LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ende ifadesini içeren 207 kelime bulundu...

abdal

  • t. Safdil, ahmak, bön.
  • Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
  • Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
  • Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

acizleri / âcizleri

  • Bendeniz, ben. (Arapça - Türkçe)

afiyet / âfiyet

  • Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.
  • Günah işlememek.

ahzab gazvesi / ahzâb gazvesi

  • Hendek gazvesinin diğer adı.

ale-s-sabah

  • Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.

aliz / âlîz

  • Alihten veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. (Farsça)
  • Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir. (Farsça)

ami

  • Senevî, yıllık.
  • Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.

asdag

  • Perâkende olmak.

atele

  • (Çoğulu: Utül) Rende.
  • Kalın ve büyük asâ.
  • Fârisi yayı.
  • Doğurmamış dişi deve.

atle

  • (C. Utül) Rende.
  • Yoğun büyük asâ.
  • Büyük iğne demiri. Farisî yayı.
  • Doğurmamış dişi deve.

ayende / âyende

  • (Çoğulu: Âyendegân) Gelen, geçici. (Farsça)

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayn-ı zahir / ayn-ı zâhir

  • Açıklık içinde, bizzat görünende.

azerşeb

  • Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)

ba'seret

  • Dikkatle teftiş etme.
  • Keşif ve istihrac etme.
  • Perâkende edip dağıtma.
  • İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma.
  • Meydana çıkma.
  • Kirli leke.

babacan

  • Biraz kalender davranışlı, cana yakın.

balgam

  • Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir.
  • Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri.

benadir

  • (Tekili: Bender) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

beylem

  • Rende.
  • Kazma.
  • Açılmamış pamuk kozası.

beyrem

  • (Çoğulu: Beyârim) Marangoz rendesi.
  • Uzun ve sert taş.
  • Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.

beyya'

  • (Bey'. den) Dellal.
  • Alıp satan kimseler.
  • Perâkende olarak satış yapan küçük tüccar.

büdd

  • Uzaklaşma. Birbirinden uzak düşme.
  • Perâkende etmek, dağıtmak. Put, sanem.
  • Firak.
  • Tâkat, kudret.

bürhan-ı limmi / bürhan-ı limmî

  • Kanunlardan hâdiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlâl. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kablî delil. Ateşin dumana delil olması gibi.

çar-erkan-ı cuvani / çar-erkân-ı cuvanî

  • Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.

cedvar

  • Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır.

cem

  • Hükümdar, melik, şah.
  • Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı.
  • İskender'in bir ismi.

cerr

  • Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb.
  • Para almak.
  • Uçurum.
  • Kale hendeği.

cihazat-ı bedeniye

  • Bedendeki organlar.

cürhüm

  • Yemende bir kabile.

da'daa

  • Yakmak. Yıkmak.
  • Hor ve zelil etmek.
  • Perâkende etmek.

dahi

  • Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.

derviş

  • Yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kalender kimse.

dervişane / dervişâne

  • Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette. (Farsça)

ebna / ebnâ

  • (Tekili: İbn) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler.

ecza-yı zaide / ecza-yı zâide

  • Asıl olmayan parçalar; bedendeki tırnak ve saç gibi.

efjul / efjûl

  • Kandırma. (Farsça)
  • Kışkırtma, tahrik etme. (Farsça)
  • Dağınık, perâkende. (Farsça)

enadid

  • Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.

erke

  • Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.

es'elüke

  • Senden isterim (meâlinde).

evliya

  • (Tekili: Veli) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar.

ez-men

  • Benden. (Farsça)

ez-tu

  • Senden.

fağfur

  • Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı.
  • Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.

fakir / fakîr / فقير

  • Yoksul. (Arapça)
  • Bendeniz. (Arapça)
  • Dilenci. (Arapça)
  • Derviş. (Arapça)

fakirhane / fakirhâne / فقيرخانه

  • Bendenizin evi. (Arapça - Farsça)

fenn-i menafi-ül a'za

  • Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim.

firudest

  • Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme. (Farsça)

gafil / gâfil / غَافِلْ

  • Olup bitenden habersiz olan.

gaflet / غَفْلَتْ

  • Olup bitenden habersiz olma.

gan / gân

  • Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân : f. Hizmetçiler, bendeler. (Farsça)

gayb-aşina / gayb-âşinâ

  • Gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan.

gıldırgıç

  • Mücellit ıstılahlarındandır. Kitapların kenarlarını kesmeğe mahsus, rende biçiminde bir âlettir.

gılman-ı hassa

  • Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük v

gürizende

  • (Çoğulu: Gürizendegân) Kaçan, kaçıcı. (Farsça)

habat

  • Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz.
  • Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.

hadise-i bedeniye / hâdise-i bedeniye

  • Bedende var olan bir rahatsızlık.

hakir / hakîr / حقير

  • Değersiz. (Arapça)
  • Küçük. (Arapça)
  • Bendeniz, ben. (Arapça)

halef an-selef

  • Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek / خندق

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
  • Hendek. (Arapça)

hanende-gan / hânende-gân

  • (Tekili: Hânende) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar. (Farsça)

hanende-gi / hânende-gî

  • Şarkıcılık, hânendelik. (Farsça)

hendesi / hendesî

  • Muntazam şekli ile alâkalı ve hendeseye dâir. Geometrik şekle dâir.
  • Geometri ile alâkalı ve müteallik.

hipotenüs

  • Mat: Bir dik üçgende dik açının karşısında bulunan kenar. (Diğer kenarların her birerlerinden büyük, toplamlarından küçüktür.) (Fransızca)

hırvani / hırvanî

  • Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.

hiss

  • Duymak. Farkına varmak. Duygu.
  • Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek.
  • Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.

horst

  • Alm. Jeo: Bir çukur veya hendeğin, tersine, faylar arasında yükselmiş kesimi.

hoşayende

  • (Çoğulu: Hoşâyendegân) Hoşa giden, hoşlanılan, beğenilen. (Farsça)

hüseyin

  • Küçük güzel.
  • (Hi: 6-61) Hazret-i Ali Radıyallahü Anhu'nun oğlu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sevgili torunudur. Peygamberimiz (A.S.M.) "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allah Hüseyini seveni sever." buyurmuştur. Kerbelâda şehid oldu (R.A.)

ibtikar

  • Sabahleyin erkenden kalkma.

ıdin

  • Dağılmış, perâkende olmuş.

ifrazat

  • Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.

ihdar-ı dem

  • Huk: Maktulün (öldürülmüş olan kimsenin) diyetini katilden (öldürenden) aldırmamak.

ihram

  • Hac ve umre için giyilen, yün, pamuk ve ketenden yapılan dikişsiz elbise.

ihsasiyye

  • Tecrübeden ve hissedilenden gayrısını kabul etmeyen. Hissiyyun ve maddiyyun fırkasından olanlar. İmansızlık. Dinsizlik.

ihtiyat hazinesi

  • Tar: Savaş ve diğer fevkalâde masraflara karşılık olmak üzere sarayda biriktirilen paralar. Gelirleri havass-ı hümayun hâsılatı, ganimetlerin beşte biri ve başka hükümdarlardan gelen hediyelerdi. Buna "iç hazine" veya "enderun hazinesi" de denilirdi.

infirad eden

  • Benzeri bulunmayan, özellikleriyle tek ve ender olan.

inkıdad

  • Yıkılma.
  • Perakende olup dağılma.
  • Kuş havadan süzülüp inme.

insan

  • Rûh ve bedenden meydana gelen akıl sâhibi varlık.

inşitat

  • Dağılmak. Dağınık olmak. Perakende olmak.

iskender

  • (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır.

istisal

  • (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak.
  • Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.

kalenderane / kalenderâne

  • Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

kalenderi / kalenderî

  • Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. (Farsça)
  • Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler. (Farsça)

karh

  • Yaralama.
  • Hasta olmak.
  • Bedende çıkan yara.
  • Su olmayan yerde kuyu kazmak.
  • Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.

karperdaz / kârperdaz

  • İş düzenliyen. (Farsça)
  • Konsolos, şehbender. (Farsça)

kasime / kasîme

  • (Çoğulu: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.

kaylule / kaylûle

  • Kuşluk vaktinden öğlenden biraz sonraya kadarki zaman dilimidir ki bu zaman diliminde uyumak sünnettir.

kelbiyyun

  • Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.

kende

  • Hendek, çukur. (Farsça)
  • Biçilmiş, kesilmiş. (Farsça)
  • Kokmuş, ağır kokulu. (Farsça)

keşende

  • "Çeken, çekici" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) (Farsça)
  • Dayanan, tahammül eden, mütehammil. (Farsça)

keşih

  • (Çoğulu: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak.
  • Böğür.
  • Cânip, taraf.

kıdad

  • Perâkende olup dağılmak.

kis

  • (Çoğulu: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi.
  • Rahimde döl yatağı.
  • Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar.

küffe

  • (Çoğulu: Küfât) Kaftan nigendesi, kaftan zencifi.

küştere

  • Uzun dülger rendesi. (Farsça)

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lian / liân

  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

ma'deni / ma'denî

  • Madenden yapılmış.
  • Madenle alâkalı.

ma'deniyat

  • Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.

maktaa

  • Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

manken

  • Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli. (Fransızca)

memluk

  • Köle. Kul. Esir. Bende. Hizmetkâr.
  • Birinin malı olan.

menend

  • (Mânende-Mânend) Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih. (Farsça)

mevt

  • Ölüm; rûhun bedenden ayrılması.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

minhat

  • (Çoğulu: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet.

mıtri / mıtrî

  • Cendereci.

mühendis

  • (Çoğulu: Mühendisûn) Hendese bilen. Geometri bilen ve tatbik eden.
  • Hendeseci, geometrici.

mühendisin / mühendisîn

  • (Tekili: Mühendis) Mühendisler. Hendese ilmini bilen kimseler.

mürg-i tarab

  • Şarkı söyliyen. Hânende, okuyucu.
  • Güvercin.
  • Bülbül.

mutasaddı'

  • Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.

müteşa'ib

  • Budaklanmış ve perâkende olmuş. Dağılmış.

mütesaddı'

  • Dağılan, parekende olan, parça parça olan.
  • Yarılıp çatlayan.

mutrib

  • (Tarab. dan) Çalgıcı, çalgı çalan. Şarkıcı, şarkı söyliyen. Hânende.

na-yab

  • Bulunmaz. (Farsça)
  • Benzeri olmaz. Nâdir. Ender. (Farsça)

nadide / nâdide

  • Ender bulunan, görülmedik.

nadir / nâdir

  • Ender bulunur.

nadire / nâdire

  • Ender bulunan, benzersiz olan.

nadire-i cihan / nâdire-i cihan

  • Dünyada ender bulunan, benzersiz.

nadiren / nâdiren

  • Ender olarak.

nesteinu

  • "Biz senden yardım, inayet dileriz, istiane ederiz" meâlinde duâ.

nevager

  • Okuyucu, hânende. (Farsça)

nevend

  • (Nevende) Postacı. Atlı postacı. (Farsça)
  • Hızlı giden at. (Farsça)

nihayet-i itminan

  • Kendini son derece güvende hissetme.

nuşende

  • (Çoğulu: Nuşendegân) İçki içen kimse. (Farsça)

ölüm

  • Rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesi, rûhun bedenden ayrılması, mevt.

paskal

  • Hristiyanlıkta dindarlığı ile beraber fizik, edebiyat, hesap, hendese ve felsefede (Milâdi 17. asırda) büyük bir âlim olarak tanınmıştır. (Fransızca)

payende

  • (Çoğulu: Payendegân) Payanda, destek, dayak. (Farsça)
  • Duran, sürekli. (Farsça)

perdeseray / perdeserây

  • Küçük çadır. (Farsça)
  • Şarkı söyleyen, şarkıcı, hânende. Çalgıcı, saz çalan. (Farsça)

perestiş

  • Pek çok sevmek. Bendelik etmek. İbâdet etmek. (Farsça)

pota

  • Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. (Farsça)

remak

  • Bedende ruhun bakiyyesi.
  • Koyun sürüsü.

rendeçlenme

  • Rendelenme, düzeltilme.

rendelemek

  • Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak.

rendide

  • Rendelenmiş, ufalanmış. (Farsça)

revendegan / revendegân

  • (Tekili: Revende) Yürüyenler, gidenler. (Farsça)

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)
  • Aldırışsız, kalender.

rindan / rindân

  • Kalenderlik. (Farsça)
  • Rindler. (Farsça)

rindi / rindî

  • Kalenderlik, rindlik, aldırışsızlık. (Farsça)

riyazi

  • Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair.

riyaziyat

  • Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri.

rukba

  • Muntazır olmak, beklemek.
  • Bir kimseye, "Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun" demek.

rusuh

  • İlim ve fende incelik ve derinliğe sahip olma.

sa'saa

  • Perakende etmek, dağıtmak.

şa'va'

  • Perâkende, dağınık.
  • Dağıtmak.

saalik

  • Dilenciler.
  • Serseriler.
  • Kalenderler.
  • Dervişler.

şaka'

  • Tulu etmek, doğmak.
  • Çıkmak, huruç etmek.
  • Dağıtıp perâkende etmek.

saky

  • Sulamak. Su içirmek.
  • Bedende su toplamak.

sand

  • Bendetmek, bağlamak.

sav'

  • Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.

savtal

  • Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.

şaz

  • Kural dışı, kurala uymayan, genel düzenden ayrılmış olan.

sazende

  • (Çoğulu: Sâzendegân) Çalgıcı. (Farsça)
  • Düzenleyici, yapıcı. (Farsça)

selamün aleyküm / selâmün aleyküm

  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez, selâmettesin. Dünyâda ve âhirette selâmette ol, sıhhat ve âfiyet üzerinize olsun." mânâsına söylenen söz.

şemel

  • Perâkendelik, dağınıklık.
  • Toplanmak, cem'olmak.
  • Az nesne.

şeml

  • Az şey. Perâkendelik.
  • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
  • Topluluk, cemaat, insan yığını.

şemtit

  • Perakende, dağınık, müteferrik.

şenn

  • (Çoğulu: Şinân) Eski kırba.
  • Araptan bir kabile.
  • Dağılıp perâkende olmak.

ser-efgende

  • (Çoğulu: Serefgendegân) Başını eğen. (Farsça)

serayende

  • (Çoğulu: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.

şetat

  • Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.

şette

  • Perâkende olmak, dağılmak.

sibak-ul kelam / sibak-ul kelâm

  • Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ.

sikaf

  • Rende.
  • Süngü ağacını düzeltecek ağaç.

şikiba

  • (Şikibende) Sabırlı.

sil'a

  • Bedende olan ur.
  • Ticaret malı.
  • Sülük.

süheyl

  • Kolay, uygun ve yumuşak.
  • Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)

şünan

  • Perâkende, dağılmış.

şüzzaz

  • Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış.
  • Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

taktir / taktîr

  • Nafakada (yeme-içme, giyme ve meskende) ihtiyaçlarından kısıp, çok mal ve para biriktirmek.

tasa'su'

  • Deprenmek, hareket etmek.
  • Perakende olmak, dağılmak.

tasavvu'

  • Ayrılmak, perâkende olmak.

tasdi'

  • Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak.
  • Yarmak.
  • Perâkende etmek, dağıtmak.

tebeddüd

  • Perâkende olmak, dağılmak.

tefennün

  • Fen öğrenmek.
  • Çok şeyler bilmek.
  • Türlü türlü olmak.
  • Bir fende maharet sahibi olmak.

teheyyüz

  • Perâkende olmak, dağılmak.

tekbil

  • Bendetmek.

telkin

  • (Çoğulu: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce.
  • Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak.
  • Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz. (Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (L

temzik

  • (Çoğulu: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek.

tenasuh

  • Bir ruhun bedenden bedene geçmesi, reankarnasyon.

tenasüh / tenâsüh / تَنَاسُخ

  • İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları.
  • Miras sahibinin ölümü ile malının vârisine geçmesi.
  • Ruhun bedenden bedene geçmesi, sapık bir inanç.
  • Ruhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi.

terennüh

  • (Çoğulu: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sendeliyerek yürüme.

terfend

  • (Terfende) Turfanda. Mevsiminden önce yetiştirilmiş meyve veya sebze. (Farsça)

tertib-i eşya

  • Eşyanın belli bir düzende meydana gelmesi.

teşa'ub

  • Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma.
  • Bozuk bir şeyin düzelmesi.
  • Iraklaşmak.

tesavük

  • Yürek zayıflığından eğilip sendelemek.

teşbit

  • Dağıtmak, perâkende etmek.

teşe'ub

  • Budaklanmak.
  • Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak.

teva / tevâ

  • Havâlenin bozulma sebebi. Havâleyi kabûl edendeki alacağın telef yâni yok olması.

ubudiyyet

  • Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.

uhdud / uhdûd

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.
  • Hendek, yarık.

uhdut

  • Çukur, hendek.

uhkuk

  • Yarık, hendek.

ur

  • Önünde hendek olan istihkâm. Yüksek ve müstahkem yer, toprak tabya. Burç.

vakıa muhalif / vâkıa muhalif

  • Uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren.

vers

  • Yemende yetişen güzel kokulu sarı bir ot.

virat

  • Zekât vermek korkusundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya perâkende koyunlarını bir yere toplamak.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yekdest

  • Bir elli, tek elli. (Farsça)
  • Bir çeşit, bir cins. (Farsça)
  • Eskiden yapılmış bir çeşit rende. (Farsça)

yevmü'l-hendek

  • Hendek Savaşı günü.

za'r

  • Bedende kılın az olması.

zendeka

  • Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir. Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve dehrin bekasına kail olan kimsedir.)

zerrat-ı alem / zerrât-ı âlem

  • Evrendeki zerreler.

zerrat-ı bedeniye / zerrât-ı bedeniye

  • Bedendeki zerreler.

zındık

  • (Bak: Zendeka)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın