  • Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)

kefen-i kifaye / kefen-i kifâye

  • Fakir veya çok borçlu olarak vefât etmiş erkek ve kadın için yeterli sayılan ve bedeni örtecek kadar olan kefen.

kifayet / kifâyet / كفایت

  • Yeterlik.
  • Yeterli olma.
  • Yeterli olma. (Arapça)
  • Yararlılık. (Arapça)

kifayet derecesinde

  • Yeterli derecede.

kifayet etme / kifâyet etme

  • Yeterli olma.

kifayet-i ilmiye

  • İlmî yeterlilik.

kifayetle

  • Yeterli düzeyde.

kifayetsiz

  • Yetersiz.

kifayetsizlik / kifâyetsizlik

  • Yetersizlik. (Arapça - Türkçe)

kıyas / kıyâs

  • Bir şeyi bir şeye benzeterek veya ona göre tutarak hüküm verme.
  • Benzetme, genel kurala uydurma.
  • Hakkında âyet ve hadis olan benzerlerine göre hükmetme.
  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille
  • Bir şeyi diğer bir şeyle ölçme, bir şeyi başka şeye benzetme; hakkında nass (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf) bulunmayan bir mes'elenin hükmünü, buna benzeyen ve hakkında nass bulunan başka bir mes'elenin hükmüne benzeterek anlama.

kıyasen

  • Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.

Kulleteyn

  • Alıntı:
    "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su. Durağan suyun temiz ("tahir") sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "pislik"lerle dolu bile olsa...

    Turan Dursun, Kulleteyn,
    Akyüz Kitabevi, 1990


lezzet-i kafi / lezzet-i kâfi

  • Yeterli lezzet.

maalkifaye / maalkifâye

  • Yeterli olmakla birlikte.
  • Yeterli olmakla beraber.

mebsuten / mebsûten

  • Genişleterek.

mertebe-i nuriye-i hasbiye

  • "Hasbünallahu ve ni'me'l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)" âyetinin mertebesi, derecesi.

mezheb imamı / mezheb imâmı

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

mikdar-ı kafi / mikdar-ı kâfi

  • Yeter derecede.

miktar-ı kafi / miktar-ı kâfi

  • Yeterli miktarda.

müdebbir

  • İşinin sonunu gözeterek iş yapan.

muktedirane / muktedirâne

  • Gücü yeter biçimde.

müktefi / müktefî

  • (Kifâyet. den) İktifâ eden, kanaat edici olan. Kâfi ve yeter bulan.

müraaten / mürâaten

  • Riayet ederek, gözeterek.

müstevfa

  • (Müstevfi) (Vefa. dan) Yeter, yetişir, kâfi derecede, yeteri kadar.
  • Tam, mükemmel.

mutlak müctehid / mutlak müctehîd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümleri ve mes'eleleri, açık olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. Ehl-i sünnetin ameldeki mezheb imâmlarından her biri.

na-kafi / na-kâfi

  • Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil. (Farsça)

re'y yolu

  • Kıyas yolu. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş bir işin hükmünü buna benziyen ve açıkça bildirilen başka bir işin hükmüne benzeterek bulma yolu.

riayeten

  • Uyarak, gözeterek.

risale-i hasbiye

  • "Hasbünallahü ve ni'me'l-vekîl (Allah bize yeter O ne güzel vekildir.)" âyetinin sırlarını ve mertebelerini anlatan risale.

şafi

  • Hastaya şifa veren (Allah. C.C.).
  • Yeter görünen, kifayet eden.

şahid-i kafi / şâhid-i kâfi

  • Yeterli seviyede şahitlik.

sebeb-i kafi / sebeb-i kâfi

  • Yeterli sebep.

takliden

  • Taklid ederek, benzeterek.

talikan / tâlikan

  • Askıya alarak, bekleterek.

tatar

  • (Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bü

tavil-ül ba' / tavil-ül bâ'

  • Uzun kulaçlı. Gücü yeter.
  • Eli açık, vergili, verimli.

tecdiden

  • Yenileterek. Yenileyerek.

telebbüs

  • Giymek. Giyinmek.
  • İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek.
  • Örtülü olmak.

vafi / vâfi / vâfî / وَاف۪ي

  • Yeterli.
  • (Vefâ. dan) Tam, elverişli, kâfi, yeter.
  • Sözünün eri.
  • Va'dini mutlak yerine getiren Cenab-ı Hak.
  • Tam, yeter.
  • Yeterli.

vafi ve kafi / vâfi ve kâfi

  • Bol bol yeter.

vüs'at / وسعت

  • Genişlik. (Arapça)
  • Kapasite. (Arapça)
  • Parasal yeterlik. (Arapça)
  • Genlik. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın