LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ENGEL ifadesini içeren 195 kelime bulundu...

a'ik / â'ik / عائق

  • Engel. (Arapça)

a'raf / a'râf

  • Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te'sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.

a'zar

  • (Tekili: Özr) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.

aik

  • (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.

aika / âika / عائقه

  • (Çoğulu: Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
  • Engel. (Arapça)

amelde i'tidal / amelde i'tidâl

  • Amelde aşırılıktan uzak, dengeli.

anye

  • Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.

arız / ârız / عارض

  • Yanak. (Arapça)
  • Gelen. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)

asim

  • Engel, mâni, muhafaza eden.

avaik / avâik

  • (Tekili: Âika) Mânialar. Engeller. Müşküller.
  • Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
  • Engeller.
  • Maniler, engeller.

avarız / avârız / عوارض

  • Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar.
  • Girinti çıkıntı, noksanlık.
  • Mânialar. Engeller.
  • Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
  • Belalar. (Arapça)
  • Engeller. (Arapça)
  • Geçici vergi. (Arapça)

avengan / avengân

  • Asılı, sarkık. (Farsça)
  • Çengel. (Farsça)
  • Çivi. (Farsça)

barikat

  • Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel. (Fransızca)

basit

  • Kıymetsiz.
  • Geniş
  • Yaygın olan.
  • Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan.
  • Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz.
  • Edb: Aruz vezinlerinden biri.

berzah

  • İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası.
  • Perde.
  • Sıkıntılı yer.
  • İki yer arasındaki geçit.
  • Mani'a, engel,. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âlemin

bilamani'a / bilâmâni'a / بلامانعه

  • Engelsiz (Arapça)

binavend

  • Mâni, engel. (Farsça)

binevend

  • Mâni, engel. (Farsça)

burhan-ı inni / burhan-ı innî

  • Tümdengelim; eserden eseri yapana, olaylardan kanuna ulaştıran delil.

burhanü't-temanü / burhanü't-temânü

  • Kâinatta iki ilâh kabul edildiği takdirde, bunların birbirlerine engel olacakları ve dolayısıyla düzenin bozulacağından hareketle tevhide dair elde edilen delil.

bürhun

  • Duvar. Kemer. (Farsça)
  • Çember, daire. (Farsça)
  • Hâne, ev ve kale kapısı. (Farsça)
  • Mâni, engel, çit. Avlu. (Farsça)

cair

  • Mâni, engel.
  • Eğri.
  • Çok, kesîr.
  • Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.

cehalet-i avra / cehâlet-i avrâ

  • Tek gözü kör cehalet, insanların hakikatleri görmesini engelleyen cahillik.

çengal / çengâl / چنگال

  • Pençe. (Farsça)
  • Çengel. (Farsça)

dafi'

  • Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran.
  • Cenâb-ı Hak. (C.C.)

dar'

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Ansızın haberli olmak.
  • Eğrilik.

def-i fesat

  • Bozgunculuğu def etmek, ona engel olmak.

derh

  • Men etmek, engel olmak.

diritnavt

  • Düşman saldırılarına engel olmak için yapılan hareketli kale.

ednik

  • Çengel.

esbab-ı mania / esbab-ı mânia

  • Engel olan sebepler.

feleğin ters dönmesi

  • Herşeyin tersine dönmesi, dengelerin alt-üst olması.

fiil-i tevzin ve mizan

  • Birşeyi ölçülü ve dengeli yapma fiili, işi.

fikr-i ihtilal / fikr-i ihtilâl

  • İhtilâl düşüncesi; toplumun dengelerini bozacak düşünce.

gazr

  • (Gazâre) (Çoğulu: Gazâyir) Men etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Geçim kolaylığı, maişet genişliği.
  • Büyük çanak.

hacib / hâcib / حاجب

  • Kapıcı. (Arapça)
  • Perdedar. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)
  • Kaş. (Arapça)

hacz

  • Engelleme, el koyma, ayırma.

haded

  • Engel, mâni, set.

hadr

  • Evmek, acele etmek.
  • Vücutta bir organın şişip yumrulaşması.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Saçak bükmek.

hafv

  • Men etmek, mâni olmak, engel olmak.

hail / hâil

  • Engel, perde.

hailsiz

  • Perdesiz, engelsiz.

hakn

  • Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak.
  • Men etmek, engel olmak.

hal'

  • Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı.
  • Vurmak.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Hediye vermek, atâ etmek.
  • Cima etmek.

hardan

  • Kızgın, hiddetli, gadaplı.
  • Kast ve men'edici, engel olan.

hared

  • Hışım etmek.
  • Menetmek, engel olmak.

hasv

  • Men etmek, engel olmak.

hatv

  • Rengin değişmesi.
  • Engel olmak, menetmek.
  • İplik bükmek.

hayil

  • Kısır olan hayvan.
  • Engel, mâni.
  • Hicâb.

hazel

  • Gayret.
  • Men etmek, engel olmak.

hicab

  • Utanma, sıkılma.
  • Perde, hail, engel.

hicab-ı gaflet

  • Gaflet perdesi; Allah'a inanmayı, emir ve yasaklarına uymayı engelleyen şeyler; mâneviyatı görmeme ve düşünmeme hâli.

hıdr

  • Mâni, engel.
  • Perde, hâil.

hitan / hitân / hîtan

  • Sünnet, sünnet etme.
  • Duvarlar, engeller.
  • (Tekili: Hâit) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller.
  • Avlular.

hutaf

  • (Çoğulu: Hatâtif) Demir çengel.
  • Makaranın iki tarafında olan eğri demir.

i'tiyak

  • Alıkoymak, engel olmak, mani olmak.

icham

  • Men'etmek, engel olmak.

icyam

  • Men'etmek, engel olmak.

ısdad

  • Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.

ısnakat

  • El darlığı.
  • Men'etmek, engel olmak.

istikla

  • Te'hir etme. Sonraya bırakma.
  • Alıkoyma, mâni olma, engel olma.
  • Veresiye alma, borç olarak alma.

ka'kea

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.

kad'

  • Men etmek, engel olmak.

kadh

  • Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Çakmak taşını çakmak.
  • Bir kimsenin işine halel vermek.

kalalib

  • (Tekili: Kullâb) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.

kapçak

  • Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.

karine-i mania / karine-i mânia / karîne-i mania

  • Bir kelimenin asıl mânâda anlaşılmasına engel olan nokta ki, o sözün mecaz mânâda kullanıldığını gösterir.
  • Kelimenin gerçek anlamında alınmasına engel olan ipucu.

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret; bir sözün asıl mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden işaret.

katı-ı tarik-ı ilahi / kâtı-ı tarîk-ı ilâhî

  • İnsanların Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymalarına ve rızâsına kavuşmasına mâni olan, hidâyet ve saâdetlerini engelleyen, saptırıcı, yol kesici.

keb'

  • Men'etmek, mâni olmak, engellemek.
  • Dinar. Dirhem.

kefeteyn-i havf ü reca / kefeteyn-i havf ü recâ

  • Ümit ve korku kefeleri, dengeleri.

kefkefe

  • Men'etmek, engel olmak.

kehm

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Kaldırmak.

kehr

  • Yüz pörtürmek.
  • Men'etmek, engel olmak.

kelalib / kelâlib

  • (Tekili: Küllâb) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kellub

  • (Çoğulu: Kelâlib) Kerpeten.
  • Çengel.

kenare

  • Kıyı, kenar. (Farsça)
  • Kucak. (Farsça)
  • Kasap çengeli. Kayış asılan çengel. (Farsça)

kezm

  • Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama.
  • Men'etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Nefesin çıktığı yer.

kirpik-i akıl

  • Mc: Akıl gözünün kirpiği. Aklın, hakikatleri anlamasına engel olan şey.

kullab

  • (Çoğulu: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.

küllab

  • (Çoğulu: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.

kullab / kullâb / قلاب

  • Kanca, çengel. (Arapça)

kürur

  • Bir şeyin tekrarlanması.
  • Geri çekmek.
  • Menetmek, engel olmak.

lazım-ı eamm / lâzım-ı eamm

  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ayrılmaya engel olana lâzım denir (matbaa ve kitap gibi; matbaa lâzımdır).

lazz

  • Devamlı yağan yağmur.
  • Men'etmek, engel olmak.

leslese

  • Men'etmek, engel olmak.

mahalib

  • (Tekili: Mahleb) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.

mahazir

  • (Tekili: Mahzur) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.

mahzur

  • Yasak, engel.
  • Sakınılacak, korkulacak şey, engel, sakınca.

mahzurat

  • Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.

mai' / mâi'

  • Men eden, alıkoyan, engel olan.
  • Engel, özür.

mani / mâni / mânî / مانع / معنى

  • Engel.
  • Engel.
  • Engel.
  • Engel. (Arapça)
  • Mani olmak: Engel olmak. (Arapça)

mani olmak / mâni olmak

  • Engel olmak.

mani' / mâni' / مَانِعْ

  • Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
  • Engel olan.

mani-i akli / mâni-i aklî

  • Aklen oluşan engel.

mani-i herkemal / mâni-i herkemâl

  • Her türlü gelişmeye engel.

mani-i istifade

  • Yararlanmaya engel.

mani-i şer'i / mâni-i şer'î

  • Şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.

mania / mânia / mânîâ / مانعه

  • Engel.
  • Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
  • Engel olan.
  • Engel. (Arapça)

masır

  • Mâni, engel.

melzum

  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ikinci derecede birisi geleni, ayrılmaya engel olunanı; meselâ, oğul melzumdur, babası lâzımdır (mevlûd-vâlid). Tefsir melzumdur, Kur'ân ise lâzımdır.

melzum-u ehass

  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ayrılmaya engel olunan şeye melzum denir (matbaa ve kitap gibi; kitap melzumdur).

men eden

  • Engelleyen.

men edilme

  • Yasaklanma, engellenme.

men etme

  • Engelleme, yasaklama.

men etmek

  • Yasaklamak, engellemek.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    menea

    • (Tekili: Mâni) Engeller, mâniler, özürler.
    • Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar.
    • Kuvvet ve cemâat.

    menhat

    • Mâni, nehyedici, engel.

    mevani / mevâni

    • Mâniler, engeller.
    • Maniler, engeller.

    mevani'

    • Mâni'ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar.

    mevzunen

    • Ölçülü ve dengeli olarak.

    mı'lak

    • (Çoğulu: Meâlik) Üzengi kayışı.
    • Üzüm hevneği.
    • Et ve üzüm asılan çengel.

    mizac-ı mutedile-i adalet / mizâc-ı mutedile-i adalet

    • Adaletin ölçülü karışımı, adil ve dengeli yapı.

    mizani / mizanî

    • Ölçülü, dengeli.

    mizanü't-ta'dil

    • Dengeleme ölçüsü; adâlet terazisi.

    muaddel

    • Düzeltilmiş, dengelenmiş.

    muadil / muâdil

    • Denk, dengeli.

    muhacere

    • Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.

    muharede

    • Men'etmek, engel olmak.

    muhtesib

    • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

    mükadere / mükâdere

    • Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.

    mümanaa

    • Birbirine engel olma.

    mümanaat / mümânaat / mümânaât

    • Mani olma, engel olma.
    • Engelleme.

    mümanaat etmek

    • Engel olmak.

    mümanaatsız / mümânaatsız

    • Manisiz, engelsiz.

    mümane'et / ممانعت

    • Engelleme. (Arapça)

    mümanea / mümânea

    • Karşılıklı engelleme.

    münsed

    • Set çekilmiş, engellenmiş.

    müsavat ve müvazene-i etvar

    • Bir kimsenin tavır ve hareketlerinin ölçülü ve dengeli olması.

    müsavi / müsâvi

    • Eşit, dengeli.

    mütesallika

    • Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.

    mütevazin / متوازن

    • Oranlı, uyumlu, dengeli. (Arapça)

    muvazenat / muvâzenat / muvâzenât

    • Dengeli ve ölçülü oluşlar.
    • Muvazeneler, dengeler.

    muvazeneli

    • Dengeli, ölçülü.

    muvazenet / muvâzenet

    • Dengelilik, eşitlik.

    müzahametsiz

    • Birbirine engel olmaksızın, birbirini zorlamaksızın.

    müzayakasız

    • Birbirini sıkıştırıp birbirine engel olmaksızın.

    namahrem / nâmahrem

    • Aralarında dinen evlenmeye engel bulunmayan erkek ve kadınlar.

    nasa

    • Kaldırmak.
    • Engel olmak, men'etmek.

    necnece

    • Geriye döndürmek.
    • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
    • Zayıf etmek, zayıflatmak.

    nedh

    • Men'etmek, engel olmak.

    nefis ve heva berzahları

    • Nefis ve heva geçitleri, geçici lezzet ve arzu engelleri.

    neht

    • Çağırmak.
    • Ses, avaz.
    • Men'etmek, engel olmak.

    özr / عذر

    • Abdesti bozan bir şeyin bir namaz vakti durdurulamayıp, devâm etmesi. İdrârını tutamama, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması, yaradan kan, sarı su akması, ağrı ile göz yaşı akması birer özür olup, özürlü erkeğe mâzûr, kadına ma'zûre denir.
    • Mâzeret. Af talebi, engel.
    • Özür. (Arapça)
    • Bahane. (Arapça)
    • Engel. (Arapça)

    özür

    • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
    • Bahane, sebep.
    • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
    • Fevz. Zafer.
    • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
    • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

    pa-bend / pâ-bend

    • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
    • Engel, mâni.

    paybend / pâybend / پایبند

    • Ayakbağı. (Farsça)
    • Mani, engel. (Farsça)
    • Köstek. (Farsça)
    • Ayak bağı. (Farsça)
    • Engel. (Farsça)

    perdekeş

    • Perde çekici, örtücü. Engel, mâni. (Farsça)

    rad'

    • Men'etmek, engel olmak.
    • Bırakmak, terk etmek.
    • Güzellik eseri.
    • Kına.

    rebs

    • Hapsetmek.
    • Engel olmak, men'etmek.

    sabn

    • Men'etmek, engel olmak.

    sadd

    • (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.

    saddetmek

    • Bir şeyin gediğini kapamak, tıkamak, engel olmak.

    safih

    • Men eden, engel olan.

    sebr

    • Men'etmek, engel olmak.
    • Helâk etmek.
    • Hapsetmek.

    şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniye

    • İmandan, akıldan ve fen ve bilimden gelen dengeli cesaret.

    sed / سَدْ

    • Engel.
    • Engel.

    sed çekmek

    • Engel koymak.

    sedd / سد

    • Set, engel.
    • Tıkamak, engel olmak.
    • Baraj.
    • Perde. Engel.
    • Rıhtım.
    • Set, tümsek.
    • Set. (Arapça)
    • Baraj. (Arapça)
    • Engel. (Arapça)
    • Kapama, tıkama. (Arapça)
    • Kapatılma. (Arapça)
    • Sedd edilmek: Örtülmek, örülmek, kapatılmak. (Arapça)

    sedd-i azam / sedd-i âzam

    • En büyük set ve engel.

    sedd-i rasin-i istinad / sedd-i rasîn-i istinad

    • Dayanılacak çok sağlam ve sarsılmaz sed, engel.

    sedd-i sedid

    • Aşılmaz sağlam engel.

    serbest

    • Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. (Farsça)
    • Sıkılmayan. (Farsça)
    • Engelsiz. (Farsça)

    set

    • Engel.
    • Engel, duvar.

    sevvib

    • Geri çekmek.
    • Men'etmek, engel olmak.

    şiddet-i mevani / şiddet-i mevâni

    • Mânilerin şiddeti, engellerin zorluğu.

    südd

    • Dağ.
    • Bulut.
    • Mâni, engel.

    sudud

    • Men'etmek, engel olmak.

    sütre

    • Perde, engel.
    • Perde, örtü. Namaz kılarken ön tarafa konulan engel.

    ta'lil / ta'lîl / تعليل

    • Sebep gösterme. (Arapça)
    • Tümdengelim. (Arapça)

    tadil etmek / tâdil etmek

    • Düzeltmek, dengelemek.

    tahacüz

    • Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.

    tahbiye

    • Hıfzetmek, korumak.
    • Engel olmak, men'etmek.

    temni'

    • (Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.

    tenehnüh

    • Nefsini menetmek. Nefsinin isteklerine engel olmak.

    tesviye

    • Düzleme, dengeleme.

    tevazün / tevâzün / تَوَازُنْ

    • Dengelilik, tartılılık.
    • Ölçülü, dengeli olma.

    tevkif eden

    • Durduran, engelleyen.

    tevzin

    • Ölçülü yapma, dengeleme.
    • Dengeleme.

    tevziniyet

    • Dengeli ve ölçülü olma.
    • Dengelilik.

    teza'zu'

    • Mâni olma, önleme, engel olma.

    udika

    • Demir çengel.

    urz

    • Mania, engel. Açıktan hedef gibi bir şeye mâruz olup duran.
    • Hâcet, ihtiyaç.
    • Taraf, nâhiye, cânip.
    • Vasat, orta.

    veriş / verîş

    • Yürümek ve seğirtmek istediği hâlde sahibi engel olan davar.

    vez'

    • (Çoğulu: Evzâ) Hapsetmek.
    • Engel olmak, men'etmek.
    • Islah etmek, yerli yerince etmek, düzeltmek.
    • Topluluk, cemaat.

    zabzab

    • Men'etmek, engel olmak.
    • Ayıp.
    • Zahmet. Maraz, hastalık.

    zecirkarane / zecirkârâne

    • Şiddetle sakındırarak, engelleyerek.

    zecr

    • Menetme, engel olma. Nehyetme.
    • Zorlama, zorla yaptırma.
    • Önleme. Sıkma.
    • Kovma. Eziyet etme.
    • Angarya olarak çalıştırma.
    • Köpek balığı.
    • Çağırma.
    • Sürme.

    zecre

    • Çağırmak, bağırmak, sayha.
    • Men'etmek, engel olmak.

    zecren

    • Zorlayarak, zorla.
    • Ceza olarak.
    • Engel olarak, menederek.

    zengele

    • (Bak: ZENGEL)

    zenyan

    • Men'etmek, engel olmak. Kabul etmemek, reddetmek.
    • Evmek, acele etmek.
    • Rüzgârın sert esmesi.

    zıfr

    • Tırnak. Çengel. Pençe.