LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Elin ifadesini içeren 379 kelime bulundu...

a'raf / a'râf

  • Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te'sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.

acilen / âcilen

  • Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
  • (اٰجلاً) Vakti gelince, ileride, gelecekte.
  • (عاجلاً) Acele olarak, derhal, peşin olarak.

acir

  • Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.

agunde

  • Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk. (Farsça)

ahd ü misak / ahd ü mîsâk

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğunda onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri.

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

alem-i melekut ve ervah / âlem-i melekût ve ervâh

  • Ruhlar âlemi; hiçbir vasıta ve sebebin müdahele etmediği, hüküm ve idaresi doğrudan Allah'ın elinde bulunan âlem.

amel-i kesir / amel-i kesîr

  • Namaz kılarken, bir rükünde namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç veya iki elin bir hareketi.

ammaba'd / ammâba'd / امابعد

  • Maksada gelince. (Arapça)

ar'ar

  • Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi.
  • Mc: Güzelin boyu bosu.

ara'is / arâ'is / عرائس

  • Gelinler. (Arapça)

arais

  • (Tekili: Arûs) Gelinler.
  • Güneşler.
  • Gökler.

arazi-i haraciye / arâzi-i haraciye

  • Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.

arazi-i haraciyye / arâzi-i harâciyye

  • Harac vergisine tâbi olan topraklar. Müslüman olmayanlardan sulh ile alınıp harac vergisi karşılığında mülkiyeti eski sâhiplerine bırakılan veya harbde zorla alınıp müslüman olmayan sâhiplerinin elinde bırakılan, yâhut zımmînin (müslüman olmayan vata ndaşın) müslüman hükümdârın izni ile işlediği ölü

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

arus / arûs

  • Süslenmiş gelin, güveyi.
  • Güneş. Gök.
  • Kim: Kükürt.
  • Gelin. (Arapça)

arusan

  • (Tekili: Arüs) Gelinler, yeni evlenmiş kızlar. (Farsça)

arusane

  • Geline yakışır şekilde. (Farsça)

arusek

  • Küçük gelin. (Farsça)
  • Yeşil ve pembe dalgalı sedef. (Farsça)

asayiş

  • Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayi (Farsça)

asem

  • Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak.
  • Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması.
  • Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

ashab-ı meratip

  • Makam ve mevki sahipleri; siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde bulunduranlar.

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

ayb-ı hadis / ayb-ı hâdis

  • Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)

azde

  • Boyalı, boyanmış. (Farsça)
  • Ucu sivri olan bir âletle delinmiş. (Farsça)

azide

  • Ucu sivri bir aletle delinmiş olan. (Farsça)

azra

  • Medine-i Münevvere'nin bir ismi.
  • Sevgili. Mahbûbe.
  • Delinmemiş inci.
  • Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız.
  • Hz. Meryem'in bir vasfı.

bad-bedest

  • Elinde avucunda birşey bulunmayan. İflas etmiş. (Farsça)

bad-ber

  • Uçurtma. (Farsça)
  • Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse. (Farsça)

banu / bânû

  • Kadın, hatun, hanım. (Farsça)
  • Gelin. (Farsça)
  • Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri. (Farsça)

bast-ı yed

  • Elini bir şeye uzatmak.
  • Mc: Tasallut ve istilâ manasındadır.

bektaşilik / bektâşîlik

  • Hacı Bektaşı velînin kurduğu tarikat.

bermurad

  • Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren. (Farsça)

beyt-ül arus

  • Gelin odası.

beyt-ül gazel

  • Edb: Gazelin en güzel olan beyti.

beyt-üz zifaf / beyt-üz zifâf

  • Gelin odası.
  • Edb: Aynı vezinde iki mısra'dan ibâret söz.

beyu / beyû

  • Gelin. (Farsça)

beyug / beyûg

  • Gelin. (Farsça)

bi-diriğ / bî-diriğ

  • Esirgemeyen, elinden geleni yapan. (Farsça)
  • Esirgenmeyen. (Farsça)

bi-ihtiyar / bî-ihtiyar

  • İhtiyarsız. Elinde olmadan.

bih-güzin

  • Sarraf. (Farsça)
  • Bir şeyin en güzelini seçen. (Farsça)

bilaihtiyar / bilâihtiyar

  • İhtiyarsız, elinde olmayarak.
  • Elinde olmayarak.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

büruz / bürûz

  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

cahid

  • Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.

cahşe

  • Eşek sıpasının dişisi.
  • Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip.

cesa

  • Bir kimsenin elinin, çalışmaktan dolayı iri ve katı olması.

ceza-yı amel / cezâ-yı amel / جَزَايِ عَمَلْ

  • Amelin cezası.
  • Amelin karşılığı.

ciar

  • Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.

cihangir / cihangîr / جِهَانْگ۪ير

  • Dünyayı elinde tutan.

cihaz

  • Âlet ve edevat.
  • Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz.
  • Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.

cimri

  • Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye e (Farsça)

cins-i amel

  • Amelin cinsi, türü.

cüfal

  • Selin kenara attığı çör çöp.
  • Davarın yünü ve kılı çok olmak.
  • Kıllı kimse.
  • Bol.

cüraf

  • Sel yolu. Selin aktığı mecrası.

cürf

  • Dere kenarında selin dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır bir vaziyette bulunur.
  • Estiyan adı verilen bir ot.

dahis

  • Müfsid, arayı bozan.
  • Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan.
  • Bir meşhur atın adı.

dahs

  • Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak.
  • Fesad, ifsâd.

dalkavuk

  • Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam. (Türkçe)

debh

  • Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.

delec

  • Gecenin evvelinden gitmek.

demokrasi

  • yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır. Kan

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

dest-gir / dest-gîr

  • Yardımcı olan, elinden tutan.

dest-res

  • İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. (Farsça)
  • Kudret, zenginlik, iktidar. (Farsça)

deste-dad-ı teslim

  • Teslim elini veren, itaat eden, uyan. (Farsça)

deyn

  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul

dımar

  • Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi.
  • Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal.
  • Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç.
  • Gizli.

dimn

  • Deve ve koyun tersi.
  • Selin getirdiği çörçöp.

dugd

  • Gelin, yeni evlenmiş kız. (Farsça)

dunehu hart-ül katat

  • "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.

ebedi / ebedî

  • Devamı, sonu olmayan. Ezelînin zıddı.

ecel-i mübrem

  • Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel.

ecir

  • Karşılık, ücret.
  • İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.

efkar-ı umumi / efkâr-ı umumî

  • Kamuoyu; genelin fikir ve düşünceleri.

efkar-ı umumiye / efkâr-ı umumiye

  • Kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri.

elest günü

  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar gelecek olan zürriyetini (çocuklarını) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp onlara; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitâb buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevâb ve rdikleri gün, zaman.

emdeş

  • Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse.

emma ba'd / emmâ ba'd

  • Bundan sonra, asıl meseleye gelince mânâsında; söz başı, besmele, hamdele ve duadan sonra söylenen söz, fasl-ı hitâb (söze başlama).

emma ba'dü / emmâ ba'dü

  • Bundan sonra, asıl meseleye gelince mânâsında olup, söze başlarken kullanılan ve gelecek ifadenin büyük önemini bildiren söz.

encam-ı kar / encâm-ı kâr

  • İşin neticesi, amelin sonu.

erbab

  • (Tekili: Rab) Sahipler.
  • Rabler, Terbiyeciler.
  • Bâtıl ilâhlar.
  • Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.

esasen

  • Kendiliğinden, aslından, temelinden.

esasıyla

  • Temelinden.

esasiyle / esâsiyle

  • Köküne kadar, ta temelinden.

esbab-ı damenkeş / esbab-ı dâmenkeş

  • Bir işten elini eteğini çeken sebepler; bir işte doğrudan müdahelesi olmayan, işe karışmayan sebepler.

esir / esîr

  • Köle. Savaşan iki taraftan birinin eline geçen karşı tarafa âit kimse.

esrar

  • (Tekili: Sır) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler.
  • Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.
  • Elinde ve el ayasında olan hatlar.

eyyub / eyyûb

  • (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükrett

fahir

  • (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
  • Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı.
  • Büyük ve iyi nesne.
  • Koruğu büyük çekirdeksiz hurma.
  • Memeleri büyük deve.

fatik

  • (Çoğulu: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.

fe-emma

  • Buna gelince, kaldı ki. Ammâ... (mânasına asıl söze başlama edâtıdır.)

fehs

  • Diliyle elini yalamak.

fena fiş-şeyh / fenâ fiş-şeyh

  • Tasavvuf ilminde talebenin velî olan hocasının arzû ve isteklerine tâbi olması, irâdesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhâlefet etmemesi.

fena-i etemm / fenâ-i etemm

  • Tam fenâ. Evliyâlık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.

ferse

  • İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

fey-i zeval / fey-i zevâl

  • Güneş, gün ortasında (Nısf-ün-nehârda), tam tepeye gelince görülen en kısa gölge uzunluğu.

fursat-yab / fursat-yâb

  • Eline fırsat geçen, fırsat bulan. (Farsça)

gall

  • Girmek, sokmak, akmak.
  • Boynunu, elini zincir ile bağlamak.
  • Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek.
  • Ganimet malından hırsızlık etmek.

gani / ganî

  • Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.

gasb / غصب

  • Başkasının malını izinsiz (rızâsı olmaksızın) zorla elinden almak. Malı alana gâsıb, alınan mala mağsûb denir.
  • El koyma, zorla elinden alma. (Arapça)

gaye-i emel

  • Emelinin gayesi, arzu edilen hedef.

gayr-ı ihtiyari / gayr-ı ihtiyârî

  • Elinde olmayarak, istemeksizin.

gayr-i ihtiyari / gayr-i ihtiyarî / غير اختياری

  • Elinde olmadan.

gırbın

  • Selin getirdiği çamur.

hacele

  • (Çoğulu: Hacel-Hacelân-Haclâ) Dişi keklik.
  • Çeşitli elbiselerle süslü gelin evi.

hacle

  • (Haclegâh) Gelin odası. Gerdek odası. (Farsça)

hamarat

  • Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.

haraid

  • (Tekili: Harîde) Kızlar, bâkireler.
  • Delinmemiş inciler.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

harid

  • (Çoğulu: Harâid) Kız, evlenmemiş kız.
  • Delinmemiş inci.

hark

  • Herhangi bir kanunun delinmesi, yırtılması, kanunu devre dışı bırakarak yaratma.

hark ve iltiyam / hark ve iltiyâm

  • Delinme ve deliğin kapanması.

harut

  • Mukaddes kimse.
  • İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.

hased

  • Kıskanmak, çekememek. Allahü teâlânın bir kimseye ihsân ettiği nîmetin, onun elinden çıkmasını istemek. Zararlı bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, gayret olur.

hata-yı umumi / hatâ-yı umumî

  • Genelin yaptığı hatâlar; genele yönelik yapılan hatâlar.

haybet

  • Elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hayye ale'l-felah / hayye ale'l-felâh

  • Toplanıp felaha gelin, haydin felaha.

hayye ale's-salah

  • Toplanıp namaza gelin, haydin namaza.

hayye-alel-felah

  • Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş.

hayyealelfelah / hayyealelfelâh

  • Tam bir kurtuluşa gelin!

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

hencam

  • Elinden iş gelmeyen, beceriksiz kimse. (Farsça)

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hıfaz

  • Gelin düğünü.

hikmet-i cüz-ü ihtiyariye

  • İnsanın elindeki seçim gücünün hikmeti.

hilafet-i mutlaka / hilâfet-i mutlaka

  • Tasavvufta bir velînin bir talebesinin mânen yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verilen mutlak izin.

hiss-i amme / hiss-i âmme

  • Genelin hissi.

hiss-i umumiye / hiss-i umumîye

  • Umumun hisleri, genelin duyguları.

hubase

  • Selin derede kazıp yıktığı yerler.

hulul-i ecel / hulûl-i ecel

  • Ecelin gelmesi.

hüsn-ü matla'

  • Edb: Bir gazelin ikinci beyti.

i'sar

  • İkindi zamanında bulunmak.
  • Kızın gelinlik çağına gelmesi.
  • Kasırga.

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

ibka

  • Bırakma, yaşamını eline verme.

ibn-i ırs

  • (Çoğulu: Benât-ı ırs) Gelincik dedikleri küçük hayvan.

ibtila'

  • Zorlukla yutmak.
  • Gelini gerdeğe koymak.

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

iftitah tekbiri / iftitâh tekbîri

  • Başlama tekbîri. Namazın evvelinde "Allahü ekber" demek. Buna Tahrîme tekbîri de denir.

igtisab

  • Gasb etmek. Başkasının malını zorla elinden almak.

igtisabat

  • (Tekili: İgtisab) Gasbetmeler, başkasının malını elinden zorla almalar.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ıhlaf

  • Su aramak. Yerine halef etmek.
  • Kılıç çıkarmak için elini uzatmak.

ıhtisar

  • Elini böğrüne koymak.
  • Muhtasar yapmak.

ihtiyariyat

  • Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.

ıksar

  • Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

infilal

  • Delinme, delik açılma.
  • Keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme.

inhisar-ı hizmet

  • Hizmeti tekeline alma.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

insikab

  • Delinme.

insikab-ı lü'lü'

  • İncinin delinmesi.

irade-i cüz'iye

  • Cüz'î irade; insanın elindeki çok az seçme gücü.

irade-i cüz'iye-i insaniye

  • İnsanın elindeki çok az seçme gücü.

ırsi / ırsî

  • Gelincik dedikleri hayvanın rengine benzer bir renk.

isar / îsâr

  • Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak.

işticar

  • Zıdlaşma.
  • Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.

istidad-ı yed

  • Elin alışması.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istilam / istîlâm

  • Selâmlamak. Hac ve umre ibâdetinde Kâbe'yi tavafa (etrâfında dönmeye) başlarken veya tavaf sırasında Hacer-ül-esved (Cennet'ten indirilen taşın) önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlîl getirerek (Allahü ekber, lâilâhe ill allahü vallahü ekber diyerek) onu selâmlamak ve e

istirahat-i umumi / istirahat-i umumî

  • Genelin rahatı, umumun huzuru.

istizare

  • Ziyaretine gelinmesini isteme veya ziyarete gelmesi istenilme.

ıtar

  • (Çoğulu: Utur) Dudak kenarı.
  • Elin kasnağı.
  • Diğerlerini ihâta eden nesne.

itikad-ı umumi / itikad-ı umumî

  • Genelin inancı.

itikadat-ı umumiye

  • Çoğunluğun, genelin inançları.

iza

  • Arabça kelimelerin başında kullanılırsa; birdenbire, bir de bakılır ki, gibi mânalara gelir. İsim cümlesinin evvelinde bulunur.

izfaf

  • Gelin gönderme.

kabin

  • Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para. (Farsça)

kabul-i amme / kabul-i âmme

  • Genelin kabulü.

kal'

  • Koparma, koparılma, sökme, sökülme, çıkarılma, temelinden çekip atma.

kalem-i kaza ve kader / kalem-i kazâ ve kader

  • Allah'ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi ve bu bilinen ve takdir olunan hadiseleri zamanı gelince meydana getirmesi.

kalemkari / kalemkârî

  • Resimcilik, ince nakkaşlık. (Farsça)
  • İnce nakkaşın elinden çıkmış. (Farsça)

kalender

  • Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. (Farsça)
  • Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. (Farsça)
  • Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. (Farsça)

kalubela / kâlûbelâ

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye verdikleri cevâbı ifâde eden söz.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kanaatsizlik

  • Elindekiyle yetinmeme.

kanunda inhisar-ı kuvvet

  • Gücü sadece kanunlara münhasır kılmak, güç ve kuvvetin sadece kanunların eline verilmesi.

kar-daran / kâr-daran

  • (Tekili: Kârdar) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.

kardar / kârdar

  • İşi elinde tutan. (Farsça)

kargüzar

  • Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. (Farsça)

karperverd / kârperverd

  • Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen. (Farsça)

karsaz / kârsaz

  • Becerikli, elinden iş gelen. (Farsça)

katibin / kâtibîn

  • İnsanın amelini yazan melekler.

kaza / kazâ

  • Allah'ı takdir ettiği şeyin zamanı gelince meydana gelmesi; kaderde yazılı olanın meydana gelmesi.
  • Allahü teâlânın ezelde irâde ve taktir buyurduğu şeyleri, zamânı gelince, ilim ve irâdesine muvâfık (uygun) olarak yaratması. Kazâ gelmez Hak yazmayınca, Belâ gelmez kul azmayınca.

kaza ve kader / kazâ ve kader

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması ve Allah'ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, planlaması.
  • Allahü teâlânın meydana gelecek hâdiseleri ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilim sıfatı) ile ezelde (başlangıcı olmayan öncelerde) bilip takdîr etmesi ve bu hâdiselerin zamânı gelince, Allahü teâlâ tarafından yaratılması ve meydana çıkması. Allahü teâlânın birşeyin varlığını ezelde bilip, takdîr et

kaza ve kader-i ezeli / kaza ve kader-i ezelî

  • Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kaza ve kader-i ilahi / kaza ve kader-i ilâhî

  • Hâdiselerin, olmadan önce Allah tarafından takdir olunup plânlanması ve vakti gelince yaratılması.

kaza-i ilahi / kazâ-i ilâhi

  • Olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması.

kaza-i muallak / kazâ-i muallak

  • Allahü teâlânın yaratılmasını şarta bağlı olarak takdîr ettiği ve şart meydana gelince yarattığı şeyler.

kef

  • Elin iç tarafı. Avuç.
  • Ayağın altı, tabanı.
  • Avuç dolusu.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kemerbend

  • Kemer bağı. (Farsça)
  • Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. (Farsça)
  • Mc: Derviş. (Farsça)

kenne

  • (Çoğulu: Kınât-Kenâyin-Kenânin) Bir kimsenin gelini, oğlunun hanımı.

kıble

  • Namazda yönelinen taraf, Kâbe'nin bulunduğu taraf.
  • Namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe'nin bulunduğu Mekke şehri.

kıskanç

  • Allahü teâlânın başkasına ihsân ettiği nîmetin ondan alınmasını, onun elinden çıkmasını ve yalnız kendinde olmasını isteyen kimse.

kudret ve irade-i rabbaniye / kudret ve irade-i rabbâniye

  • Bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk'ın güç, iktidar ve iradesi.

kuva-yı umumiye / kuvâ-yı umumiye

  • Kâinatın genelinde işleyen güçler, kuvvetler.

la / lâ

  • Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi.
  • Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve

lakit / lakît

  • Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para.
  • Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk.
  • Üzerine ansızın gelinen kuyu.

lasiyyema

  • Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

layu'la / lâyu'la

  • Üstüne çıkılmaz, çok yüksek.
  • Galip ve üstün gelinemez.

lazım-ı beyyin / lâzım-ı beyyin

  • Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi...

letafet-i asliye / letâfet-i asliye

  • Bir şeyin aslında ve temelinde bulunan tatlılık, hoşluk.

lıkve

  • Cimanın evvelinde gebe olan kadın.
  • Tez yüklü olan deve.
  • Kova.

litam

  • Tokat atma. Elin ayası ile vurma.

lü'lü-i meskub

  • Delinmiş inci.

lutf-u dest-i manevi / lûtf-u dest-i mânevi

  • Mânevî elin bağışı, ihsanı.

maglub

  • (Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse.

mahcuc

  • Kasdolunmuş olan.
  • Çok gidilip gelinen.
  • Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan.
  • Mekke-i Mükerreme'nin bir adı.
  • Kendi yerine hacca gidilmiş olan.

mahcur

  • Malını kullanmaktan men edilmiş, mal üzerindeki tasarruf yetkisi elinden alınmış kimse.

mahlul

  • Delinmiş.
  • Öbür tarafına işlenmiş olan şey.

mahrub

  • Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.

mahzum

  • Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve.
  • Her delinmiş nesne.

maksur

  • Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.
  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

mal-i zımar

  • Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.

malik

  • Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan.
  • Her şeyin sâhibi olan Allah.
  • Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.

mamelek

  • Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi.
  • Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.

matla / مطلع

  • Doğuş yeri. (Arapça)
  • Kaside ve gazelin ilk beyti. (Arapça)

matla'

  • Doğacak yer, güneş vasair yıldızların doğması, kaside veya gazelin ilk beyti.
  • Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer.
  • Yıldız veya güneşin zuhur etmesi.
  • Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti.

maul

  • Üstün gelinmiş.

meb'uc

  • Karnı delinmiş.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve âhiret.

mecl

  • Elin kabarması.
  • Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

medibb

  • Selin aktığı yer.

medş

  • Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.

mehere

  • (Tekili: Mâhir) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler.

menfaat-i umumi / menfaat-i umumî

  • Genelin menfaati, yararı.

menfaat-ı umumiye

  • Toplumun genelini ilgilendiren fayda.

menfur-u umumi / menfur-u umumî

  • Genelin nefretini kazanan.

menkub

  • (U, uzun okunur) Delinmiş. Oyulmuş.

menkur

  • Delinmiş. Oyulmuş.

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

mesih

  • Bir şey üzerined eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir.
  • İsa Aleyhisselâm'ın bir ismidir. Elini sürdüğü, meshettiği hastaların iyileşmesinden kinâye olarak "İsa Mesih" denmiştir.

meskub

  • Delikli. Delinmiş.

meşş

  • Elini bez ile silmek.
  • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
  • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

meşşate / meşşâte / مشاطه

  • Gelin süsleyen. (Arapça)

mest

  • Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması.
  • Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

meydan-ı galebe

  • Galibiyet meydanı; üstün gelinen alan.

mihsarre

  • Bir kimsenin elinde tuttuğu sopa veya değnek.

mil

  • İğne gibi ince ve uzun bir âlet.
  • Göze sürme çekecek âlet.
  • Ucu sivri çelik kalem.
  • Sivri dağ tepesi.
  • Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen.
  • Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet nakleden uzun çelik çubuk.
  • Selin bıraktığı en verimli münbit topr

misem

  • Dağlama eseri.
  • Dağ yapılan âlet.
  • Güzelin çehresindeki cemâl eseri.

mizeffe

  • Gelin mahfesi.

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

mücidd

  • Elinden geldiği kadar çalışan, gayret gösteren.

mugterif

  • Elini daldırarak avucuyla su alan.

muhabbet-i umumiye

  • Toplum genelinde meydana gelen sevgi.

muhasara

  • Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.

müheymin

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden); her mahlûkun (yaratılmışın) ömrünü, amelini, rızkını, ecelini, nefeslerini, sözlerini bilen, gören, onların bütün hallerinden haberdâr olan.

muhtariyet

  • Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.

muhtelic

  • (Halecân. dan) (Kendi elinde olmıyarak) titreyen.

mukannibe

  • Gelin süsleyen kadın.

mükerrem

  • Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan. (İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor. Mek.)

mümit / mümît

  • Ölümü yaratan, diriltip can verdiği varlıkları vakti gelince öldüren Allah.

mün'azil

  • Ayrılan, elini eteğini çeken, in'izal eden.
  • Memurluktan, vazifeden çıkarılmış olan. Bir vazifeden azledilen.

mün'im / منعم

  • Tanrı. (Arapça)
  • Velînimet. (Arapça)

münsakib

  • Delinen. İnsikab eden.

musab

  • Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan.

müsafeha / müsâfeha

  • İki müslümanın, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirerek el sıkışması.

musakkab

  • (Sakb. dan) Delinmiş, teskib olunmuş.

musanna

  • Gösterişli.
  • Usta elinden çıkmış.

musanna'

  • Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan.
  • Uydurulmuş, yapmacık.

müsebbiha

  • Sağ elin ikinci parmağı. Şehâdet parmağı.

müstekiff

  • Bakarken gözünü muhafaza etmek için, elini kaşının üzerine koyan.
  • Dilenmek için elini uzatan.

mütekasır

  • (Çoğulu: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren.
  • Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.

mütesakkıb

  • (Sakb. dan) Ortası delik olan. Delinen, delinmiş bulunan.

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

müzebzeb

  • Karmakarışık.
  • Elinden iş gelmez, bir şeye karar veremeyen. Beceriksiz.

na-çar

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. (Farsça)

na-deride

  • Delinmemiş, delik açılmamış. (Farsça)

na-süfte

  • Delinmemiş, deliksiz. (Farsça)

naçar / nâçâr

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nahl

  • Hurma ağacı.
  • Gelinler için yapılan süs ağacı.
  • Un elemek.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nakd

  • (C?: Nukûd) Madeni para, akçe.
  • Bir şeyin bedelini peşinen ödemek.
  • Para olarak bulunan servet.
  • Vezin ve ayarı tamam olan para.
  • Bir şeye hırsızlamasına bakma.
  • Seçmek.
  • Saymak.

nakş-bendi / nakş-bendî

  • Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan. (Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Ha (Farsça)

nazar-ı umum

  • Genelin bakışı.

nazar-ı umumi / nazar-ı umumî

  • Genelin bakışı, görüşü.

nefret-i amme / nefret-i âmme

  • Umumun, genelin nefreti.

nefs-i amel / نَفْسِ عَمَلْ

  • Amelin kendisi.
  • Amelin ta kendisi.
  • Amelin kendisi.

nehb

  • Yağma, yağmacılık, çapul.
  • At oynatmak, koşturmak.
  • Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.

nehr

  • Boğazlamak, kesmek.
  • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
  • Sadr, göğüs.

nesf

  • Bir yapıyı temelinden yıkma.

nesie

  • Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.

neşr-i suhuf

  • Sahifelerin neşri.
  • Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.

nev-arus

  • (Çoğulu: Nev-arusân) Yeni gelin. (Farsça)

nüzul / nüzûl

  • İnmek. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, sebebler âlemini görmeyip yalnız sebeblerin sâhibini yâni Allahü teâlâyı bilme hâline ulaşan bir velînin insanları irşâd ve terbiye için, tekrar sebebler âlemine inmesi.

oligarşi

  • Yun. Siyasi iktidarın, bir zümreden olan kişilerin elinde bulunması.

örfi idare / örfî idare

  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.

otomatik

  • Kurularak veya vakti gelince harekete geçen, işleyen. (Fransızca)

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret / پَرْدَه دَارِ دَسْتِ قُدْرَتْ

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.
  • Allahın kudret elinin perdecisi (sebebler).

perver

  • (Pervar) "Besleyen, yetiştiren, velinimet, koruyan" mânâsında birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

peyug

  • (Çoğulu: Peyugân) Gelin. (Farsça)

peyugan

  • (Tekili: Peyug) Gelinler.

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

rabıta-i telebbüsiyye / râbıta-i telebbüsiyye

  • Râbıta yaparken kendisini, velînin şeklinde, kıyâfetinde görmek ve düşünmek.

raht-ı arus

  • Gelin eşyası.

rampacı

  • Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.

rayet-i ulviyet-i şeyh-i hakkani / râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanî

  • Mânevî mertebelere ulaşma ve hakikatleri elde etme yolunda Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin elinde tuttuğu yücelik sembolü olan sancak.

rehn

  • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

rücu' / rücû'

  • Dönme, yönelme.
  • Tasavvufta en yüksek mertebeye ulaşmış olan bir velînin tekrar geri insanlar arasına dönmesi.

rumi

  • Rumelinden olan, Anadolulu olan.
  • Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı.

sabur / sabûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi vakti gelince ve belli miktarı ile yaratan, bu hususta acele etmeyen, kendisine şirk (ortak) koşan ve başka günâhları işleyerek isyân edenleri cezâlandırmaya kâdir (gücü yetici) iken, cezâ vermekte acele etmeyen.

sacir

  • Selin gelip su ile doldurduğu yer.

safed

  • (Çoğulu: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ.
  • Atâ, bahşiş, hediye.

sahib-ül yed / sâhib-ül yed

  • Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.

sahibülyed

  • Malı elinde tutan kimse.

şakaikünnuman / şakâikünnumân / شقاءق النعمان

  • Gelincik. (Arapça)

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) Delinme, delme.
  • Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik.
  • Sütü çok olan deve.
  • Çok kırmızı, koyu kırmızı.

salat / salât

  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ

samiri / samirî

  • Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.

şavt

  • Hac esnâsında sa'y denen vazîfeyi yaparken, Safâ'dan Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya her bir geliş ve tavaf yaparken Kâbe'nin Hacer-ül esved köşesinden başlayan ve başlanılan yere gelince sona eren her bir dönüş.

sebbabe

  • Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.

sefif

  • Deve beline çekilen kolan.

şehnaz

  • Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. (Farsça)
  • Meşhur bir dünya güzelinin ismi. (Farsça)
  • Çok güzel olan. (Farsça)

semsam

  • Eline ne alırsa kıran.

şemşir-bedest

  • Elinde kılıç tutan. (Farsça)

şeres

  • Elin yarılması.
  • Kaba ve galiz olmak.

sermayedar

  • Sermayeyi elinde tutan.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

seyr-i fil-eşya / seyr-i fil-eşyâ

  • Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması.

sibak-ul kelam / sibak-ul kelâm

  • Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ.

sidret-ül münteha

  • Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

siper-i saika / siper-i sâika

  • Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kıs

şirket ve kesret

  • Ortaklık ve çokluğa dayalı sistem; bir çok unsurun kurduğu ortaklık, şirket; yani bir işe birçok elin karışması.

siyak ve sibaka mülayemet / siyak ve sibaka mülâyemet

  • Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.

sosyalizm

  • Toplumculuk, bütün malları devlet elinde toplamak isteyen bir anlayış.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <

süfte / سفته

  • Delinmiş, delikli. (Farsça)
  • Delinmiş. (Farsça)

süfte-guş

  • Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik. (Farsça)

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

şükm

  • Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.

sukub

  • (Tekili: Sakb ve Sukb) Delmeler veya delinmeler.
  • Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler.

sukut etme

  • Düşme, düşmanın eline geçme.

sür'ub

  • Gelincik adı verilen hayvan.

ta'ris

  • Düğün yapma. Bir kızı gelin etme.

tabut

  • (Çoğulu: Tevâbit) Sandık.
  • Ölü nakline mahsus sandık.
  • Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll.
  • Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık.
  • Su kovası.

tac

  • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
  • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
  • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
  • Kuşların başındaki

tahasür

  • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
  • Eli böğürüne koymak.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahnib

  • Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.

takdih

  • Beğenmeme, zemmetme.
  • Atın belini inceltmek.

tantik

  • Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.

tarh

  • Uzaklaştırmak.
  • Vaz' etmek.
  • İndirmek.
  • Bırakmak, elinden atmak.
  • Yerleştirmek.
  • Temel bırakmak.
  • Mat: Çıkarma.

tasarruf / تصرف

  • İdâreli kullanma, sarfetme. Tutumlu olma; harcamada isrâftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme.
  • İdâre etme, hükmetme.
  • Bir velînin Allahü teâlânın izniyle sevdiklerini mânen yetiştirmesi, düşmanlarını ise cezâlandırması.
  • Tutum. (Arapça)
  • Elinde bulundurma. (Arapça)
  • Para arttırma. (Arapça)

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

te'vil

  • (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sa

teattul

  • Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda mücevherleri olmaması.

tecehhüz-i arus

  • Gelinin hazırlanması.

tekfir

  • Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme.
  • Ortadan kaldırma, yok etme.
  • Setretme, örtme.
  • Keffaret verme.
  • Elini göğsüne koyup tevazu yapma.

temendül

  • Elini mendil ile silmek.

terbi'

  • Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba (dörtlük) şekline koyma.
  • Dörde bölme.
  • Dört köşe etme.

tesakkub

  • (Çoğulu: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme.
  • Zâhir olmak, görünmek.
  • Parlamak, ruşen olmak.

tesdis

  • (Çoğulu: Tesdisât) (Süds. den) Gazelin her beytine dörder mısra ilâve ile onu müseddes (altı mısralı) hâline getirmek.

tesmia

  • Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma.

teveccüh

  • Yönelme.
  • Peygamberleri aleyhimüsselâm veya evliyâyı vesîle (vâsıta) yaparak, onların hâtırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmak. Buna, istigâse, tevessül ve teşeffü' de denir.
  • Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velîni

tezehhüd

  • Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak.
  • Dünyevî ve nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek.
  • Dünyadan elini eteğini çeker görünme.

tiz-dest

  • Çabuk iş gören, eline çabuk. (Farsça)

ucb / عجب

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.
  • Ameline güvenme.

umumun

  • Genelin, bütünün.

vav-ı haliye / vav-ı hâliye

  • Haller cümle olabilir. Eğer isim cümlesi olursa, başında bir "vav" bulunur. Ona Vav-ı hâliye denir. Bu vav, hâl'i zi-l-hâle bağlar. (Reeytuhu ve biyedihi kitâbün: Elinde bir kitap olduğu halde onu gördüm) cümlesindeki gibi.

vav-ı kasem

  • Gr: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan vav harfi. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi.

vazı-ul yed / vâzı-ul yed

  • El koyan. Eline alan. Bir malı eline geçirmiş olan.

vecd

  • Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü teâlâyı anması) veya bir başka sebeb netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i ihtiyârî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması hâli.

veresiye satış

  • Bedelini, parasını sonra ödemek üzere yapılan alış-veriş.

vilayet yolu / vilâyet yolu

  • Bir vâsıtanın yâni yetişmiş bir velînin yol göstermesi lâzım olan, insanı Allahü teâlâya kavuşturan evliyâlık yolu.

ye's

  • Emelinden kesilmek. Ümidsizlik. Nevmid olmak. Matlubunun hâsıl olmasına ümidini kesmek.

yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyanıyla

  • Hz. Mûsâ'nın (a.s.) beyaz eline benzeyen mu'cizeli açıklamasıyla.

zefif

  • Çabuk davranan. Çevik.
  • Deve kuşunun yelmesi.
  • Gelini kocasına göndermek.
  • Hızla gitmek.

zela'

  • Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın