LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Eren ifadesini içeren 1357 kelime bulundu...

ab-ı hayat / âb-ı hayat

  • Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.

ab-ı kevser-i hayat / âb-ı kevser-i hayat

  • Hayat veren Kevser suyu.

abdar

  • Parlak. (Farsça)
  • Sağlam vücudlu. (Farsça)
  • Su veren hizmetçi. (Farsça)
  • Mc : Ter u tâze, tap taze. (Farsça)

acib

  • Hayret veren. Şaşılacak şey.

acir / âcir

  • Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
  • Malını kirâya veren.

açkıcı

  • Cilâ ve perdah veren sanatkâr.

acube-i hilkat-i rabbaniye / acube-i hilkat-i rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın yarattığı varlıklardaki şaşkınlık veren özellikler.

ademnüma / ademnümâ

  • Yokluk gösteren.
  • Yokluğu gösteren.

adil / âdil

  • Adalet eden, hakkı haklı olana veren.
  • Adalet sahibi, herşeye hakkını veren Allah.
  • (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.

adil-i bilhak / âdil-i bilhak

  • Sonsuz adalet sahibi, adaletle iş gören, herşeyin hakkını veren Allah.

adl

  • Her hak sahibine hakkını veren, sonsuz adalet sahibi olan Allah.

adud

  • Zalim. Iztırab veren. Hunhar.
  • Bir lokma.
  • Isırıcı köpek veya at.
  • Yavuz kişi.
  • Dar ve derin olan kuyu.

afitab-ı hak-nüma / âfitâb-ı hak-nümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren güneş.

ahiyyen şerahiyyen

  • (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene

  • Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.

aiz

  • Karşılık olarak veren.
  • Karşılık olarak verilmiş olan.

akılsuz

  • Aklı yandıran, aklı gideren. (Farsça)

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

akl-ı selim / akl-ı selîm

  • Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.

akrebek / عقربك

  • Saati gösteren ibre. (Arapça - Farsça)

alam-ı hazinane / âlâm-ı hazinane

  • Hüzün veren elemler, acılar.

alamet-i kıyamet / alâmet-i kıyamet

  • Kıyametin kopmasını haber veren belirtiler.

alamet-i mana / alâmet-i mânâ

  • Mânâyı gösteren belirti, işaret.

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

alamet-i tevhid / alâmet-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren işaret.

albora

  • İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması.
  • Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması.
  • Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.

alemnüma / âlemnüma

  • Dünyayı gösteren. (Farsça)

alet-i azap / âlet-i azap

  • Azap âleti, sıkıntı veren unsur.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

ameliyat-ı şifakarane / ameliyat-ı şifakârâne

  • Şifa veren ameliyat.

amir / âmir

  • Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren.
  • Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse.

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

aram-bahş / ârâm-bahş

  • Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren. (Farsça)

aram-rüba / arâm-rüba

  • Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran. (Farsça)

aram-suz / arâm-sûz

  • Huzuru bozan, rahatsızlık veren. (Farsça)

arambahş / ârâmbahş / آرام بخش

  • Dinlendiren, huzur veren. (Farsça)

armador

  • İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.

arş-ı ehadiyet

  • Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.

arz-ı a'şariye / arz-ı a'şâriye

  • Öşür (onda bir vergi) veren memleket.

arz-ı harac

  • Harac veya vergi veren memleket.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

asar-ı azamet / âsâr-ı azamet

  • Allah'ın büyüklüğünü, haşmet ve yüceliğini gösteren eserler, deliller.

asib-resan

  • Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden. (Farsça)

aşknüma

  • Aşkını bildiren. Aşkını gösteren. (Farsça)

aşub-engiz / aşûb-engiz

  • Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren. (Farsça)

ata

  • (İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir).

ata-bahş

  • Bahşiş veren. (Farsça)

atabahş / atâbahş / عطا بخش

  • Bahşiş veren, ihsanda bulunan. (Arapça - Farsça)

ateş-hiz / ateş-hîz

  • Ateşliyen, ateş veren.

ateş-nüma / ateş-nümâ

  • Ateş gösteren. (Farsça)

atıfetkar / âtıfetkâr / عاطفتكار

  • Şefkat gösteren, gözeten. (Arapça - Farsça)

atire

  • Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.

aver

  • Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur. (Farsça)

ayat-ı kibriya / âyât-ı kibriyâ

  • Allah'ın kibriyasını ve büyüklüğünü gösteren âyetler, deliller ve eserler.

ayat-ı rabbaniye / âyât-ı rabbâniye

  • Rabbânî âyetler; Allah'ı gösteren ve tanıtan deliller.

ayat-ı vücub / âyât-ı vücûb

  • Varlığının vacip ve zorunlu olduğunu gösteren âyetler, deliller.

ayet / âyet

  • Alâmet, işâret, mûcize, ibret.
  • Kur'ân-ı kerîmdeki sûreleri meydana getiren cümle veya cümleciklerden her biri. Çoğulu âyâttır.
  • Allahü teâlânın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren alâmet, ibret, işâret.
  • Mûcize.

ayet-i tevhidiye-i katıa / âyet-i tevhidiye-i katıa

  • Allah'ın birliğini gösteren kesin âyet, delil.

ayine

  • Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) (Farsça)
  • Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.(Farsça)

ayine-i cemal-i zat-ı ehadiye / âyine-i cemâl-i zât-ı ehadiye

  • Herbir varlıkta birliğiyle tecellî eden zâtın güzelliğini gösteren ayna.

ayine-i esma / âyine-i esmâ

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i esma-i ilahiye / âyine-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayine-i samedaniye / âyine-i samedâniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın eserlerini gösteren ayna.

ayine-i samediyet / âyine-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın tecellîlerini gösteren ayna.

ayiz

  • Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.

ayn harfi

  • Kur'ân-ı kerîmde Ömer-ül-Fârûk'un radıyallahü anh namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip, rükû'a eğildiği yeri gösteren işâret. Ayn harfi hep âyet-i kerîmelerin sonunda bulunmaktadır.

azab-ı elim / azâb-ı elîm

  • Acı veren azap.

azabengiz / azâbengiz / عذاب انگيز

  • Azap veren. (Arapça - Farsça)

azim / âzim

  • Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi.

azin / âzin

  • Kefil. Birinin yerine kefalet eden.
  • Kapıcı, perdeci.
  • İzin veren.

bac-güzar / bâc-güzar

  • Vergi veren, haraç veren. (Farsça)
  • Geçiş parasına tâbi. (Farsça)

bad-ban

  • Yelken. (Farsça)
  • Gemi sereni. (Farsça)

bad-nüma

  • Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. (Farsça)
  • Fırıldak. (Farsça)

bahçet-i ferah

  • Ferahlık, huzur veren bahçe.

bahreyn

  • İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi)
  • Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Hal

bahş eden

  • Veren, bağışlayan.

bahşeden

  • İhsan eden, veren.

bais / bâis

  • (Ba's. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren.
  • Yeniden yaratan. Ölüleri tekrar dirilten.
  • Peygamber gönderen (Allah C.C.)
  • Ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.
  • Sebep olan, gerektiren.
  • Gönderen.
  • Yeniden yaratan.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Öldükten sonra, kabirlerinde çürümüş ve dağılmış olan cesedleri diriltip mahşere, (arasât meydanına) sevkeden, gönderen.

balahan / bâlâhân

  • Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren. (Farsça)

baliğ / bâliğ

  • Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Cünüp olup, gusül (boy) abdesti almağa başlayan, evlenecek yaşa gelen erkek.

baliğa / bâliğa

  • Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Hayız (regl) görmeye başlayan, evlenecek yaşa gelen kız.

bandıra

  • İtl. Geminin hangi devlete ait olduğnu gösteren bayrak.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bar / bâr

  • Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran. (Farsça)

bar-mend

  • Yemiş veren, yemişli ağaç. (Farsça)

bar-ver

  • Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. (Farsça)
  • Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı. (Farsça)

barem

  • Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel. (Fransızca)

baroskop

  • Cisimler üzerine havanın yaptığı basıncı gösteren âlet. (Fransızca)

başir

  • Müjdeci, müjde veren.
  • Mutlu, mesut.

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.

basit / bâsit

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

bazil

  • (Bezil. den) Bol bol veren, dağıtan. Cömert.

belağat-i irşadiye / belâğat-i irşadiye

  • Doğru yolu gösteren belâğat.

belağat-i mu'cizekarane / belâğat-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeler gösteren belağat.

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

ber

  • (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber : Emir veren. Emir dinleyen... gibi. (Farsça)

beraat satışı / berâât satışı

  • Zekât toplayan âmillerin (memurların), köylüden alacakları zekât ve uşrun cins ve miktârını gösteren ve berâât adı verilen senedlerin satışı.

berahin-i tevhidiye / berâhin-i tevhidiye

  • Allah'ın birliğini gösteren kesin deliller.

berat-ı cibayet

  • Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.

berceste

  • Sağlam ve lâtif. (Farsça)
  • Seçme. (Farsça)
  • Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz. (Farsça)

berg

  • Yaprak. (Farsça)
  • Azık. (Farsça)
  • Azm, kasd. (Farsça)
  • Hazırlık. Mal, mülk. (Farsça)
  • İntizam-ı hal. (Farsça)
  • Serencam. (Farsça)

bermurad

  • Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren. (Farsça)

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i

beşaret-aver / beşaret-âver

  • Beşaret veren, müjdeci.

beşir

  • Müjdeli haber veren. Müjde getiren.
  • Güler yüzlü. Hub. Cemil.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir vasfı.

besus / besûs

  • Okşadıkça süt veren deve.

beyanat-ı harika

  • Hayranlık veren açıklamalar, izahlar.

boşboğaz

  • Yerli yersiz mutlaka bir şey söylemeden içi rahat etmiyen. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamayan. (Türkçe)

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

bu'sut

  • Derenin ortası.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burc

  • Kale, yüksek bina.
  • Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi.
  • Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.

burhan-ı bahir-i vahdaniyet / burhan-ı bâhir-i vahdâniyet

  • Allah'ın birliğini gösteren açık ve kesin delil.

burhan-ı tevhid

  • Tevhidin sarsılmaz delili; herşeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren güçlü ve sarsılmaz delil.

bürokrat

  • Memur sınıfından olan. (Fransızca)
  • Devlet işlerinde muamelelerde şekle aşırı ehemmiyet veren. (Fransızca)

bütçe

  • Devletin veya diğer kuruluşların yıllık gelir ve giderlerini (sarfiyat ve varidatlarını) gösteren ve bunlarla ilgili harcamaları tayin eden hesap işleri. (Fransızca)

buthan

  • Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.

cafi / cafî

  • Cefa eden, eziyet veren.

cail

  • Yapan, bir şey veren, kılan.
  • Yaratıcı.

can-azar

  • Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren. (Farsça)

can-bahş

  • Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah. (Farsça)

can-efşan

  • Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden. (Farsça)

canbahş

  • Can veren, hayat bağışlayan.

canfeza

  • Gönüle ferahlık veren, can artıran.
  • Ayın 23. gününe verilen ad.

canhıraş

  • Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren. (Farsça)
  • Dayanılmayacak derecede acı ve keder veren.

casus

  • (Çoğulu: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.
  • Gizli sırları haber veren, ajan.

cayir

  • Cevir ve cefâ eden. Eziyet veren.

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

cefr / جفر

  • Gaipten haber veren bilim. (Arapça)

çehre-nümud

  • Yüzünü gösteren, yüz gösterici. (Farsça)

celali / celalî

  • Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan.
  • Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad.
  • Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi.

cenab-ı feyyaz-ı hakiki / cenâb-ı feyyâz-ı hakikî

  • Gerçek feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

cenab-ı hakim-i rahim / cenâb-ı hakîm-i rahîm

  • Her şeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratan, yarattıklarına sonsuz şefkat gösteren Allah.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cenab-ı rabbü'l-izzet / cenâb-ı rabbü'l-izzet

  • Herbir varlığa ihtiyaçlarını veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran; her şeye gâlip gelen Allah.

cevab-ı şafi / cevab-ı şâfi

  • Şifa veren cevap.

cevamiu'l-kelim

  • Az sözle çok mânâ içeren kelâmlar, ibâreler.

cevaz gösteren

  • İzin veren, müsaade eden.

cevher-i ruh

  • Canlı, şuurlu olan ve çevresini görüp gösteren nurlu varlık.

cif

  • ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.

ciğer-şikafe / ciğer-şikâfe

  • Ciğer parçalayan, çok acı veren.

ciğer-şükaf / ciğer-şükâf

  • Ciğer parçalayan. Çok acı veren. (Farsça)

ciğer-suz / ciğer-sûz

  • Ciğer yakan, acı veren.

ciğerşikaf / ciğerşikâf

  • Ciğer parçalayan, çok acı veren.

cihan-nüma

  • Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. (Farsça)
  • Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. (Farsça)
  • Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası. (Farsça)

cihet-i lezzet

  • Lezzet veren taraf.

cila-bahş / cilâ-bahş

  • Parlaklık veren, parlatan.

çille

  • Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir.

cilve-i inayet-i rabbaniye / cilve-i inâyet-i rabbâniye

  • Rabbimizin yardım ettiğini gösteren yansımalar, belirtiler.

cilve-i irade / cilve-i irâde

  • İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet.

cilve-i lezzet

  • Lezzet veren tecelli, lezzetin bir yansıması.

cilveger / جِلْوَه

  • Kendini gösteren.

cilvenüma / cilvenümâ

  • Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden. (Farsça)

ciz'

  • Derenin dar ve kısık yeri.

cülab

  • Gülsuyu, cüllâb.
  • İshal veren şerbet, müshil.

da' ma keder / da' mâ keder

  • Keder veren şeyi bırak.

daffat

  • Devesini kiraya veren deveci.

dağıt

  • Emin.
  • Nâzır, bakan.
  • Şiddet veren.
  • Üzüm toplamada kullanılan âlet.

daim-i baki / dâim-i bâkî

  • Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah.

dain / dâin

  • (Dâyin) Ödünç veren, borca veren.
  • Alacaklı. İkraz eden.
  • Borç veren, alacaklı.

dall / dâll

  • Delil olan, yol gösteren.

dallün bi'l-işaret / dâllün bi'l-işaret

  • İşaret yoluyla gösteren.

dallün bil-ibare / dâllün bil-ibare

  • Bir metindeki ibare ve lâfız ile gösteren.

damga-i vahdet

  • Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil. (Farsça)

damin

  • Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.

darbe-i müthişe ve mühlike

  • Dehşet veren ve helâk eden darbe.

daye

  • Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren. Dadı. Mürebbi.

dayin / dâyin

  • Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren..
  • Borç veren, alacaklı.
  • Dâin. Borç veren, alacaklı.

deccal

  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

delail-i i'caz / delâil-i i'câz

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren deliller (Kur'ân'ın mu'cizeliğini ispat eden Abdülkahir Cürcânî'nin belâgat ilmine dair eserine telmih vardır.).

delil

  • Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus.
  • Beyyine. Bürhan.

deste-dad

  • El veren, yardım eden. (Farsça)

deste-dad-ı teslim

  • Teslim elini veren, itaat eden, uyan. (Farsça)

dev-i acib-i cehennem / dev-i acîb-i cehennem

  • Acayip ve dehşet veren cehennem devi.

deva-i şafi / devâ-i şâfî

  • Şifa veren, iyileştiren ilâç.

devasaz / devâsâz / دواساز

  • Çare olan. (Arapça - Farsça)
  • Tedavi eden, şifa veren. (Arapça - Farsça)

deyyan / deyyân

  • Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
  • Herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, herkesin dünyâda iken yaptıklarının hesâbını ve hakkını en iyi bilen ve veren.

dih

  • "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih : Rahatlık veren. (Farsça)

dik / dîk

  • Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren.

dil-aram / dil-ârâm

  • Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. (Farsça)

dil-aşub

  • Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. (Farsça)
  • Kalbi meftun eden güzel. (Farsça)

dil-gir

  • Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. (Farsça)
  • Gücenmiş olan, kırgın. (Farsça)

dil-güşa

  • İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkeb makam. (Farsça)

diraht-ı meyvedar / diraht-ı meyvedâr

  • Meyve veren, yemişli ağaç.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

dur-bin

  • Uzak gören. Uzağı gösteren âlet. (Farsça)

dur-nümay

  • Uzağı gösteren. (Farsça)

dürbün / دُورْب۪ينْ

  • Uzağı gösteren âlet.

ebced hesabı / ebced hesâbı

  • Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf olan târih düşürme sanatı.

ebü'l-vakt

  • Tasavvufta kalb makâmından yukarı çıkıp, kalbin sâhibine varan, hallerden kurtulup, halleri verene ulaşan. Bunlara Erbâb-üt-temkîn de denir.

ecir / ecîr

  • Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.
  • Bir işi yapmak için kendi kuvvetini veya san'atını kirâya veren, çalışan kimse, işçi.

ecir-i müşterek / ecîr-i müşterek

  • Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

ecuc

  • Işık veren, parlayan. Parlak nesne.
  • Suyun tuzlu ve acı olması.

edat

  • Kendi kendine anlamı olmayıp isim ve fiillere katılarak anlam gösteren kelime. 2 Âlet.

edvar-perdaz

  • Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.

ef'al-i rabbaniye / ef'âl-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiilleri.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

ehl-i dünya / ehl-i dünyâ

  • Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.

ehl-i felah / ehl-i felâh

  • Kurtuluşa, selâmete erenler.

ehl-i hırs

  • Hırs gösterenler.

ehl-i keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler.

ehl-i keşf-il kubur

  • Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.

ehl-i marifet / ehl-i mârifet

  • Allah'ı bilme ve tanıma lütfuna eren kimseler.

ehl-i necat / ehl-i necât / اَهْلِ نَجَاتْ

  • Kurtuluşa erenler.
  • Kurtuluşa erenler.

ehl-i saadet

  • Mutluluğa erenler.

ehl-i zahir / ehl-i zâhir

  • Âyet ve hadislerin sadece lâfızlarına, şeklî mânâlarına göre tefsir yapıp hüküm veren âlimler.

ehl-i zimme

  • İslâm devleti uyruğu olan ve harac (vergi) veren Hıristiyan ve Yahudiler.

ehlifelsefe

  • Felsefeciler, felsefeye önem veren kimseler.

ehlihidayet / ehlihidâyet

  • Îman yoluna erenler, müminler.

ehlivelayet / ehlivelâyet

  • Velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.

ekiden

  • Metin, muhkem ve sağlam şekilde.
  • Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen.
  • Mükerreren, tekrar olarak.

el-adl

  • Her hak sahibine hakkını veren, sonsuz adalet sahibi olan Allah.

elektrik-i mudi

  • (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.

elektrik-i muzi / elektrik-i muzî

  • Parlak ışık veren, aydınlatan lamba.

elem-i elim / elem-i elîm / اَلَمِ اَلِيمْ

  • Çok acı veren sıkıntı, dert.
  • Çok acı veren ızdırap.

elem-nümud

  • Elem gösteren, elemli.

elemli

  • Acı veren, üzücü.

elfaz-ı küfr / elfâz-ı küfr

  • Söylendiği zaman, îmânı gideren, müslümanlıktan çıkmaya sebeb olan sözler.

elifba / elifbâ

  • Arap dilinin seslerini ve yazı sistemini gösteren harfler dizisi, Arap alfabesi.

elim / elîm / اليم / اَل۪يمْ

  • (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.
  • Acı veren, acılı.
  • Acı veren.
  • Acı veren.

elimane / elîmâne

  • Acı çektiren, elem veren.

elvah-ı kaderiye / elvâh-ı kaderiye

  • Kader çizgilerini içeren levhalar.

emr-i tekvini / emr-i tekvînî

  • Yaratma emriyle ilgili; Allah'ın birşeye "kün=ol!" deyince onu derhal olduruveren emriyle ilgili.

emsile

  • (Tekili: Misâl) Misaller. Örnekler.
  • Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.

enduh-güsar

  • Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren. (Farsça)

engiz

  • "Koparan, veren" mânâsında son ek.

enişe

  • Hafiye, gizli polis. (Farsça)
  • Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. (Farsça)
  • Dalkavuk, yaltakçı. (Farsça)

entak

  • (Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren.

envar-ı tevhid / envâr-ı tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren nurlar, ışıklar.

er-rahman / er-rahmân

  • Çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah.

er-rahmanü'r-rahim / er-rahmânü'r-rahîm

  • Bütün varlıklara olduğu gibi tek tek her bir varlığa şefkat gösteren sonsuz rahmet sahibi Allah.

erbab-ı tarikat

  • Kendini tarikata, tasavvufa verenler.

errahim

  • En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)

esbab-perest

  • Sebeplere taparcasına değer veren.

esbabperest

  • Allah'ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren.
  • Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.

esma-i müpheme / esmâ-i müpheme

  • Gr. ism-i mevsuller; mânâsı kapalı isimler; yalnız başına müstakil bir mânâ taşımayan ancak kendinden sonra gelen cümle ile (sıla cümlesi) birlikte bir mânâ içeren isimler.

esrar

  • (Tekili: Sır) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler.
  • Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.
  • Elinde ve el ayasında olan hatlar.

evham-saz / evham-sâz

  • Evham veren. (Farsça)

evhaş

  • Nefret veren şey.

evliya / evliyâ

  • Kalbi nurlu müminler, erenler, velîler.

evsaf-ı azamet ve celal / evsaf-ı azamet ve celâl

  • Alah'ın haşmet, yücelik ve büyüklüğünü gösteren sıfatlar.

evtas

  • Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.

faaliyet-i hayretnüma / faaliyet-i hayretnümâ

  • Hayret veren, hayranlık uyandıran faaliyet.

facia

  • Musibet, çok acı veren olay.

faide-bahş / fâide-bahş

  • Fayda veren, faydalı.

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

fazl-ı rabbani / fazl-ı rabbâni

  • Her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler.

feci' / fecî'

  • Çok acı veren, acıklı.

felah-yab

  • Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan. (Farsça)

felaket / felâket

  • Büyük zararlar veren olay.

fenn-i beyan / fenn-i beyân / فَنِّ بَيَانْ

  • Belağat ilminin bir meramı anlatma yollarını gösteren dalı.

fenn-i hayvanat

  • Zooloji ilmi; hayvanları inceleyen ve onlar hakkındaki bilgi veren ilim dalı.

fenn-i hikmet-ül eşya

  • Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.

fenn-i iaşe / fenn-i iâşe

  • İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fenn-i makina

  • Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

ferah-bahş

  • Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan. (Farsça)

ferah-efşan

  • (Ferah-feşân) Sevinç veren, ferah saçan. (Farsça)

ferahbahş / فرح بخش

  • Ferahlık veren, iç açıcı. (Arapça - Farsça)

ferid

  • Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ.
  • Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid.
  • Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
  • Dizilmiş inci.
  • Bir tane, nefis ve müntehab
  • Kutup gibi mürşidlerin gözetimi dışında doğrudan Kur'ân ve sünnetle gayba eren ve hakikati bulan kimse.

ferman-ferma

  • Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.

ferman-ı ahkem

  • Sağlam esaslar içeren buyruk.

fermanferma / fermânfermâ / فرمان فرما

  • Padişah. (Farsça)
  • Komutan. (Farsça)
  • Buyrukçu, buyruk veren. (Farsça)

fettah-ı allam / fettâh-ı allâm

  • Herşeyi en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen ve her şeye ayrı ayrı sûretler veren; Allah.

feyyaz / feyyâz / فَيَّاضْ

  • Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren.
  • Feyiz, bereket ve bolluk veren. Allah.
  • Pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren.
  • Çok feyiz veren.
  • Çok feyiz ve bereket veren.

feyyaz-ı mütea / feyyâz-ı müteâ

  • Çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.

feyyaz-ı müteal / feyyaz-ı müteâl / feyyâz-ı müteâl / فَيَّاضِ مُتَعَالْ

  • Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
  • Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.
  • Çok feyiz ve bereket veren yüce Allah.

feyyaz-ı mutlak / feyyâz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

feyz-aver

  • Feyz getiren. Feyiz veren. (Farsça)
  • Bolluk veren. (Farsça)

feyz-bahş

  • Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan. (Farsça)

feyzaver / feyzâver

  • Feyiz veren, bolluk getiren.

feyzbahş / فيض بخش

  • Verimli, bereketli. (Arapça - Farsça)
  • Feyiz veren. (Arapça - Farsça)

feza-yı şadüman / feza-yı şâdüman

  • Sevinç ve neşe veren bir atmosfer, saha.

fezleke-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren öz, cümle.

fi'l-i muzari / fi'l-i muzâri

  • Gr. şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı gösteren fiil kipi.

fihris

  • (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ)
  • (Çoğulu: Fehâris) Her nesnenin aslı.
  • Kanun.

fihrist / فِهْرِسْتْ

  • İçindekileri gösteren liste.

fihriste / فِهْرِسْتَه

  • Kitabın konularını gösteren liste.
  • İçindekileri gösteren liste.

fiil-i rabbaniye / fiil-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiil ve icraatı.

firak-ı elim / firak-ı elîm

  • Acı veren ayrılık.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluşa eren cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

fonoğraf

  • Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet. (Fransızca)

furkan / furkân / فرقان

  • Kur'ân. (Arapça)
  • İyi ile kötünün ayrıldığı yerleri gösteren. (Arapça)

gafurü'r-rahim / gafûrü'r-rahîm

  • Kullarının günahlarını çok bağışlayan ve kullarına özel rahmet, merhamet ve şefkat gösteren Allah.

gaile

  • Üzüntü veren belalı iş.

gaile-i zaile / gaile-i zâile

  • Sona eren sıkıntı, ardı kesilen elem.

gamgüsar / gamgüsâr

  • Gam ve kederi def eden, teselli veren.

gamm-alud

  • Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren. (Farsça)

gamm-güsar / gamm-güsâr

  • Teselli veren, gam ve kederi defeden dert ortağı. Arkadaş. (Farsça)
  • Teselli veren, hüzün ve kederi defeden. (Farsça)

gamm-nisar

  • Hüzün veren, kederli eden. (Farsça)

gamm-perver

  • Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran. (Farsça)

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.
  • "Gamz"dan. İftiracı, fitne koğucu. Birine iftira ederek zarar veren kimse.

garur

  • Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey.
  • Aldatıcı.
  • Allahı unutturan.

gaşy-aver / gaşy-âver

  • Baygınlık veren, bayıltan. (Farsça)

gayb-bin / gayb-bîn

  • Gaybı gören, görünmeyen âlemden haber veren.
  • Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren. (Farsça)

gaybi-yi asümani / gaybî-yi âsümânî

  • Gaybî ve semâvî bilgileri veren.

gıda-bahş

  • Gıda veren, besleyen.

giti-nüma / gîtî-nüma

  • Dünyayı gösteren, cihanı gösteren. (Farsça)

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gulat / gulât

  • (Tekili: Gali) Dinde, mezhebte çok ileri salâbet gösterenler.
  • Galeyân edenler.
  • Taşkınlık gösteren, azgın. Sapık fırkalardan küfre varanlar.

gülçin / گلچين

  • Gül deren. (Farsça)

gülistan-ı ferah-feza / gülistan-ı ferah-fezâ

  • Ferahlık veren gül bahçesi.

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

guş-dar

  • "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren. (Farsça)

güşa

  • Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan. (Farsça)

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

güzar

  • Geçiş, geçme. (Farsça)
  • Beceren, halleden, yapan. (Farsça)
  • Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar : Zaman geçiren, vakit öldüren. (Farsça)

habib-i rahman / habib-i rahmân

  • Sonsuz merhamet sahibi ve yarattığı bütün varlıklara şefkatle rızıklarını veren Allah'ın en sevdiği kulu olan Hz. Muhammed.

hacalet-aver / hacalet-âver

  • Utandırıcı. Utanç veren. (Farsça)

hacetreva / hâcetreva

  • İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden.

haci / hacî / hâcî / هاجى

  • (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
  • Hicveden, yeren. (Arapça)

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hadd-i istikamet

  • Doğru yolu gösteren sınır.

hadesten taharet / hadesten tahâret

  • Namaza başlamadan önce yerine getirilmesi gereken farzlardan biri. Abdesti olmayan kimsenin abdest alması, cünüb olanın, hayız ve nifas hâli sona eren kadının boy abdesti alması.

hadi / hâdî / هادی / هَاد۪ي

  • Hidayet veren Allah.
  • Hidayet eden, doğru yolu gösteren, mürşit.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.
  • Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
  • Doğru yolu gösteren. (Arapça)
  • Hidâyet yolunu gösteren.
  • Hidâyete eren.

hadika-yı ferahfeza / hadîka-yı ferahfeza

  • İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.

hadisat-ı müthişe / hâdisât-ı müthişe

  • Dehşet veren olaylar.

hadşe-aver

  • Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan. (Farsça)

hadşe-nisar

  • Merak veren, vesvese. (Farsça)

hail

  • Korku ve dehşet veren.

hak-bin / hak-bîn

  • Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan. (Farsça)

hakaiknüma / hakâiknümâ

  • Hakikatları gösteren.

hakem

  • Her şey hakkında küllî ve genel hükmü veren ve her şeyi küllî hükme göre adalet ve denge ile yaratan Allah.

hakem-i zülcelal / hakem-i zülcelâl

  • Herbir şey nasıl olacaksa onun keyfiyeti hakkında genel hükmü veren sonsuz haşmet sahibi Allah.

hakikat ilmi

  • Eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur'ân ilmi.

hakim / hâkim

  • "Hüküm veren, hak ve adalet üzere hükmeden, başkasını müdahale ettirmeden idare eden" mânâsında ilâhî isim.
  • Hakim, yargıç, hüküm veren, hükmeden, hükümran olan, üstün olan.
  • Haklı ve haksızı ayırıp, hak ve adâlet üzere hükmeden, karar veren.

hakim-i hakem-i hakim-i zülcelali ve'l-cemal / hâkim-i hakem-i hakîm-i zülcelâli ve'l-cemâl

  • Herşeyin hâkimi, her varlığın küllî hükmünü veren, her şeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratan, sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi.

haknüma / haknümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren.
  • Hakkı gösteren.

hal-i haşiane / hal-i hâşiâne

  • Huşu içinde, Allah'tan korkmayı ve alçakgönüllülüğü gösteren hal.

halavetbahş

  • Zevk veren, hâlâvet veren. (Farsça)

halık-ı mennan / hâlık-ı mennân

  • Sayısız nimet veren ve ihsanı bol Allah.

halık-ı rahim / hâlık-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve herşeyi yaratan Allah.

halık-ı rahmanü'r-rahim / hâlık-ı rahmânü'r-rahîm

  • Çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren, sonsuz rahmetiyle her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah.

halim-i alihimmet / halîm-i âlihimmet

  • Yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren.

halveti / halvetî

  • Gizliliğe önem veren bir tarikatın mensubu.

hamiyetperver / حَمِيَتْپَرْوَرْ

  • Vatan ve milleti için gayret gösteren.

hamr

  • Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey.
  • Birine bâde içirmek.
  • Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek.
  • Şarab, sarhoşluk veren içki.

hannan / hannân

  • Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
  • Rahmetin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah.

hannas / hannâs / خَنَّاسْ

  • İnsanların kalblerine vesvese veren sinsi şeytan.
  • Sinerek vesvese veren, şeytan.

hararet-bin

  • Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet. (Farsça)

hareke

  • Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi)
  • Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.

haremeyn

  • Hürmete ve saygıya lâyık iki belde. Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverenin ikisine verilen ad. Mekke-i mükerremede Kâbe-i muazzama, Medîne-i münevverede sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek kabr-i şerîfi bulunduğu için her ikisine saygı ve hürmet duyulması gereken yer mânâ

harf

  • Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri.
  • Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret.
  • Vecih, ü

harfi nazar / harfî nazar / حَرْفِي نَظَرْ

  • Başkasını gösteren ma'na ile bakış.

harika / hârika

  • Olağanüstü, hayranlık veren.

harika-nüma / harika-nümâ

  • Harika gösteren.

harikanüma / hârikanümâ

  • Harika gösteren.

harisa / harîsa

  • Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut.
  • Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

haşmet-i rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah'ın idare ve egemenliğinin ihtişamı.

haşmetnüma / haşmetnümâ

  • Haşmet gösteren.

hassa-i farika / hassa-i fârika

  • Farklı kılan özellik, başkalarından farklı olduğunu gösteren nitelik.

haşv-i kabih

  • Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.

hatem-i ehadiyet / hâtem-i ehadiyet

  • Allah'ın herbir varlıkta bir olduğunu gösteren mührü.

hatem-i rahimiyet / hâtem-i rahîmiyet

  • Allah'ın her bir varlığa şefkatini gösteren mühür.

hatem-i rahmaniyet / hâtem-i rahmâniyet

  • Allah'ın bütün varlıklar üzerinde rahmet ve merhametini gösteren mührü.

hatem-i samediyet / hâtem-i samediyet

  • Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olmasını gösteren damga.

hatem-i vahdaniyet / hâtem-i vahdâniyet

  • Allah'ın bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösteren mühür.

hatem-i vahidiyet / hâtem-i vâhidiyet

  • Varlık dünyası üzerinde genel olarak Allah'ın birliğini gösteren mühür.

hatif

  • Gayıptan haber veren cinnî.
  • Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.

hatime-keş

  • Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren. (Farsça)

hatır-güşa

  • Gönle ferahlık veren. İç açan. (Farsça)

hatıra-i sürur

  • Mutluluk veren hatıra.

havale

  • Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama.
  • Görmeyi önleyen duvar gibi perde.
  • Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık.
  • Postadan gelen emanet kâğıdı.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havi / hâvi / hâvî / حاوی

  • İhtiva eden, içine alan, şâmil, içeren.
  • İçeren, ihtiva eden. (Arapça)

havtel

  • Büluğa eren oğlan.
  • Bağırtlak yavrusu.

hayal-i hail / hayal-i hâil

  • Korku ve dehşet veren hayal.

hayat-bahş

  • Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren. (Farsça)

hayatbahş / حيات بخش

  • Hayat veren. (Arapça - Farsça)

hayız

  • Kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hâl, âdet hâli, hayz.

hayret-bahş

  • Hayret veren.
  • Hayret veren, şaşırtan. (Farsça)

hayret-bahşa / hayret-bahşâ

  • Hayret bahşeden, hayret veren.
  • Hayret veren, şaşkınlık veren, hayrete düşüren. (Farsça)

hayret-engiz

  • Hayret veren. Hayret içinde bırakan. (Farsça)

hayret-feza / hayret-fezâ

  • Hayret veren, hayreti artıran. (Farsça)

hayret-nüma / hayret-nümâ

  • Hayret gösteren, hayret veren. (Farsça)

hayretbahşa / hayretbahşâ

  • Hayret veren.

hayretengiz

  • Hayret veren.

hayretnümun / hayretnümûn

  • Hayret veren, şaşırtan.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hazin / hazîn

  • Hüzün veren, acıklı.

hazine-i ilm-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren ilim hazinesi.

hazine-i rabbaniye / hazine-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın hazinesi.

hazır u nazır

  • Her yerde hazır olup, bilen ve gören, yardım eden veya herkese lâyık cezasını veren Allah (C.C.)

hazırcevap

  • Her söze derhal ve düşünmeden münasib cevap veren kimse.

hecagu / hecâgû / هجاگو

  • Hicveden, yeren. (Arapça - Farsça)

heccav / heccâv

  • Hicveden, yeren.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

hevadi / hevadî

  • (Tekili: Hâdî) Rehberler, deliller, kılavuzlar.
  • Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.

hevl-aver / hevl-âver

  • Korkunç, korku getiren, korku veren. (Farsça)

heybet

  • Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakınıp korkulacak hal. Azamet.
  • Hürmetle beraber korku veren hâl.

hidat

  • (Tekili: Hâdî) Hidayeti ve doğru yolu gösterenler.

hidayet güneşi

  • Bütün hak ve hakikatleri güneş gibi ortaya çıkaran, insanlara iman yolunu gösteren Kur'ân.

hidayet serdarı / hidâyet serdarı

  • İman ve Kur'ân hakikatlerini açıklayarak doğru ve hak yolu gösteren komutan.

hidayet-bahş

  • Hidâyet veren.

hidayetbahş / hidâyetbahş

  • Hidayet veren.

hidemat-ı amme / hidemat-ı âmme

  • Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler.

hikemiyyat

  • Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.

hikmet-nüma

  • Hikmet gösteren. (Farsça)

hikmet-resan

  • Hikmete ulaştıran, hikmet veren.

hikmetnüma / hikmetnümâ

  • Hikmet gösteren.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hilal-i hak / hilâl-i hak

  • Doğruyu gösteren hilâl.

hilal-i ramazan / hilâl-i ramazan

  • Ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay.

hılt-ı redi / hılt-ı redî

  • Vücudun hastalanmasına sebebiyet veren madde.
  • Bir şeye karışmış olan şey.

himaye-i rabbaniye

  • Her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın koruma ve himâyesi.

himmetli

  • Ciddî gayret gösteren, çalışan.

hırka

  • Bez parçası. Bezden mâmul elbise.
  • Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.

hiss-i elim / hiss-i elîm

  • Acı veren duygu.

hiss-i heyecan

  • Heyecan veren his.

hiss-i hüzn-ü gamdar

  • Gam veren hüzün hissi.

hitampezir

  • Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren. (Farsça)

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

hizmetgüzar

  • Komisyoncu. (Farsça)
  • Şunun bunun işini görüveren. (Farsça)

homogen

  • Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. (Fransızca)
  • Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir. (Fransızca)

hüccet-i rahmet-i alem / hüccet-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti gösteren kesin ve güçlü delil.

hükema ve ulema-yı zahiri / hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî

  • Zahire ve dış görünüşe göre hüküm veren alimler ve filozoflar.

hükema-i meşaiyyun / hükemâ-i meşaiyyun

  • Aristo felsefesi yolunda olan ve derslerini gezerek veren meşaiyyun filozofları.

huluskar / huluskâr

  • Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. (Farsça)
  • Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren. (Farsça)

humar

  • Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı.
  • Sersemlik.
  • Bir şeyin acısı burnundan gelmesi.

hurdebin / hurdebîn

  • (Hurde-bîn) Mikroskop. Çok küçük, ufak şeyleri, mikropları gösteren âlet.

hurrem

  • Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. (Farsça)

hüsn-aver

  • Güzelliği çoğaltan. Güzellik veren. (Farsça)

huteba-i umumi / huteba-i umumî / hutebâ-i umumî

  • Herkese hitâp edenler, umuma ders verenler.
  • Herkese hitâbeden, umuma ders verenler. (Farsça)

huz ma safa, da'ma keder / huz mâ safâ, da'mâ keder

  • "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.

huzmasafadamakeder / huzmâsafâdâmâkeder

  • Safa vereni al keder vereni bırak.

hüzn-aver

  • Keder veren. Gam veren. Hüzün verici. (Farsça)

hüzn-engiz

  • Hüzün veren. Keder verici. (Farsça)

hüznengiz / hüznengîz / حزن انگيز

  • Hüzün veren, üzen.
  • Hüzün veren. (Arapça - Farsça)

hüznengizane / hüznengizâne

  • Üzüntü veren bir hâlde.

hüzün-engiz

  • Hüzün veren.

huzur-aver

  • Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. (Farsça)

i'dadiye

  • Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus.
  • Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.

i'lamat

  • (Tekili: İ'lam) Bir dâvânın mahkemece nasıl bir hükme bağlandığını gösteren resmî vesikalar.

iaşe-i rabbaniye / iaşe-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın beslemesi, yedirip içirmesi.

ibare

  • Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf.
  • İbretli ders veren söz.

ibraz eden

  • Gösteren.

ibretbahş

  • İbret veren, ibreti iktiza eden. (Farsça)

ibretnüma / ibretnümâ

  • İbret gösteren. İbret veren. (Farsça)
  • İbret gösteren.

ibtida-i dahil / ibtida-i dâhil

  • Tar: Medreselerden orta tahsili verenler.

ibtidai / ibtidaî

  • Başlangıca ait, en önce olarak. İlk, evvelâ.
  • Ham, işlenmemiş.
  • İlk tahsil veren okul. (Daha da evvel bunun yerine "Sıbyan Mektebi" tabiri kullanılırdı.)

icaz-ı i'cazi / îcâz-ı i'câzî

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren vecizliği, özlü söz şeklindeki ifade tarzı.

icmal-i şehri / icmal-i şehrî

  • Aylık gelir ve giderleri, yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltılmış olarak gösteren cetveller.

icmal-i senevi / icmal-i senevî

  • Senelik gelir ve giderleri yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltmış olarak gösteren cetveller.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

iğde

  • Kızılcığa benzer bir meyve ve bu meyveyi veren ağaç ve çiçeği.

iğneli fıçı

  • Mc: Eziyetli ve usandırıcı iş. İnsana eziyet veren ve rahatsız eden yer.

ihbar eden

  • Haber veren.

ihbariyye

  • Haber vermek işi.
  • Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.

ihbarname-i gayb

  • Gayba ait haber içeren yazı.

ihsan eden

  • Bağışlayan, veren.

ihtimamkar / ihtimamkâr

  • İhtimamcı, özen gösteren.

ikram-ı rabbani / ikram-ı rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın bağış ve ihsanı.

ilm-i usul

  • Bir işin nasıl yapılacağının yöntemini gösteren ilim, metodoloji, yöntembilim.

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

iman-ı hayret

  • Hayret veren, hayret ettiren.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

imsakiye

  • Ramazanda imsak vakitlerini gösteren cetvel.

imsakiyye / imsâkiyye / امساكيه

  • Oruca başlama ve oruç açma saatlerini gösteren çizelge. (Arapça)

imtiyaz madalyası

  • 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında sal

in'am eden / in'âm eden

  • Nimeti veren.

in'amperver

  • Nimetlerle bezeyen, çok nimet veren. Tehlikelerden sâlim kılan. (Farsça)

inayet ve lutf-u rabbani / inâyet ve lûtf-u rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın yardım ve lûtfu.

inkılab-ı mes'ud / inkılâb-ı mes'ûd

  • Mutlu