LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Durum ifadesini içeren 258 kelime bulundu...

adem-i i'dad

  • Hazır duruma getirememe, müsait olmama, elverişli olmama.

ahval / ahvâl / احوال

  • Haller, durumlar.
  • Haller, durumlar. (Arapça)

ahval-i acizane / ahvâl-i âcizâne

  • Bir tevazu ifadesi olarak "Allah'ın âciz ve zavallı bir kulu olarak sağlık durumum, halim" mânâsında bir ifade.

ahval-i ahir / ahvâl-i ahir

  • Son hâller, durumlar.

ahval-i beşeriye / ahvâl-i beşeriye

  • İnsanların halleri, durumları.

ahval-i enbiya / ahvâl-i enbiya

  • Peygamberlerin halleri, durumları.

ahval-i galibi / ahvâl-i galibi

  • Çoğunlukla meydana gelen haller, durumlar.

ahval-i maddiye / ahvâl-i maddiye

  • Maddi haller, sağlık durumu.

ahval-i ruhiye / ahvâl-i ruhiye

  • Ruhî haller, psikolojik haller ve durumlar.

ahval-i şahsiye

  • Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)

ahval-ı sıhhiye / ahvâl-ı sıhhiye

  • Sağlıkla ilgili durumlar.

ahval-i sıhhiye / ahvâl-i sıhhiye / احوال صحيه

  • Sağlık durumu.
  • Sağlık durumları.
  • Sağlık durumu

ahval-i umumiye / ahvâl-i umumiye

  • Genel haller, durumlar.

ahval-i zahiriye / ahvâl-i zahiriye

  • Dış görünüşe ait haller, durumlar.

ahvalat / ahvâlât

  • Haller, durumlar.
  • Ahvaller, durumlar.

ala külli hal / alâ külli hal

  • Her durumda.

alaküllihal / alâküllihâl

  • İster istemez, her durumda.
  • Her durumda, eninde sonunda.

amel-mande

  • İş yapamaz durumda olan.

amelmande / amelmânde

  • İş yapamaz durumda.

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

anarşi

  • yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu.

arzıhal

  • Durumunu bildirmek.

arzıhal etmek

  • Durumunu bildirmek.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

asayiş / âsâyiş

  • Bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik.

avakıb-ı ahval / avakıb-ı ahvâl

  • Durumların neticesi, hâllerin sonu.

ayatü'n-nur / âyâtü'n-nur

  • Nur âyetleri; Cenâb-ı Hakkın Nûr isminin tecellileri ve mü'minlerin durumlarından bahseden Nur Sûresinin 35, 36, 37 ve 38. âyetleri.

ayet-i zulümat / âyet-i zulümat

  • Dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri.

bair

  • Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu.

be's

  • Azab, şiddet. Korku.
  • Zarar, ziyan.
  • Zorluk, meşakkat, zahmet.
  • Fenalık. (Arapçada: "Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak" mânâlarına gelir.)

beyan-ı hal / beyan-ı hâl

  • Halini anlatma, durumunu bildirme.

beyanname

  • Durumu yazı ile bildiren açıklama. (Farsça)

beyniye

  • Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler şunlardır: (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

bidayet-ı hal / bidayet-ı hâl

  • Durumun başlangıcı, başlangıçta.

bidayet-i hal

  • Durumun başlangıcı, başlangıçta.

biet

  • Bir menzile konma.
  • Hal, durum, nitelik, keyfiyet.

bihazelemr / bihâzelemr / بهذا الامر

  • Buna göre, bu durumda, böylelikle. (Arapça)

bihoş / bîhoş

  • İyi ve hoş durumda değil, hâl ve durumu kötü.

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

bitüm

  • Yerin altında bulunup sıvı ve sarımtırak veyahut katı ve kara bir durum ve renkte olan maddedir ki, asfalt yol yapılırken kullanılır.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

casus

  • (Çoğulu: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.

cenabet / cenâbet

  • Cünüplük. Gusül (boy abdesti) almayı gerektiren durum,.
  • Gusül abdesti almayı gerektiren durum.
  • Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.

cereyan-ı ahval

  • Hal ve durumların akışı, genel gidişatı.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cud

  • Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye ve imaniye hizmetinde mutemed zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı.

debbağhane

  • Hayvan derilerinin kullanılacak duruma getirilme işleminin yapıldığı yer.

delal

  • Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.

derece

  • Gitgide yükselen durumların her biri, kerte.

dereke

  • Gitgide alçalan durumların her biri.

ehl-i hal / ehl-i hâl

  • Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan. (Farsça)

emr-i ahar / emr-i âhar

  • Başka bir iş ve durum.

emr-i sabit

  • Sabitleşmiş, kesinleşmiş iş, durum.

eser-i kast

  • Kasıt ve isteğin sonucu, bilerek ve isteyerek ortaya çıkan bir durum.

etvar-ı hayat / etvâr-ı hayat

  • Hayatın durumları, tavırları.

evlad-ı maneviye / evlâd-ı mâneviye

  • Mânevî evlâd durumunda olan.

evveliyyat / evveliyyât / اوليات

  • Daha öncesi, eski durumu. (Arapça)

evza'

  • (Tekili: Vaz') Haller. Durumlar.

ezeliyyet / ازليت

  • Ezellik durumu. (Arapça)

fakirü'l-hal olma

  • Muhtaç durumda olma.

feca'at / fecâ'at / فجاعت

  • Feci durum. (Arapça)

fecaat / fecâat

  • (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
  • Felâket, yürekler acısı kötü durum.
  • Acıklı durum.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fücur

  • Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

garir / garîr

  • Kefil.
  • Güzel ahlâk.
  • Durumdan veya işten anlamıyan.

gidişat

  • Olayların durumu, işlerin gelişme biçimi, işlerin gidiş tarzı.

girdap

  • Tehlikeli yer veya durum.

girive

  • (Girve) Çıkmaz yol. Çıkmaz sokak. (Farsça)
  • İçinden çıkılması müşkül olan durum. (Farsça)
  • İçinden çıkılmaz karışık durum.

gıyabımda

  • Arkamdan; benim hazır ve mevcut bulunmadığım durumda.

gonce

  • Gonca. Tomurcuk. Çiçeğin açılmamış durumu. (Farsça)

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hakikat-ı hal / hakikat-ı hâl

  • Durumun gerçek yönü.

hakikat-i hal

  • Bir durumun ardında gizlenen gerçek.

hal / hâl / حال

  • Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet.
  • Cezbe.
  • Dert, keder, elem.
  • Mecâl. Kuvvet.
  • Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken
  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d
  • Durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.
  • Durum.
  • Hal, durum. (Arapça)
  • Şimdiki durum, şimdiki zaman. (Arapça)

hal-aşina

  • Hâl ve durumdan anlayan. (Farsça)

hal-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) durumu, davranışı.

hal-i alem / hâl-i âlem / hal-i âlem / حَالِ عَالَمْ

  • Âlemin durumu.
  • Âlemin hali, durumu.

hal-i hazır / hâl-i hâzır

  • Şimdiki durum, şimdiki zaman.
  • Şimdiki zaman, bu anki durum.

hal-i ihtilal / hâl-i ihtilâl

  • Ayaklanma durumu, karışıklık hâli.

hal-i müessif

  • Üzüntü verici durum, hâl.

hal-i sekir

  • Sarhoşluk hâli, durumu.

halat / hâlât

  • Durumlar, hâller.

halat-ı telakki / hâlât-ı telâkki

  • Anlama durumları.

hale mutabık

  • Hâl ve duruma uygun.

halen / hâlen

  • Durumca, şimdi de.

halet / hâlet

  • Durum, hâl.
  • Hâl, durum.

halet-i azime / hâlet-i azîme

  • Büyük bir hâl, durum.

halet-i içtimaiye / hâlet-i içtimaiye

  • Sosyal durum.

halet-i kudsiye / hâlet-i kudsiye

  • Mukaddes hal, durum.

halet-i mahzunane / halet-i mahzunâne

  • Üzüntülü durum.

halet-i müthişe / hâlet-i müthişe

  • Dehşet verici durum.

halet-i ruhiye / hâlet-i ruhiye / حالت روحيه

  • İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
  • Ruhsal durum.

halihazır / hâlihâzır / حال حاضر

  • Şimdiki durum.
  • Şimdiki durum. (Arapça - Farsça)

haliyet / hâliyet

  • Hâl oluş; durumu beyan ediş.

hareket

  • Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.

harita

  • Bir yerin coğrafî durumunu bildiren çizgiler.

hasbel icab

  • (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.

hatime / hâtime

  • Bir şeyin son durumu.

hatir

  • Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.

hava

  • (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası.
  • Hafif yel.
  • Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı.
  • Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu.
  • Müzikte ezgili ses, sadâ.

hayeviye

  • Canlılık, canlı olma durumu.

her / هر

  • Her. (Farsça)
  • Her halde: Mutlaka, her durumda. (Farsça)
  • Her vakit: Her zaman, daima. (Farsça)

hey'at / hey'ât

  • Birşeyin hâl ve keyfiyetleri, yani birşeyin durum, vaziyet, özellik, nitelik, kalite, şekil gibi bütüncül olarak genel yapısı.

hey'et

  • Şekil, suret.
  • Görünüş.
  • Durum.

hey'et-i ictimaiyye

  • Toplantı heyeti, sosyal durum.

hey'et-i umumiye

  • Umumi hey'et. Bir şeyin teferruatları nazara alınmadan olan umumi durumu.

heyet-i etvar

  • Tavırların, davranışların durumu, yapısı.

hilaf-ı zuhur / hilâf-ı zuhur

  • Aksi durumun ortaya çıkması.

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hiyab

  • (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah.
  • Kötü bir durumun başlangıcı.
  • Yokluk.

hukuki bir mütearife / hukukî bir mütearife

  • İspat istemeyecek kadar açık olan yasal bir durum.

hüsn-ü hal

  • Hâlin, durumun güzelliği.

hüsran-ı islam / hüsrân-ı islâm / خُسْرَانِ اِسْلَامْ

  • İslâmın içine düştüğü acıklı durum.

huşu / huşû

  • Gönül alçaklığı, tevazu.
  • Korku ile sevgi arası durum, saygı.

hususat

  • Özellikler, durumlar.

i'caz / i'câz

  • Aciz bırakma.
  • Mucize göstererek muhatabı cevap veremez duruma düşürme.
  • Aciz bırakma.

ifka'

  • Fakir ve kötü durumda bulunma.

iklim

  • Bir yerin hava durumu.

iktiza-yi hal

  • Halin ve durumun gösterdiği lüzum.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar.

ilm-i nahv

  • Arabî cümle bilgisi. Kelimelerin cümle içindeki yerlerini ve buna göre sonlarının aldığı durumlardan (harekelerden) bahseden ilim.

inkılabat-ı ahval / inkılâbât-ı ahvâl

  • Hâl ve durumların dönüşmesi, değişmesi.

insaniyet

  • İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.

irtibas

  • Perişan ve zor durumda kalma.
  • Pek karışık ve sıkışık olma.

ırz

  • Namus. Temizlik. Cinsî haysiyet.
  • Ehil ve ıyal. İnsanın korumağa mükellef olduğu nefsi, hasebi, şerefi ve mahremleri, zemmedilecek veya medhedilebilecek durumları.

ıslah-ı hal

  • Durumun düzeltilmesi.

ism-i fail / ism-i fâil

  • Gr. masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.

istihza

  • Alay etmek, birisi ile eğlenmek.
  • Birisini gülünç duruma düşürmek, maskara etmek.

iştiva'

  • Kızarma, pişip yenecek duruma gelme.

kaffe-i ahval / kâffe-i ahvâl

  • Bütün hâller, durumlar ve özellikler.

karabasan

  • t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya.
  • Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.

karar

  • Değişmeyen istikrarlı durum, istikrar.

karine-i hal

  • Durumun gösterdiği alâmet, belirti.

keffaret / keffâret

  • Örtmek. Allahü teâlânın bâzı hususlarda kullarının kusur ve günahlarını affetmek ve örtmek için vesîle yaptığı şeylerden her biri. Çoğulu keffârâttır. Keffâretler, bir bakımdan ibâdet, bir bakımdan cezâ durumundadır. Keffâret, katl (insan öldürme), zıhar, yemîn, oruç ve hac keffâreti olmak üzere beş

kerametli

  • Keramet sahibi; Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve durumu gösteren kimse.

keşfelkubur / keşfelkubûr

  • Ölünün kabirdeki durumunu bilme.

keyfiyat / keyfiyât

  • Durumlar, özellikler.
  • Özellikler, nitelikler, durumlar.

keyfiyat-ı zahiriye / keyfiyât-ı zâhiriye

  • Görünürdeki haller, durumlar.

keyfiyet

  • Nitelik, özellik, durum.

keyfiyet-i meşhure

  • Meşhur olan keyfiyet, durum.

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

kritik

  • yun. Tenkid. Sıkışık durum, sıkıntılı.
  • Tıb: Hastalığın en kötü zamanı.
  • Tenkit, sıkışık durum.

lisanıhal / lisanıhâl

  • Hâl dili, meramını durum ve görünümüyle anlatma.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

maaz-allah / maâz-allah

  • "Allahü teâlâya sığınırım" mânâsına, tehlikeli, zararlı ve istenmeyen durumlardan korunmak için söylenen bir söz.

mağdur / mağdûr / مغدور

  • Haksızlığa uğramış. (Arapça)
  • Mağdur etmek: Haksızlığa uğratarak zor durumda bırakmak. (Arapça)
  • Mağdur olmak: Haksızlığa uğramayarak zor durumda kalmak. (Arapça)

makamın iktizası

  • Durum ve halin gereği.

maskara-alud / maskara-âlûd

  • Gülünç duruma düşmüş.

me'ani ilmi / me'ânî ilmi

  • Sözün yerinde kullanılmasından, hâle, duruma göre uğrayacağı değişikliklerden bahseden ilim.

mef'uliyet

  • Edilgenlik, yapılmışlık; bir failin fiilinin tesiriyle olma durumu.

merin

  • Hal, durum.
  • Ahlâk.

merkez

  • (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret.
  • Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı.
  • Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.

mevki / موقع

  • Durum, konum. (Arapça)
  • Yer. (Arapça)

meyyal-i inhidam / meyyal-i inhidâm

  • Yıkılmak üzere bulunan. Neredeyse göçecek durumda olan.

mizac-ı ruh / mîzac-ı ruh

  • Ruhun durumu, yaratılışı.

mizanülhava

  • Havanın durumunu ölçen âlet, barometre.

mu'terr

  • Pek fakir olduğu hâlde dilenmeyip lisân-ı hâl ile durumunu anlatan kimse.

muaddıl

  • (Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.

mucib-i tetkik ve nakz

  • Kararı bozma ve tekrar araştırıp inceleme gerektirici durum, gerekçe.

muhaddis

  • Hadîs âlimi. Çok sayıda hadîs toplayıp, senet ve metinleriyle ezberleyen, râvilerin cerh ve ta'dîl (güvenilir olup olmadıkları) noktasından durumlarını bilen, bu ilimde ihtisas kazanıp kitaplar yazmış olan âlim. Muhaddisin çoğulu muhaddisîn'dir.

muhatara / muhâtara

  • Korkulu durum.

mukadderat-ı islam / mukadderat-ı islâm

  • İslâm ve Müslümanların içinde bulundukları durum; yaşanan hâdiseler.

mukteza-i hal / mukteza-i hâl

  • Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre.

mukteziyat / mukteziyât

  • Bir şeyi gerekli kılan sebepler.
  • Allah'ın güzel isimlerinin gerektirdiği durumlar.

muktir

  • Dar hâlli, durumu sıkıntılı.
  • Kocasını nafaka bakımından sıkıştıran kadın.

mülkiyet

  • Mülk sahipliği, vakıf olmayan bina ve mülkün durumu.

müsaviyü't-tarafeyn / müsâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafın birbirine denk olması; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olma.

müşevveşiyet-i hal

  • Hal, durum karışıklığı.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.

müteanik

  • Birbirinin boynuna sarılmış durumda olan.

mütefattın

  • (Fatn. dan) Hemen farkına varan. Derhal durumu anlıyan.

mütekabiliyet

  • Karşılıklı vaziyet, karşılıklı durum.

mütesaviyü't-tarafeyn / mütesâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafı birbirine denk olan; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olan.

müteyakkız / متيقظ

  • Uyanık, teyakkuz durumunda olan. (Arapça)

mutlak su

  • Yaratıldıkları hâl (durum) üzere bulunan sular.

muvafakat / muvâfakat

  • Uygunluk; bir durumu uygun görme.

muvazaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.

muvazene-i hal

  • Halin, durumun karşılaştırıması.

muztar

  • Sıkışık, zor durumda olan, çâresiz.

nahv ilmi

  • Cümle bilgisi. Kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden) bahseden ilim.

nasb

  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.

perişan / perîşan / پریشان

  • Dağınık. (Farsça)
  • Kötü durumda, perişan. (Farsça)
  • Perişan olmak: Darmadağın olmak. (Farsça)

pozisyon

  • Durum.
  • Vaziyet, durum, duruş. (Fransızca)

reşk-i alem / reşk-i âlem

  • Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.

rezalet-i medeniye

  • Modern çağın yol açtığı rezil durum ve özellikler.

safha

  • Aşama, değişen durum ve hallerden her biri.

salah-ı hal / salâh-ı hal

  • Durumun düzelmesi.

salah-i hal

  • Durumun düzelmesi.

şan / şân / شان

  • Hâl, durum.
  • İzzet, îtibâr, şeref.
  • Şöhret, şan. (Arapça)
  • Durum. (Arapça)
  • Gösteriş. (Arapça)

şan-ı üstad / şân-ı üstad

  • Şanlı Üstadın hâl ve durumu, şan ve şerefi.

sarf ve nahv ilmi

  • Arabî dilbilgisi. Sarf; kelime bilgisi; kelimelerde meydana gelen değişikliklerden ve birbirlerinden türemelerinden bahseden ilim. Nahv; cümle bilgisi; kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden)

şart / شرط

  • Mutlaka gerekli olan, durum, yemin.
  • Koşul. (Arapça)
  • Yemin. (Arapça)
  • Durum. (Arapça)

seciye

  • Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.

şedaid / şedâid

  • Şiddetli durumlar, belâlar.

seferber

  • Harbe hazırlık hali. (Farsça)
  • Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu. (Farsça)

sehum

  • Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.

şekk

  • Şüphe; iki şey arasında aklın bir tercihte bulunamadığı zihinsel durum.

şevk-i mutlak

  • Her durumda şevk içinde, coşkulu ve istekli olmak.

sicil

  • Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter.
  • Memurların durumu hakkında tutulan dosya.

silsile-i acibe

  • Hayret verici haller ve durumlar zinciri, dizisi.

su-i ahval / sû-i ahvâl

  • Kötü haller, durumlar.

su-i hal / sû-i hal

  • Kötü durum, hâl.
  • Kötü durum.

tahyir

  • (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.

talak-ı selase / talâk-ı selâse

  • Bir sözü üç kere veya daha fazla sayı söyleyerek, erkeğin zevcesini (hanımını) boşaması. Bu durum bir anda olduğu gibi, ayrı ayrı zamanda da olabilir.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.

tavilüzzeyl / tavîlüzzeyl

  • