LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Esir ifadesini içeren 339 kelime bulundu...

ab-yari / ab-yarî

  • (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat. (Farsça)

ahiz / ahîz

  • (Ahz. den) Esir.

ahrar / ahrâr

  • (Tekili: Hür) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler.
  • Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar.
  • Hürriyetçiler.
  • Hürler, esir ve köle olmayanlar.

ahz ü girift

  • Ele geçirme, yakalama.
  • Esir alma.

aktivizm

  • Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.

alim-i hafiz / alîm-i hafîz

  • Sonsuz ilmiyle herşeyi hakkıyla bilen ve herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah.

amel-i kalil

  • Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.

arasat

  • Mahşer yeri, haşir ve neşir meydanı.
  • (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.

asale

  • Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.

asan / âsân

  • Kolay. Suhuletli. Yesir. (Farsça)
  • Bükülmüş ipin her katı. (Farsça)

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atıfet / âtıfet

  • Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme.
  • Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
  • Karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.

atıfet-kar / atıfet-kâr

  • Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan. (Farsça)

atk

  • Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek.

atuf / atûf

  • Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen Allah.

avan

  • (Çoğulu: Uven) Her şeyin orta yaşlısı.
  • (Çoğulu: Avine-Avân) Esir.
  • Yardımcı, nâsır.

banyol

  • Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.

basit kesir

  • Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.

bende

  • Bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.
  • Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi. Hizmetkâr. Kul. (Farsça)

bende-i halka-beguş / bende-i halka-begûş

  • Kulağı halkalı olan köle, esir.
  • Mc: İtaatli, muti'.

bendide

  • Esir, köle. (Farsça)
  • Bağlı, bağlanmış. (Farsça)

berdegi

  • Esirlik, esaret, kölelik. (Farsça)

besr

  • Çok, kesir.

bezl

  • Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek.

bezl-i can

  • Canını esirgemeden vermek.

bezletme

  • Esirgemeden bol bol verme.

bi-diriğ / bî-diriğ

  • Esirgemeyen, elinden geleni yapan. (Farsça)
  • Esirgenmeyen. (Farsça)

bilinç

  • Psk: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum ve düşündüğümü biliyorum, yine düşündüğümü bildiğimi de biliyorum ve hakeza. Şuurlu olma ruhun bir vasfıdır. Maddede şuu (Türkçe)

bimare

  • Hasta, alil. (Farsça)
  • Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı. (Farsça)

bişar

  • Esir, kul, köle. Harpte teslim alınan kimse. (Farsça)
  • Altın, gümüş kakmalı işlemeler. (Farsça)
  • Takatsiz, dermansız, halsiz. (Farsça)

cair

  • Mâni, engel.
  • Eğri.
  • Çok, kesîr.
  • Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.

çakeri / çâkerî

  • Abd'e, köleye ait. (Farsça)
  • Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik. (Farsça)

can

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)

cariye / câriye

  • Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden.
  • Güneş, şems.
  • Gemi.
  • Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet.
  • Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
  • Harbde esir alınıp İslâm memleketine getirilen kadın köle.
  • Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar.
  • Hizmetçi kız.
  • Esir kadın.

celib

  • Satmak için bir yerden toplanılan şeyler.
  • Esir, köle, cariye. Satılık esir.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

ceri'-ül lisan / ceri'-ül lisân

  • Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen.

cesl

  • Kıllı kimse.
  • Çok nesne, kesir.

cevelangah / cevelângâh / جولانگاه

  • Gezinti yeri, mesire yeri. (Arapça - Farsça)
  • Dolaşım yeri. (Arapça - Farsça)

cübüll

  • (Çoğulu: Cübüllât) Yaratılmak, hilkat.
  • Kesir, çok.

cünh

  • Koruma, esirgeme, himâye ve muhafaza etme.

damenkeş-i tesir-i hakiki / dâmenkeş-i tesir-i hakikî

  • Gerçek tesirden el etek çeken.

dasitan / dâsitân

  • (Dâstân) Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. (Farsça)
  • Şöhret. (Farsça)

demg

  • Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak.
  • Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.

derece-i tesir

  • Tesir seviyesi.

dih

  • "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih : Rahatlık veren. (Farsça)

dıhas

  • Çok, kesir.
  • Eskimeye yakın olan.

