LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ekme ifadesini içeren 383 kelime bulundu...

abeket

  • (Çoğulu: Abekât) Tâne, az şey.
  • Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
  • Ekmek parçası.
  • Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.

afar

  • Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç.
  • Hurma ağacını islah etmek.
  • Katıksız ekmek yemek.

ahbaz

  • (Tekili: Hubz) Ekmekler.

ahüvaveyla / âhüvâveylâ / آه و واویلا

  • Feryat, âh çekme, figan etme. (Farsça - Arapça)

alam-ı cismani / âlâm-ı cismanî

  • Vücutların acı çekmesi.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

aselan

  • Süngü titrediğinden acı çekmek.
  • Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.

aşem

  • Kuru ekmek.

aşeme

  • Kuru ekmek parçası.
  • Büyük azı dişi.

atl

  • şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz.
  • Şiddetle çekmek.

azab / azâb

  • Sıkıntı, acı çekme.

bad-ı şimali / bâd-ı şimalî

  • Kuzey rüzgârı. (Farsça)
  • Nefes, soluk. (Farsça)
  • Ah sesi, ah çekme. (Farsça)
  • Allah'ın inâyeti. (Farsça)
  • Medih. (Farsça)
  • Söz. (Farsça)
  • Büyüklük taslama, kibirlilik. (Farsça)
  • şarap. (Farsça)

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

bedihi

  • İspat gerekmeyecek şekilde açık.
  • Akla kendiliğinden gelen.

bedihiyyat / bedîhiyyât

  • Delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.

berd

  • Soğuk. Soğukluk. Soğutmak. Noksan hararet.
  • Ölmek.
  • Soğuk su ile gusletmek.
  • Uyumak.
  • Sabit olmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bir şeyi eğelemek.
  • Sürme çekmek.
  • Söğmek.
  • Tutya, çinko.

bericen

  • İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın. (Farsça)

betik

  • Kat'etmek, kesmek.
  • Yapışıp bir şeyi çekmek.

betk

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Yapışıp bir şeyi çekmek.

bev

  • Geri çekmek.
  • Lâyık olmak.
  • İkrar etmek.

beve'

  • Geri çekmek.
  • İkrar etmek.
  • Lâyık olmak.

bezdirme ekmeği

  • Bir çeşit yöresel ekmek.

bezec

  • (Çoğulu: Bezecât) Boyun çekmek.
  • Laf vurmak.
  • Kuzu, hamel.

bihnane

  • Beyaz ve has ekmek. (Farsça)

bu'

  • Bir şeyi kucaklayıp çekmek.

ca'cere

  • (Çoğulu: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.

cazibe / câzibe / جَاذِبَه

  • Çekme kuvveti.
  • Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal. (Hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir kanun-u Rabbanidir. Mek.)
  • Çekme kuveti.

cebz

  • Çekmek, cezb.

cefa / cefâ / جفا

  • Üzme, eziyet etme. (Arapça)
  • Cefâ çekmek: Cefaya katlanan, üzülen. (Arapça)

cefakari / cefâkârî / جفاكاری

  • Cefa etme, üzme. (Arapça - Farsça)
  • Cefa çekme. (Arapça - Farsça)

cehuf / cehûf

  • Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova.

celb / جلب / جَلْبْ

  • Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
  • Kendine çekme, getirtme.
  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Celb edilmek: (Arapça)
  • Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırılmak. (Arapça)
  • Celb etmek: (Arapça)
  • Kendine çekmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırmak. (Arapça)
  • Çekme.

celb etme

  • Çekmek.

celb etmek

  • Çekmek.

celb eylemek

  • Çekmek, getirmek.

celb ve cezb etmek

  • Kendine çekmek.

celb-i dikkat / جَلْبِ دِقَّتْ

  • Dikkat çekme.
  • Dikkat çekme.

celb-i kulub / celb-i kulûb

  • Kalbleri çekme, kalbleri kazanma.

celbetmek

  • Çekmek.

celp

  • Çekme.

celp ve cezb etme

  • Çekme.

cemş

  • Saçı yolmak veya traş etmek.
  • Gizli ses.
  • Parmaklarının uçları ile çekmek.
  • Gazel söylemek.
  • Oynaşmak.

cerdak

  • (Çoğulu: Cerâdik) Yufka ekmeği.

cerr

  • Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb.
  • Para almak.
  • Uçurum.
  • Kale hendeği.

cevir / جور

  • Haksızlık, üzülme, üzme, zulüm. (Arapça)
  • Cevir çekmek: Acı çekmek, zulüm görmek. (Arapça)

cezb / جذب / جَذْبْ

  • Kendine doğru çekme.
  • İçme.
  • Çekme.
  • Kendine çekme.
  • Çekmek.
  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Cezb edilmek: Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Cezb etmek: Kendine çekmek. (Arapça)
  • Çekme.

cezb etmek

  • Çekmek.

cezb etmemek

  • Çekmemek.

cezb-i rutubet

  • Nemi çekme.

cezbe

  • Çekme, çekilme. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olur.

cezbetmek

  • Çekmek, ikna etmek, sevdirmek.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

dafn

  • Ayakla tekme vurmak ve atmak.

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

delab

  • (Dülâb) (Çoğulu: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.

dermek

  • Çok beyaz olan un.
  • Beyaz ekmek.

dibs

  • Pekmez. Hurma pekmezi. Bal.
  • Çok cemaat.

dunehu hart-ül katat

  • "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.

duşab / dûşâb

  • Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez. (Farsça)
  • Pekmez.

düşab / düşâb

  • Pekmez. (Farsça)
  • Pekmez.
  • Pekmez.

ebu cabir

  • Ekmek.

ehemmiyet

  • Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.

ekam

  • (Tekili: Ekme) Tepeler, bayırlar.

ekmehiyyet

  • Ekmehlik, anadan doğma körlük.

ekmelane / ekmelâne

  • Ekmel olana yakışacak şekilde.

eliz

  • Sıçrama. (Farsça)
  • Çifte, tekme. (Farsça)

enşat

  • Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.

ers

  • Ekmek.

erzenin / erzenîn

  • Darı ekmeği. (Farsça)

eshab

  • Çekmek, cezb.

eziyet

  • İncinme. Sıkıntı çekme.

ezmel

  • Hareket etmek.
  • Muzdarib olmak, acı çekmek.
  • Savt, sadâ, ses.
  • Gül.

fe'd

  • Kebap yapmak.
  • Kül içinde ekmek pişirmek.

fenn-i ziraat / fenn-i zirâat

  • Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.

feragat-ı nefis

  • Nefsini geri çekmek, hakkından isteyerek vazgeçmek.

feratık

  • Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.

fess

  • Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.

fetit / fetît

  • Terit altına konulan ekmek parçaları.

fetut

  • Ekmek parçaları.

figan / figân / فغان

  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

fırancala

  • Kaliteli undan yapılan bir ekmek çeşidi.

forsa

  • Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erba

fürun

  • Ekmekçi fırını.

galis

  • Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.

garm

  • Çekmek.

gars etme

  • Dikme, ekme.

gavc

  • Enli ve yassı olmak.
  • Muzdarip olmak, acı çekmek.

guşab

  • Pekmez. (Farsça)

habbaz / habbâz / خباز

  • (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
  • Ekmekçi. (Arapça)

habbazi / habbazî

  • Ekmekçilikle ilgili.

habhabe

  • Yumuşaklık, rahavet.
  • Muzdarip olmak, acı çekmek.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

hafak

  • Muzdarib olmak, acı çekmek.
  • Deprenmek.

hafş

  • Celbetmek, çekmek.
  • Yeri kazıp oymak.
  • Birbiri ardınca tez tez gelmek.

halc

  • Çekmek.
  • Hareket etmek.

harbele

  • Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı. (Farsça)

hars

  • Sürme, koruma, ekme, kazanma.

haşim

  • Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.

hasret / حسرت

  • Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü.
  • Özlem. (Arapça)
  • Hasret çekmek: Özlem duymak. (Arapça)

hatt

  • Yolmak.
  • Çekmek.

hıbazet

  • Ekmek yapma mesleği, ekmekçilik.

horos

  • Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır.

hubz / خبز

  • Ekmek.
  • Ekmek. (Arapça)

hubz-i hınta

  • Buğday ekmeği.

hubz-ı şair / hubz-ı şaîr

  • Arpa ekmeği.

hubze

  • Ekmek parçası. Bir parça ekmek.
  • Kül pidesi.

huşkar

  • İri öğütülmüş un. O undan olan ekmek.

i'lem eyyühe'l-aziz" notekey

  • 'Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!' mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade.

ibn-i uyeyne

  • (Hi: 107-198) Ebu Muhammed Süfyan bin Uyeyne, ikinci derecede tâbiinden olup aslen Kufeli olduğu hâlde Mekke-i Mükerreme'de kalmıştır. Hadisde, tefsirde ve bilhassa Hadis-i Şerifleri tefsir etmede derin âlim olup yedi bin Hadis-i Şerif nakletmişti. Zâhid, müttaki ve sâlih bir zât olup kuru arpa ekme

ibn-ül habbe

  • Ekmek.

icab / ايجاب / îcâb / ایجاب

  • Gerekme.
  • Gerekme, gerek. (Arapça)

ichad

  • Eziyet çekme, elem ve sıkıntıya mâruz bırakılma.
  • Gayret etme.

ictibaz

  • Mıknatıstaki kendine çekme hasiyeti.

ictilab

  • Celbetmek, çekmek.

ictirar

  • İleri ve geri çekme, çekilme.
  • Hayvanın geviş getirmesi.

idam

  • Katık. Ekmekle beraber yenen şey.

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

ifk

  • İftira, iftira ekmek, Hz. Aişe'ye yapılan iftira.

iftikar / iftikâr / افتقار

  • Yoksulluk çekme. (Arapça)

igraz

  • Doldurmak.
  • Taze hamurdan ekmek yapıp misafire yedirme.

igtilam

  • Hırs ve şehvetin galip gelmesi.
  • Muzdarib olmak, acı çekmek.

igtirak

  • (Gark. dan) Suya batma, gark olma, suda boğulma.
  • Soluğu kuvvetle içe çekme.

ihtar

  • Hatırlatmak. Dikkati çekmek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.

ihtarat

  • (Tekili: İhtar) İhtarlar, hatırlatmalar.
  • Dikkati çekmeler, tenbihler.

ihtican

  • Bir yerin etrafına duvar yapma, çit çekme.

ihtiras

  • Ekme.

ıhtirat

  • Kılıç çekme.

ihtitat

  • Sınırlandırma, hududlandırma. Hat çekme.
  • Sakal bitme.

iktihal / iktihâl / اكتحال

  • Göze sürme çekme.
  • Sürme çekme. (Arapça)

iktiza / اقتضا / iktizâ / اِقْتِضَا

  • Lâzım gelme, gerekme.
  • Lâzım, ihtiyaç. Gerek.
  • İşe yarama.
  • Lazım gelme, gerekme.
  • İşe yarama, yararlık.
  • Gerekme, gereklik.
  • Gerekme.
  • Gerekme. (Arapça)
  • İhtiyaç. (Arapça)
  • İktizâ etmek: Gerekmek. (Arapça)
  • Gerekme.

ilka

  • Ekme, bırakma.

ilkaat / ilkaât

  • İlkalar, ekmeler.

iltiya'

  • Heyecanlanmak, iç alevlenmesi.
  • İç sıkıntısı çekme, dertlenme.

imsak / imsâk

  • Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Hapsetmek.
  • Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek.
  • Yemez içmez adamın hâli. Cimrilik, hasislik, pintilik.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Kendini tutmak, bir şeyden el çekmek.
  • El çekme, oruca başlama zamanı.

incizap

  • Kendine çekme.

intişak

  • Burna bir şey çekmek.

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

iras

  • Sebeb olmak, vermek. Vâris kılmak, miras bırakmak, miras yemek.
  • Gerekmek.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

iş / îş

  • Yaşayış. Yaşamak. Zevk u safa sürmek.
  • Hayata medar olan ve geçinilen şeyler.
  • Ekmek. Gıda.

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)

istar

  • Yüzletme, astar çekme.
  • (Çoğulu: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü.
  • Dört tane.
  • Dört veya dört buçuk miskal.

istiaze / istiâze

  • "Eûzü billâhi mineşşeyta-nirracîm" sözünü söyleyerek Allah'a sığınma, eûzü çekme.

isticlab

  • (Celb. den) Çekme, celbetme. Çekmeye vaya getirmeğe sebep olma.
  • Fls: Uyandırma.

isticvab / isticvâb

  • Cevab istemek. Sorguya çekmek.
  • Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.
  • Sorguya çekme.

istifham

  • Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak.
  • Edb: Cevap istemek için değil, daha çok dikkati çekmek, hisleri kuvvetlerdirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek san'atıdır. Şefkat, sevgi, hayret, kin ve nefret gibi duyguların te'siri altında vuku bulur.

istihlaf

  • Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek.

istikfal

  • Çekmecede, kasada veya kilitli bir yerde bulundurma.

istilzam / istilzâm / استلزام

  • Gerekme, gerektirme. (Arapça)
  • İstilzâm etmek: Gerekmek, gerektirmek. (Arapça)
  • İstilzâm eylemek: Gerektirmek. (Arapça)

istinşak / istinşâk / استنشاق

  • Abdest veyâ gusül esnâsında burun'a (üç defa) su çekmek.
  • Şiddetle koklamak, koklatmak.
  • Abdest ve boy abdesti (gusül) alırken burna su çekme.
  • Buruna su çekme. (Arapça)

istintak / istintâk / استنطاق

  • Söyletmek.
  • Huk: Sorguya çekmek. Maznundan işlediği fiile dâir ifade almak.
  • Sorgulama. (Arapça)
  • İstintâk etmek: Sorgulamak, sorguya çekmek. (Arapça)

istis'ab

  • Zor addetmek. Güç saymak.
  • Güçlük çekmek.

iştiyak

  • Fazla arzu ve şevk. Tahassür. Hasret çekmek. Özlemek. Göreceği gelmek.
  • Fazla arzu ve şevk. Hasret çekmek, özlemek.

ittika

  • Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takvâ ile amel etmek.

izdira'

  • Ekin ekme, zirâat yapma.

jegale

  • Çığlık, nâra. (Farsça)
  • Darı ekmeği. (Farsça)

ka'k

  • Kuru ekmek. Peksimet.

kabulde ıztırabı

  • Kabul etmekte zorlanması, sıkıntı çekmesi.

kabz

  • Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak.
  • Tahsil etmek. Teslim almak.
  • Amelde zorluk çekmek.
  • Kuşun süratle uçması.
  • Mülk.

kafar

  • Katıksız ekmek.

kahl

  • Göze sürme çekmek.

kames

  • Suya daldırmak ve batırmak.
  • Hareket edip acı çekmek.

kasr-ı yed

  • El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme.

kebade-keşi / kebade-keşî

  • Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme. (Farsça)

kebc

  • Davarı durdurmak için dizginini çekmek.

keff

  • Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men'etme, imtinâ etmek, sâkit olmak.
  • Avuç, el, avuç içi.
  • Nimet.

keff-i yed

  • El çekme. Karışmama.

kehl

  • Göze sürme çekme.
  • Kıtlık yılı.

kehribar

  • Çekme özelliği olan bir madde.

kelbiyyun / kelbiyyûn

  • Dünyadan el çekmeyi ilke edinen felsefeciler.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kemend-i mahbub-i ilahi / kemend-i mahbûb-i ilâhî

  • Allahü teâlânın sevdiklerini kendisine çekmek için gönderdiği sebebler, dert, belâ ve sıkıntılar.

keş

  • (Keşiden) Çekmek fiilinin emir kökü. Birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Cefâ-keş : Cefâ çeken. Esrar-keş : Esrar çeken, esrar içen serseri. (Farsça)

keşakeş

  • Münâkaşa, çekişme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, tasa, gam. (Farsça)
  • Sıkıntı, felâket, ıztırab. (Farsça)
  • Tereddüt, kararsızlık. (Farsça)
  • Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. (Farsça)
  • İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. (Farsça)

keşf-ül kubur

  • Kabirdeki ölünün hâlinden anlamak. Ölünün azab çekip çekmediği ve sair bazı hususların bâzı veli kimselerce bilinmesi.

keşide

  • Çekilen, çekilmiş. Çekmek. (Farsça)
  • Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış. (Farsça)

kırmaz

  • Beyaz ekmek.

kisre

  • (Çoğulu: Kiser) Ekmek parçası.
  • Parçalanmış olan şeyin bir parçası.

kıyad

  • Çekmek.

klasör

  • Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. (Fransızca)
  • Geniş mukavva dosya. (Fransızca)

kub

  • "Vuran, vurucu, döven" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Leked-kub: Tekme vuran) (Farsça)

kubu'

  • Kirpinin büzülüp başını derisine çekmesi.
  • Bir kimsenin başını yakasına çekmesi.

kuhut

  • Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme.

kuluce

  • Ekin ekmek için yeri ıslah etmek.

kur'a / قرعه

  • Ad çekme.
  • Kur'a, ad çekme. (Arapça)

kura / kurâ

  • Ad çekme.

kürek cezası

  • Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.

kürur

  • Bir şeyin tekrarlanması.
  • Geri çekmek.
  • Menetmek, engel olmak.

kuvve-i cazibe / kuvve-i câzibe

  • Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.

kuvve-i ile-l merkeziye

  • Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

lebi / lebî

  • Dilim. Ekmek, kavun, karpuz vs. dilimi. (Farsça)

ledünn

  • (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı iz

leked / لكد

  • Tekme. (Farsça)
  • Çifte. (Farsça)

lütut

  • Sâbit ve lâzım olmak, gerekmek.

ma'd

  • Taze hurma.
  • Taze ot.
  • Yumuşak.
  • Yoğunluk, gılzat.
  • Gitmek.
  • Çekmek.

ma'ne

  • Ekmek.
  • Az olan akıcı su.
  • Şey.

ma'z

  • Çekmek.

magt

  • Çekmek.

mahabiz

  • (Tekili: Mahbeze) Ekmekçi fırınları.

mahbez

  • (Çoğulu: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.

mahk

  • İnat etmek.
  • Birbirini tutup çekmek.

mahn

  • Cima etmek.
  • Ağlamak.
  • Kuyudan su çekmek.
  • Uzun boylu adam.

maht

  • Çıkarmak.
  • Çekmek.

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

mash

  • Tutmak.
  • Çekmek.

mass / مص

  • Emme. (Arapça)
  • Massetmek: Emmek, çekmek. (Arapça)

matl

  • Atlatma, geçirme, defetme.
  • Çekme.

matt

  • Çekmek.

matv

  • Çekmek.

me'v

  • Çekmek.

med

  • Uzatmak, çekmek, Kur'ânı kerîmde uzatan harflerden (elif, vav, yâ) biriyle kendilerinden önceki harfleri çekmek.
  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medare

  • Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.

medd / مد

  • Uzatma, çekme.
  • Yayma, döşeme.
  • Uzatma, çekme; مُسْتَقِيمْ kelimesinde kaf harfini uzatan "ye" harfi, "medd"ir.
  • Uzatma. (Arapça)
  • Çekme. (Arapça)

mekamin

  • (Tekili: Mekmen) Gizlenilecek yerler, pusular.

melil / melîl

  • Kül içinde pişirilen ekmek.
  • Hararet, sıcaklık.
  • Üzgün, kederli. Melul.

merha

  • Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın.

mers

  • Ekmeği suyla ıslatmak.

meşakkat / مشقت

  • Sıkıntı, güçlük. (Arapça)
  • Meşakkat çekmek: Sıkıntı çekmek, güçlüğe katlanmak. (Arapça)

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

mess-i hacet / mess-i hâcet

  • Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.

mesulat

  • Azab, ukubet. Cezâ çekme.

met'

  • Vurmak.
  • Çekmek.

meth

  • Kuyudan su çekmek ve sulamak.

metr

  • Kesmek.
  • Çekmek.
  • Atmak. (Bazan fercten kinâye olur.)

mett

  • Çekmek.
  • Ulaşmak.
  • Kuyudan su çıkarmak.

mety

  • Çekmek.

mevn

  • Bir kimsenin zahmetini çekmek.
  • Nafakalarını vermek.

mevs

  • Ekmeği suyla ıslatmak.

mezl

  • Muztarib olmak, acı ve ıztırab çekmek.

mibzer

  • Tohum ekmekte kullanılan bir âlet.

mikhal

  • (Çoğulu: Mekâhil) Göze sürme çekmekte kullanılan âlet.

milkat

  • (Çoğulu: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet.

minsega

  • (Çoğulu: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne.
  • Yufka yuvarlağı.

mirşem

  • Ekmek tozunu silecek tüy süpürge.

muahaze-i dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve âhirette hesaba çekme.

muaheze

  • Sorgulama, hesaba çekme.

muanat

  • Bir şeyin zahmetini çekme.
  • Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.

mücazebe

  • Karşılıklı birbirini çekme ve cezbetme.

müde'as

  • Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur.
  • Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.

muhasebe / muhâsebe

  • Hesâblaşma, insanın nefsini hesâba çekmesi.

muhasebe-i kübra / muhasebe-i kübrâ

  • Büyük muhasebe, hesaba çekilme; Allah'ın bütün insanları öldükten sonra dirilttiğinde hayatlarının tamamından hesaba çekmesi.

mükadebe / mükâdebe

  • Meşakkat çekme, bir işten zorluk görme.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukasat

  • Zahmet ve eziyet çekme.

mukteza / muktezâ / مُقْتَضَا

  • Gerekme.

mümanaat

  • (Mümâneat) Mâni olma. Set çekme. Önleme. Muhâlefet.

mürazeme

  • Yaş üzümü ekmekle yemek.
  • Yemekte sohbet etmek.

mürtebis

  • Ekmek veren.

müsaheme

  • Kur'a çekme.

müsamaha / müsâmaha

  • Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
  • Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.

müşarata / müşârata

  • Şartlaşma, sözleşme. Nefs muhâsebesinin (nefsi hesâba çekmenin) ilk basamağı olup, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapma, beğenmediklerinden sakınma ve âhirete hazırlanma husûsunda nefsle sözleşme.

müsayefe

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma. birbirine kılıç çekme.

müşkilat / müşkilât / مشكلات

  • Güçlükler, zorluklar. (Arapça)
  • Müşkilat çekmek: Zorluk çekmek, sıkıntı çekmek. (Arapça)

müstaceliyet / müstâceliyet

  • Acele yapılması gerekmek, ivedilik.

müterazim

  • Üzümle ekmek yemek.

muvakere

  • Tarladan çıkan mahsulden bir kısmını almak şartıyla birlikte ekme.

müzahamesiz

  • Zahmet çekmeden.

muzbat

  • Kül içinde pişirilen ekmek.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

muztarip olmak

  • Iztırap çekmek.

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

naki

  • (Nakiye) Temiz, pâk.
  • Çok takvalı, temiz insan.
  • Has undan yapılmış beyaz ekmek.

nan / nân / نان

  • Ekmek. (Farsça)
  • Ekmek. (Farsça)

nancu

  • (Nâncuy) Ekmek arayan. Dilenci. (Farsça)

nanhah

  • Ekmek isteyen. Dilenci.

nanpare

  • Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. (Farsça)
  • Geçime yarayan iş. (Farsça)

nanpüz

  • Ekmekçi, ekmek pişiren. (Farsça)

nardenk

  • Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez. (Farsça)

natnata

  • Çok söylemek, çok konuşmak.
  • Çekmek.

naz / ناز

  • İşve, cilve. (Farsça)
  • Kapris. (Farsça)
  • Naz. (Farsça)
  • Naza çekmek: Nazlanmak. (Farsça)

naz-perdari / naz-perdarî

  • Naz çekme. (Farsça)

nazar-ı dikkat-i ammeyi celb etme / nazar-ı dikkat-i âmmeyi celb etme

  • Bütün kamuoyunun dikkatini çekme.

nazar-ı dikkati celb etme

  • Dikkat çekme.

nazar-ı dikkati celb etmek

  • Dikkat çekmek.

nazh

  • Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.

nekf

  • Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek.
  • Kuyudan su çekmek.
  • Arlanmak.

neş'

  • Bir nesneyi zorla çekmek.

neşak

  • Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.

neşf

  • İçmek, suyu emerek içmek.
  • Sızmak. Sünger gibi sızmak.
  • Suyu çekmek.

neşk

  • Burna çekme.

neşl

  • Taan etmek.
  • Cezbetmek, kendine çekmek.

netk

  • Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
  • Atmak.
  • Yüzmek.
  • Kendine çekmek, cezbetmek.
  • Depretmek, silkmek, harekete geçirmek.
  • Oğlu ve kızı çok olmak.

netl

  • Önüne çekmek.
  • Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.

netr

  • Cezbetmek, kendine çekmek.
  • Taan etmek, çekiştirmek.
  • Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak.

nüşuk

  • Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs.
  • Buruna çekme.

pa-sar

  • Tekme. Tepme. (Farsça)

pas-par

  • Tekme. (Farsça)

perize

  • Ateşte pişirilen ekmek. (Farsça)
  • Kırmızı altun. (Farsça)

piştahta

  • Çekmece. Küçük sandık. (Farsça)
  • Mal serilen yer, vitrin. (Farsça)

rehl

  • Sülpük olmak. Kendini salıvermek.
  • Acı çekmek, muztarib olmak.
  • Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

remh

  • Süngü ile vurmak.
  • Tekme vurmak.

retv

  • Kuyudan kova çekmek.

rişa'

  • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
  • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

rivayet

  • Hikâye edilen hâdise veya söz.
  • Bir hâdisenin başkalarına anlatılması.
  • Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.
  • Kuyudan halk için su çekmek.

röntgen

  • Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır.
  • Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.

rukak

  • Yufka ekmeği.

şacir

  • Ayak altında ızdırap çekmek.

şahs

  • Acı çekmek. Iztırab çekmek.

şahur

  • Ekmek fırını. (Farsça)

sakar

  • (Çoğulu: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu.
  • Çok ekşimiş süt ve pekmez.
  • Bir şeyi kırmak.

sakare

  • Kâfir.
  • Koğucu, dedikoducu, nemmam.
  • Müstehak olmayana lânet eden.
  • Pekmezci.

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

samit

  • Tatsız bayat süt.
  • Tuzsuz ekmek.

şebh

  • Çekmek.
  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.

sef'

  • Alâmet. İşaret.
  • Yandırmak.
  • Kara etmek.
  • Çekmek.

sefi'

  • Şiddetle tutup çekme.

sehb

  • Çekmek.
  • şiddetle yemek ve içmek.

şehik / şehîk

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
  • Hıçkırıkla karışık iç çekme.

selb / سلب

  • Ayıp.
  • "Noksan etmek ve çekmek" mânalarına da mastardır.
  • Kapma, kendine çekme. (Arapça)
  • İnkâr etme. (Arapça)
  • Selb: Etmek (Arapça)
  • Kapmak, çekmek, almak. (Arapça)
  • İnkâr etmek. (Arapça)
  • Yok etmek. (Arapça)

selk

  • Çekmek veya çekilmek.
  • Gitmek.
  • İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.

sell

  • Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma.
  • Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.

sell-i seyf

  • Kılıç çekme.

sema'

  • Yağlı yemek yedirmek.
  • Baş yarmak.
  • Ekmeği terid etmek.
  • Sakalı boyamak.

şenak

  • Devenin yularını çekmek.
  • Çok yemekten mide dolmak.
  • Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.

serd

  • Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.

serid

  • Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)

sevvib

  • Geri çekmek.
  • Men'etmek, engel olmak.

sınn

  • Berd-i acûz günlerinden bir gün.
  • Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar.
  • Deve sidiği.

sübhaneke / sübhâneke

  • Her namazın ilk rek'atinde, ayrıca ikindi ve yatsı namazlarının sünnetlerinin üçüncü rek'atinde, besmele çekmeden önce okunan duâ.

sürde

  • Ekmeği yağla ıslamak.

taarr

  • Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.

taharrüs

  • Ekin ekmek.

taharüs

  • Ekin ekmek, tahıl ekmek.

tahassür / تَحَسُّرْ

  • Özlem, hasret çekme.
  • (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
  • Hasret çekme.

tahassürat / tahassürât

  • Tahassürler. Hasret çekmeler.

tahcir / tahcîr / تحجير

  • Çit çekme. (Arapça)

tahvit

  • (Havt. dan) Duvar çekme.

taktir

  • Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek.

tandır

  • Ufak fırın, ekmek pişirilen yer.

tarazüm

  • Üzümü ekmekle yemek.

tasrif / tasrîf / تصریف

  • Fiil çekimi. (Arapça)
  • Tasrîf etmek: Fiil çekmek. (Arapça)

tayın

  • Gıda, ekmek, yiyecek.

teanni

  • Zahmet çekme.

teba'sus

  • Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek.

tebehhül

  • Tahsil için sıkıntı ve zahmet çekme.

teberrüm

  • Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.

tebyiz / tebyîz / تَبْي۪يضْ

  • Temize çekme.
  • Tebyîz etmek: Temize çekmek.
  • Temize çekme.

tebyiz etmek

  • Müsveddeyi temize çekmek.

tecazüb

  • Birbirine karşı duyulan yakınlık.
  • İncizab etme. Çekme.

tecevvu'

  • (Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.

tecrir

  • Çekmek.

teeffüf

  • (Çoğulu: Teeffüfât) Oflama. Of çekme.

teellüm / تَأَلُّمْ

  • Üzüntü, acı çekme.
  • Acı çekme.

tefsie

  • Çekmek. Uzatmak.

tefvim

  • Ekmek pişirmek.

tekehhul

  • Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.

tekhil

  • (Kuhl. dan) Göze sürme çekme.

telbib

  • (Çoğulu: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek.
  • Boyun.

telebbüt

  • Muztarib olmak, acı çekmek.
  • Dönmek.

telehhüf

  • Mahzun olmak. Hasret ve kederle yanıp yıkılmak. Ah çekmek.
  • Üzülme, acı çekme.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

temayüz / temâyüz / تمایز

  • Seçkinlik, üstünlük, ayrıcalık. (Arapça)
  • Temayüz etmek: Seçkinlik kazanmak, ayrıcalık kazanmak, dikkat çekmek. (Arapça)

temdid

  • Devam ettirmek. Uzatmak. Uzatılmak. Sürdürmek.
  • Çekip uzatmak.
  • Tecvidde: Bir harfi uzun okumak, çekmek.

temhiz

  • Doğum ağrısı çekmek.

temtit

  • "Ekber" derken bir elif fazlalaştırıp "ekbâr" demek.
  • Med edip çekmek.

teneşşüf

  • (Suyu veya rutubeti) çekme, emme.

ter'ib

  • Kavum dilimi.
  • Ekmek dilimi.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Tercih edici sebep olmaksızın tercih (seçim) yapılabilir. Yani, seçimi yapacak zat için mutlaka sebebin var olması gerekmez, hiçbir sebebe bağlı kalmadan da seçenekler arasından birini seçebilir.

terettüb / ترتب

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.
  • Sıralanma, gerekme.
  • Gerekme. (Arapça)
  • Üzerine görev düşmek. (Arapça)
  • Terettüb etmek: (Arapça)
  • Gerekmek. (Arapça)
  • Üzerine görev düşmek. (Arapça)

terettüp

  • Gerekme.

terid

  • Yağla ıslanmış ekmek.

tervil

  • Yağlı ekmek.
  • Ekmeği yağ ile ovmak.

teşerrüb

  • Suyu kendine çekme, içme.
  • Meşreb sahibi olma.

teşerrüb etme

  • İçme, içine çekme.

teşhir-i silah / teşhir-i silâh

  • Silâh çekme.

teslil

  • (Sell. den) Sıyırıp çekme.
  • Verem etme.

tesmiye

  • İsimlendirme. Ad verme.
  • Besmele çekme.

tesvid

  • Bir yazıyı, daha sonra temize çekmek üzere, karalama olarak yazma, müsvedde.

tezehhüd

  • Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak.
  • Dünyevî ve nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek.

tiramola

  • İtl. Halat çekme.

tivele

  • Bir kadına kocası buğzedip (gizli düşmanlık edip) kendisinden soğuduktan sonra, kadının, kocasının sevgisini tekrar celbetmek (çekmek) için mutlak te'sir edeceğine inanarak sihir yapması.

tulme

  • (Çoğulu: Tulum) Ekmek.
  • Havuz dibinde kalan su.

tumrus

  • Sıcak külde pişmiş ekmek.

turmus

  • Zayıf.
  • Kül içinde pişen ekmek.

udm

  • Ekmek katığı.

vacib / vâcib / واجب

  • Gerekli. (Arapça)
  • Vâcib olmak: Gerekmek. (Arapça)

yoga

  • Bâtıl Hind felsefe sistemi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar.

yuh

  • (Yuhâ) Güneşin isimlerindendir.
  • Türkçede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.

zer

  • Ekme.

zer' / زَرْعْ

  • Ekilmiş. Ekme. Tohum ekme.
  • Yetişmiş ekin.
  • Çoğaltma.
  • Halketme, yaratma.
  • Tohum ekme.
  • Ağzından dişlerin dökülmesi.
  • Saç ağarması.
  • Perde, hâil.
  • Ekme.

zer' etmek

  • Ekmek, dikmek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR