LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Elli ifadesini içeren 1496 kelime bulundu...

a'raz / a'râz

  • Varlıkta kalabilmesi için başka bir şeye muhtâc olan hâssalar (özellikler), sıfatlar. Araz'ın çokluk şeklidir.

a'yen

  • Büyük ve iri gözlü.
  • Bakılan yer.
  • Çok açık, pek belli, bâriz.

ab

  • Su. (Farsça)
  • Mc : Yağmur. (Farsça)
  • Letâfet, güzellik. (Farsça)
  • İtibar. (Farsça)
  • Irz, nâmus. (Farsça)
  • Vakar. (Farsça)
  • Cilâ. (Farsça)
  • Keskinlik. (Farsça)

ab-endam

  • Güzellik. Güzel endam. (Farsça)

abkari / abkarî

  • Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil.
  • Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan.
  • Çok güzellik.
  • Bir nevi döşek.

acaib-i masnuat

  • Şaşırtıcı güzellikte olan san'at eserleri.

acaib-i mucizat / acâib-i mûcizât

  • Mucizeyle yaratılan mahluklardaki şaşırtıcı özellikler.

acube-i hilkat-i rabbaniye / acube-i hilkat-i rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın yarattığı varlıklardaki şaşkınlık veren özellikler.

adem-i niyet

  • Bir işi belli bir niyet olmaksızın yapma.

adet görme / âdet görme

  • Aybaşı hâli. Kadınlardan ve ergenlik, evlenme çağına gelmiş olan kızlardan her ay belli günlerde kan gelmesi hâli.

afak-ı kemalat / âfâk-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin ufukları.

afitabi / afitâbî

  • Güneşe âit.
  • Güzelliğe dâir.

ağleb / اغلب

  • Çoğunlukla, genellikle, sık sık. (Arapça)

ağleben

  • Çoğunlukla, genellikle.
  • Ekseriyetle, genellikle.

ahen-dest

  • Demir elli, eli demir gibi olan. (Farsça)

ahmas

  • (Çoğulu: Ehâmis) İnce belli.
  • Ayak altında yere değmeyen yer.

ahseniyet

  • Güzellik.

akademi

  • yun. Yüksek mekteb.
  • Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
  • Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
  • Çıplak modelden yapılan insan resmi.
  • Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetl

aksam-ı tecelliyat / aksâm-ı tecelliyât

  • Tecellilerin, yansımaların kısımları, çeşitleri.

ala-yı illiyyin-i kemalat / âlâ-yı illiyyîn-i kemâlât

  • Mükemmelliğin en yüce derecesi.

alamet / alâmet

  • Bellik, belirti.

alamet-i farika / alâmet-i farika

  • Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.

alamet-i gurur / alâmet-i gurur

  • Gurur ve kibiri belli eden alâmet.

ale'l-ekser

  • Çoğunlukla, genellikle.

ale'l-husus / ale'l-husûs

  • Hususiyetle, özellikle.

alelhusus / alelhusûs / على الخصوص

  • Özellikle, en çok.
  • Özellikle. (Arapça)

alelıtlak / alelıtlâk / على الاطلاق

  • Genellikle. (Arapça)
  • Rastgele. (Arapça)

alelumum / alelumûm / على العموم

  • Genellikle, bütünüyle.
  • Genellikle.
  • Genellikle, genelde, genel olarak. (Arapça)

alelusul

  • Usûl üzere; belli bir usûl ve metoda uyggun olarak.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen, kâinatın iç yüzü.

alettahkik

  • (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

alim-i rahim / alîm-i rahîm

  • Herşeyi hakkıyla bilen ve rahmetinin çok özel tecellîleri olan sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.

allah-ı zülkemal / allah-ı zülkemâl

  • Sonsuz mükemmellik sahibi olan Allah.

allahü zü'l-celal ve'l-kemal / allahü zü'l-celâl ve'l-kemâl

  • Sonsuz büyüklük, haşmet ve mükemmellik sahibi olan yüce Allah.

allahü zülcelal ve'l-kemal / allahü zülcelâl ve'l-kemâl

  • Sınırsız haşmet ve mükemmellik sahibi olan Allah.

ame

  • Tereddüt.
  • Tenbellik.

amil / âmil

  • Yapan. İşleyen.
  • Sebep.
  • Vergi tahsiline memur kimse.
  • Mütevelli.
  • Vâli.
  • Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).

amnezi

  • Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

an'aneli sened

  • Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened.

antropoloji

  • yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, düny

araz

  • Belirti, sonradan meydana gelen özellik.

arş

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk
  • Taht, yüce makam; Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.
  • Taht.
  • Dokuzuncu gök.
  • Çardak.
  • Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
  • İlâhî kudret ve saltanatın tecelli yeri.

arş ve kürs

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği iki yer.

arş-ı ala / arş-ı âlâ

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yüce yer.

arş-ı azam / arş-ı âzam

  • Allah'ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği makam.

arş-ı azamet

  • Allah'ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer.

arş-ı azim / arş-ı azîm

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş-ı azim-i muhit / arş-ı azîm-i muhit

  • Cenab-ı Allah'ın her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş-ı ehadiyet

  • Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.

arş-ı hayat ve ihya

  • Hayatın ve hayat verip diriltmenin tecellî ettiği yer, makam.

arş-ı hüda / arş-ı hüdâ

  • Allah'ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği makam.

arş-ı ilahi / arş-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (kâinatın egemenlik ve yönetim merkezi).

arş-ı kemalat / arş-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin, faziletlerin arşı, zirvesi.

arş-ı rahmet

  • Rahmet ve merhametin tecellî ettiği yer, makam.

arş-ı rububiyet

  • Allah'ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arşi / arşî

  • Arştan gelen; Cenab-ı Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yerden gelen.

arz-ı cemal / arz-ı cemâl

  • Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir. (Farsça)

arz-ı didar / arz-ı dîdâr

  • Kendini gösterme, güzelliğini gösterme.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

asar-ı kemal / âsâr-ı kemâl

  • Mükemmellik eserleri.

asar-ı kemalatı / âsâr-ı kemâlâtı

  • Mükemmelliklerinin eserleri.

aşikar / aşikâr / âşikâr / آشكار

  • Belli, meydanda, açık. Bedihi. (Farsça)
  • Açık, belli, meydanda.
  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)
  • Âşikâr etmek: Ortaya çıkarmak, belli etmek. (Farsça)
  • Âşikâr olmak: Ortaya çıkmak, belli olmak. (Farsça)

aşikare / âşikâre / آشكاره

  • Belli ederek, açıkça.
  • Açık, belli. (Farsça)

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Gerçek sevgiliye değil, geçici ve sınırlı bir güzelliğe karşı duyulan sevgi.

aşkar / âşkâr / آشكار

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

aşkara / âşkârâ / آشكارا

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

atalet / atâlet / عطالت

  • (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
  • Tembellik, hareketsizlik.
  • Hareketsizlik, tembellik.
  • İşsizlik, tembellik, durgunluk.
  • Durgunluk. (Arapça)
  • Tembellik. (Arapça)

atalet-i mutlak / atâlet-i mutlak

  • Mutlak tembellik, işsizlik.

ateme

  • Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti.
  • İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik.
  • Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.

ayan / ayân / عيان

  • (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.
  • Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
  • Aşikâr, belli.
  • Belli, açık seçik.
  • Açık, belli, aşikâr. (Arapça)

ayan beyan / ayân beyân

  • Besbelli, apaçık.

ayanen / ayânen

  • Açıkça, besbelli.

ayat-ı kemal / âyât-ı kemâl

  • Mükemmelliğin delilleri.

ayatü'n-nur / âyâtü'n-nur

  • Nur âyetleri; Cenâb-ı Hakkın Nûr isminin tecellileri ve mü'minlerin durumlarından bahseden Nur Sûresinin 35, 36, 37 ve 38. âyetleri.

ayet / âyet

  • Kurândaki her bir cümle, delil, bellik.

ayine

  • Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) (Farsça)
  • Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.(Farsça)

ayine-i ahmediye / âyine-i ahmediye

  • Hz Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın bütün güzelliklerini yansıtan bir ayna olması.

ayine-i cemal / âyine-i cemâl

  • Güzelliği yansıtan ayna.

ayine-i cemal-i zat-ı ehadiye / âyine-i cemâl-i zât-ı ehadiye

  • Herbir varlıkta birliğiyle tecellî eden zâtın güzelliğini gösteren ayna.

ayine-i ehadiyet

  • Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.

ayine-i ervah

  • Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.

ayine-i kemalat / âyine-i kemâlât

  • Mükemmellikler aynası.

ayine-i müştak / âyine-i müştâk

  • Allah'ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan.

ayine-i samed / âyine-i samed

  • Samed aynası; Kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın tecellî ettiği ayna.

ayine-i samediyet / âyine-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın tecellîlerini gösteren ayna.

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

ayn-ı ehadiyet

  • Ehadiyetin, birliğin ta kendisi, Allah'ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi.

ayn-ı kemal / ayn-ı kemâl

  • Olgunluğun, mükemmelliğin ta kendisi.

azamet-i kemal / azamet-i kemâl / عَظَمَتِ كَمَالْ

  • Kusursuzluk ve mükemmelliğin büyüklüğü.
  • Mükemmelliğin büyüklüğü.

azhar

  • En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen.
  • Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.

azin / âzîn

  • Kaide, kanun. (Farsça)
  • Süs, zinet, güzellik. (Farsça)
  • Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık. (Farsça)

azze cemalühü / azze cemâlühü

  • Allah'ın sonsuz cemâli, güzelliği herşeyi kuşatmıştır.

bad-herze

  • Büyü, sihirbazlık. (Farsça)
  • Letâfet, güzellik. (Farsça)

bad-ı tecelli / bâd-ı tecelli / bâd-ı tecellî

  • Tecelli rüzgârı.
  • Kader.
  • Tecellî rüzgârı.

baha / bahâ

  • Güzellik. Zariflik.
  • Zinet.
  • İzzet.
  • Bir şeye alışıp ünsiyet etmek.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

bahir / bâhir

  • Belli, açık.
  • Yalancı, ahmak.
  • Ekin sulayıcı, sulayan.
  • Belli, açık.
  • Işıklı, parlak, güzel.

bahire / bâhire

  • Belli ve açık olan.

bahusus / bâhusus / باخصوص / بَاخُصُوصْ / bâhusûs

  • Özellikle.
  • Bilhassa, özellikle.
  • Hele hele, özellikle. (Farsça - Arapça)
  • Özellikle.
  • Özellikle.

baki-i zülkemal / bâkî-i zülkemâl

  • Sınırsız mükemmellik sahibi ve varlığı devamlı ve kalıcı olan Allah.

bam

  • Dam.
  • Çatı.
  • Kubbe.
  • Kemer
  • Sakf.
  • Sabah vakti.
  • Telli sazlarda en kalın tel.

bani-i zülcemal / bâni-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi, herşeyin yapıcısı olan Allah.

bari / bârî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yaradan, yoktan var eden. Yarattıklarını farklı şekiller ve özelliklerle birbirinden ayıran.

barigah-ı ehadiyet / bârigâh-ı ehadiyet

  • Herbir vaklıkta isim ve sıfatlarıyla tecellî eden Allah'ın huzuru; İlâhî dergâh.

barigah-ı ehadiyyet / bârigâh-ı ehadiyyet

  • Birliği herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî eden Allah'ın yüce katı.

barigah-ı kibriya / bârigâh-ı kibriyâ

  • Cenâb-ı Hakkın sonsuz büyüklüğünün tecellî ettiği yüceler yücesi makam.

bariz / bâriz / بَارِزْ

  • Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
  • Açık, göz önünde, besbelli.
  • Açık, belli, âşikâr, zâhir.
  • Belli.

basın

  • Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.

bast

  • Genişlemek, açmak, yaymak.
  • Bir şeye el uzatmak.
  • Sevindirmek.
  • Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak.
  • Özür kabul etmek.
  • Kaplamak.
  • Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"
  • Yayma, açma.
  • Özellikle hurufilikte cezbe ve tefekkür içinde kendinden geçmeyi ifade eder.

bataet

  • Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.

batarya

  • İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı.
  • Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.

batın / bâtın

  • Bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah.

bayin / bâyin

  • Aralayıcı, ayıran, ayırıcı özellik.

beda'-beda'at / bedâ'-beda'at

  • Güzellik, yenilik, bediilik.

bedaat / bedâat

  • Benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik.
  • Güzellik, yenilik, özgünlük.

bedaat-i harika / bedâat-i harika

  • Harika, olağanüstü güzellik.

bedahet / bedâhet

  • Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr.
  • Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme.
  • Atın yürümesi.
  • Her şeyin evveli, öncesi.
  • Açıklık, bellilik.
  • Ansızın ortaya çıkma.

bedayi / bedâyi / bedâyî

  • Eşi benzeri olmayan güzellikler.
  • Görülmedik güzellikte şeyler.

bedayi'

  • Harika özellikler.

bedel-i nakdi / bedel-i nakdî

  • Eskiden fiili askerlik hizmeti yerine belli bir miktarda para verilmesi usülü idi.

bedeviyet-i sırf

  • Bütün yönleriyle bedevîlik ve köylülük, medenî olmama özelliği.

bedi'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün

bedi-ül beyan

  • İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.

bedia / bedîa

  • Eşsiz, benzersiz güzellik, beğenilen ve çok takdir edilen güzel şey.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihi / bedihî

  • Aşikâr, belli ve açık olma.
  • Ansızın zuhur eden.
  • Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.

bedii / bedîî

  • Eşsiz güzellikte olan.

bediiyat / bedîiyat

  • Güzelliklerle dolu olan.

bediiyyat / bediiyyât

  • Eşsiz güzellikler.

bediü'l-beyan / bedîü'l-beyan

  • İfade ve beyanda eşsiz güzellik sahibi.

bediülbeyan

  • Beyanındaki görülmedik güzellik.

bediülcemal / bedîülcemâl

  • Eşsiz güzellik.

bediüzzaman

  • Zamanın, çağın eşsiz güzelliği.

beha-baha

  • Güzellik, süs, pırıltı.
  • Kıymet, değer, bedel.

behacet

  • Güzellik. Güzel yüzlü olma.

behc

  • Her zaman neşeli olma. Birisini şâd ve mesrur etme, sevindirme.
  • Güzellik, hüsn.

behcet

  • Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
  • Güleryüzlülük, şenlik, güzellik.

behçet

  • Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.

behcet / بهجت

  • Sevinç. (Arapça)
  • Güzellik. (Arapça)

behreme

  • Saç ve sakalın kınayla boyanması.
  • Çiçeğin göz alıcı ve câzib olan güzellik ve parlaklığı.
  • Hindlilerin ibadeti.

beht

  • Yalan söylemek.
  • Ansızın bir şeyi almak.
  • Tenbellik galebe etmek.
  • Şaşkınlık. Hayranlık.

beka-i vücud / bekâ-i vücud

  • Varlık özelliğinin sürekli olması.

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

belagat-ı i'caz ve icaz / belâgat-ı i'câz ve îcâz

  • Bir mânâyı az sözle ve başkasının yapmaktan aciz kalacağı mükemmellikte, tam yerinde ifade etme san'atı.

benş

  • Tenbellik. İhmâl.

beraat / berâat

  • Temizlik, arılık.
  • Olgunluk, güzellik.
  • Güzellik, parlaklık, üstünlük.

berahin-i vahdaniyet / berâhin-i vahdâniyet

  • Allah'ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellisinin delilleri.

beria

  • Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan.

berk

  • Şimşek çakması. Parlama.
  • Yıldırım.
  • Zinetlenme, süslenme.
  • Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet.
  • Ahmak olmak.

berk-i hüsn

  • Güzelliğin parıltısı.

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

berzah-ı esma / berzah-ı esmâ

  • Allah'ın güzel isimlerinin tecellîsindeki ara bölgeler, isimler arasındaki mânâlar.

beşare

  • (Çoğulu: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.

beşenc

  • Yüz güzelliği, parlaklığı. (Farsça)

beşeriyyet

  • İnsanlık.
  • İnsanın yaratılış özellikleri.

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

betalet / betâlet

  • Tembellik, işsizlik.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

bevahen

  • Belli olarak, âşikar.

beyyin

  • Belli, açık, âşikar.

beyyinat / beyyinât

  • Açık, belli şeyler.

bezim

  • Kuvvetli, güçlü kişi.
  • Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi.

bil'ayan

  • Belli, açık bir şekilde.

bil-hassa

  • Hususi olarak, mahsus, özellikle.

bilbedahe

  • Açıktan. Aşikâr olarak. Meydanda olarak. Besbelli.

bilhasa

  • Özellikle.

bilhassa / bilhâssa / بالخاصه / بِالْخَاصَّه

  • Özellikle.
  • Özellikle.
  • Özellikle, hele hele. (Arapça)
  • Özellikle.

bina-yı mechul

  • Fiilde fâilin, öznenin meçhul olması hâli. Meselâ: "Yazmak" fiilinin binâ-yı meçhulü olan "yazıldı" kelimesinde olduğu gibi. Fiilde fâilin belli olması hâlinde de "binâ-yı malûm" denir. "Nuri yazdı" gibi.

birr

  • İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat.
  • Dininde ibadetinde kuvvetli olan.
  • Bağışta bulunma.

bono

  • İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.

borsa

  • (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.

bostan-ı huda / bostan-ı hudâ

  • Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. "Vahidiyet mertebesi" diye de söylenmiştir. (Farsça)

bostan-ı kemalat / bostan-ı kemâlât

  • Olgunluklar bostanı, mükemmellikler bahçesi; yani mükemmelliklerin yetişip olgunlaşmasına vesile olan ortam.

buhari / buharî

  • (Hi: 194-256) Buhâralı. 600 bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en mu'teber ve en sahih Sahih-i Buharî ismi ile anılan hadis kitabının müellifi.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burc

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

burç

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

cami / camî

  • (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.

cami-ül huruf

  • Kitap te'lif eden, müellif, yazar.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

camiiyet-i tamme / câmiiyet-i tâmme

  • İnsanın İlâhî ilimlerin tecellîlerini mükemmel bir şekilde mahiyetinde toplanması.

camiü'l-esma ve'l-kur'an / câmiü'l-esmâ ve'l-kur'ân

  • Allah'ın isimlerini ve Kur'ân'ın özelliklerini üzerinde toplayan.

cani sıfat / câni sıfat

  • Çok kötü ve zararlı özellik.

cazibe-i faniye / câzibe-i fâniye

  • Geçici güzellik, fânî güzellik.

cazibe-i mutlaka / câzibe-i mutlaka

  • Mutlak çekici kuvvet.
  • Yegane çekici kuvvet.
  • Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

cazibe-i umumiye-i kainat / cazibe-i umumiye-i kâinat

  • Kainatın her yerinde olan genel çekim özelliği.

cehre

  • Açıkta ve belli olan şeyler.
  • Pamuk ve ipek sarılan masura.

celal

  • (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
  • İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idr

celali / celâlî

  • Allah'ın büyüklük ve azametinin tecellîsine ait.

celi / celî

  • Aşikar, belli, parlak, açık.
  • Belli, açık.

celil-i cemil / celîl-i cemîl

  • Sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah.

celil-i zülcemal / celîl-i zülcemâl

  • Sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan Allah.

cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

  • Manevî âlemlerde en yüksek seviyeler olan kutupluk, gavslık ve ferdiyet özelliklerini üzerinde toplama; bu makamlara sahip olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî hazretleri.

cem-ul cevami'

  • Eski medreselerde okutulan Dört Hak Mezhebin fıkıh usûlünü içine alan, Usûl-i Fıkh'ın en son kitabı. Müellifi Şâfiî âlimlerinden İbn-üs Sübkî'dir.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cemal / cemâl / جمال / جَمَالْ

  • Yüz güzelliği. Fertteki güzellik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi.
  • Hak ile söylenen doğru söz.
  • Hüsün.
  • Güzellik.
  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.
  • Allah'ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi.
  • Yüz güzelliği.
  • Güzellik.
  • Yüz güzelliği. (Arapça)
  • Güzellik.

cemal sahibi / cemâl sahibi

  • Sonsuz derecede güzellik sahibi, Allah.

cemal ve kemal sahibi / cemâl ve kemâl sahibi

  • Sonsuz güzellik ve kemâl sahibi olan Allah.

cemal ve kemal-i manevi / cemâl ve kemâl-i mânevî

  • Mânevî güzellik ve mükemmellik.

cemal ve kemal-i zati / cemâl ve kemâl-i zâtî

  • Zâtında bulunan güzellik ve mükemmellik.

cemal-i adalet / cemâl-i adalet

  • Adalet güzelliği.

cemal-i ba-kemal-i rabbaniye / cemâl-i bâ-kemâl-i rabbaniye

  • Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan Allah'ın mükemmel güzelliği.

cemal-i baki / cemâl-i bâkî

  • Kalıcı ve devamlı güzellik.

cemal-i bi-misal / cemal-i bî-misal

  • Misâli, benzeri olmayan güzellik.

cemal-i bimisal / cemâl-i bîmisâl

  • Benzersiz güzellik.

cemal-i esma / cemâl-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin güzelliği.

cemal-i ezeli / cemâl-i ezelî

  • Ezelî ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah.

cemal-i hak / cemâl-i hak

  • Allah'ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.

cemal-i hazin / cemâl-i hazîn

  • Şirin güzellik.

cemal-i i'caz / cemâl-i i'câz

  • Mu'cizenin güzelliği.

cemal-i islam / cemâl-i islâm

  • İslâmın güzelliği.

cemal-i kemal / cemâl-i kemâl / جَمَالِ كَمَالْ

  • Mükemmellikteki güzellik.
  • Mükemmelliğin güzelliği.

cemal-i kudsi / cemâl-i kudsî

  • Cenâb-ı Allah'ın her türlü kusur ve eksiklikten münezzeh güzelliği.

cemal-i layezali / cemâl-i lâyezâlî

  • Son bulmayan güzellik.

cemal-i manevi / cemâl-i mânevî

  • Mânevî güzellik.

cemal-i masnuat / cemâl-i masnuat

  • Allah'ın yaratıklarındaki sanatkârane, mükemmel, kusursuz güzellikler.

cemal-i mücella / cemâl-i mücellâ

  • Parlak ve ışıltılı güzellik.

cemal-i mücerred / cemâl-i mücerred

  • Cismânî olmayan, yalın, soyut güzellik.

cemal-i mukaddes / cemâl-i mukaddes

  • Kutsal ve kusursuz güzellik.

cemal-i münezzeh / cemâl-i münezzeh

  • Kusur ve çirkinlikten uzak güzellik.

cemal-i mutlak / cemâl-i mutlak / جَمَالِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız güzellik.
  • Nihâyetsiz güzellik.

cemal-i nakş / cemâl-i nakş

  • Nakşın güzelliği.

cemal-i rahimiyet / cemâl-i rahîmiyet

  • Allah'ın sonsuz merhamet ediciliğindeki benzersiz güzellik.

cemal-i rahmet / cemâl-i rahmet / جَمَالِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin güzelliği.
  • Rahmetin güzelliği.

cemal-i rububiyet / cemâl-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği.

cemal-i san'at / cemâl-i san'at

  • Allah'ın san'atının güzelliği.

cemal-i şefkat / cemâl-i şefkat

  • Şefkat güzelliği.

cemal-i sermedi / cemâl-i sermedî

  • Sürekli devam eden güzellik.

cemal-i şuaat / cemâl-i şuaât

  • Parıltıların güzelliği.

cemal-i suret / cemâl-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Görünüş güzelliği.
  • Yüz güzelliği, dış güzellik.
  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cemal-i vahdet / cemâl-i vahdet

  • Birliğin güzelliği, Cenâb-ı Allah'ın eşi, benzeri ve ortağı olmamasının güzelliği.

cemal-i zat / cemâl-i zât

  • Allah'ın Zâtının güzelliği.

cemal-i zati / cemâl-i zâtî

  • Zâtî güzellik; kendinde ve özünde bulunan güzellik.

cemal-i zatiye / cemâl-i zâtiye

  • Zâtî güzellik; bizzat kendinde taşıdığı güzellik.

cemali / cemalî / cemâlî / جَمَال۪ي

  • Allah'ın sonsuz lütuf, ihsan, rahmet ve merhametine dair isim ve sıfatlarının tecellisiyle ilgili; lütuf ve cemal tecellisi gibi.
  • Allah'ın lütuf ve ihsanının tecellîsine ait.
  • Güzellikle ilgili.
  • Güzelliğe âit.

cemalperest / cemâlperest

  • Güzelliğe düşkün.
  • Güzelliğe düşkün.

cemalperestlik / cemâlperestlik

  • Güzelliğe düşkünlük.

cemalperverane / cemâlperverâne

  • Güzelliğe sahip olarak.
  • Güzelliği severcesine.

cemalullah / cemâlullah

  • Allah'ın cemâlı, Allah'ın güzelliği.
  • Allah'ın lütfu ihsaniyle tecellisi.

cemil / cemîl

  • Sonsuz güzel olan ve bütün güzelliklerin sahibi bulunan Allah.
  • Bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah.

cemil-i alel'ıtlak / cemîl-i alel'ıtlak

  • Sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi olan Allah.

cemil-i baki / cemîl-i bâkî

  • Sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah.

cemil-i bimisal / cemîl-i bîmisâl

  • Benzersiz güzellik sahibi Allah.

cemil-i lemyezel / cemîl-i lemyezel

  • Varlığı sürekli, güzelliği sonsuz olan Allah.

cemil-i mutlak / cemîl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik sahibi olan Allah.

cemil-i zülcelal / cemîl-i zülcelâl / جَم۪يلِ ذُوالْجَلَالْ

  • Heybeti ve yüceliği sınırsız, güzelliği sonsuz olan Allah.
  • Nihâyetsiz güzellik ve haşmet sâhibi olan (Allah).

cemil-i zülkemal / cemîl-i zülkemâl

  • Sonsuz güzellik ve kemâl sahibi Allah.

cenab-ı zülcelal ve'l-kemal / cenâb-ı zülcelâl ve'l-kemâl

  • Sonsuz haşmet, yücelik ve mükemmellik sahibi olan Allah.

cenah

  • Kanat, taraf, kısım. (Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. Mün.)

cennet

  • İnananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.

cereyan-ı tecelliyat

  • Tecellîlerin cereyanı, yansımaların akıp gitm