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,

diriğ / dirîğ / دریغ

  • Men'etmek, korumak, esirgemek. (Farsça)
  • Eyvâh, yazık. (Farsça)
  • Esirgeme. (Farsça)
  • Dirîğ etmek: Esirgemek. (Farsça)

duht-ender

  • Üvey kız. (Farsça)
  • Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi. (Farsça)

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

ef'al-i rahmaniyet / ef'âl-i rahmâniyet

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın fiilleri.

ehl-i tabiat

  • Herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğine inananlar.

emr-i nafiz / emr-i nâfiz

  • Etkili, tesir gücü olan emir.

enfez

  • En nüfuzlu, daha tesirli.

esar

  • Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.

esaret / esâret / اسارت / اَسَارَتْ

  • Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
  • Esirlik, tutsaklık.
  • Esirlik, tutsaklık.
  • Esirlik.
  • Esirlik.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanî duygulara esir olma.
  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

esaret-i rezile

  • Rezil, alçak esirlik.

esareten

  • Esir olarak.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

esir-i harb

  • Harp esiri, harpte esir edilmiş olan.

esirane / esirâne

  • Esirce, kölece. (Farsça)

esiri / esirî

  • Esirlik, kölelik, kulluk.
  • Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif.

esis

  • Çok olan şey, kesir.

esr

  • Esir etmek.
  • Muhkem bağlamak.
  • Takviye etmek.
  • Göbeğinde illeti olan.

farabi / farâbî

  • Aristonun tesirinde kalan bir filozof.

fasıla-i saltanat / fâsıla-i saltanat

  • Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.

fertute

  • Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube.

feşga

  • Dağılmış; münteşir.

fida / fidâ

  • Bir esiri kurtarmak için verilen şey, fidye.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.
  • Bir suçtan veya esirlikten kurtuluş parası.

fidye-i necat

  • Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

forsa

  • Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erba

gadak

  • Çok fazla, bol, kesir.

gasl

  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.

gılman / gılmân

  • (Tekili: Gulâm) Bıyığı yeni bitmiş gençler.
  • Cennet'te hizmet gören delikanlılar.
  • Köleler, esirler.
  • Hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler.

gılme

  • (Tekili: Gulâm) Delikanlılar, gençler.
  • Esirler, köleler.

giriftar / giriftâr

  • Tutulmuş, esir, yakalanmış.
  • Düşkün.

girifte

  • Yakalanmış, tutulmuş. (Farsça)
  • Bir hastalığa mâruz kalmış, hastalığa yakalanmış. (Farsça)
  • Esir. (Farsça)

girifte-gi / girifte-gî

  • Tutkunluk. (Farsça)
  • Hastalık hali. (Farsça)
  • Esirlik. (Farsça)

gırk

  • Çok, kesir.

gulam / gulâm

  • Genç, delikanlı. Bıyığı henüz bitmemiş genç.
  • Esir, hizmetçi, köle.
  • Genç, esir, çocuk.

hadd

  • Yol.
  • İnsan cemaatı.
  • Bir şeye tesir ederek iz bırakmak.
  • Yanak, yüz, vecih.
  • Yeri kazmak, yeri yarmak.

hafiz / hafîz

  • Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafız.

hafız-ı hakiki / hâfız-ı hakikî

  • Asıl olarak herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah.

hafiziyyet / hafîziyyet

  • Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.

halık-ı rahman / hâlık-ı rahmân

  • Rahmeti her şeyi kaplayan, yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran yaratıcı, Allah.

halkabeguş

  • Kulağı küpeli, kulağı halkalı. (Farsça)
  • Mc: Köle, esir. (Farsça)

hann

  • Yalvarmak.
  • İnlemek.
  • Esirgemek.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

hasiyyet

  • (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.

haşr ü neşr

  • Toplayıp dağılma, haşir neşir.

hassa-i sohbet

  • Sohbetin kendisine mahsus özelliği; Peygamber (a.s.m.) sohbetinden gelen tesir.

havran

  • Şam diyarından bir yerin adı.
  • Balıkesir'in bir ilçesi.

hayk

  • Sallanmak.
  • Dokumak.
  • Tesir etmek, etkilemek.

hayli

  • Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takım. Kesir. Bol. (Farsça)

hayretinden ağlama

  • Şaşkınlığın tesiriyle ağlama.

hazef

  • Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.

hecagu / hecagû

  • Nazım veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini zemmeden, bir kimseyi hicveden. (Farsça)

helahil

  • (Tekili: Hülhül) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu.

helhele

  • Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi.
  • Unu seyrek elekten elemek.
  • Teenni ile encamını beklemek.
  • Bir şeye pek yaklaşıp çatmak.

hemheme

  • Rüzgârın tesiriyle çıkan yaprak sesi.

heyleman

  • Çok, kesir.

hıfz u himaye

  • Koruma ve esirgeme.

hilman

  • Çok, kesir.

hilye-i şerif

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazı.

himaye / حمایه

  • Koruma, esirgeme. (Arapça)

himaye-i etfal cemiyeti

  • Çocuk Esirgeme Kurumu.

hisse-i i'caziye / hisse-i i'câziye

  • Farklı sınıflara tesir eden mu'cizenin, her sınıfta ayrı ayrı görülen hissesi.

hükm

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya

hürr

  • Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen.
  • Esir veya köle olmayan. Serbest.

hürre

  • Esir veya câriye olmayan hür kadın.
  • Cariye veya esir olmayan kadın.

hüsn-ü te'sir / hüsn-ü te'sîr / حُسْنُ تَأْث۪يرْ

  • Güzel tesîr.

hüsn-ü tesir / hüsn-ü tesîr

  • İyi tesir, güzel etki.

i'la-yı kelimetullah

  • Allah kelâmının, İslâmiyetin ulviyetini ve hakikatlarının kıymetini bildirmek ve yaymak. Hakaik-ı Kur'âniye ve imâniyenin neşir ve tâmimine cehd ile çalışmak.

i'tak

  • Esir, köle veya cariyeyi serbest bırakma.

ibak

  • Bir esirin, bir köle veya câriyenin sebepsiz olarak, sahibini bırakıp kaçması.

ibdan

  • Kısrak.
  • Câriye, kız veya kadın esir.

ibtar

  • Parçalama.
  • Mahrum etme, esirgeme.
  • Gündüzün başlangıcı.

ibzal

  • Esirgemeyip bol sarfetme, bol kullanma.

ibzal buyurulan

  • Bol miktarda, esirgemeden verilen.

icra-yı tesir / icrâ-yı tesir

  • Tesir meydana getirme, tesir etme.

idil

  • Kır hayatını mevzu yapan nazım veya nesir yazı. (Fransızca)

iftida'

  • (Fidye. den) Fidye vererek esirlikten kurtulma.

iksir / iksîr / اِكْس۪يرْ

  • Tesirli ilaç.
  • Çok tesirli ilaç.
  • Tesîrli ilaç.

iksir-i ism-i azam / iksir-i ism-i âzam

  • Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olan isminin güçlü tesiri.

iksir-i nurani / iksir-i nuranî / iksîr-i nurani / اِكْس۪يرِ نُورَان۪ي

  • Her derde devâ olan nurlu ve tesirli ilâç.
  • Nurlu tesîrli ilaç.

iktisar

  • (Kesir. den) Paralamak. Kırılmak.

ima'

  • (Tekili: Emen) Câriyeler, kadın esirler.

imam-ı şafii / imam-ı şâfiî

  • (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh'ı (A.S.M.) gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz (A.S.M.) ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Had

imdadat-ı hassa-i rahmaniye / imdâdât-ı hassa-i rahmâniye

  • Yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın özel yardımları.

infial

  • Bir tesirin gücü altında hareket etme.

infial mertebesi

  • Bir fiil veya tesir gücünden etkilenme derecesi.

inşa

  • Yapma. Vücuda getirme. Terkib etme. Bir şey peyda etmek.
  • Yaratma.
  • Edb: Yazı dersi. Nesir yazmak.
  • Güzel nesir halinde yazı yazmak veya güzel yazılmış nesir halindeki yazı.Çeşitli mektuplaşma ve güzel yazma için mektup, tezkere, istida (dilekçe), tebrik, tâziyenâme, sen

intiba ettirmek

  • Basmak, nakşetmek; iz ve tesir bırakmak.

irade-i nafize / irade-i nâfize

  • Her yere ve her şeye tesir ve nüfuz eden İlâhî irade.

isar

  • Sargı, bağ.
  • Esirlik, kölelik.

isare

  • Esir etmek ve gezdirmek.
  • Bağ, bend.

ism-i mef'ul

  • Gr. bir iş, oluş ve hareketin kendisine yapıldığı veya tesir ettiği şeyi gösteren kelimedir, meselâ.

isti'bad

  • Köle edinmek, esir almak.

isti'sar

  • Esir olma veya esir etme.

istirkak

  • (Rıkk. dan) Harbde düşman tarafından esir alma.
  • Köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma.

ıtk

  • Azad edilmek. Hürlük. Esir veya köle olanın serbest edilmesi. Azad olmak.
  • Kerem ve hüsn-ü cemâl. Asâlet ve necâbet. Şeref, şan ve kıdem. Kuvvet.

ıtri / ıtrî

  • Itra mensub, ıtır gibi kokan.
  • Müzik ilminde bir üstaddır. Asıl adı Mustafa'dır. Bayramlarda okunan tekbirin ilâhi ve kuvvetli bestesi onundur. Bestelere âid Segâh, Ayin-i Şerif gibi 25 eseri olduğu söylenir. Osmanlı padişahı IV. Mehmed'in nedimlik ve esirler kethüdalığında bulunmuştu

ittifakkarane / ittifâkkârâne

  • Birleşircesine.

kağıthane

  • Kâğıt fabrikası.
  • İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.

kal'abend

  • Bir kale içerisinde yaşamaya mahkum olmuş; esir.

kamp

  • Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh.
  • Esirler karargâhı.

kar / kâr / كار

  • İş. (Farsça)
  • Kâr etmek: İşlemek, tesir etmek. (Farsça)

karger / kârger

  • İş yapan, işleyen. (Farsça)
  • Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu. (Farsça)

karya

  • Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.

kasir / kâsir

  • Çok olan, kesir, bol olan.

keib

  • Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe)

kelam-ı mensur / kelâm-ı mensur

  • Nesir söz.

kelimat-ı nahviye

  • Nahv ilmine âit kelimeler. Cümle teşkilinde mânâya tesir eden harfler ve kelimeler.

keniz

  • Esir kadın. Hayalık, câriye. (Farsça)

kesir-ül evlad / kesir-ül evlâd

  • Çocukları çok olan. Evlâdı kesir olan.

kesr-i adi / kesr-i âdi

  • Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.

kesr-i aşari / kesr-i âşâri

  • Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.

kimya

  • Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu.
  • Edb: Aşk.
  • İlâç.
  • Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzu

kıraet-i aşere / kırâet-i aşere

  • Kur'ân'ın on kırâet üzere okunması. Kırâet imamları şunlardır: Nafi, İbn Kesir, Ebu Amr, İbn Amir, Asım, Hamza, Kisaî, Ebu Cafer, Yakub ve Halef.

kırnak

  • Halayık, cariye, esir kadın.

kitabe

  • Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi.
  • Mezartaşı yazısı.

köle

  • Allah yolunda harb ederken, kâfirlerden alınan esir.
  • Esir, alınıp satılan insan.

küsur / küsûr / كسور

  • (Tekili: Kesir) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.
  • Kesirler. (Arapça)
  • Parçalar. (Arapça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

leblebe

  • Esirgemek.
  • Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

lütf-u rahman / lütf-u rahmân

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın iyilik ve bağışı.

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

ma'ruz / ma'rûz / مَعْرُوضْ

  • Bir şeyin tesirinde kalan.

maazallah / maâzallah / معاذ اﷲ

  • Allah korusun, Allah esirgesin.
  • Allah esirgesin. (Arapça)

madde-i esiriye / madde-i esîriye

  • Esîr maddesi; bütün kâinatı dolduran ince, lâtif madde.

maddiyun ve tabiiyyun taunu / maddiyun ve tabiiyyun tâunu

  • Her şeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia etme ve her şeyi madde ile açıklamaya çalışma vebası.

mahrec

  • Çıkacak yer.
  • Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer.
  • Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda)
  • Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.)
  • Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye v

makam-ı nüfuz

  • Tesir, etki makamı.

mani' / mâni'

  • Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.

manyetizma

  • Telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma.
  • Başka üzerinde uyuşukluk verici tesir.

maruz / mâruz

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz kalan / mâruz kalan

  • Birşeyin tesirine uğrayan, etkisinde kalan.

maruz kalma

  • Tesirinde kalma.

maruz olma / mâruz olma

  • Uğrama, tesirinde ve karşısında olma.

maruz olmak

  • Uğramak, tesirinde olmak.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş.
  • Hürriyeti alınmış olan.
  • Tesirli.
  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

mef'uliyet

  • Edilgenlik, yapılmışlık; bir failin fiilinin tesiriyle olma durumu.

memluk / memlûk

  • Köle. Kul. Esir. Bende. Hizmetkâr.
  • Birinin malı olan.
  • Hür olmayan insan. İslâm hukûkunda harbde esir alınıp, İslâm memleketine getirilen kimse, köle.

memlukiyyet

  • Esirlik. Hizmetkârlık. Kulluk. Kölelik.

men'

  • Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

mensur

  • Nesir halindeki yazı, düzyazı.
  • (Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış.
  • Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek.
  • Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına "mensur şiir" denir.
  • Nesirli.

meraret-i esaret

  • Esirliğin acılığı.

merhamet

  • (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

merhametperver

  • Merhametli, esirgeyici, acıyan. (Farsça)

merhametperverane

  • Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle. (Farsça)

merhametperveri / merhametperverî

  • Merhametlilik, esirgeyicilik. (Farsça)

mevfur

  • (Vefir. den) Tam olan şey. Çoğaltılmış. Çok. Kesir. Bisyâr. Evfer.
  • Edb: Aruz kalıblarından biri.

mu'tak

  • Serbest bırakılmış köle, câriye veya esir.

mu'tık

  • Köle azad eden. Esir veya köleyi serbest bırakan.

mübdi'

  • Nümune ve benzeri yokken bir şeyi yeni olarak keşfeden. Benzeri görülmemiş bir iş veya eser ortaya koyan.
  • Edb: Kimsenin söylemediği yeni bir şiir veya nesir söyleyen.

müesser

  • Tesir edilmiş, kendisine bir şey tesir etmiş olan.

müessir / مؤثر / مُؤَثِّرْ

  • Tesirli, etkili.
  • Tesirli, etkili.
  • Tesir eden, etki, iz bırakan.
  • İşleyen, hükmünü yürüten.
  • Çok hissedilen, içe işleyen.
  • Dokunan, dokunaklı.
  • Eser sahibi. Allah Teâlâ.
  • Tesirli.
  • Tesir eden, yapan.
  • Tesirli.

müessir olma

  • Gerçek tesir sahibi olma.

müessir-i hakiki / müessir-i hakikî

  • Gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri yaratıp hükmeden.

müessiriyet

  • Tesirlilik, bizzat fiil ve eseri yapan olma.
  • Tesirlilik, etkinlik.

müfadat-ı üsera / müfadat-ı üserâ

  • Eskiden muhârib iki kavmin karşılıklı olarak esirlerini değişmeleri.

müftedi / müftedî

  • Fidye verip esirlikten kurtarılan.

mükelleb

  • Bağlı esir.

münbasit

  • İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.

münfedi

  • Fidye verilerek kurtarılan esir.

münkesir / منكسر

  • (Kesir. den) İnkisar eden, kırılan, kırılmış, kırık. Gücenmiş.
  • Kırık. (Arapça)
  • Münkesir olmak: Kırılmak. (Arapça)

münkesiren

  • Kırgınlıkla.
  • Kırık olarak. Münkesir tarzda.

münşeat

  • Kaleme alınmış şeyler. Nesir yazılar. Mektublar.

münşi

  • (Neş'et. den) İnşâ eden, yapan. Yapısı, üslubu güzel olan.
  • Edb: Maksadı kâğıt üzerinde tasvir ve tesvid eden. İyi nesir yazı yazan, kâtib.

musahhar

  • Emir altında, esir alınan.

müsahhar

  • Bir şeyin tesiri altında kalmış, büyülenmiş.

müsecca'

  • Secilendirilmiş. Cümlelerin sonu veya ortası kafiyeli olan nesir.

müstebi / müstebî

  • Esir eden.

müstefiz

  • Münteşir, açılmış, yayılmış.

müstetir / müstetîr

  • Münteşir, yayılmış.

müteattıf

  • (Atf. dan) şefkat eden, bağışlayan, esirgeyen.

müteattıfane / müteattıfâne

  • Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek. (Farsça)

mutlık

  • Serbest bırakan. Boşayan. Salıveren. Köle veya esiri serbest bırakan, azad eden.

mutlık-ul üsara / mutlık-ul üsârâ

  • Esirleri salıveren, esirleri serbest bırakan.

müvekked

  • Gereği gibi bağlanmış esir.

na'z

  • Münteşir olmak, yayılmak.
  • Kıvama gelmek.

nahaset

  • Esircilik.
  • Canbazlık.

nahhas

  • Esirci, esir ticareti yapan kimse.
  • Hayvan alıp satan kişi.

nasir / nâsir

  • Nesir yazan.
  • Saçan, yayan.
  • Nesir yazarı.

nehhas

  • Esirci.

neşer

  • Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.

nesr

  • Nesir, düz yazı.
  • (Nesir) Çoğaltmak, saçmak, yaymak.
  • Manzum olmayan söz veya yazı.

nesr-i manzum

  • Şiirsel, kâfiyeli nesir.

nesren

  • Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı.
  • Çoğaltmak suretiyle.

neşren

  • Yayılmak suretiyle, neşir yoluyla. Yazarak, dağıtarak.

neşri / neşrî

  • Neşir ile alâkalı.

nezir

  • (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır)
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.

nişin

  • "Oturan, oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir. (Farsça)

nüfuz

  • Etkinlik, tesir.

nüsur

  • (Tekili: Nesr) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar.
  • Çok çocuk doğuran kadın.

nüşur

  • Neşirler.
  • Yaymalar, dağıtmalar.
  • Öldükten sonraki dirilmeler. (Nüşur, neşir gibi bâzan müteaddi, bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki, lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir, lâzım oldukları zama

ömer ibn-i abdülaziz

  • (Hi: 60-101) Emevî Devleti halifelerinden olup Hz. Ömer'in ahfadındandır. Siyaset âleminde bir dâhi ve adâlette bir ikinci Hz. Ömer'di. Malatya'yı Rumlardan yüzbin esir mukabilinde satın aldı. Zehirlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)

payzen

  • .f Ayağına pranga vurulmuş. Forsa, deniz esiri.
  • Suçlu.
  • Esir.
  • Hizmetçi, uşak.

rahim / rahîm

  • Esirgeyen, acıyan, merhamet eden.

rahimin / rahimîn

  • (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.

rahm

  • Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek.
  • Hısımlık, karabet, akrabalık.
  • Acıma, esirgeme.

rahmanane / rahmânâne

  • Allah'ın yarattığı varlıkları esirgeyip koruyarak, rahmetiyle muamele etmesi ve şefkatle idare etmesi.

rahmet / رَحْمَتْ

  • Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek.
  • Mc: Yağmur.
  • Bağış, acıma, esirgeme.
  • Esirgeme, merhamet.
  • Yağmur.
  • Acıma, esirgeme, şefkat.
  • Esirgeme, bağışlama, şefkat etme.

rahmut

  • Mübalağa ile esirgemeklik.

rauf / raûf / رؤف

  • Çok acıyan, esirgeyen, merhamet sâhibi.
  • Esmâ-i İlâhiyedendir.
  • Acıyan ve esirgeyen, Allah.
  • Çok esirgeyen, çok acıyan, çok merhamet sahibi olan Allah.
  • Pek esirgeyici, çok acıyıcı Allah'ın isimlerinden.
  • Esirgeyici. (Arapça)

re'bil

  • Câriye, kadın esir.

re'fe

  • Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek.

re'fet / رأفت

  • Esirgeme. (Arapça)

refet

  • Esirgeme, koruma, acıma, şefkat etme.

remza'

  • Güneşin tesiriyle kızmış taş.

rıkk

  • (Çoğulu: Erkâ) Kul, abd.
  • Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet.
  • Yufka nesne.

rikk

  • Kulluk, ubudiyet.
  • Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb.
  • Yufka, yumuşak nesne.

röntgen

  • Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır.
  • Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.

rubu'

  • (Tekili: Rub') Dörtte birler.
  • Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.

ruhum

  • Esirgemek, korumak, rahmet.

safed

  • (Çoğulu: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ.
  • Atâ, bahşiş, hediye.

şahsi nüfuz / şahsî nüfuz

  • Kişisel etki, tesir.

sakre

  • Güneşin çok olan tesiri.
  • Çakır kuşunun dişisi.

sani-i rahman / sâni-i rahmân

  • Sonsuz şefkatiyle yaratıklarını esirgeyip rızıklandıran ve herşeyi mükemmel birşekilde san'atlı olarak yaratan Allah.

sasaniler

  • İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâm

şeas

  • Toz.
  • Tozlu olmak.
  • Yayılmak, münteşir olmak.
  • Dirilmek.

sebaya

  • (Tekili: Sebbî) Harbde esir düşenler.

sebi

  • (Çoğulu: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.

seby

  • Harpte esir alınma.
  • Uzaklaştırma.
  • Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.

sec'

  • Nesirde cümle sonlarının kâfiye şeklinde birbirine uygunluğu.

sec'a

  • Kuşların cıvıltısı gibi olan ses.
  • Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.

secaat / secaât

  • Kuşların ötüşleri, sec'aları.
  • Nesir halindeki yazının kafiyeleri.

şecere-i aliye ve nafize / şecere-i âliye ve nâfize

  • Yüksek ve tesirli ağaç.

seci

  • Nesir kafiyesi.

şefeka

  • Esirgemek, korumak.

şefik / şefîk

  • Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
  • Şefkatli, merhamet eden ve esirgeyen Allah.

şehvet-perest

  • Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan. (Farsça)

serab

  • Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

seriyy

  • Çok, kesir.

siba'

  • Esir etmek.

sihir-amiz / sihir-âmiz

  • Sihir gibi tesir eden, büyüleyici. (Farsça)

sihr-i beyani / sihr-i beyanî

  • Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)

sirar

  • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
  • Sırayla konuşmak.
  • Ay sonu.

şirhar

  • Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç (Farsça)

sirr

  • (Çoğulu: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar.
  • Gizli nesne.
  • Cima etmek.
  • Zikir.
  • Hâlis.
  • En iyi, en faziletli.

şirrir

  • (Çoğulu: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir.

su-i tesir / sû-i tesir

  • Kötü tesir, etki.

ta'sene

  • Ahlâkı yaramaz kadın.
  • Çok, kesir.

taattuf

  • (Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme.
  • Verme.
  • Esirgeme.
  • Merhamet etme, esirgeme.
  • Acıma, esirgeme.

tabaka-i esiriye / tabaka-i esîriye

  • Esir maddesinden meydana gelen tabaka.

tabiat-ı mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde var diye düşünülen tabiat ve ondaki tesir.

tabiat-ı müessire

  • Tesir sahibi, yaratıcı tabiat.

tabiatperestlik

  • Herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia etme, tabiatçılık.

tabii felsefe / tabiî felsefe

  • Tabiatçı, materyalist felsefe; herşeyin tabiatın tesiriyle olduğunu savunan felsefî görüş.

tabiiyunluk

  • Tabiatçılık, her şeyin tabiatın tesiriyle var olduğunu iddia etme.

tabiiyyun / tabiiyyûn

  • Tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle olduğunu savunanlar.

taht-ı tesir

  • Tesir altında.

takasur

  • (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.

talik

  • Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.

tasarruf-u kudsi / tasarruf-u kudsî

  • Kudsî tasarruf; mânevî tesir, icraat.

tavaşir

  • Tebeşir.

te'lifbin / te'lifbîn / تأليف بين

  • Uzlaştırıcı, birleşirici. (Arapça - Farsça)

teattuf

  • Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek.
  • Ulaşmak. İttisal etmek.
  • Eğilip bükülmek.

tebaşir / tebâşîr / تباشير

  • Tebeşir. (Farsça)
  • Tebeşir. (Farsça)

tefeşşü'

  • Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek.

tehekküm

  • İstihza.
  • Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta alaydan ibaret olan eğlenme.
  • Edb: Tarizin tesirli olan kısmı.

teheşşüm

  • Münkesir olmak, kırılmak.

tekrir

  • Tekrar etme, bir daha yapma, söyleme, tekrarlama.
  • Edb: Sözün tesirini kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme san'atı.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin sürçmesine denir. Râ harfine âid olan bir sıfattır. Buna mükerrir harfi de denir.

temasül

  • Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak.
  • Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak.
  • Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.

tenşuy / tenşûy

  • Ölü yıkayıcı. (Farsça)
  • Teneşir. (Farsça)

terahhum

  • Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.

tersil

  • Secisiz nesir yapmak.

tesci'

  • Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek.

teshir / teshîr

  • Büyüleme, esir etme, emir altına alma.

tesir-i hakiki / tesir-i hakikî

  • Gerçek tesir.

tesir-i sathi / tesir-i sathî

  • Sathî ve yüzeysel tesir.

tesir-i zaman ve mekan / tesir-i zaman ve mekân

  • Yer ve zamanın tesiri, etkisi.

tesirat / tesirât

  • Tesirler.

têsirat / têsirât

  • Tesirler, etkiler.

tesirat-ı harici / tesirât-ı haricî

  • Dış tesirler, etkenler.

tevessü-ü tesir

  • Tesir sahasının genişlemesi.

tezekkür-i mevt

  • Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünmesi.

tigzeban / tîgzeban

  • Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen. (Farsça)

tılsım / طِلْسِمْ

  • Fevkalâde kuvvet ve tesîr.

tılsım-ı kur'ani / tılsım-ı kur'ânî

  • Harika sonuçlar doğuran Kur'ân hakikatleri; Kur'ân'ın gayet tesirli, derin hakikatleri.

tiryak

  • Tesirli ilaç, panzehir.

unat

  • (Tekili: Ani) Esirler.
  • Adi, bayağı ve aşağılık kimseler.

üsera / üserâ / اسرا

  • (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar.
  • Köleler.
  • Esirler.
  • Esirler.
  • Tutsaklar, esirler. (Arapça)

vak'

  • Yüksek mekân.
  • Etki, tesir.
  • Düşmek.

vaki / vâkî

  • (Vikaye. den) Saklayan, koruyan, vikaye eden, esirgeyen.
  • Önleyici tedbir veya ilaç.

vefir

  • (Vefret. den) Çok, bol, kesir.

vefk

  • Uygun gelme. Uyma. Mutabakat. Muvafık olma. İşi iyi gitme.
  • Tesirli dua.

velaid

  • (Tekili: Velide) Cariyeler, kadın esirler.

vikaye / vikâye / وقایه

  • Koruma. (Arapça)
  • Vikâye etmek: Korumak, esirgemek, kayırmak. (Arapça)

zaman-ı esaret

  • Esirlik zamanı.

zeyd

  • Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan isimlerdendir. (Diğer isimler: Amr, Bekir, Beşir, Hâlid)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın