LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Elem ifadesini içeren 246 kelime bulundu...

adem-i te'lifiyet / adem-i te'lîfiyet / عدم تأليفيت

  • Uzlaşamama, bir araya gelememe.

alam / âlâm / آلام / اٰلَامْ

  • (Tekili: Elem) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
  • Elemler, acılar.
  • Elemler; acılar, üzüntüler.
  • Elemler, kederler, acılar.
  • Elemler, acılar. (Arapça)
  • Elemler.

alam-ı beşer / âlâm-ı beşer

  • İnsanların elemleri ve acıları.

alam-ı ebediye / âlâm-ı ebediye

  • Sürekli acılar, sonsuza kadar sürecek elemler.

alam-ı elime / alâm-ı elime

  • Çok acı ve acıklı elemler.

alam-ı firak / âlâm-ı firak

  • Ayrılık elemleri, acıları.

alam-ı gurbet / alâm-ı gurbet

  • Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.

alam-ı hazinane / âlâm-ı hazinane

  • Hüzün veren elemler, acılar.

alam-ı maziye / âlâm-ı mâziye

  • Geçmiş zamanın elemleri, acıları.

alam-ı şedide / âlâm-ı şedide

  • Şiddetli elemler, acılar.

alem-i anasır / âlem-i anâsır

  • Unsurlar âlemi; elementler, atomlar dünyası.

anasır / anâsır / عناصر

  • Unsurlar, elementler.
  • (Tekili: Unsur) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
  • Unsurlar, elemanlar, kavimler.
  • Unsurlar, elemanlar. (Arapça)

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye

  • Dünyadaki unsurlar, elementler.

anasır-ı camide / anâsır-ı câmide

  • Cansız elementler.

aruf

  • Uzun zaman ıztırab, elem çeken.

asit

  • Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız. (Fransızca)

aşşab

  • (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.

azab / azâb

  • Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza.
  • Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
  • Büyük sıkıntı, şiddetli elem.
  • Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.

bar-ı dil / bâr-ı dil

  • Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.

bar-ı mihnet / bâr-ı mihnet

  • Eziyet.
  • Elem yükü.

baryum

  • yun. Kim: "Ba" sembolü ile gösterilen bir element.

berd

  • Soğuk. Soğukluk. Soğutmak. Noksan hararet.
  • Ölmek.
  • Soğuk su ile gusletmek.
  • Uyumak.
  • Sabit olmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bir şeyi eğelemek.
  • Sürme çekmek.
  • Söğmek.
  • Tutya, çinko.

berilyum

  • yun. Zümrüt gibi bazı taşların bileşiminde bulunan bir elementtir. (Be) sembolü ile gösterilir.

beşaret / beşâret

  • Müjdeleme.

betyab

  • Mihnet, keder, dert, gam, kaygı, elem. (Farsça)

bevas

  • Sıkıntı, keder, mihnet, elem, dert, kaygı, gam. (Farsça)
  • Yokluk. (Farsça)

beytutet / beytûtet / بيتوتت

  • Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
  • (Beyt. den) Gece kalma, geceleme.
  • Ayırmak, teferruk.
  • Gece baskın yapmak.
  • Geceleme. (Arapça)

biat

  • Bağlılığını, itimadını bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını alenen izhar etmek. Bağlılığını tazelemek.
  • Rey vermek.

bilabil

  • Elem, keder, tasa, dert, gam.
  • Telâş.

bilisan-ı anasır / bilisan-ı anâsır

  • Unsurların, elementlerin diliyle.

bira

  • (Felemenkçe) İçinde alkol bulunan ve bu sebeple haram olan bir cins içki.

bişkel

  • Elem, keder, gam, tasa, kasavet. (Farsça)
  • Orak şeklinde ağaç anahtar. (Farsça)
  • Kıvırcık saç. (Farsça)

bitet

  • Geceleme, gece kalma.

bityar

  • Elem, keder, tasa, sıkıntı. (Farsça)

cadde-i tetkik

  • İnceleme yolu.

cemel vak'ası

  • Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakat

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

cesk

  • Mihnet, keder, elem, gam, tasa. (Farsça)
  • Musibet, belâ, âfet, felâket. (Farsça)

cevzak

  • Kederlenme, elemlenme. (Farsça)

ciğer

  • Ciğer. Bağır. (Farsça)
  • Keder, sıkıntı, elem. (Farsça)
  • Avaz. (Farsça)

dar-ı elem / dâr-ı elem

  • Elem ve sıkıntı yeri, dünya.

derd-i elem

  • Elem derdi.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dildil

  • Iztırab, acı, elem, sıkıntı, azab. İnilti. (Farsça)

dud

  • Duman, sis. Tütün. (Farsça)
  • Elem, gam, keder, tasa. (Farsça)

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),

effaf

  • Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.

elektroliz

  • Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.

elem-i dembedem

  • Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.

elem-i ye's

  • Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı.

elem-i zeval / elem-i zevâl

  • Sona erme elemi.

elem-nak

  • Elem verici.

elem-nümud

  • Elem gösteren, elemli.

eleman

  • (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.

elemzede / الم زده

  • Elemli. (Arapça - Farsça)

elemzede-gan / elemzede-gân

  • (Tekili: Elemzede) Elemliler, kederliler, dertliler. (Farsça)

elimane / elîmâne

  • Acı çektiren, elem veren.

enduh

  • (Endüh) : Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü. (Farsça)

eşcan

  • (Tekili: Şecen) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar, ıztırablar.

etrah

  • (Tekili: Terah) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.

etüd

  • İnceleme, tetkik etmek. (Fransızca)
  • Musikide didaktik maksatla bestelenmiş eser. (Fransızca)

faci'

  • (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)

fec'

  • Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması.
  • İncinmek.
  • Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.

fihi nazarun / fîhi nazarun

  • "Ona bir bakmak, incelemek lâzımdır".

gaile-i zaile / gaile-i zâile

  • Sona eren sıkıntı, ardı kesilen elem.

gal

  • (Çoğulu: Gılâl) Ağaçlı çukur yer.
  • Muz ağacı.
  • Selem ağacının bittiği yer.
  • Bir ot cinsi.

gamm

  • Keder, tasa, dert, elem, kaygı.

gezend

  • Musibet, belâ, felâket, âfet. (Farsça)
  • Elem, keder, hüzün. (Farsça)
  • Zarar, ziyan. (Farsça)

hades

  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

hafif ikrah / hafîf ikrâh

  • Şiddetli olmayan zorlama. Canın veya uzvun telefine yol açmayan, yalnız acı ve eleme sebeb olacak derecedeki dövme ve hapsetme gibi şeylerle yapılan zorlama.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet.
  • Cezbe.
  • Dert, keder, elem.
  • Mecâl. Kuvvet.
  • Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken

halb

  • Parçalama, pençeleme.
  • Birinin aklını başından alma.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

helhele

  • Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi.
  • Unu seyrek elekten elemek.
  • Teenni ile encamını beklemek.
  • Bir şeye pek yaklaşıp çatmak.

hetepete

  • Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme.

heylulet / heylûlet

  • Araya girme, perdeleme, kapama.

homogen

  • Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. (Fransızca)
  • Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir. (Fransızca)

hüsran

  • Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı.
  • Zarar, ziyan, kayıp.

ibşar

  • (Büşr. den) (Çoğulu: İbşarât) Müjdeleme, tebşir etme, sevinçli bir haber bildirme.

ibşarat

  • (Tekili: İbşâr) Müjdelemeler, tebşir etmeler, sevinç verici haber bildirmeler.

ichad

  • Eziyet çekme, elem ve sıkıntıya mâruz bırakılma.
  • Gayret etme.

id'as

  • Tepelemek.

igşa

  • Örtmek. Bürümek. Kapamak. Perdelemek.

ihaş

  • Bir kimsenin namusuna dokunma, namusunu lekeleme.

ihlal / ihlâl / اخلال

  • Bozma, lekeleme, halel getirme. (Arapça)
  • İhlâl edilmek: Bozulmak, halel getirilmek. (Arapça)
  • İhlâl etmek: Bozmak, halel getirmek. (Arapça)

ihtimam

  • Elem ve kederden uyuyamamak.
  • Perhizkârlık etmek, riyazette bulunmak.

ikrah-ı gayr-i mülci / ikrah-ı gayr-i mülcî

  • Huk: Eskiden döğme ve hapis gibi yalnız keder ve elemi icab ettiren şeylerle vuku bulan ikrah.

ikrah-ı nakıs / ikrah-ı nâkıs

  • Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.

ilam

  • Elem vermek. Rencide etmek.
  • Düğün yemeği.

imhal / imhâl

  • Erteleme.

immisar

  • (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak.
  • Hâil, perde.

indettetkik

  • Tetkik sırasında, inceleme anında.

inhisaf / inhisâf

  • Ay tutulması
  • Söner gibi olma, parlaklığın gitmesi.
  • gözden düşürme, perdeleme.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

irtitac

  • Konuşurken kekelemeye başlama, dili tutulma.

ısrar / اصرار

  • Diretme, üsteleme. (Arapça)

istibşar / istibşâr

  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme.

istidad-ı tahkik ve terakki

  • Delilleriyle inceleme ve ilerleme istidadı, yeteneği.

istidkak

  • İncelemek, dakik olmak.

istinfaz

  • Bir yerin bütün her tarafını iyice öğrenebilmek için dikkatle bakma, inceleme.

istinhas

  • Haberi iyice inceleme.

ızdırap

  • Sıkıntı, aşırı elem.

ıztırab

  • Acı, elem, sıkıntı, vesvese, azab.
  • Aşırı elem, sıkıntı.

ıztırab-aver / ıztırab-âver

  • Iztırab veren, elem çektiren. (Farsça)

ıztırabat

  • (Tekili: Iztırâb) Elemler, acılar, sıkıntılar, azablar. Vesveseler.

karban-saray / kârban-saray

  • Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han. (Farsça)

karbon

  • Bir element, kömür.

karz

  • Selem ağacının yaprağı.

kemal-i tahkik / kemâl-i tahkik

  • Mükemmel tahkik, araştırma ve inceleme.

kürnüb

  • Kelem dedikleri lahana.

la'c

  • (Çoğulu: Levâıc) Halecan etmek.
  • Acı vermek, elem vermek.
  • Yakmak.
  • Muhabbet ve aşktan dolayı yürekte hâsıl olan hararet.

lekedar etme

  • Lekeleme, kirletme.

lekedar etmek

  • Lekelemek, karalamak.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

lüknet

  • Pelteklik, dil tutukluğu, kekeleme.

lüknunet

  • Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.

lükunet

  • Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.

madde-i unsuriye

  • Bir varlığı oluşturan temel madde, element.

mahkeme-i temyiz

  • Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.

makrut

  • Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.

masr

  • Parmak uçlarıyla süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)

me'lum

  • Kederli. Eleme, derde tutulmuş.

mearre

  • Keffaret, diyet.
  • Elem, meşakkat, dert, günah.

medar-ı şekavet ve hasaret ve elem / medar-ı şekavet ve hasâret ve elem

  • Her türlü belâ ve sıkıntının, hüsrana uğramanın ve elemin kaynağı.

medar-ı tedkik / medâr-ı tedkik

  • Araştırmayı, incelemeyi gerektiren sebep.

mevlim

  • İncitip acıtan. Elem veren.

meyl-i taharri / meyl-i taharrî

  • Araştırma, inceleme meyli, isteği, eğilimi.

mizanü't-ta'dil

  • Dengeleme ölçüsü; adâlet terazisi.

muci'

  • (Vecâ'. dan) Elem ve acı veren.

mucib-i tetkik ve nakz

  • Kararı bozma ve tekrar araştırıp inceleme gerektirici durum, gerekçe.

müdakkikin / müdakkikîn

  • İncelemeciler.

müellem

  • Elemli, kederli.

müellim

  • (Elem. den) Acı ve elem veren. Acıtan, ağrıtan.
  • Elem veren, keder veren.

muhakeme

  • (Çoğulu: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafı dinleyip hüküm vermek.
  • Düşünmek.
  • Zihinde inceleme yapmak.
  • Karar vermek için iyice düşünmek.

muhakeme etmek

  • Hüküm vermek için delilleri incelemek; yargılamak.

mulim

  • (Elem. den) Elem ve keder verici.

mumatala-i hak / mumâtala-i hak

  • Hak, borç vs. yerine getirmeme ve ödemeyi erteleme, tecil etme.

münakaşa / münâkaşa / مناقشه

  • Tartışma.
  • İrdeleme.

münazara / münâzara

  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

mürekkebat / mürekkebât

  • Mürekkepler. Bir kaç cisimden, elemandan yapılmış olan.

mürekkebat-ı mütedahile-i mütesaide / mürekkebât-ı mütedahile-i mütesaide

  • Atomların iç içe dizilmesiyle yükselip gelişerek meydana gelen moleküller, elementler, bileşikler.

müsekkin

  • Teskin eden, sükun veren. Elem ve ağrıyı izâle eden.

mütalaa / mütâlaa / mütâlââ / مطالعه

  • Dikkatle okuma, inceleme.
  • İnceleme, düşünme, okuma.
  • Okuma. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • İnceleme. (Arapça)

mütalaa etme / mütalâa etme

  • Okuma, inceleme.

mütalaagah / mütalâagâh / mütâlââgâh

  • Dikkatlice okuma ve inceleme yeri.
  • İnceleme yeri.

müteellim / متألم

  • Acıyan, elemli ve kederli olan.
  • Elemli. (Arapça)

müteellimane / müteellimâne

  • Elem duyarak, kederlenerek.
  • Elem duyarak, kederlenerek. (Farsça)

müteessif

  • Sevmemiş, hoşlanmamış. Elem ve keder etmiş.
  • Eseflenen, teessüf eden, kederlenen.

mütelemmi'

  • Parıldayan, telemmü' eden.

mütelemmis

  • (Lems. den) El ile dokunan. Telemmüs eden.

mütelemmiz

  • (Çoğulu: Mütelemmizîn) Talebelik etmek suretiyle öğrenen. Telemmüz eden.

müzelemmizin / müzelemmizîn

  • (Tekili: Mütelemmiz) Talebelik ederek öğrenenler, telemmüz edenler.

nahl

  • Hurma ağacı.
  • Gelinler için yapılan süs ağacı.
  • Un elemek.

natıh

  • (Çoğulu: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan.
  • Keder, sıkıntı, elem, mihnet.

nazar

  • Bakmak. Göz atmak.
  • Düşünme, inceleme.

nazar-ı tetkik

  • Tetkik etmek, incelemek amacıyla bakmak.

nesi'

  • Tehir etmek, ertelemek, geciktirmek.

nusb

  • (Çoğulu: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem.
  • Zehir, ağu.
  • Belâ, musibet.
  • Put, sanem, heykel.

radyumvari / radyumvârî

  • Işık saçan radyum elementi gibi.

rapor

  • İnceleme sonucunu bildiren yazı.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

safsafa

  • Elemek.
  • Asılsız yapmak.
  • İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.

sakl

  • Törpü ile eğeleme. Cilâlama.

şarkiyat

  • Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.

savt-ı azab

  • Daima elem verici azab.

sefsefe

  • Nişasta, un gibi şeyleri eleme.

şeka'

  • Maraz, hastalık.
  • Hiddet, kızgınlık, gadap.
  • İncelemek.

selem

  • İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Yâni belli miktârda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene sâhib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

ta'lik / ta'lîk / تعليق / تَعْل۪يقْ

  • Askıya alma. erteleme. (Arapça)
  • Ta'lîk edilmek: Asılmak, iliştirilmek, tutturulmak. (Arapça)
  • Asma, erteleme.

ta'mik / ta'mîk / تعميق

  • Derinleştirme. (Arapça)
  • Derinlemesine inceleme. (Arapça)

ta'mikat

  • (Tekili: Ta'mik) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.

ta'vik / ta'vîk / تعویق

  • Askıya alma, geciktirme, erteleme, oyalama. (Arapça)
  • Ta'vîk edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek, askıya alınmak. (Arapça)
  • Ta'vîk etmek: Geciktirmek, ertelemek, askıya almak. (Arapça)

tadil etmek / tâdil etmek

  • Düzeltmek, dengelemek.

taharri

  • (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.

taharriyat / taharriyât

  • Araştırmalar, incelemeler.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tahlil / تحليل

  • Bir şeyi incelemek üzere parçalarına ayırma.
  • Analiz.
  • İnceleme.

takbihat

  • Çirkinlikle niteleme, çirkin gösterme.

talik / tâlik

  • Sonraya bırakma, erteleme.

tamik

  • Derinleştirme, iyice inceleme.

tariz / târiz

  • Dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye "İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır." diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi.

tasvir / tasvîr / تصویر

  • Resmetme. (Arapça)
  • Resim. (Arapça)
  • Niteleme. (Arapça)

tavsif / tavsîf / توصيف

  • Niteleme, özelliklerini söyleme.
  • Vasıflandırma, niteleme. (Arapça)
  • Tavsîf edilmek: Vasıflandırılmak, nitelenmek. (Arapça)
  • Tavsîf etmek: Vasıflandırmak, nitelemek. (Arapça)

tavsifat / tavsifât

  • Nitelemeler.

te'cil / te'cîl / تأجيل

  • Geciktirme, erteleme. (Arapça)
  • Te'cîl edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek. (Arapça)
  • Te'cîl etmek: Geciktirmek, ertelemek. (Arapça)

te'hir / te'hîr / تَأْخ۪يرْ

  • Erteleme.

te'kid

  • Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
  • Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.

tebaşür

  • Muştulamak. Müjdelemek.
  • Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.

teberku'

  • Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.

tebşir / tebşîr / تبشير / تَبْش۪يرْ

  • Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme.
  • Müjdeleme, sevindirici bir haber ulaştırma.
  • Müjdeleme. (Arapça)
  • Tebşîr etmek: Müjdelemek. (Arapça)
  • Müjdeleme.

tebşirat / tebşirât

  • Müjdelemeler, müjde vermeler.
  • (Tekili: Tebşir) Müjdelemeler, müjde vermeler.
  • Müjdelemeler.

tecdid / tecdîd

  • Yenileme, tazeleme.

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • İmanı yenileme, tazeleme.
  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

tecdid-i lezzet

  • Lezzeti yenileme, tazeleme.

tecdid-i nikah / tecdid-i nikâh / tecdîd-i nikâh

  • Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
  • Nikâhı yenileme, tâzeleme.

tecdidat / tecdidât

  • Yenilemeler, tazelemeler.

tecil

  • Başka zamana bırakma, tehir, erteleme.

têcil

  • Erteleme.

tecrübe-i umumi / tecrübe-i umumî

  • Genele ait tecrübe, umumî deneyler ve incelemeler.

tedemmül

  • Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme.

tedkik / tedkîk / تدقيق

  • İnceleme.
  • İnceleme, tetkik. (Arapça)
  • Tedkîk edilmek: İncelenmek. (Arapça)
  • Tedkîk etmek: İncelemek. (Arapça)
  • Tedkîk olunmak: İncelenmek. (Arapça)

tedkikat / tedkîkât / تدقيقات

  • Tedkikler, incelemeler.
  • (Tekili: Tedkik) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler.
  • İncelemeler, tetkikler. (Arapça)

tedmir

  • Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek.

teellüm

  • Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma.

teellümat / teellümât

  • Elemler, acılar.
  • Elemler, kederler, tasalanmalar.

tehciye

  • Heceleme.

tehecci / teheccî / تهجى

  • (Hecâ. dan) Heceleme.
  • Heceleme. (Arapça)
  • Teheccî etmek: Hecelemek. (Arapça)

tehir

  • Erteleme, sonraya bırakma.

têhir

  • Erteleme.

tehir etme

  • Erteleme, sonraya bırakma.

tekniye

  • (Künye. den) Künyeleme, künye koyma.

tela'süm

  • Dil dolaşma, şaşırma.
  • Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme.
  • Saçmasapan cevap verme.

telemmüz / تلمذ

  • Öğrencilik. (Arapça)
  • Telemmüz etmek: Öğrenci olmak, öğrencilik etmek. (Arapça)

temyiz mahkemesi

  • Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam.

tenhil

  • Elek ile eleme.

tenkil

  • Tepeleme, sindirme.

tenkilat / tenkilât

  • (Tekili: Tenkil) Örnek olacak biçimde cezâlandırmalar.
  • Düşmanları tepelemeler.
  • Uzaklaştırmalar.

terkibat-ı mevcudat / terkibât-ı mevcudat

  • Varlıkların değişik elementlerin birleşmesiyle meydana gelişleri.

tesavük

  • Yürek zayıflığından eğilip sendelemek.

teşrih

  • Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak.
  • Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.

tesviye

  • Düzleme, dengeleme.

tetebbu / tetebbû

  • Araştırıp incelemek, derinliğine inceleyip tanımak.
  • Araştırma, inceleme.

tetebbu' / تتبع

  • Derinlemesine araştırma, inceleme. (Arapça)
  • Tetebbu' etmek: İncelemek. (Arapça)

tetebbuat / tetebbuât

  • Araştırıp incelemeler.
  • Araştırıp incelemeler. Arayıp öğrenmeler.
  • Araştırıp incelemeler.

tetebu'at / tetebu'ât / تتبعات

  • İncelemeler. (Arapça)

tetkik

  • İnceleme, araştırma.

tetkik etme

  • Derinlemesine inceleme.

tetkik-i ilmi / tetkik-i ilmî

  • İlmî inceleme, araştırma.

tetkik-i kütüb-ü diniye heyeti

  • Dinî kitapları inceleme kurulu.

tetkikat

  • İncelemeler.

tetkikat-ı amika / tetkikat-ı amîka

  • Etraflı, derin araştırmalar, incelemeler.

tetkikat-ı felsefe

  • Felsefenin inceleme ve araştırmaları.

tetkikat-ı fenniye

  • Bilimsel araştırma ve incelemeler.

tetkikat-ı ilmiye

  • İlmî bakımdan incelemeler, araştırmalar.

tetkiksiz

  • İncelemeksizin.

tevsik / tevsîk / توثيق

  • Belgeleme.
  • Belgeleme. (Arapça)
  • Sağlamlaştırma. (Arapça)
  • Tevsîk edilmek: Belgelendirilmek. (Arapça)
  • Tevsîk etmek: Belgelendirmek. (Arapça)

tevzin

  • Ölçülü yapma, dengeleme.
  • Dengeleme.

tezbil

  • (Toprağı) gübreleme.

ukde-i lisan

  • Kekelemek. (Farsça)

unsur / عنصر

  • Kimyevî maddeden her biri. Mürekkeb cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi.
  • Umumdan ayrılan kısım.
  • Tam olan şeyin her bir parçaları.
  • Madde, esas, kök. Element.
  • Parça, element, madde, kök.
  • Eleman.madde. (Arapça)
  • Topluluk. (Arapça)

vasfeylemek

  • Nitelemek, özelliğini ifade etmek.

vazife-i tahkikat

  • Araştırma, inceleme görevi.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

ye's-efza

  • Kederi, ye'si ve elemi artıran.

zeval-i elem

  • Elemin sona ermesi.