LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ekle ifadesini içeren 1209 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

a'das

  • (Tekili: Ades) Mercimekler.

a'deb

  • Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan.
  • Bir boynuzu kırık hayvan.

a'mal-i mükellefin / a'mâl-i mükellefîn

  • Dini emirleri yerine getirmekle yükümlü olanların amelleri, işleri.

a'mide

  • (Tekili: Amud) Direkler. Temeller. Sütunlar.
  • Mc: Büyük kimseler. Büyükler.

a'sa

  • (Tekili: Asâ) Değnekler, sopalar, bastonlar.

a'yar

  • (Tekili: Ayr) Eşekler.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

abdest

  • Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü, dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

ader

  • Yel inmekle hayası şişen kimse.

adet / âdet

  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adet-i müstemirre / âdet-i müstemirre

  • Yerleşmiş alışkanlıklar ve gelenekler.

adeten / âdeten / عدتا

  • Âdet olarak, geleneklere göre. (Arapça)

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

ağleb-i enbiya

  • İlâhî mesajı insanlara iletmekle görevli olan peygamberlerin büyük çoğunluğu.

ahbaz

  • (Tekili: Hubz) Ekmekler.

ahd-i cedid / ahd-i cedîd / عهد جدید

  • İncil ve ekleri.

ahdak

  • (Tekili: Hadeka) Göz bebekleri.

akd

  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.

akim / akîm / عقيم

  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

akmise

  • (Tekili: Kamis) Gömlekler.

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

akvat

  • (Tekili: Kut) Yiyecekler, azıklar.

akvat-ı yevmiyye

  • Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.

alavi / alavî

  • (Tekili: İlâve) İlâveler, ekler.

albora

  • İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması.
  • Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması.
  • Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alem-i melaike / âlem-i melâike

  • Melekler dünyası.

alet-i hevesat / âlet-i hevesat

  • Gelip geçici istekler, arzular âleti.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

alim-i muhakkik / âlim-i muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim.

amade / âmâde / آمَادَه

  • Hazır, emir bekleyen.

amal / âmâl

  • Emeller, beklentiler, istekler.
  • Emeller, arzular, istekler.
  • (Tekili: Emel) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.

amal-i uhreviye / âmâl-i uhreviye

  • Ahirete ait emeller, ümitler ve istekler.

amay

  • Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır. (Farsça)

amel-i uhrevi / amel-i uhrevî

  • Âhirete yönelik gerçekleştirilen iş, hizmet.

amud / amûd

  • Direkler, sütunlar.

an'anat / an'anât / عنعنات

  • (Tekili: An'ane) Rivayetler.
  • Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
  • Gelenekler.
  • Gelenekler. (Arapça)

an'anat-ı islamiye / an'anât-ı islâmiye

  • İslâmî gelenekler.

an'anat-ı milliye-i islamiye / an'anât-ı milliye-i islâmiye

  • İslâmî ve millî gelenekler.

anakib / anâkib

  • (Tekili: Ankebut) Örümcekler.

ananat / ananât

  • Gelenekler.

ananevi / anânevî

  • Gelenekle ilgili.

ankebutiye

  • Örümcekler.

ard-biz

  • Elek, un eleği. (Farsça)
  • Elekle un eleyen kişi. (Farsça)

arşiyan / arşiyân

  • Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler. (Farsça)

arusan-ı bağ / arusân-ı bâğ

  • Tarla çiçekleri.

asabiyyeten

  • Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

asere

  • Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.

aşere-i mübeşşere

  • Peygamber efendimiz tarafından Cennet'e girecekleri dünyâda iken müjdelenen on sahâbî.

aşevi

  • Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane.
  • Para ile yemek yenilen yer, lokanta.
  • Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer.
  • Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.

asfiya-yı müdakkikin / asfiya-yı müdakkikîn

  • Hz. Peygambere (a.s.m.) vâris olup onun yolundan giden takvâ sahibi ve gerçekleri tam olarak araştıran, delilleriyle isbat eden büyük velîler.

ashab-ı cennet / ashâb-ı cennet

  • Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.

ashar

  • (Tekili: Sıhr) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)

asr-ı hakikat

  • Gerçekler asrı.

aşzan

  • Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.

at'ime / اطعمه

  • Taamlar, yiyecekler. (Arapça)

atf

  • Bağlama. Bağ. Ekleme.
  • Meyletme.
  • Şefkat. Sevgi.
  • Eğilme.
  • İkiye bükme. İki kat eyleme.
  • Çevirme.
  • Geri döndürme.
  • Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek.
  • Gr: Bir kelimeyi diğer bir kelimeye harf-i atıf vasıtasiyle ilhak eylemek.
  • <

atyeb-i me'külat / atyeb-i me'külât

  • Yiyeceklerin en güzeli. En güzel yiyecekler.

avam-ı melaike / avâm-ı melâike

  • Meleklerden dereceleri düşük olanlar.

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

ayn-ı hakaik

  • Gerçeklerin ta kendisi.

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

badih

  • (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret.
  • Erkek ziyaretçi.
  • Birden bire gelen ilham.
  • Ansızın, âniden.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

bahr-i hakaik / bahr-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

balapervaz / bâlâpervaz / بالاپرواز

  • Yükseklerden uçan. (Farsça)

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

bedarf

  • Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

ben

  • (Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurl

benat / benât

  • (Tekili: Bint) Kızlar.
  • Bebekler.

berat gecesi

  • Arabi Şâban ayının onbeşinci gecesi. Şâban ayı mübarek şuhur-u selâseden (üç aylardan) olup, onbeşinci gecesi mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, amellerine dâir taraf-ı İlâhîden meleklere tâlimat verildiği hususunda rivâyât-ı sahiha vardır.

beşaat

  • Kabahat, suç.
  • Yiyecek ve içeceklerdeki acılık.

beşir / beşîr

  • Müjdeleyici mânâsına Peygamber efendimizin isimlerinden.
  • Kabirde mü'minlere suâl soran melekler.

bevarid

  • (Tekili: Bârid) Soğutulmuş yemekler.
  • Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler.
  • Sakat şeyler.

bevz

  • Rutubetten dolayı yiyecek ve giyeceklerde meydana gelen yeşil renkte küf. (Farsça)
  • Ağacın, kök kısmına yakın olan yerleri. (Farsça)
  • Eşek arısı. (Farsça)

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

beyt-i mamur

  • Kâbe'nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.

bi'at-ı rıdvan / bî'at-ı rıdvân

  • Hudeybiye'de Semûre ismindeki ağacın altında 400 Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimize, emirlerini kayıtsız şartsız yerine getireceklerine dâir verdikleri söz.

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

bicu / bicû

  • ( Custen : Aramak) mastarının emir köküne "bi" eklenerek yapılmıştır. Ara, bul mânasında emirdir.
  • (Custen: Aramak) mastarının emir köküne "bi" eklenerek yapılmıştır. Ara, bul meâlinde emirdir.

bid'at fırkası

  • Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kirâmının yolundan ayrılanlar. Hadîs-i şerîfte Cehennem'e gidecekleri bildirilen yetmiş iki fırkadan her biri.

bil'intikal

  • Geçerek, geçmekle.

bila teşbih vela temsil / bilâ teşbih velâ temsil

  • Benzetme ve temsil olmaksızın; Allah'ın zâtını hiçbir şeye benzetmemekle beraber.

bilicma

  • Üstünde birleşmekle, topluca.

bilihtiyar

  • İstemekle.

bilintikal

  • İntikal etmekle, naklederek.

bilirade / bilirâde

  • İradeyle, istemekle.

bilistidad

  • Yetenekle.

bilistihkak

  • Hak etmekle.

biliştiyak

  • İştiyakla, arzu etmekle.

bilkabul

  • Kabul etmekle.

bilmukabele

  • Karşılık vermekle.

bir gözü kör deha

  • Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet, dâhîlik.

birader-i pür-emel

  • Çokça emelleri arzu ve istekleri olan kardeş.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


borsa

  • (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

bülendpervaz / bülendpervâz / بلندپرواز

  • Yükseklerden uçan. (Farsça)
  • Şerefli. (Farsça)

bürokrat

  • Memur sınıfından olan. (Fransızca)
  • Devlet işlerinde muamelelerde şekle aşırı ehemmiyet veren. (Fransızca)

büruk

  • Bir şeyin şakıması, parlaması.
  • (Tekili: Berk) Berkler, şimşekler.

busat

  • (Tekili: Bisat) Bisatlar, döşekler, kilimler, minderler, keçe yaygıları.

buy-i ezhar

  • Çiçeklerin kokusu.

büzur

  • (Tekili: Bezr) Tohumlar, çekirdekler.

ca'caa

  • Değirmen sesi.
  • İsteklerde zorluk vermek.
  • Devenin çökermesi.
  • Çökmüş deveyi kaldırmak.

çal

  • İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
  • Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.

came-i idi / came-i îdî

  • Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise.
  • Bayram elbisesi.

came-i nevruzi / came-i nevruzî

  • Rengârenk elbise.
  • Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler.

çark

  • (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. (Farsça)
  • Vapur, değirmen ve dolap çarkı. (Farsça)
  • Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. (Farsça)
  • Dönerek işleyen âlet. (Farsça)
  • Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, efl (Farsça)

çarmıh

  • (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. (Farsça)
  • Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. (Farsça)

çe

  • Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir. (Farsça)

cebrail / cebrâil

  • Allah tarafından peygamberlere vahiy getirmekle görevli melek.

cebrail aleyhisselam / cebrâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Peygamberlere vahy getirmek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli melek. Buna Cibrîl, Rûh-ul-emîn, Rûh-ul-kuds, Nâmûs-ı ekber de denir.

cehabize

  • Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.

cehennem

  • Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve onl
  • Kâfirlerin devamlı, günahkâr müslümanların ise, günahları kadar âhirette azab görecekleri yer.
  • Azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri.

cehl-i mürekkeb

  • Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek.

celde

  • Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.

cem'iyat-ı dünyeviye / cem'iyât-ı dünyeviye

  • Dünyevî cemiyetler, dernekler.

cem'iyyat / cem'iyyât / جمعيات

  • Cemiyetler, dernekler. (Arapça)

cemaat-ı mücellidan-ı hassa / cemaat-ı mücellidân-ı hâssa

  • Tar: Saraydaki kitabları ciltlemekle vazifeli sanatkârlar.

cemal-i hak / cemâl-i hak

  • Allah'ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.

çemen

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.

cenaib

  • (Tekili: Cenayib) (Cenibe) Yedek hayvanlar, yedek binekler.

cerbiyye

  • Uyuz böcekleri.

cereyan / cereyân / جریان / جَرَيَانْ

  • Akış. (Arapça)
  • Oluş. (Arapça)
  • Akım. (Arapça)
  • Cereyân etmek: Olmak, gerçekleşmek. (Arapça)
  • Bir süreç içinde gerçekleşme.

cerf

  • Ahzetmek, almak.
  • Yıkmak, harap etmek.
  • Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.

cers

  • Gizli ses.
  • Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi.
  • Bir miktar zaman.

çeş

  • "Deneyen, sınayan, tadına bakan" mânâsına gelerek kelimelere eklenir. (Farsça)

cevahir-i insaniyet

  • İnsanlığın cevherleri, yetenekleri.

cevher-dar / cevher-dâr

  • Elmaslı. (Farsça)
  • Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. (Farsça)
  • Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. (Farsça)
  • Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç. (Farsça)

cezu'

  • Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.

cibril / cibrîl

  • Peygamberlere vahy getirmekle vazîfeli melek Cebrâil de denir.

cihad-ı ekber / cihâd-ı ekber

  • Büyük cihâd. Nefsin, insan tabiatının, bedeninin kötü isteklerini yerine getirmemek için yapılan mücâdele.

cin

  • Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen; evlenme, yeme-içme, çoğalmaları bulunan ve gözle görülmeyen varlıklar. Fârisî dilinde cine peri denir.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cism

  • Boşlukta yer kaplayan şekil almış veya başka bir şekle giren madde.
  • Beden, vücûd.

cud / cûd

  • Cömertlik. Karşılık beklemeden yapılan cömertlik.

daime

  • Sürekli; fertlerde her zaman gerçekleşiyor olma.

daire-i hindiyye / dâire-i hindiyye

  • Namaz vakitlerinin tesbitinde kullanılan ve güneş gören düz bir yere çizilen dâire veya bu şekle uygun olarak yapılan âlet.

dar-ut-teklif / dâr-ut-teklîf

  • Kulların Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekle mükellef, sorumlu tutulduğu yer. Dünyâ.

daş

  • İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş : Refik.

deaim

  • (Tekili: Dıâme) Destekler, payandalar, direkler.

def'aten

  • Hemen, birdenbire âni olarak. Beklenmedik anda. Bir def'ada.

def'i / def'î

  • Birdenbire, kısa zamanda gerçekleşme.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

dehn

  • Değnekle vurmak.
  • Yağmurun, yeri ıslatması.
  • Bir şeyi yağlamak.
  • Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.

delil-i ihtirai / delil-i ihtirâî

  • Kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması.

delil-i imkani / delil-i imkânî

  • İmkân delili; sayısız ihtimaller, seçenekler arasından yaratılan varlıkların, o seçenekleri tercih eden bir yaratıcıya delâlet etmesi.

der-kemin

  • Pusu bekleyen, pusuda olan. (Farsça)

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

derrace

  • Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi.
  • Bisiklet.

derya-yı hakaik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

dest ve damen-i kerimane / dest ve dâmen-i kerimane

  • Şerefli ve izzetli olan el ve etekler.

dikte

  • Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. (Fransızca)
  • Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme. (Fransızca)

dil-şikaf

  • Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı. (Farsça)

divan durmak

  • Huzurda hazır olarak beklemek.

düru'

  • (Tekili: Dır') Zırh gömlekler.

eazım-ı muhakkikin / eâzım-ı muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen büyük âlimler.

ebahir

  • Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.

ebazir

  • (Tekili: Ebzâr) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.

ebu bekir-i sıddık

  • Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz alm

ebzar

  • (Tekili: Bezr) Yemeklere konulan baharat.

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Allah'ın tarafından takdir edilen şeylerin gerçekleşme vakti.

ecel-i muallak / ecel-i muallâk

  • Mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel.

edevat

  • (Tekili: Edat) Aletler. Takımlar, parçalar.
  • Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • İslâm dîninde mükelleflerin (dînî vazîfeleri yerine getirmekle yükümlü, sorumlu kimselerin) yapmaları ve sakınmaları lâzım olan emirler ve yasaklar. Ahkâm-ı İslâmiyye (fıkıh bilgileri), din bilgileri.

efakil

  • (Tekili: Efkel) Titrekler, titreyenler.

efaviye

  • Yemeklere konulan kokulu baharat.

eflak / eflâk / افلاک / اَفْلَاكْ

  • (Tekili: Felek) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
  • Felekler, gökler; âlemler.
  • Felekler, gökler.
  • Her gezegene ait gök tabakaları.
  • Gökler, felekler. (Arapça)
  • Felekler, âlemler.

efrad / efrâd

  • Bireyler, insan tekleri.

efza

  • (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ : Hayret verici, hayret artıran. (Farsça)

efzar

  • Ayakkabı, kundura. (Farsça)
  • Gemi yelkeni. (Farsça)
  • Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. (Farsça)
  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

ehad-ül-ahad / ehad-ül-âhâd

  • Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.

ehdaf

  • (Tekili: Hedef) Hedefler, nişan alınan yerler.
  • Yüksek yerler.
  • Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.

ehl-i ehva / ehl-i ehvâ

  • Heva ehli, arzu ve isteklerine tabi olanlar.

ehl-i heva / ehl-i hevâ

  • Nefsin isteklerine uyanlar.
  • Nefsine uyan, nefsinin arzu ve istekleri peşinde koşan.
  • Bid'at (dinde olmayan inanış ve işler) sâhibi.

ehl-i ihtisas

  • İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar.

ehl-i kalb

  • Kalb ehli, mânevî gerçekleri kalbiyle sezenler.

ehl-i sema / ehl-i semâ

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i semavat / ehl-i semâvât

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i semavat ve arz / ehl-i semâvât ve arz

  • Göklerde ve yerde bulunan varlıklar; melekler gibi ruhanî varlıklar ve dünya üzerinde yaşayanlar.

ehva / ehvâ

  • Nefis arzuları, boş istekler.
  • Hevalar; gelip geçici arzu ve istekler.

ekahi

  • (Tekili: Ukhuvan) Papatyalar, papatya çiçekleri.

ekmam

  • (Tekili: Kimm) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları.

ekpek-ül küpeka

  • Köpeklerin en köpeği.
  • Çok âdilik ve alçaklık.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

ekyal / ekyâl / اكيال

  • (Tekili: Keyl) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
  • Kileler. (Arapça)
  • Ölçekler. (Arapça)

elezz-i et'ime

  • Yemeklerin en lezzetli olanı.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

emani / emanî

  • Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. (Farsça)
  • Eminlik, korkusuzluk. (Farsça)
  • Temenniler, arzular, istekler.

emel-i vehmi / emel-i vehmî

  • Temelsiz ümit, kuruntuya dayalı beklenti.

emirkulu

  • Aldığı emri yapmağa mecbur olan, verilen emri yerine getirmekle görevli kimse.

emlak

  • (Tekili: Mülk) Mülkler. İnsanın tasarrufunda bulunan yerler.
  • Melekler.

emr-i vaki' / emr-i vâki'

  • Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.

emsal / emsâl / امثال

  • Örnekler. (Arapça)
  • Benzerler. (Arapça)

emsile / امثله

  • (Tekili: Misâl) Misaller. Örnekler.
  • Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.
  • Misâller, örnekler.
  • Misaller, örnekler.
  • Misaller, örnekler.
  • Örnekler. (Arapça)

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

enzar-ı melaike / enzar-ı melâike

  • Meleklerin nazarları ve görüşleri.

erfeş

  • Nefsî isteklerine düşkün olan.
  • Kulakları uzun ve kaba (adam).

erkan / erkân / اركان

  • Rükunlar, esaslar, direkler, üniteler, bölümler.
  • Direkler. (Arapça)
  • Temeller, esaslar. (Arapça)
  • İleri gelenler, üst düzeyde bulunanlar. (Arapça)
  • Önderler. (Arapça)

ermiya aleyhisselam / ermiyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Hârûn aleyhisselâmın neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini bildirmekle vazîfelendirilmişti.

erzak / erzâk

  • Rızıklar, yiyecekler.

esaret-i nefis

  • Nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma.

esatin / esatîn

  • Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler.
  • Mc: İleri gelen kimseler.

eshab-ı kehf / eshâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları; Îsâ aleyhisselâmdan sonra din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur'ân-ı kerîm de Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir

esmak

  • (Tekili: Semek) Semekler, balıklar.

esrar / esrâr

  • Sırlar, gizli gerçekler.

eşref-i saat

  • Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.

esva'

  • (Tekili: Sâ') Kuyular, çukur yerler.
  • Ölçekler.

esvab / esvâb

  • (Tekili: Sevb) Sevbler, giyecekler, giyimler.
  • Giyecekler.

eşvak / eşvâk

  • (Tekili: şevk) şiddetli arzular, istekler, neşveler.
  • Şiddetli arzular, istekler.
  • Şevkler, aşırı istekler.

et'ime / اطعمه

  • (Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler.
  • Yiyecekler.
  • Yiyecekler. (Arapça)

et'ıme / اَطْعِمَه

  • Yiyecekler.

et'ime / اَطْعِمَه

  • Yiyecekler.

et'ime-i lezize

  • Lezzetli yiyecekler.
  • Lezzetli yemekler.

etime / etîme

  • Yemekler.

etraf

  • (Tekili: Türfe) Nazik ve zarif şeyler.
  • Lezzetli taamlar, güzel yemekler.

etrika

  • (Tekili: Tarik) Tarikler, yollar, caddeler.
  • Sebepler, vesileler, vasıtalar.
  • Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.

evc

  • Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve.
  • Koz: Seyyare mahreklerinin merkezden en uzak noktaları.

evtad / evtâd

  • (Tekili: Veted) Direkler. Kazıklar.
  • Ricâlullahtan birine verilen isim.
  • Direkler, kazıklar.
  • Direkler, kazıklar.

evtad-ül arz

  • Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.

ez kaza

  • Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda. (Farsça)

ezahir

  • Çiçekler, şükufeler.
  • Çiçekler.

ezahir-i efkar / ezahir-i efkâr

  • Fikir çiçekleri.

ezbad

  • (Tekili: Zebed) Paslar.
  • Dörtte birler, çeyrekler.
  • Köpükler.

ezhar / ezhâr / ازهار

  • Çiçekler.
  • (Tekili: Zehre) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.
  • Çiçekler.
  • Çiçekler. (Arapça)

ezhar ve esmar-ı binihaye / ezhâr ve esmâr-ı bînihaye

  • Sonsuz çiçekler ve meyveler.

ezhar-ı latife / ezhâr-ı lâtife

  • Hoş, güzel çiçekler.

ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiye

  • İçinde safâ sürülecek olan bahçeyi süsleyen çiçekler.

ezhar-ı nev-bahar / ezhar-ı nev-bahâr

  • Bahar çiçekleri.

ezhar-ı rebii / ezhar-ı rebiî

  • Bahar çiçekleri.

ezhar-ı tevafuk / ezhâr-ı tevafuk

  • Tevafuk çiçekleri.

ezyal / ezyâl / اذیال

  • (Tekili: Zeyl) Ekler. İlâveler. Zeyiller.
  • Zeyiller, ekler.
  • Ekler, zeyiller. (Arapça)
  • Kuyruklar. (Arapça)

faaliyet-i ilahiye / faaliyet-i ilâhiye

  • Allah'ın varlık âleminde gerçekleştirdiği faaliyetler.

falık-ül habbi venneva / fâlık-ül habbi vennevâ

  • Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

fecaat

  • Felâket, yürekler acısı kötü durum.

feleki / felekî

  • (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili.
  • Astronomik.

fena fiş-şeyh / fenâ fiş-şeyh

  • Tasavvuf ilminde talebenin velî olan hocasının arzû ve isteklerine tâbi olması, irâdesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhâlefet etmemesi.

fena-i irade / fenâ-i irâde

  • İrâde ve isteklerin yok olması.

fenafirresul / fenâfirresûl

  • Kendi isteklerini terkedip peygamberde fani olmak.

ferişteler

  • Melekler.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

fevait / fevâit

  • Kasten, bilerek terketmekle olmayıp, dînin kabûl ettiği herhangi bir sebeble, özürle kaçırılmış farz veya vâcib namazlar. Fâitenin çoğuludur.

fevkalme'mul

  • Umulmadık bir şekilde, beklenenin üstünde.
  • (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.

fevkalmemul

  • Umulanın, beklenilenin üstünde.

fi sebilillah / fî sebilillah

  • Allah yolunda, karşılık beklemeksizin.

fiam

  • Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.

firkateyn

  • Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

flandra

  • Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.

füc'eten

  • Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.

fursat-cu / fursat-cû

  • Fırsat bekleyen, fırsat arıyan. (Farsça)

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gallat

  • (Tekili: Galle) Mahsuller, zahireler.
  • El emekleri, çalışmanın semereleri.
  • Ev kirası gelirleri.

gane / gâne

  • Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.) (Farsça)

gar

  • (Ger) Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. (Farsça)

garabil

  • (Tekili: Gırbâl) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.

gardiyan

  • Hapistekileri bekleyen görevli.

gasil-ül melaike / gasîl-ül melâike

  • Melekler tarafından yıkanan; Eshâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri. (Âdem aleyhisselâmı da melekler yıkamıştır.)

gavvas-ı hakikat / gavvâs-ı hakikat

  • Hakikat dalgıcı, gerçekleri derinlemesine araştıran.

gaybi i'caz / gaybî i'câz

  • Geçmiş zamanda gelecekte gerçekleşecek hâdiselerin bir mu'cize olarak haber verilmesi.

gayr-ı me'mul

  • Umulmadık. Beklenmedik. Birdenbire.

gayr-ı mütevekkil

  • Tevekkül etmeyen, sadece sebeplere takılıp neticeyi Allah'tan beklemeyen.

gayret-i hüda pesendaneleriyle / gayret-i hüdâ pesendâneleriyle

  • Allah'ın râzı olacağı işleri yapmak için gayret etmekle.

geh

  • Kelimenin sonuna eklenerek yer veya zaman ifade eder. (Farsça)

ger

  • İsimlerin sonlarına eklenir ve yapıcılık bildirir bir edattır. Meselâ: Ahen-ger : f. Demirci. Zer-ger : f. Kuyumcu. (Farsça)

gerd

  • Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd : Çabuk dönen. (Farsça)

gerde

  • İsimlere eklenerek; etmiş, yapmış, eylemiş gibi mef'uller yapılır. (Farsça)

gerdendade-i tevfik / gerdendâde-i tevfik

  • Gerekli çalışma ve vazifeleri yerine getirdikten sonra neticeye boyun eğme ve sonucu Allah'tan bekleme.

gin

  • Türkçedeki "li, lu, lı" eklerinin karşılığıdır. (Farsça)

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

habarir / habarîr

  • (Tekili: Hıbrîr) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.

habi

  • Sürünüp emekleyen ufak çocuk.

hacat / hâcât / حاجات

  • İhtiyaçlar. (Arapça)
  • İstekler. (Arapça)

hacegan-ı divan-ı hümayun / hâcegân-ı divan-ı hümayun

  • Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elb

hadim ağası

  • Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi.

hadise-i gaybiye

  • Gayb aleminde gerçekleşen olay.

hadise-i rububiyet

  • Herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın gerçekleştirdiği hadise.

hadsen

  • Birdenbire sezmekle.
  • Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.

hafaza

  • (Tekili: Hâfız) Muhafızlar. Muhafız melekler.
  • Muhafızlar, koruyucular, bekçiler.
  • Koruyucu melekler.

hafaza melekleri

  • Koruyucu melekler, her insanın hayır (iyi) ve şer (kötü) işlerini yazan; ikisi gece, ikisi gündüz gelen ve kötülüklerden ve cinlerden koruyan melekler. Bunlara Kirâmen kâtibîn melekleri diyenler olduğu gibi, onlardan başka olduğunu söyleyenler de olm uştur.

hafiye

  • (Çoğulu: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can.
  • Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi.
  • Gizli, mestur.

hafiziyyet / hafîziyyet

  • Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.

hakaik / hakâik / حقائق

  • Hakikatler, gerçekler.
  • Hakikatler, gerçekler, esaslar.
  • Hakikatlar, gerçekler.
  • Gerçekler. (Arapça)

hakaik-aşina / hakaik-âşinâ

  • Gerçeklere aşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan.

hakaik-ı acibe

  • Şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler.

hakaik-i alem / hakaik-i âlem

  • Kâinattaki hakikatler, gerçekler.

hakaik-i aliye-i ilahiye / hakaik-i âliye-i ilâhiye

  • Allah'a ait yüksek, yüce hakikatler, gerçekler.

hakaik-i azime / hakaik-i azîme

  • Büyük hakikatler, gerçekler.

hakaik-i cemile / hakaik-i cemîle

  • Güzel hakikatler, gerçekler.

hakaik-i diniye

  • Dini esaslar, dini meselelere ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i esasiye

  • Temel, esas gerçekler.

hakaik-ı esasiye-i imaniye ve kur'aniye / hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve kur'âniye

  • İmanın ve Kur'ân'ın temel gerçekleri.

hakaik-i gayb ve şehadet / hakâik-i gayb ve şehâdet

  • Görünmeyen ve görünen âlemlere ait gerçekler.

hakaik-i gaybiye

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler.

hakaik-i hayat

  • Hayatın içindeki gizli hakikatler, gerçekler.

hakaik-ı ilahiye / hakaik-ı ilâhiye

  • Allah'a ait olan gerçekler.

hakaik-i ilahiye / hakaik-i ilâhiye

  • Allah'ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler.

hakaik-i ilmiye

  • İlme ait gerçekler, esaslar.

hakaik-i imaniye ve islamiye / hakaik-i imaniye ve islâmiye

  • İman ve İslâm hakikatleri, gerçekleri.

hakaik-ı islamiye / hakaik-ı islâmiye

  • İslâmın gerçekleri, esasları.

hakaik-i kainat / hakaik-i kâinat

  • Kâinatta gizli olan hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kudsiye

  • Mukaddes hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kudsiye-i ilahiye / hakaik-i kudsiye-i ilâhiye

  • Allah'a ait olan kutsal hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kur'aniye ve imaniye / hakaik-i kur'âniye ve imâniye

  • Kur'ân ve iman hakikatleri, gerçekleri.

hakaik-i latife / hakaik-i lâtife

  • Tatlı, şirin hakikatlar, ince mânâlı gerçekler.

hakaik-i maneviye / hakaik-i mâneviye

  • Mânevî hakikatler, gerçekler.

hakaik-i müberhene ve ilmiye

  • İlmî ve delillerle ispatlanan hakikatler, gerçekler.

hakaik-ı mücerrede / hakâik-ı mücerrede

  • Soyut hakikatler, gerçekler.

hakaik-i mücerrede / hakâik-i mücerrede

  • Soyut gerçekler.

hakaik-i namütenahi / hakaik-i nâmütenâhî

  • Sonsuz hakikatler, gerçekler.

hakaik-i namütenahiye / hakaik-i nâmütenâhiye

  • Sonu gelmeyen hakikatler, gerçekler.

hakaik-i sabite / hakaik-i sâbite

  • Sabit, değişmez hakikatler, gerçekler.

hakaik-i şahsiye

  • Kişinin kendisine ait gerçekler.

hakaik-i şeriat

  • Şeriatin hakikatleri, esas ve gerçekleri.

hakaik-i tarihiye / hakâik-i tarihiye

  • Tarihî hakikatler, gerçekler.

hakaik-i uhreviye

  • Uhrevî, âhirete ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i ulviye

  • Yüce gerçekler.

hakaik-i uzma

  • Büyük hakikatler, gerçekler.

hakaik-i zevkiye

  • Ancak zevkle anlaşılan gerçekler.

hakayık / hakâyık / حقایق

  • Hakikatler, gerçekler.
  • Gerçekler. (Arapça)

hakikat / hakîkat

  • Bir lafzın (sözün) asıl mânâsı.
  • Gerçek.
  • Kötülüklerin kalbden tekellüfsüzce, zorlanmadan gitmesinin gerçekleşmesi, fenâ(Allahü teâlâdan başka her şeyi unutma) mertebesi.
  • Mâhiyet.

hakikat-feşan

  • Gerçekleri yayan.

hakikat-ı islamiye / hakikat-ı islâmiye

  • İslâm hakikatleri, gerçekleri.

hakikat-i islamiyet / hakikat-i islâmiyet

  • İslâmî gerçek; İslâmiyetin üzerine kurulu olduğu gerçekler, esaslar.

hakikat-i mühimme

  • Önemli gerçekler.

hakikatler

  • İmanî gerçekler.

hakikatü'l-hakaik

  • Gerçeklerin gerçeği, en büyük hakikat.

hal-i intizar / hâl-i intizar

  • Bekleme hâli.

halahil

  • (Tekili: Halhal) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.

halhal

  • Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
  • Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği.

halife / halîfe

  • Birinin yerine geçen.
  • Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vekîlî ve yeryüzündeki bütün müslümanların reîsi (başı).
  • Bir tasavvuf büyüğünün yetiştirip, hayâtında veya vefâtından sonra insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirdiği talebesi.

halk-ı eflak / halk-ı eflâk

  • Feleklerin, kâinatın yaratılışı.

halta

  • Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.

hamele-i arş ve semavat / hamele-i arş ve semâvat

  • Arş'ın ve göklerin taşıyıcısı olan melekler.

hamele-i hüccet

  • Günah ve sevabları yazan melekler.

hamir / hamîr

  • (Tekili: Hımâr) Eşekler. Hımarlar.

hamme / hâmme

  • (Çoğulu: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler.
  • Binek hayvanı.

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek gazvesi

  • Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah

harac-ı muvazzaf

  • Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sah

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

harem

  • Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)

harf-i nida' / harf-i nidâ'

  • Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

harik

  • Omuz küreklerinin arası.

haris / hâris

  • Muhafız. Bekçi.
  • Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.

hasat-ı bevliyye / hasât-ı bevliyye

  • Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.

hasbi / hasbî

  • Karşılık beklemeyen.

haşerat / haşerât

  • Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar.
  • Değersiz ve zararlı adamlar.
  • Böcekler.

haşerat-ı muzırra

  • Zararlı böcekler.

hasle

  • Göbekle kasık arası.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

hatar

  • Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler.
  • Çadırın eteklerine bağlanan parça.

hatırat-ı kalb / hâtırât-ı kalb

  • Kalbe gelen hatıralar, istekler.

havafi

  • Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.

havaşi

  • (Tekili: Hâşiye) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar.
  • Maiyet adamları.

havass / havâss

  • (Tekili: Hâss - Hâssa) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar.
  • Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar.
  • Zenginler sınıfı.
  • Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat

havass-ı kerrubiyyun / havâss-ı kerrûbiyyûn

  • Allah'a yakın olan meleklerin en büyükleri, dört büyük melek.

hayat-ı istidad

  • Yeteneklerin hayatı.

hazine-i hakaik / hazine-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

hazret-i azrail / hazret-i azrâil

  • Ruhları kabzetmekle görevli melek.

hece vezni

  • Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine ha

helhele

  • Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi.
  • Unu seyrek elekten elemek.
  • Teenni ile encamını beklemek.
  • Bir şeye pek yaklaşıp çatmak.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

hem-hah

  • Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan. (Farsça)

hem-kün

  • Aynı cins işte çalışan, işleri ve meslekleri aynı olan. Meslekdâş. (Farsça)

hem-riş

  • Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler. (Farsça)

hendesi / hendesî

  • Muntazam şekli ile alâkalı ve hendeseye dâir. Geometrik şekle dâir.
  • Geometri ile alâkalı ve müteallik.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

heva / hevâ

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.
  • Nefsin arzu ve istekleri.
  • Nefsin istekleri, kötü arzular, hava.

heva-i nefis / hevâ-i nefis

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

heva-i nefs / hevâ-i nefs

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

heva-yı nefis

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

hevam / hevâm

  • Böcekler.

hevamm / hevâmm

  • Böcekler, haşereler.
  • Yılan, pire, akrep gizli zararlı hayvanlar.
  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.
  • Böcekler.

hevaperest / hevâperest / هواپرست

  • Nefsinin istekleri peşinde koşan. (Arapça - Farsça)

hevaperestane / hevâperestâne

  • Nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına.

hevatif

  • (Tekili: Hâtif) Hâtifler. Gayıptan işitilen sesler.
  • Nidâ eden melekler.

heves-i nefsaniye

  • Nefsin yasak arzu ve istekleri.

hevesat / hevesât / هوسات

  • Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler. (Farsça)
  • Hevesler, gelip geçici arzu ve istekler.
  • Hevesler, geçici arzular, yasak istekler.
  • İstekler, hevesler. (Arapça)

hevesat-ı faniye

  • Geçici arzu ve istekler.

hevesat-ı gayr-ı meşrua

  • Dinin izin vermediği arzu ve istekler.

hevesat-ı nefsaniye / hevesât-ı nefsâniye

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.
  • Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.

hevesat-ı nefsiye

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

hevesat-ı sefile / hevesat-ı sefîle

  • Nefsin gayr-ı meşru alçak istekleri.

hevesi / hevesî

  • Arzu ve isteklerle ilgili.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hidab

  • (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.

hidak

  • (Tekili: Hadeka) Göz bebekleri, hadekalar.

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

hıkd

  • Kin, buğz, adâvet.
  • İntikam almak için fırsat beklemek.
  • Kin tutma, öç almak için fırsat bekleme.

hilaf-ı heves / hilâf-ı heves

  • Nefsin arzu ve isteklerinin aksine.

hilaf-ı me'mul / hilâf-ı me'mul

  • Beklenilenin tersine.

hilaf-ı memul / hilâf-ı memul / hilâf-ı memûl

  • Beklenenin aksine.
  • Umulanın tersine, beklenin aksine.

hilal-i savm / hilâl-i savm

  • Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl.

hıraset

  • Koruma.
  • Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme.

hiref / حرف

  • (Tekili: Hirfet) Meslekler, san'atlar.
  • Meslekler. (Arapça)

hoşkam / hoşkâm

  • Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış. (Farsça)

hospodar

  • Osmanlı İmparatorluğunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Boğdan ve Eflak'ı yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvanı.

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hulviyyat

  • Tatlı yemekler. Şekerlemeler. Tatlı şeyler.

hümapervaz

  • Hümâ gibi yükseklerde uçan. (Farsça)
  • Mc: Yüksek himmetli. (Farsça)

hurafecilik

  • Gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma.

hürriyet

  • 1908'de II.Meşrutiyet'in ilânı ile birlikte gerçekleşen yeni sistemin halk arasındaki adı.

hüsn-ü cereyan / hüsn-ü cereyân / حُسْنُ جَرَيَانْ

  • Güzel gerçekleşme.

hüsran

  • Zarar, ziyan.
  • Beklenilenin elde edilememesinden duyulan acı, mahrumiyet acısı.

husul / husûl / خصول

  • Ortaya çıkma, gerçekleşme, var olma. (Arapça)
  • Husûle getirmek: Meydana getirmek, gerçekleştirmek. (Arapça)

husul-ü maksud

  • İstenen şeyin gerçekleşmesi.

hüve'l-ahir / hüve'l-âhir

  • O Âhirdir; her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve sonu gelen varlıkların neslini tohum ve çekirdeklerle tanzim eden ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah'tır.

i'tikaf / i'tikâf

  • İbâdet niyetiyle câmide bir müddet bulunmak. Îtikâf, nezr (adak) olursa vâcib, Ramazan ayının son on gününde sünnet, bunların dışında herhangi bir zamanda namaz kılmayı beklemek, göz-kulak günâh işlemesin niyetiyle mescidde bulunmak ise müstehâbdır (sevâbdır). Îtikâfa girene mü'tekif denir.

ibka fermanı

  • Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.

ibşas

  • Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.

icabat / îcâbât / ایجابات

  • Gerekler.
  • Gerekler, cevap vermeler.
  • Gereklilikler, gerekler. (Arapça)

icaplar

  • Gerekler, gerekli kılınanlar.

icaz-ı bittakdir

  • Maksadı az sözle ifade etmekle beraber fazla olan etraflı mânaların zuhurudur.

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

icra memuru

  • Mahkeme kararını tatbik ile borçludan borcunu alıp alacaklıya vermekle vazifeli olan adliye memuru.

ictisar / ictisâr / اجتسار

  • Yüreklenme, cesaret bulma. (Arapça)
  • İctisâr etmek: Cesaretlenmek, cesaret bulmak. (Arapça)

idam

  • Katık. Ekmekle beraber yenen şey.

iddet

  • Bekleme müddeti.
  • Sayılmış. Madud.
  • Cemaat.
  • Hıfz.
  • Fık: Kocasından ayrılan kadının, başkası ile evlenebilmesi için, üç defa hayız görüp temiz oluncaya kadar geçen zaman. (Kocasından boşanırsa 100 gün, kocası ölürse 130 gün.)
  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.
  • Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.
  • Kocası ölen kadının bekleme süresi.

iddet-i eşhür

  • Ay hesabıyla iddet beklemek. Boşanma tarihinden itibaren hür ise üç ay, cariye ise birbuçuk ay bekler.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

iddet-i vefat

  • Fık: Ölüm neticesinde icab eden iddet. Kocası ölen kadın hür ise 130 gün, cariye ise 65 gün iddet bekler.

ıdfe

  • Ondan elliye varana kadar olan erkekler.
  • Kıt'a.
  • Akşam vakti.

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

ifham

  • İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek.

iglinta'

  • Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.

igsas

  • Güzel yemekler yedirme.

ihbal

  • Gebe koyma, hâmile yapma.
  • Çiçekler dökülüp meyve tutma.

ihbar-ı gaybiye

  • Bilinmeyen bir şeyle, gelecekle ilgili haber verme.

ihlas-ı tam / ihlâs-ı tâm

  • Tam ihlâs, yaptığı her işinde Allah'ın emrini ve rızasını gözetme, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklememe.

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.

ihtilaf-ı meslek / ihtilâf-ı meslek

  • Mesleklerin farklılığı.

ihtiraat-ı beşeriyye / ihtirâât-ı beşeriyye

  • İnsanlığın gerçekleştirdiği icatlar, buluşlar.

ihtirasat / ihtirasât

  • İhtiraslar, aşırı istekler, hırs ve tutkular.
  • (Tekili: İhtiras) Şiddetli arzu ve istekler. İhtiraslar.
  • İhtiraslar, aşırı istekler.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtiyari / ihtiyarî

  • İsteğe bağlı, istemekle.

ihtizazi / ihtizazî

  • İhtizaza ait. Titremekle alâkalı.

ika' / îka'

  • Meydana getirme, gerçekleştirme.

ikamet / ikâmet

  • Kâmet. Erkeklerin farz namaza başlamadan önce okuması sünnet olan ezâna benzer sözlerin ismi. Ezândan farkı fazla olarak "Hayyealelfelâh"dan sonra iki defâ "Namaz başladı" mânâsına olan "kad kâmet-issalâtü denir.
  • Oturmak, bir yerde kalmak.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

ıkmar

  • Ayın doğmasını bekleme.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ıksa-yı amal / ıksâ-yı âmâl

  • Emel ve isteklerinden uzaklaştırma.

ilan-ı tekviniye / ilân-ı tekvîniye

  • Varlıkların yaratılışıyla insanlara duyurulan gerçekler.

ilavat / ilâvât / علاوات

  • (Tekili: İlâve) İlâveler, ekler, katmalar.
  • İlaveler, ekler. (Arapça)

ilave

  • İlave etmek: Eklemek.
  • (Çoğulu: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam.
  • Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil.
  • Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak ve ayrıca çıkardığı sayı.
  • İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey.

ilhaf

  • İstemekle ısrar etme, zorlama.

ilhak / ilhâk

  • İlâve etmek, eklemek. Katmak.
  • Katma, ekleme.
  • Eklemek, ilave etmek.

ilhak edilen

  • Eklenen.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

ilm-i tahkik

  • Gerçekleri ve hakikatleri araştırma ilmi.

iltifaf

  • Örtünme, sarınma.
  • Çiçeklerin katmerleşmesi.

iltizam-ı taraf-ı muhalif

  • Muhalif tarafı destekleme, karşı tarafın fikirlerine sarılma.

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

iman-ı metbu / îmân-ı metbû

  • Meleklerin îmânı.

inabe yolu / inâbe yolu

  • Müridlik. Sâlikin (tasavvuf yolunda) nefsin isteklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak sûretiyle ve çeşitli sıkıntılara katlanarak Allahü teâlâya kavuşma yolu.

inayethah

  • İnayet isteyen, meded bekleyen. (Farsça)

infitah-ı ezhar

  • Çiçeklerin açılması.

inhizam

  • Yemek hazmolunma. Yemeklerin midede erimesi.

inikad / inîkad

  • Kurulma, gerçekleşme, bağlanma.

inkılab-ı hakaik / inkılâb-ı hakâik

  • Gerçeklerin değişmesi.

intizar / intizâr / انتظار / اِنْتِظَارْ

  • Bekleme.
  • (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.
  • Bekleme, gözleme.
  • Bekleme, bekleyiş. (Arapça)
  • İntizâr etmek: Beklemek. (Arapça)
  • Bekleme.

intizar eden

  • Bekleyen.

intizar edilen

  • Beklenen.

intizar etme

  • Bekleme.

intizar etmek

  • Beklemek.

intizar salonu

  • Bekleme salonu.

intizaren

  • Bekleyerek, gözleyerek.
  • Bekleyerek.

inzimam / inzimâm / انضمام

  • Eklenme.
  • Eklenme. (Arapça)

inzimam etme

  • Eklenme, katılma.

iradi / irâdî

  • İradeyle ilgili, istemekle.

irtidad

  • Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak.
  • Geri dönmek.

irtigab

  • (Rağbet. den) Heveslendirme, isteklendirme, rağbet ettirme.

irtikab

  • Bekleme, gözleme.
  • Ümit etme, umma.

irtiva'

  • Suya içerek kanma.
  • Tıb: Vücuttaki organ ve eklemlerin kuvvetlenip kalınlaşması.

islamiyet

  • İslâmlık.
  • İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır. (İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)

ism-i tasgir

  • Küçültme ismi. Küçüklük veya azlığa delâlet eden isimdir. Arapçada ekseri (Fueyl) veya (Fuayil) vezninde, Türkçede kelime sonuna cik, cık, cağız, ceğiz gibi ekler getirerek yapılır. Abd: Kul, Ubeyd: Kulcağız, kulcuk gibi.

isnadi / isnadî

  • İsnad etmekle alâkalı.

israfil / isrâfil

  • Sur borusunu üflemekle görevli büyük bir melek.

israfil aleyhisselam / isrâfil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Kıyâmet kopacağı vakit sûr denilen boruya üfürmekle vazîfeli olan melek.

işrak

  • Allah'a şerik koşma. Allah'tan başkasından medet bekleme.

isti'dadat

  • (Tekili: İsti'dad) İstidadlar, kabiliyetler, yetenekler.

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr
  • Küçük abdestten sonra idrarın iyice kesilmesini beklemek.

istidad-ı beşer

  • İnsanların yetenekleri.

istidadat

  • Yetenekler.

istidadat-ı beşeriye / istidâdât-ı beşeriye

  • İnsandaki kabiliyetler, yetenekler.

istidadat-ı gayr-ı mahdud / istidâdât-ı gayr-ı mahdud

  • Sınırsız kabileyetler, yetenekler.

istidadat-ı gayr-ı mahdude / istidâdât-ı gayr-ı mahdude

  • Sayısız ve sınırsız yetenekler.

istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye / istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniye

  • İnsanın sınırsız istidat ve potansiyel yetenekleri.

istidadat-ı kalbiye / istidâdât-ı kalbiye

  • Kalpteki yetenekler.

istidadat-ı kemal / istidâdât-ı kemâl

  • Mükemmellik ve olgunluk yetenekleri, çekirdekleri.

istidadat-ı kemaliye / istidâdât-ı kemâliye

  • Mükemmel yetenekler.

istidadi / istidadî

  • Yetenekle ilgili.

istikbali / istikbâlî

  • Gelecekle ilgili.

istimaha

  • Birisinden hayır ummak. İyilik ve şefaat beklemek.

istinadi / istinadî

  • İstinad etmekle alâkalı.

iştiyakat / iştiyakât / iştiyâkât

  • Şiddetli istekler.
  • Çok kuvvetli arzu ve istekler.

iştiyakla

  • Arzu ve istekle.

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

izafe / izâfe / اضافه

  • Ekleme. (Arapça)

izafet-i maklub

  • Ters çevrilmiş terkib. Muzaf-un ileyh ile muzafın yer değiştirmesi olup, böylece birleşik isim ve sıfatlar yapılır. Bu terkibler semâidir; işitilmekle öğrenilir, bir kaideye bağlı değildir. Her terkib bu şekle sokulmaz. Meselâ: Tâb-ı meh: Meh-tâb: Ay ışığı. Çeşm-i âhu: Ahu-çeşm: Ceylân gözlü. Nazar-

iztiba / iztibâ

  • Hac ve ömre ibâdetlerinde erkeklerin giydikleri dikişsiz iki parçadan meydana gelen ihramın üst parçasının bir ucunu sağ koltuk altına alıp diğer ucunu sol omuz üzerine atmak.

jaketatay

  • Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket. (Fransızca)

ka'bet-ül amal / kâ'bet-ül âmâl

  • İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.

kabiliyat / kabiliyât

  • Kabiliyetler, yetenekler.

kabiliyyat / kâbiliyyât / قابليات

  • Yetenekler. (Arapça)

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kali / kalî

  • Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici.
  • Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.

kameriyye

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.

kamet-i istidad

  • İstidadın, yeteneklerin endamı, boyu.

kanun-u cinsiyet-i melek

  • Meleklerin cinsiyet kanunu.

kanun-u kader-i ilahi / kanun-u kader-i ilâhî

  • Allah'ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar.

kar / kâr

  • (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. (Farsça)

kar haddi / kâr haddi

  • Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalığa, kâra konulan sınır.

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

karibün / karîbün

  • Yakındır (erkekler için kullanılır).

katibin / kâtibîn

  • İnsanın amelini yazan melekler.

katibin-i kiram / kâtibîn-i kiram / kâtibîn-i kirâm / كَاتِب۪ينِ كِرَامْ

  • İnsanın yaptığı bütün amelleri yazan melekler.
  • Şerefli yazıcı melekler.

kavarir

  • (Tekili: Karure) Gözbebekleri.
  • Şişeler.

kavayim

  • Davarın ayakları.
  • Evin direkleri.

kaza / kazâ

  • Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ.
  • Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak.
  • Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi.
  • Hâkimlik, hâkimin hükmü.
  • İstemeden yapılan zarar.
  • Hükmeylemek, hüküm.
  • Bir şeyi birbirine lâzım kılmak.
  • Kaderde yazılanın gerçekleşmesi.

kazaen

  • Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde.

kaziye-i vaktiye-i münteşire

  • Hükmü herhangi bir zamanda ve herhangi bir fertte gerçekleşmiş bulunan veya gerçekleşmesi mümkün olan kaziye, önerme.

kelbi / kelbî

  • Köpeğe ait, köpekle alâkalı. Köpek cinsinden olan ve köpeğe müteallik.

kelfa

  • Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)

kemençe

  • Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. (Farsça)
  • Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti. (Farsça)

kemerbeste

  • Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan. (Farsça)

kemerbeste-i ubudiyet

  • Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)

keramat-ı gaybiye / kerâmât-ı gaybiye

  • Allah'ın bir ikramı olarak gaybla ilgili verilen haberlerin doğru çıkması şeklinde gerçekleşen kerametler.

keramet-i acibe

  • Şaşırtıcı bir şekilde gerçekleşen keramet.

keramet-i acibe-i gaybiye

  • Gayba ait acayip keramet; Allah'ın bir ikramı olarak gelecekle ilgili verdiği acayip haber.

keramet-i gaybiye-i gavsiye

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin geleceğe dair keramet şeklinde haber vermesi ve bu haberin gerçekleşmesi.

keramet-i kevniye

  • Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerin

kerbela

  • Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer. (Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)

kerkeç

  • Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar.

kerrubi / kerrubî

  • Meleklerin büyüğü.

kerrubiyyun / kerrûbiyyûn

  • (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.
  • Büyük melekler.

kerub

  • Allah'a en yakın olan melekler.

kerubiyan / kerûbiyân

  • Azâb meleklerinin büyükleri. Kerûb kelimesinin Farsça çoğul şeklidir. Arabî çoğul şekli ise Kerûbiyyûn'dur.

keşfi / keşfî

  • Gaybî hususları, bilinmeyen hakikatleri keşfetmekle bilmek.

kilab / kilâb / كلاب

  • Köpekler.
  • (Tekili: Kelb) Köpekler.
  • Köpekler. (Arapça)

kilab-ı ehliye / kilâb-ı ehliye

  • Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri.

kilyevi / kilyevî

  • Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.

kiramen katibin / kiramen kâtibîn / kirâmen kâtibîn

  • İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
  • İnsanların iki omuzunda bulunup, onların sevâb ve günâhlarını yazan iki melek. Hafaza melekleridir diyen âlimler de olmuştur.
  • Sağ ve sol yanımızdaki günah ve sevap yazan melekler.

kiramenkatibin / kirâmenkâtibîn

  • Günahları ve sevapları yazan melekler.

kısa'

  • (Tekili: Kas'a) Tabaklar, çanaklar, çömlekler.

kisve

  • Giyecek. Nafaka vermekle vazîfeli kimsenin bakmakla mükellef bulunduğu kimselere te'min etmekle yükümlü olduğu giyecek.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُب۪ينْ

  • Kaderde olan her şeyin gerçekleşmesinde esas tutulan kānunların bütünü; Allahın geçmiş ve gelecekten ziyâde, şimdiki hâle bakan ilmi.

konsolos

  • İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.

kudsiyan / kudsiyân / قدسيان

  • Kudsiler.
  • Melekler. Melâike taifesi.
  • Melekler. (Arapça - Farsça)

kudur

  • (Tekili: Kıdr) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar.

külliyat-ı hakaik / külliyât-ı hakaik

  • Gerçeklerin bir araya gelmesi, gerçekler bütünü.

külse

  • (Çoğulu: Ekles) Kireç renginde olmak.

künan

  • "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek) (Farsça)

künende

  • "Edici, yapıcı" mânâlarına gelerek kelimelere eklenir. (Farsça)

kuşam

  • Sofrada artan yemekler.

kütüb-ü muhakkikin / kütüb-ü muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimlerin kitapları, eserleri.

küus

  • (Tekili: Ke's) Kaplar, çanaklar, çömlekler.
  • kadehler. Bardaklar.

lafz-ı zahir / lafz-ı zâhir

  • İbaresi işitilmekle ancak bilinen, yâni söyleyenin maksadı düşünülmeye muhtaç olmadan derhal mânâsı anlaşılan sözdür. Bunun zıddına hafi denir.

lahık / lâhık

  • Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan.
  • Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
  • Ulaşan, eklenen.

lahik / lâhik

  • Yetişen, vâsıl olan, ulaşan.
  • İlâve olan, eklenen.
  • Sonradan tâyin edilen, yenisi.
  • Eklenen, ilâve edilen.

lahıka / lâhıka

  • Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.

lahika / lâhika

  • Eklenen, katılan.

lahutiyan

  • Uluhiyet âlemine girebilen melekler.

latif / latîf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

lazime-i medeniyet / lâzime-i medeniyet

  • Medeniyetin gerekleri.

lazy

  • Hiçbir dîne inanmıyanlar ile müşriklerin (Allahü teâlâya ortak koşanların) azâb görecekleri, Cehennem'in altıncı tabakası.

lehviyat-ı gayr-ı meşrua / lehviyât-ı gayr-ı meşrua

  • Dinin izin vermediği istekler ve eğlenceler.

lekalik

  • (Tekili: Laklak) Leylekler.

levahık

  • (Tekili: Lâhık. Lâhıka) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.

levahik / levâhik

  • Sonra ilâve olan, peşine eklenen.

levahık / levâhık / لواحق

  • Ekler. (Arapça)

levaih-i kur'aniye / levâih-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gerçekleri gösteren mânâları ve tasvirleri.

levazım-ı medeniye / levâzım-ı medeniye

  • Medeniyetin gerekleri.

levs-ül katl

  • Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.

leylak

  • Salkım şeklinde mor ve beyaz renkli çiçekleri olan bir nebat adı.

lezaiz-i mat'umat / lezâiz-i mat'umât

  • Yiyeceklerdeki lezzetler.

lian / liân

  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lifafe

  • (Çoğulu: Lefâif) Sargı.
  • Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri.
  • Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar.

lillahi şehidün / lillâhi şehîdün

  • "Allah'a şahittir" (buradaki "şehîdün" erkekler için kullanılır).

livata / livâta

  • Lutilik.
  • Erkekler arasındaki cinsi sapıklık.
  • Erkekler arasındaki cinsî sapıklık. Homoseksüellik.
  • Erkekler arasındaki cinsî münasebet, cinsel sapıklık.

lokavt

  • ing. Bir işverenin, isteklerini kabul ettirmek gayesiyle işyerini kapaması.

lut

  • Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. (Farsça)
  • Çıplak. (Farsça)

ma'dele-i ulya / mâ'dele-i ulyâ

  • Yüce adaletin gerçekleştirildiği yer.

ma'lum

  • Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir.
  • Bilinen, belli olan.

maakım

  • (Tekili: Ma'kım) Eklemler, eklemeler.

maal-farz

  • Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.

maal-kifaye

  • Kâfi olmakla, yetmekle beraber.

maavin

  • (Tekili: Maunet) Yardımlar, muâvenetler.
  • Yol yiyecekleri. Azıklar.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

mafsal / مفصل

  • Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.
  • Eklem.
  • Eklem. (Arapça)

mafsal-ı müteharrik

  • Tıb: Oynar eklem.

mahiyan

  • (Tekili: Mâh) Aylar.
  • (Mâhî) Balıklar, semekler.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • En büyük mahkeme, âhirette bütün insanların amel defterlerinin tartıldığı ve dünyâda yaptıklarının hesâbını verecekleri yer.

mahz-ı eser-i rahmet ve inayet / mahz-ı eser-i rahmet ve inâyet

  • İlâhî şefkat, merhamet ve yardımın eksiksiz gerçekleşmesi.

mahzen-i hakaik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

makam-ı tergib ve teşvik

  • İsteklendirme ve şevklendirme makamı.

makasıd

  • Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.

makdurat / makdûrat

  • Allah'ın kudretiyle gerçekleştirdiği işler.

maklub / maklûb

  • (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş.
  • Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)
  • Altı üstüne getirilmiş, ters çevrilmiş, başka şekle sokulmuş.

malik / mâlik

  • Sâhib olan, mülk edinen.
  • Cehennem meleklerinin en büyüğü, âmiri, bekçisi.

mana-yı melaike / mânâ-yı melâike

  • "Melekler" kavramının ifade ettiği mânâ.

manay-ı melaike / mânây-ı melâike

  • "Melekler" mânâsı, "melek" anlamı.

mat'umat / mat'ûmât

  • (Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.
  • Yiyecekler.

matbuhat

  • (Tekili: Matbuh) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar.
  • Pişirilmiş yemekler.

matlubat / matlubât

  • İstekler.

matmah-ı cihani / matmah-ı cihanî

  • Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
  • Dünyanın beklediği ve çok arzuladığı şey.

matumat / matûmât

  • Yemekler.

mazanne-i su'

  • Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.

mazmum / mazmûm

  • Eklenmiş.

me'kulat / me'kûlât

  • Yiyecekler.

me'mul

  • Umulan. Ümid edilen. Beklenilen.

me'mulün hilafına

  • Beklenilenin aksine.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

meakil

  • (Tekili: Me'kele) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.

mearib

  • İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.

mebadi

  • (Tekili: Mebde) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar.
  • Çekirdekler.
  • Prensipler.

mecadif

  • (Tekili: Micdâf) Kayık veya sandal kürekleri.

meclis-i ruhani / meclis-i ruhanî

  • Ruhanîler meclisi, meleklerin ve ruhların toplanma yer ve zamanı.

mecma-i hakaik

  • Gerçeklerin toplandığı yer.

mecmu-u makasıt

  • Gayelerin, isteklerin toplamı.

medar-ı tahakkuk

  • Gerçekleşme sebebi.

medaric

  • (Tekili: Medrec ve Medrece) Merdivenler.
  • Meslekler, yollar.

mededhah / mededhâh

  • Meded isteyen, yardım bekleyen. (Farsça)

mefasıl / mefâsıl / مفاصل

  • (Tekili: Mafsal) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
  • Eklemler. (Arapça)

mehdi-i muntazır

  • (Şiilerin itikadına göre) Kıyameti bekleyen mehdi.

mekayil / mekâyil

  • (Tekili: Mikyâl) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.

mekr

  • Bir kimseye, hiç beklemediği, ummadığı yerden hîle yapmak, tuzak kurmak sûretiyle zarar vermeye çalışmak.
  • İstidrâc yâni Allahü teâlânın bir kimseye bir müddete kadar devamlı olarak hakkında hayırlı olmayan nîmetler verip, onun da bunu Allahü teâlânın bir lütfu ve ihsânı, tuttuğu yolu

meks

  • Durma, eğlenme, bekleme.

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

mekulat / mekûlât

  • Yiyecekler.

mêkulat / mêkûlât

  • Yiyecekler.

melaik / melâik / ملائك

  • (Tekili: Melek) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar.
  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler. (Arapça)

melaik-i medaris / melâik-i medâris

  • Medreselerin melekleri, yüksek dinî eğitim kurumlarındaki meleklere benzeyen talebeler.

melaike / melâike / ملائكه / مَلَائِكَه

  • Melekler.
  • Melekler.
  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı latîf, mâsum ve günah işlemeyen kulları. Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler.
  • Melekler.) (Arapça)
  • Melekler.

melaike itikadı / melâike itikadı

  • Meleklere iman, inanma.

melaike tasdiki / melâike tasdiki

  • Meleklerin varlığının tasdiki, inanılması, kabulü.

melaike-i arziye / melâike-i arziye

  • Dünyadaki işlerle meşgul olan melekler.

melaike-i ilahi / melâike-i ilâhî

  • Allah'ın melekleri.

melaike-i izam / melâike-i izâm

  • Büyük melekler.

melaike-i kiram / melâike-i kiram

  • Büyük meleklerin büyükleri: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (A.S.)
  • Aziz, şeref ve kerem sahibi melekler.

melaike-i müekkel / melâike-i müekkel

  • Görevli melekler.

melaike-i mukarrebin / melâike-i mukarrebîn

  • Makam itibariyle Allah'a yakın olan melekler.
  • Allah'a yakın olan melekler.

melaike-i rahmet / melâike-i rahmet

  • Rahmet melekleri.

melaike-i sıyanet / melâike-i sıyanet

  • Koruyucu melekler.

melaike-i sual / melâike-i sual

  • Sorgu melekleri.

melaike-misal / melâike-misal

  • Melekler gibi.

melaiketullah / melâiketullah

  • Allah'ın melekleri.
  • Allahın melekleri.

melbusat / melbûsat / melbûsât

  • Giyecekler, elbiseler.
  • Giyecekler.

mele'-i a'la / mele'-i a'lâ

  • Büyük meleklerin toplandığı yer.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • Cenab-ı Hakkın yüce katı, melekler alemi.
  • En yüksek topluluk, meleklerden veya onların büyüklerinden meydana gelen cemâat, topluluk. Melekler âlemi.
  • Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey'et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar.

meleiala / meleiâlâ

  • Büyük meleklerin âlemi.

melek-i sual / melek-i suâl

  • Suâl melekleri, Münker-Nekir.

melek-ül-mukarreb

  • Huzûru ilâhide bulunan melekler.

melekat-ı akliye / melekât-ı akliye

  • Aklî melekeler, yetenekler.

meleki / melekî

  • (Melekiye) Meleğe mensub, melekle alâkalı.
  • Paklık, temizlik, ismet.
  • Hükümdara, melike âit. Melikle alâkalı.
  • Melekle ilgili, melek gibi.

melekut / melekût

  • Hükümdarlık, azamet.
  • Alem-i melekût: Ruhlar ve melekler âlemi.
  • Melekler âlemi, varlıkların ilâhî isimlere bakan iç yüzü.

melhuf

  • Hasrette kalan.
  • Kederli, tasalı.
  • İmdad bekleyen.

memsuh

  • Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan.

memul / memûl / مأمول

  • Umulan, beklenilen.
  • Beklenen.
  • Umulan, beklenilen. (Arapça)

menahic-i hükema / menahic-i hükemâ

  • Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.

menasim

  • (Tekili: Mensim) Yollar, tarikler, meslekler.
  • Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.

mencuk

  • Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. (Farsça)
  • Sancak, bayrak. (Farsça)
  • Şemsiye. (Farsça)

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

menkel

  • Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.

merafık

  • (Tekili: Mirfak) Dirsekler.
  • Ev kilerleri.
  • Mutfaklar.

merakib / merâkib

  • Binekler.
  • Binekler.

meratib-i gaflet

  • Gerçeklerden habersiz olma mertebeleri, dereceleri.

merdan

  • (Tekili: Merd) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.

merek

  • Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

mesai / mesâi

  • Çalışmalar, emekler.

mesail-i istikbaliye / mesâil-i istikbaliye

  • Gelecekle ilgili meseleler.

mesalik / mesâlik

  • (Tekili: Meslek) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
  • Meslekler, tutulan yollar.
  • Meslekler, ekoller, yollar.

mesalik-i fukaha / mesalik-i fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin meslekleri, tuttukları yollar.

mesalik-i fukeha / mesâlik-i fukehâ

  • Fıkıhçıların, İslâm hukuku âlimlerinin meslekleri, metot ve yolları.

mesamat / mesâmât

  • Gözenekler, pencereler.
  • Cilt üzerinde küçük delikler, gözenekler.
  • Gözenekler, delikler.

mesamm

  • (Tekili: Mesemm) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler.

mesammat / mesammât

  • (Tekili: Mesâmm) Mesammlar. Delikler, gözenekler.

mesele-i melaike / mesele-i melâike

  • Melekler meselesi, konusu.

mesele-i melaike ve ruhaniyat / mesele-i melâike ve ruhaniyat

  • Melekler ve ruhanî varlıklar meselesi.

meşhud

  • Görünen. Şehadet edilen.
  • Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim.
  • Suç üstü yakalanan.
  • Göz ile görülmüş.
  • Cuma g

mesih

  • Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş.
  • Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz.
  • Acibe. Garibe.
  • Güzelliği olmayan.
  • Tuzsuz ve tatsız yemek.

meşk

  • Alıştırma, örnekleme.

meşkul

  • Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.

mesleki / meslekî

  • (Meslekiyye) Meslekle alâkalı. Mesleğe ait.

meşrubat / meşrûbat / meşrûbât

  • İçecekler.
  • İçecekler.
  • İçecekler.

metalib / metâlib

  • İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
  • İstekler, arzular.

metalib-i hikmet / metâlib-i hikmet

  • İlâhî hikmetin istekleri, gerekleri.

metalib-i istikbal

  • İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.

metarık

  • (Tekili: Mıtrak ve Mıtraka) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.

mevadd-ı taamiye

  • Yiyecek maddeleri, yiyecekler.

meyasir

  • Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)

meyliyat

  • Bir tarafa meyleden istekler.

mezheb

  • Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır.
  • Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mihre

  • Acemi ördekleri avlamak için su kenarlarına bağlanan ördek. (Farsça)

mikail / mikâil

  • Dünya işlerini düzenlemekle görevli melek.

mikail aleyhisselam / mîkâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek.

mikati / mikatî

  • Hacc mevsimini beklemek üzere Mekke-i Mükerreme'de kalan kimse.

min haysü la yeş'ur / min haysü lâ yeş'ur

  • Bilmediği bir tarzda, beklemediği şekilde.

mirha

  • İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at.

mirsad

  • Gözetleme yeri. Rasad yeri.
  • Gözetleme âleti.
  • Suçluları gözleyip duran.
  • Pusu.
  • Suçlular için hazır bekleyen.

misak-ı ezeliye / misâk-ı ezeliye

  • Ezelde gerçekleşen sözleşme; bütün ruhların kendilerini yaratan Allah'a iman ve emirlerini yerine getireceklerine dair yaptıkları yemin.

mistar-ı hikmet

  • Hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon.

miyane

  • Ara. (Farsça)
  • Orta, vasat. (Farsça)
  • Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. (Farsça)
  • Ortaya serilen halı. (Farsça)
  • Gerdanlığın ortasındaki büyük inci. (Farsça)

mizan-ı kaza / mîzân-ı kazâ / م۪يزَانِ قَضَا

  • Kaderde olan hükmün gerçekleşmesindeki belirleyici ölçü.

mu'cizat

  • Mu'cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler.

mu'cize-i gaybiye

  • Gerçekleri önceden bildirme şeklindeki mu'cize.

mu'cize-i taamiye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) yiyecekle ilgili mu'cizesi.

mü'min

  • Allah'a ve emirlerine, kanunlarına iman eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse.
  • Emniyete kavuşan.