LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Esas ifadesini içeren 432 kelime bulundu...

adalet-i mahza-yı kur'aniye / adalet-i mahzâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'da emredilen ve bütün yönleriyle hak ve hukuku esas alan adalet; 'Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz' şeklinde ifade edilen, ferdin ve masumun hakkını hiçbir gerekçeyle çiğnenmesine izin vermeyen adalet.

ahiret / âhiret

  • İnsanın ölümü ile başlayan ebedî (sonsuz) hayat. Âhirete îmân, inanılması lâzım olan altı esastan beşincisidir.

ahiret ehli / âhiret ehli

  • Âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ahkam / ahkâm

  • Hükümler, esaslar.

ahkam-ı bi-nazir / ahkâm-ı bî-nazîr

  • Benzersiz hükümler, esaslar.

ahkam-ı din / ahkâm-ı din

  • Dinin hükümleri, esasları.

ahkam-ı diniye / ahkâm-ı diniye

  • Dinin hükümleri, esasları.

ahkam-ı ezeli / ahkâm-ı ezelî

  • Bütün zamanlarda geçerli olan ezelî hükümler, esaslar.

ahkam-ı imaniye / ahkâm-ı imaniye

  • İman esasları.

ahkam-ı kat'iye / ahkâm-ı kat'iye

  • Kesinleşmiş hüküm ve esaslar.

ahkam-ı kat'iye-i islamiye / ahkâm-ı kat'iye-i islâmiye

  • İslâmın kesinleşmiş hüküm ve esasları.

ahkam-ı kur'aniye / ahkâm-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın hükümleri, esasları.

ahkam-ı şer'iye / ahkâm-ı şer'iye

  • Şeriatın hükümleri, esasları.

ahkam-ı şeriat / ahkâm-ı şeriat

  • Şeriatın hükümleri, esasları.

ahkam-ı ubudiyet / ahkâm-ı ubudiyet

  • Kulluk esasları, kulluğun hükümleri.

ahkam-ı zımniye / ahkâm-ı zımniye

  • Açıkça söylenmeyip dolayısıyla anlatılan hükümler, esaslar.

akaid

  • (Tekili: Akide) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.

akaid ilmi / akâid ilmi

  • Îmân esaslarını anlatan ilim dalı.

akaid-i diniye

  • Dinin inanç esasları, temelleri.
  • Dini akideler. İmâni esaslar.

akaid-i imaniye / akaid-i imâniye

  • İman esasları.

akaidi / akaidî

  • İnançla ilgili, iman esaslarıyla ilgili.

akide

  • İnanılan ve itikad edilen esas. İmân.
  • Bir nevi şeker adı.

akide-i umumiye

  • Genele ait iman, inanç esasları.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

amentü / âmentü

  • İslâm dîninde inanılması lâzım olan altı temel esas.
  • "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
  • Îman esasları.

amürg

  • Fayda, menfaat, kâr. (Farsça)
  • Kader, kıymet. (Farsça)
  • Zahire, meyve. (Farsça)
  • Esas, hülâsa, özet. (Farsça)
  • Bir mikdar. (Farsça)

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

anasır / anâsır

  • (Tekili: Unsur) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.

anasır-ı esasiye / anâsır-ı esasiye

  • Esas unsurlar, temel konular.

anasır-ı seb'a

  • Yedi unsur, esas, madde.

anayasa

  • (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

arızi / ârızî

  • Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.

asıl

  • Esas.

asil

  • Esas. Yedek olmayan.
  • Köklü.
  • Edebli, soylu.
  • Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
  • Akşam vakti.
  • Ölüm, mevt.

asl

  • Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
  • Kök, temel, esas.

asl-ı hilkat-i arz

  • Toprağın yaratılışının esası.

asl-ı i'caz / asl-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin aslı; insanları aczde bırakan sözün aslı, esası.

aslen

  • Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.

asli / aslî

  • Asıl, esas.

ass

  • Her nesnenin aslı, her şeyin esası.

batıniyye

  • Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve âşikâr mânalarından ayrılarak, usûlsüz ve yanlış te'viller ile âyet ve hadislerin gizli ve sırlı mânalarını bulmak iddiasında olan sapık bir tarikat ve buna bağlı olanlar.Esasen âyet ve hadislerin ince, derin ve küllî mânalarını tefsir ve

bazgeşt / bâzgeşt

  • Nakşibendiyye yolunda on bir temel esastan biri. Sâlik'in (tasavvuf yolcusunun) Kelime-i tevîhdden sonra kalbinden; "İlâhî! Maksûdum Sensin. Matlûbum (maksadım) Senin rızândır."demesi.

benevre

  • Temel, esas, asıl. (Farsça)

beşuş / beşûş

  • (Bak: Beşaş)

bi-bünyad / bî-bünyad

  • Esassız, temelsiz. (Farsça)

bina'

  • (Çoğulu: Ebniye) Yapı, ev. Yapma, kurma.
  • Gr: Müteaddi, lâzım, meçhul, mütavaat gibi fiillerin esasını mevzu yapan kitab.

bizatihi / bizâtihi

  • Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.

buhter

  • Her şeyin esası, aslı.
  • Kısa boylu.

bün

  • Temel, esas, kök, netice, son.

bündad

  • Temel. Binanın esası. (Farsça)
  • Destek, payanda. Duvar, set. (Farsça)

bünlad

  • Destek, payanda, duvar, set. (Farsça)
  • Temel. Esas, bina. (Farsça)

bünyad

  • Temel, esas. Yapı, binâ. (Farsça)

bünyan

  • Yapı. Bina. Duvar. Esas. Yapı yapmak.

burak-ı meşveret-i şer'iye

  • Şer'î meşveret bineği; şeriatın her türlü meselenin çözümünde esas aldığı istişare ve danışma kurulu.

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

carud

  • Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.

celcelutiye

  • Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

cem'ü'l-cevami' / cem'ü'l-cevâmi'

  • Tacüddin es-Subkî'nin (ö.1370) yazdığı fıkhın esaslarına dair bir eserdir.

cemü'l-cevami / cemü'l-cevâmi

  • Tacüddin es-Subkî'nin (ö.1370) yazdığı fıkhın esaslarına dair bir eserdir.

cennet-i kur'aniye / cennet-i kur'âniye

  • Kur'ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret saadetini bahşeden Kur'ân'î hakikatler ve esaslar kastediliyor.

cevher

  • Bir şeyin özü, esası.
  • Kıymetli taş.
  • Çelik üzerindeki nakış.
  • Edb: Noktalı harf.
  • Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih.
  • Harflerin noktası.
  • Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muh

cihad

  • (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'l

cihet-ül vahdet-i ittihad

  • Birleşmenin birlik ciheti. Yani birleştiren temel unsur. Birleştiren ve birleşilen esas.

cüz'i

  • Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.

cüz-ü hakikat-ı imaniye

  • İman hakikatinin bir parçası, iman esaslarının biri.

debeş

  • Evin esası.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

derketmek

  • Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

diktatör

  • Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. (Fransızca)

dirayet tefsiri / dirâyet tefsîri

  • Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur'ân-ı kerîmin lisan bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma'kul, re'y tefsîri ve te'vîl de denir.

dürer-i ahkam / dürer-i ahkâm

  • İnci tanesi gibi çok değerli hükümler, esaslar.

düstur / düstûr

  • Kânun, kaide, kural, esas.

düstur-u esasi / düstur-u esasî / düstûr-u esâsî / دُسْتُورِ اَسَاس۪ي

  • Temel düstur, esas prensip.
  • Esasa âit kāide.

düstur-u esasiye

  • Esas düstur, temel prensip.

düstur-u esasiye-i şer'iye

  • Şeriatın esas prensipleri, ana kanunları.

ecza-i unsuriyye / eczâ-i unsuriyye

  • Esas teşkil eden parçalar.

ecza-yı esasiye / اَجْزَايِ اَسَاسِيَه

  • Esas parçalar.

edille-i şer'iyye

  • Din bilgilerinin elde edilmesine esâs olan ve bunlara bağlı bulunan deliller.

ehl-i ahiret / ehl-i âhiret

  • Âhiret ehli, âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ehl-i felsefe

  • Felsefeciler, düşüncede felsefeyi esas alanlar.

ehl-i iman ve salahat / ehl-i iman ve salâhat

  • Allah'a ve iman esaslarına inanan takva sahipleri, sâlih kimseler.

ehl-i irfan

  • Cenab-ı Hakkı tanıyıp bilen, hak ve hakikatin özüne ve esasına ulaşan, bilgi ve marifet sahibi kimseler.

eimme-i isna aşer / eimme-i isnâ aşer

  • On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.

elektrik-i hakaik-i islamiyet / elektrik-i hakaik-i islâmiyet

  • İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı.

enbuzen

  • Asıl, esas, madde. (Farsça)

enkaz-ı remime

  • Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.

erkan / erkân / اركان / اَرْكَانْ

  • (Tekili: Rükn) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
  • Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şeyler, esaslar. Rüknün çoğuludur.
  • Rükunlar, esaslar, direkler, üniteler, bölümler.
  • Esaslar, rükünler.
  • Esaslar.
  • Direkler. (Arapça)
  • Temeller, esaslar. (Arapça)
  • İleri gelenler, üst düzeyde bulunanlar. (Arapça)
  • Önderler. (Arapça)
  • İleri gelenler, temel esaslar.

erkan ve ahkam-ı zaruriye / erkân ve ahkâm-ı zaruriye

  • İslâmın yerine getirilmesi zorunlu temel esasları ve hükümleri.

erkan-ı alem / erkân-ı âlem / اَرْكَانِ عَالَمْ

  • Âlemin temel esasları.

erkan-ı azime / erkân-ı azîme

  • Büyük ve önemli esaslar.

erkan-ı hamse / erkân-ı hamse

  • Beş esas, şart.

erkan-ı hükümet / erkân-ı hükümet

  • Hükümetin ileri gelenleri, esas üyeler.

erkan-ı iman / erkân-ı iman

  • İman esasları.

erkan-ı islami / erkân-ı islâmî

  • İslâmî esasları.

erkan-ı islamiye / erkân-ı islâmiye

  • İslâmın esasları.
  • İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)

erkan-ı islamiyet / erkân-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin esasları, şartları.

erkan-ı sitte / erkân-ı sitte

  • Altı esas, şart.

esas-ı akaid

  • İman esası.

esas-ı azimet

  • Azimetin (en üstün hükmün) esası, temeli.

esas-ı bahire / esas-ı bâhire

  • Açık ve âşikâr esas.

esas-ı din

  • Dinin esası, temeli.

esas-ı faside

  • Bozuk esas, çürük temel.

esas-ı fikirleri

  • Düşüncelerinin temeli, aslı esası.

esas-ı i'caz / esas-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin esası.

esas-ı kafi / esâs-ı kâfi

  • Yeterli esas, yeterli temel taşı.

esas-ı lazım ve metin / esas-ı lâzım ve metin

  • Gerekli ve sarsılmaz esas, temel kural.

esas-ı maksad

  • Maksadın esası.

esas-ı metin

  • Sağlam esas, ana metin.

esas-ı mühim

  • Önemli esas.

esas-ı müselleme

  • Doğruluğu şeksiz, şüphesiz kabul edilen temel esas.

esas-ı şeriat

  • Şeriatın esasları, kuralları.

esas-ı takva / esas-ı takvâ

  • Takvânın esası, temeli.

esas-ı ubudiyet / esas-ı ubûdiyet

  • Kulluğun esası, özü.

esas-ı velayet / esas-ı velâyet

  • Veliliğin esası, temeli.

esasat / esasât / esâsât / اساسات

  • (Tekili: Esas) Esaslar. Temeller, kökler.
  • Temeller, esaslar.
  • Esaslar, temeller.
  • Asıllar, esaslar. (Arapça)

esasat-ı aliye / esasat-ı âliye

  • Yüksek esaslar, hakikatler.

esasat-ı diniye / esâsât-ı diniye

  • Dinin esasları, temelleri.

esasat-ı faside / esâsât-ı fâside

  • Bozuk esaslar, çürük temeller.

esasat-ı imaniye / esâsât-ı imâniye

  • İmanın esasları.

esasat-ı imaniye ve kur'aniye / esâsât-ı imaniye ve kur'âniye

  • İmanın ve Kur'ân'ın esasları, şartları.

esasat-ı islamiye / esâsât-ı islâmiye

  • İslâm'ın esasları, şartları.

esasat-ı kat'iye / esâsât-ı kat'iye

  • Kesin esaslar.

esasat-ı kur'aniye / esâsât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın esasları, temel kuralları.

esasat-ı mühimme

  • Önemli esaslar.

esasat-ı sadıka / esâsât-ı sâdıka

  • Doğru esaslar, sağlam temeller.

esasat-ı san'at / esâsât-ı san'at

  • San'at esasları.

esasat-ı şeriat / esâsât-ı şeriat

  • Şeriatın, dînin esasları, temelleri.

esasat-ı sünnet-i seniye / esâsât-ı sünnet-i seniye

  • Sünnet-i Seniye'nin esasları, temelleri.

esasi / esasî

  • Esasla ilgili.

esasiyye

  • Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.

esis

  • Asıl esas, hak, doğru.
  • Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.

esnaf

  • Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.

esnah

  • (Tekili: Sinh) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.

evham / evhâm

  • Vehmler, zanların esâsı olan kıyaslar.

faraza

  • (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.

fark-ı esasi / fark-ı esasî

  • Esastaki fark, temeldeki farklılık, ayrılık.

felsefe ilimleri

  • Aklı esas alan, vahye itimat etmeyen ilimler.

fer' / فَرْعْ

  • Esasa âit olmayan.

fer'i / fer'î / فَرْع۪ي

  • (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
  • Esasa ait olmayan, ayrıntı.
  • Esasa âit olmayan.

ferman-ı ahkem

  • Sağlam esaslar içeren buyruk.

filhakika

  • (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.

fıtrat-ı asliye

  • Esas yaratılış gayesi.

füruat / fürûat

  • Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.
  • Detaylar, ayrıntılar; aynı soydan gelenler, esastan olmayan talî meseleler.

garaz-ı asli / garaz-ı aslî

  • Asıl gaye, esas maksad.

gavr

  • Bir şeyin dibi. Çukur.
  • Batmak.
  • Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel.
  • Tefekkür, teemmül.
  • Dolanmak.
  • Hakikat.

gavr-ı mes'ele

  • Mes'elenin esası, mevzuun künhü.

gayet-ül-gaye

  • Gayenin esası, en son derece.

gayetü'l-gayat / gayetü'l-gâyât

  • Gayelerin gayesi, gayelerin son noktası, esas hedef.

gayetü'l-gaye

  • Gayelerin gayesi, son noktası, esas hedef.

gevher

  • Akıl ve edeb. (Farsça)
  • Asıl ve neseb. (Farsça)
  • Elmas, cevher, mücevher. İnci. (Farsça)
  • Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat. (Farsça)
  • Noktalı olan harf. (Farsça)

hak tarikatler / hak tarîkatler

  • Ehl-i sünnet anlayışını benimseyen, İslam'ın temel esaslarını uygulayan ve mânevî bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarîkatler.

hakaik / hakâik

  • Hakikatler, gerçekler, esaslar.

hakaik-ı akaid-i islamiye / hakâik-ı akâid-i islâmiye

  • İslâmın temellerini meydana getiren iman hakikatleri, inanç esasları.

hakaik-i aliye / hakaik-i âliye

  • Yüce, yüksek hakikatler, esaslar.

hakaik-i aliye-i imaniye / hakaik-i âliye-i imaniye

  • İmanın yüce hakikatleri, esasları.

hakaik-i aliye-i kur'aniye / hakaik-i âliye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın yüce hakikatleri, esasları.

hakaik-i diniye

  • Dini esaslar, dini meselelere ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i erkan-ı imaniye / hakaik-i erkân-ı imaniye

  • İman esaslarının hakikatleri.

hakaik-i esasiye

  • Temel, esas gerçekler.

hakaik-i i'caz / hakaik-i i'câz

  • Mu'cizeliğin hakikatleri, esasları.

hakaik-i ilmiye

  • İlme ait gerçekler, esaslar.

hakaik-i iman

  • İman hakikatleri, esasları.

hakaik-ı imaniye

  • İman hakikatleri, esasları.

hakaik-i imaniye / hakaik-i imâniye

  • İman hakikatleri, esasları.

hakaik-i imaniye ve kur'aniye / hakaik-i imaniye ve kur'âniye

  • Kur'ân ve iman hakikatleri, esasları.

hakaik-i imaniye-i kur'aniye / hakaik-i imaniye-i kur'âniye

  • İman ve Kur'ân hakikatleri, esasları.

hakaik-ı islamiye / hakaik-ı islâmiye

  • İslâmın gerçekleri, esasları.

hakaik-i islamiye / hakaik-i islâmiye

  • İslâmî hakikatler, esaslar.

hakaik-ı kudsiye-i imaniye / hakaik-ı kudsiye-i imâniye

  • Kutsal iman hakikatleri, esasları.

hakaik-i kudsiye-i imaniye

  • İmanın kutsal hakikatleri, esasları.

hakaik-i kur'an / hakaik-i kur'ân

  • Kur'ân'ın hakikatleri, esasları.

hakaik-i kur'aniye / hakaik-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın hakikatleri, esasları.

hakaik-i kur'aniye ve islamiye / hakaik-i kur'âniye ve islâmiye

  • İslâm ve Kur'ân hakikatleri, esasları.

hakaik-i meşrutiyet

  • Meşrutiyetin hakikat ve esasları.

hakaik-i muhkeme

  • Sağlam hakikatler, esaslar.

hakaik-i şeriat

  • Şeriatin hakikatleri, esas ve gerçekleri.

hakikat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <

hakikat ve hak

  • Doğru ve gerçek; asıl ve esas.

hakikat-i alem / hakikat-i âlem

  • Âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü.

hakikat-i cazibedar / hakikat-i câzibedar

  • Asıl ve esasıyla çekici olan hakikat.

hakikat-i din

  • Dinin hakikati, esası.

hakikat-i islamiye / hakikat-i islâmiye

  • İslâmiyet'in hakikati, aslı, esası.

hakikat-i islamiyet / hakikat-i islâmiyet

  • İslâmî gerçek; İslâmiyetin üzerine kurulu olduğu gerçekler, esaslar.

hakikat-i kainat / hakikat-i kâinat

  • Yaratılmış olan herşeyin aslı, esası.

hakikat-i kemalat / hakikat-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin hakikati, esası.

hakikat-i mahza / hakikat-i mahzâ

  • Bir şeyin özü, esası, tam hakikati.

hakikat-i meşrutiyet-i meşrua / hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyetin esası.

hakikat-i mirac

  • Miracın aslı ve esası, gerçek mahiyeti.

hakikat-i namaz

  • Gerçek namaz; namazın gerçek mahiyeti, esası.

hakikat-i şeriat

  • Şeriatın hakikat ve esası.

hakikat-i ubudiyet-i ahmediye / hakikat-i ubûdiyet-i ahmediye

  • Peygamberimizin kulluğunun aslı ve esası.

hakikatin ruhu

  • Gerçeğin ruhu, özü, aslı ve esası.

halvet der-encümen

  • Nakşibendiyye yolunda on bir esastan biri. Halk içinde Hak ile (Allahü teâlâ ile) olmak.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hedef-i maksat

  • Asıl gaye, esas hedef.

heşaşe

  • (Bak: HEŞAŞET)

heşuş

  • (Bak: HEŞAŞ)

hicri şemsi sene / hicrî şemsî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ederek Medîne'ye girdiği Eylül ayının 20'nci Pazartesi günü başlayan ve dünyânın güneş etrâfında bir defâ dönmesini (365,242 güneş gününü) esas alan takvim senesi.

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hicri tarih / hicrî tarih

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhi

hikem-i cesime / hikem-i cesîme

  • Büyük ve esaslı hikmetler, faydalar.

hıkmık etmek

  • Bir işten veyahut bir suale cevap vermekten kaçınmak için esassız bahaneler ileri sürmeye çalışmak. Tereddütlü davranmak. (Türkçe)

hilaf-ı usul / hilâf-ı usûl / خِلاَفِ اُصُولْ

  • (Ehl-i sünnetin) İnanç esaslarına aykırı.

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

him

  • Deveye ârız olan susuzluk hastalığı.
  • Kürtçede: Temel, esas.

hınna

  • Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.

hoca tahsin efendi

  • (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.

hukuk

  • (Tekili: Hakk) Haklar.
  • İnsanın cemiyet hayatında riâyet etmesi lâzım gelen kaideler, esaslar, yâni; şer'i ve adli hükümler. Haklıyı haksızdan ayıran kaideler.
  • Şeriat kitablarında yazılı olan haklar, kanunlar ve kaideler.
  • Üniversitenin hukuk tahsili yaptıran kısmı.

hulasa

  • Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.

hülasa-i kitap / hülâsa-i kitap

  • Kitabın özü, esası.

hulul / hulûl

  • İlâhî sıfatların mahlûklar ile bütünleştiği onlara nüfuz ettiği esasına dayalı bâtıl bir görüş.

hurafat / hurâfât

  • (Tekili: Hurafe) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
  • Aslı, esası olmayan sözler ve rivayetler, hurafeler.
  • Aslı esası olmayan saçma inanışlar.

hürriyet-i vicdan

  • Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted

huş der dem / hûş der dem

  • Nakşibendiyye yoluna âit on bir esastan biri. Her nefeste Allahü teâlâyı hatırlamak.

hüviyyet

  • Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu.
  • Cenab-ı Hakkın varlık sıfatı.
  • Hamiyyet ve istikametten, ulüvv-ü cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hamide.

i'la-yı kelimetullah / i'lâ-yı kelimetullah

  • İslâm esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu gaye ile yapılan cihat.

i'tiraziye

  • İtiraza, kabul etmediğine dair yazı.
  • Edb: Cümlenin esasından olmayıp yalnız bir husus hakkında söylenen ibare.

ibnü'l-hacer

  • İbn Hacer el-Heysemî'nin (ö.1567) fıkıh esasları üzerine kaleme aldığı eseri.

icmali iman / icmalî iman

  • İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek.

iftiraat

  • (Tekili: İftira) İftiralar, asılsız isnatlar, aslı esası olmayan suç yüklemeler.

ihlas / اخلاص / ihlâs / اِخْلَاصْ

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve
  • Allah rızasını esas yapma.
  • Allah rızâsını esas tutma, samîmiyet.

ihlas suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de şirkin ve küfrün envâını reddedip, tevhidi ilân eden 112. Sure. Bu sureye: Esas, Tevhid, Tefrid, Tecrid, Necat, Velâyet, Marifet, Samed, Muavvize, Mazhar, Berâe, Nur, İman suresi de denilmektedir. Maâni, Müzekkire gibi isimleri de vardır.

ihlas-ı tam / ihlâs-ı tâm / اِخْلَاصِ تَامْ

  • Tam olarak Allah rızâsını esas tutma, samîmî olma.

iktinah

  • (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.

ilel

  • (Tekili: İllet) İlletler. Esaslar. Temeller. Sebebler.
  • Sakatlıklar. Hastalıklar.

ille

  • (İllet) Esas sebeb. Vesile.
  • Hastalık, maraz, dert, sakatlık. Mûcib, maksad, gaye.

ille-i gaye

  • Esas gaye, temel amaç.

illet / علت

  • Esas sebep, maksat.
  • Esas sebep.

illiyet

  • Sebeb ile alâkalı. Esas sebeble alâkadarlık. Sebeb arayış.

ilm-i kelam / ilm-i kelâm

  • Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarından ve nübüvvet ve itikada ait mes'elelerinden İslâmî esaslar dairesinde bahseden ilim. Usul-üd din de denir. Bu hususlara çalışan İslâm allâmelerine "Mütekellimîn" denir.

ilmi kelam / ilmi kelâm / عِلْمِ كَلاَمْ

  • İman esaslarını isbat eden kelâm ilmi.

ilmihal / ilmihâl

  • İman esaslarıyla, namaz, abdest gibi amel ile ilgili meseleleri halkın seviyesinde anlatan kitap.

imad

  • Direk, kolon.
  • Temel, esas.
  • Kuvvet.
  • Bir kavmin reisi ve başta geleni.
  • Yüksek bina.

iman akideleri

  • İman esasları.

iman rüknü

  • İman esası.

iman-ı tahkiki / îman-ı tahkikî

  • İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

isnadiyyat

  • İsnad ile ilgili düşünceler.
  • Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.

istiare-i temsiliyye / istiâre-i temsiliyye

  • Teşbihin esas unsurlarından biri ile yapılan benzetme.

istikra / istikrâ

  • Birey veya olayları tek tek inceleyerek onlardaki ortak vasıfları tesbit etmek sûretiyle çıkartılan genel sonuç; tümevarım, endüksiyon; yani peygamberleri tek tek araştırıp "peygamberliğin sebebi olan küllî esaslar"ı tespit etmek bir istikra işlemidir. İşte bu esaslar Peygamber Efendimizde en mükemm

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

ittikan

  • Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.

kabs

  • Her şeyin esası, aslı.
  • Tâlim etmek.

kafir / kâfir / كَافِرْ

  • Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.
  • Îman esaslarına inanmayan.

kaide / قاعده / kâide

  • Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık.
  • Dip taraf.
  • Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus.
  • Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri.
  • Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
  • Esas, temel.
  • Usul, nizam, kural.
  • Taban.
  • Ayaklık.
  • Yaprakların köke birleştiği yer.
  • Esas.
  • Kural. (Arapça)
  • Temel, esas. (Arapça)

kaide-i esasiye

  • Esas kaide, temel kural.

kaideten / kâideten / قاعدة

  • Kural olarak, esas itibarıyla. (Arapça)

kaime

  • Ayakta sağlam duran, esaslı.

kanun-u esasi / kanun-u esasî / kanun-u esâsî

  • Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun.
  • Ana prensipler, ana esaslar; anayasa.

kanun-u esasi-i kur'ani / kanun-u esasî-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın ana prensibi, ana esası.

kavaid-i esasiye

  • Esası teşkil eden temel kaideler.

kaziye-i cehliyye

  • Man: Esası cehl üzere mebni olan bâtıl kaziyyedir.

kelam / kelâm

  • Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde.
  • Allah'a mahsus bir sıfat.
  • Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir.
  • Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İ

kenet

  • (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.

keyfiyyet

  • Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti.
  • Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)
  • Bir şeyin mâhiyeti, esâsı, içyüzü, nasıl olduğu. "Allah Arş üstündedir" buyurur Rabbimiz Lâkin keyfiyyetini, anlayamaz aklımız.

kışri / kışrî

  • Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

kitab-ı akide / kitab-ı akîde

  • İnanç esaslarını ele alıp açıklayan kitap.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُب۪ينْ

  • Kaderde olan her şeyin gerçekleşmesinde esas tutulan kānunların bütünü; Allahın geçmiş ve gelecekten ziyâde, şimdiki hâle bakan ilmi.

kıyas-ı hadsi-i hafi / kıyas-ı hadsî-i hafî

  • Gizli olan hükmün illetine (sebebine) güçlü bir sezgi ile (zihnin hemen intikali olan hads ile) ulaşmak sûretiyle yapılan kıyas; yani peygamberlik sebebi olan bütün peygamberlerdeki esasların Peygamber Efendimizdeki (a.s.m.) esaslar ile kıyaslanmasıdır ki, zihin bu esasların Peygamber Efendimizde da

kudsi hakaik / kudsî hakaik

  • Kutsal hakikatler, esaslar.

kur'an'ın ahkamı / kur'ân'ın ahkâmı

  • Kur'ân'ın hükümleri, esasları.

kutb

  • Esas.

kutb-u imani / kutb-u imanî

  • İmanın kutbu, esası.

laik

  • Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri'de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etm (Fransızca)

lenf

  • (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı.
  • Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi.

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya

maddi felsefe / maddî felsefe

  • Aklı esas alıp herşeyi maddî ölçülere göre değerlendiren düşünce sistemi; materyalist felsefe.

maddiyyun

  • (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.

mahiyat

  • Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.

mahiyet / mâhiyet / ماهيت

  • Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı.
  • Bir şeyin aslı, esası, içyüzü, özü.
  • Esas, nitelik, içyüz.
  • Asıl, esas, içyüzü. (Arapça)

mahiyet-i hayat

  • Hayatın mahiyeti, esası, içyüzü.

mahiyet-i hayatiye

  • Hayatın yapısı, esası, hakikatı.

mahiyet-i küfür

  • Küfrün iç yüzü, esası.

mahiyyet / mâhiyyet

  • Öz, asıl ve esas.

makasıd-ı esasiye

  • Esas maksatlar, asıl gayeler.

maksad-ı esas

  • Esas maksat, asıl gaye.

manen

  • Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.

materyalizm

  • Allahü teâlâyı inkâr ve maddeyi her şeyin esâsı kabûl eden görüş, düşünce; toplum hayâtını ve fertler arasındaki münâsebetleri ve davranışları belirleyen tek faktörün madde olduğunu savunan felsefe akımı; maddecilik.

maya

  • Esas, temel.

maye / mâye

  • Damızlık.
  • Esas. Temel.
  • Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde.
  • Para, mal. İktidar. Güç.
  • İlim.
  • Dişi deve.
  • Esas, temel; maya.
  • Maya, asıl, esas.
  • Para, mal.
  • İktidar, güç,
  • Bilgi.
  • Dişi deve.

mebani

  • Temeller. Esaslar.
  • Yapılar. Binâlar.

mebani-i kelam / mebani-i kelâm

  • Sözün esâsını teşkil eden şeyler.

mebde'

  • Baş taraf. Başlangıç. Başlama.
  • Kaynak. Kök. Temel. Esas.

mebna

  • Temel. Yapı yeri.
  • Üss-ül esas. Asıl ve esas.

melamilik / melâmîlik

  • Kendini kınamayı esas alan bir tarikat.

melekut / melekût

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.

melekut ciheti / melekût ciheti

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.

menfaatperest

  • Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse. (Farsça)

menşê

  • Esas, kök, kaynak.

menşe'

  • Bir şeyin çıktığı yer, esas, kök.
  • Yetişilen yer, bitirilen mektep.
  • Kaynak, esas.
  • (Neş'et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş'et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer.

mesas

  • Esas, asıl, kök.

meslek-i esas

  • Esas mesleği.

meşreb-i aşk / مَشْرَبِ عَشْقْ

  • İlâhî aşkı esas alan yol.

mevhum / mevhûm

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.

mevzua

  • Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir. Müsellem ve âşikâr olan kaziyye, hüküm.

mevzuat

  • Bahsedilen hususlar. Bir şeyin esasını teşkil eden hususat. Tatbikat halinde olan hükümler ve kaideler.

mezahib

  • Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar.

mezheb

  • Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır.
  • Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve
  • Gidilen yol, dinin esaslarında aynı ayrıntılarında farklı görüşler.

miladi yıl / mîlâdî yıl

  • Hazret-i Îsâ'nın doğduğu iddiâ edilen yılı başlangıç kabûl eden ve 365,242 günlük güneş yılını esas alan takvim senesi.

minhac-ı kavim-i ehl-i sünnet / minhâc-ı kavîm-i ehl-i sünnet

  • Doğru esaslar üzerine kurulmuş olan Ehl-i Sünnet yolu.

mu'cizat-ı seb'a

  • Yedi meşhur mu'cize, yedi külli i'caz esasları.

mu'temed

  • Sözüne güvenilir kimse.
  • Müctehîd âlimlerin dînî bir mevzûdaki sözlerinden esas alınan kavl (söz), ictihad.

mücerredat-ı sırfa

  • Esas mücerred olan, soyut kavramların ta kendisi.

müessese

  • (Çoğulu: Müessesât) (Esas. dan) Bina, kuruluş.
  • Kurum.

müessisin / müessisîn

  • (Tekili: Müessis) (Esas. dan) Meydana getirenler, tesis edenler. Kurucular, kuranlar.

muhtar kavl / muhtâr kavl

  • Bir mes'elede, bir mezhebin âlimlerinin çoğu tarafından mezhebin içinde mevcûd ictihâdlardan (büyük âlimlerin kitâb ve sünnetten çıkardıkları hükümlerden) seçilen ve bu seçime göre üstün tutulan ve fetvâya esâs alınan kavl, söz.

mukaddir

  • Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen.

mürekkeb

  • (Rükub. dan) Terkib edilmiş, bir kaç maddeden yapılmış.
  • Yazı yazmaya mahsus boya terkibi.
  • Karışmış, muhtelit.
  • Bitecek yer, münbit.
  • Asıl, esas.

müsellemat / müsellemât

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.
  • Dinin herkesçe kabul edilmiş esasları.

müsteknih

  • (Künh. den) Künhünü, doğrusunu ve esâsını araştıran.

mütekellimin / mütekellimîn

  • İslâm ve iman esaslarını, hakaik-ı Kur'aniye ile isbat ve izahını yapan büyük İslâm allâmeleri, âlimleri, İlm-i Kelâm âlimleri.

na-fercam

  • Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız. (Farsça)

nakli delil / naklî delil

  • Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur

nakş

  • Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak.
  • Resim.
  • Tezyin etmek.
  • Bedene batmış dikeni çıkarmak.
  • Bir şeyin esasını araştırmak.
  • Yaymak.
  • Suda ıslanmış hurma.
  • İpekle, sırma ile işleme.
  • Mc: Hile.

nazm-ı lafz

  • Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi.

nefs-i ihbar

  • Tam haber. Haberin tam esası.

nefs-i şeriat

  • Şeriatın özü, esası, aslı.

nefsü'l-emr

  • İşin temeli, esası.

nefsülemir

  • Birşeyin gerçek hâli ve konumu; işin aslı esası.

niam-ı esasiye

  • Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.

nikah / nikâh

  • İman ve Kur'ân esaslarına uygun evlenme.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nükte-i esasiye

  • Esas nükte, ince ve derin mânâ.

nur-u muhammedi / nur-u muhammedî

  • Bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) nuru.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

pişnihad

  • Usûl, kanun. (Farsça)
  • Temel, esas. (Farsça)

prensip

  • Esas, ilke.

rabıta-i esas

  • Esas bağ.

racih-i mercuh

  • Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.

rafıza

  • Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse.
  • Asker kaçağı güruhu.
  • Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar.

reform

  • Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğind (Fransızca)

reşaş

  • (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rükn / ركن

  • Direk. Esas.
  • Kuvvet.
  • Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli.
  • Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan.
  • Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
  • Esas, şart.
  • Direk, sütun. (Arapça)
  • Esas. (Arapça)

rükn-ü azim / rükn-ü azîm

  • Büyük esas, şart.

rükn-ü dahili / rükn-ü dâhilî

  • İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.

rükn-ü imani / rükn-ü imanî

  • İmanın şartı, esası.

rükn-ü metin

  • Sağlam esas.

rükn-ü mühim

  • Mühim bir rükün, esas, önemli şart.

rükün / ركن / رُكُنْ

  • Esas, şart.
  • Esas.
  • Esas, ileri gelen.

rumi / rûmî

  • Eskiden Osmanlılarda kullanılan güneş esasına dayalı takvim.

salat / salât

  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ

şani'

  • Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.

sani'-i hakiki / sani'-i hakikî

  • Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).

seb'a-i meşhure

  • Altı iman rüknü ile beraber İslâmiyetin esası olan ibadet hakikati.

sefer der vatan

  • Nakşibendiyye yolunun on bir temel esâsından biri. Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) kötü ahlâk, beşer (insan) tabiatının sıfatlarından kurtulması, beşerî sıfatlardan meleklere âit sıfatlara, kötü, çirkin vasıflardan, iyi, güzel ahlâka geçm esi.

şem'un

  • Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.

sermaye

  • Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. (Farsça)
  • Kazanılmış ilim. (Farsça)
  • Hayat. Ömür. (Farsça)

sevr

  • Osmanlı topraklarını paylaşmayı esas alan sözleşme.

şeyhan

  • (şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir.
  • Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer'in (R.A.) beraberce bâzı mühim kitaplarda geçen isimleri.
  • Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A'zam

şia / şîa

  • Hz. Ali'nin (r.a.) taraftarlığını esas alanlar topluluğu.

şiraze

  • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
  • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
  • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)

sırr-ı esas

  • Esas sır, asıl hakikat.

sırr-ı ihlas / sırr-ı ihlâs / سِرِّ اِخْلَاصْ

  • Allah rızâsını esas tutma, samîmiyet sırrı.

sistem

  • Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. (Fransızca)
  • İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. (Fransızca)
  • Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. (Fransızca)
  • Proğramlı çalışmak. (Fransızca)
  • Manzume. (Fransızca)

sofestai / sofestaî / sofestâî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar
  • Şüpheci; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi, septik.

sofi-meşrep / sofî-meşrep

  • Tasavvuf ve tarikat tarzını esas alan.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

sükuti / sükûtî

  • Sessizlik kuralı esas olan.

sülasi mezid / sülasî mezid

  • Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.

süleyman çelebi

  • İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır.

süraka

  • (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç

suret-i zaife-i vahiye / suret-i zaife-i vâhiye

  • Zayıf ve esassız görüntü.

suretperest

  • Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. (Farsça)
  • Resimleri çok seven ve meftun olan. (Farsça)

şurut

  • (Tekili: Şart) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'mik

  • (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak.
  • İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.

ta'zirat

  • (Tekili: Ta'zir) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.

tabassur

  • (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.

tabayi'-i esasiye

  • Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar.
  • Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.

tabayi-i esasiye / tabâyi-i esasiye

  • Esas unsurların özellikleri.

tadil-i erkan / tâdil-i erkân

  • Namazı şartlarına uygun şekilde kılma ve rüku ve secde gibi temel esasların arasında biraz bekleme.

takassi

  • Bir şeyin aslını esasını araştırma.

takvim-i arabi / takvim-i arabî

  • Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.

tarik-i cehriye / tarîk-i cehriye / طَرِيقِ جَهْرِيَه

  • Allah'ı açıktan zikri esas alan tarikat.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tavr-ı esasi / tavr-ı esâsi

  • Esas tavır.

te'sis

  • Kurma, temelleştirme, esaslar koyma.
  • Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.

te'sis-i islamiyet / te'sîs-i islâmiyet / تَأْس۪يسِ اِسْلاَمِيَتْ

  • İslamiyetin esaslarını koyma.

tecdid-i iman

  • İman esaslarını kalben tasdik ettiğini, dil ile de tekrar edip yenilemek.

tefe'ül

  • Fal açmak.
  • Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.
  • Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe'üm)

tegavvür

  • (Gavr. dan) Derine dalma.
  • Bir şeyin esâsını arama.

tehabbür

  • (Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.

telkin

  • (Çoğulu: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce.
  • Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak.
  • Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz. (Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (L

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

tenkihü'l-menat

  • Menatın (illetin) ayıklanması; kıyasın dört esasından biri olan illetin, hükümle ilgisi olmayan yabancı unsurlardan ayıklanması.

teokrasi

  • (Theocratie) Din hükümlerine göre idare edilen ve dinî esaslara bağlı olan idare şekli. Allah namına papazlar idaresi. (Fransızca)

terbiye-i esasiye

  • Esas terbiye, temel eğitim.

teşkilat-ı esasiye / teşkilât-ı esasiye

  • Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel kanunlardır.

teslis

  • Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)

tesrib

  • Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır.
  • Darılma. Ayıplama.
  • Başa kakma.

tevil

  • Yorumlama, yorum; sözün ilk anlamını değil de ihtimal dahilinde bulunan başka anlamlarını (mecâzî) esas alarak yorumlama.

tezkir-i müsellemat / tezkir-i müsellemât

  • Kesin esasları hatırlatma.

uknum / uknûm

  • Hıristiyanların kabûl ettiği teslis (üç tanrı) inancındaki üç asıl veya üç esas varlıktan her birine verilen ad. Üçüne birden üç uknum mânâsına ekânim-i selâse denir.

ümm

  • Ana, anne, vâlide. Nine.
  • Asıl, esas.
  • Başlıca olan şey.

ümm-ül kitab

  • Kitabın anası, esası. Levh-i Mahfuz ve ilm-i İlâhî. (Yâni: Kur'ân, İlm-i İlâhîde, Levh-i Mahfuz'da ezelî ve ebedî olarak mahfuz bulunduğundan Kur'anın aslı ve anası mânasında kullanılan bir tabirdir.)
  • Kur'an-ı Kerim'in müteşabih olmayan muhkem âyetlerine de kitabın anası, esası mânas

ümmehat / ümmehât / امهات

  • (Tekili: Ümm) Analar.
  • Esaslar, asıllar.
  • İslâmî ana eserler. Me'haz olabilecek kıymetli ilmî eserler.
  • Anneler. (Arapça)
  • Temeller, esaslar. (Arapça)

unsur / عُنْصُرْ

  • Kimyevî maddeden her biri. Mürekkeb cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi.
  • Umumdan ayrılan kısım.
  • Tam olan şeyin her bir parçaları.
  • Madde, esas, kök. Element.
  • Asıl, esas, birleşik maddelerin her bir parçası, asıl madde.

unsur-u islamiyet / unsur-u islâmiyet

  • İslâmiyetin esası.

unsuru'l-belagat / unsuru'l-belâgat

  • Belâgat maddesi; belâgatin esaslarını ele alan bölüm.

üss / اس

  • Esas, asıl. Kök, temel.
  • Askerlikte herhangi bir düşman hücumuna karşı esas dayanak olmak üzere önceden hazırlanmış yer.
  • Harb gemilerinin, noksanlıklarını tamamladıkları yer.
  • Mat: Bir sayının hangi kuvvete çıkarıldığını gösteren sayı.
  • Esas, kök, temel.
  • Üs. (Arapça)
  • Esas. (Arapça)

üss-ül harekat / üss-ül harekât

  • Askerî harekâtın başlangıcına esas olan yer.

üssü'l-esas

  • Temel esas.

üssül'esas

  • Temel esas.

üssülesas / üssülesâs

  • Esasların esası.

usul / usûl / اصول

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.
  • Tarz, metod, yol, düzen, temel, asıl, esas.
  • Esaslar.

usūl / اُصُولْ

  • Asıllar, esaslar.

usul ve erkan-ı imaniye / usul ve erkân-ı imaniye

  • İmanın esasları ve temelleri.

usul-i imani / usul-i imanî

  • İmanın esasları, şartları.

usul-i imaniye

  • İman esasları.

usul-ü diniye

  • Dinin esasları.

usul-ü fıkıh / usûl-ü fıkıh / اُصُولُ فِقْه

  • Fıkıh ilmi, esasları.

usul-ü fıkıh ilmi

  • Fıkıh ilmine âit bilgilerin esası ve istinadgâhı olan bir ilimdir. Şer'i hükümlerin mufassal ve muayyen delilleri ve hikmetleri bu sayede bilinir ve bu dini hükümler, bu muayyen ve müşahhas deliller vâsıtası ile istinbat ve isbat olunur. Bu ilme "Hikmet-i teşriiye" de denilmiştir.

usul-ü hakaik-i diniye

  • Dine ait gerçeklerin esasları.

usul-ü imaniye

  • İmanın esasları.

usul-ü islamiye / usul-ü islâmiye

  • İslâm'ın esasları, temelleri.

usul-ü islamiyet / usul-ü islâmiyet

  • İslâm esasları.

usul-ü şeriat

  • Şeriatın esasları, İslâm Hukuku Usûlü.

usulü'd-din allameleri / usûlü'd-din allâmeleri

  • Kelâm âlimleri, mütekellimler; Allah'ın zât ve sıfatlarından, peygamberlik, âhiret ve inançla ilgili diğer meselelerden İslâmî esaslar dâiresinde bahseden âlimler.

usulü'd-din düsturları / usûlü'd-din düsturları

  • İslâmî esaslar, dinin temel prensipleri.

vazife-i asliyesi

  • Esas vazifesi.

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

vukuf-i adedi / vukûf-i adedî

  • Nakşibendiyye yolunun on temel esâsından biri. Tasavvuf yolunda ilerlemek ve yükselip olgunlaşmak için yapılan zikri, bildirilen adede (sayıya) göre yapmak. Meselâ bir nefeste 1, 3, 5, 7, 11 kerre Allah demek gibi teke riâyet ederek zikretmek.

yad-ı daşt / yâd-ı daşt

  • Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Zikrin, Allahü teâlâyı anmanın ve hatırlamanın kalbe yerleşmesi, meleke hâline gelmesi.

yad-ı gird / yâd-ı gird

  • Hatırlamak; Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Her an Allahü teâlâyı anıp hatırlamaya çalışmak.

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.

zaruriyat-ı diniye / zaruriyât-ı diniye

  • Dince yapılması zorunlu olan işler, dinî esaslar.

zaruriyyat-ı diniyye

  • İman edilmesi zaruri olan dinin esasları, (Allah Teâlâya, Âhiret gününe, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara ve hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.)

zaten / zâten

  • Esâsen, aslında, asıl olarak.
  • Esasen, aslında.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR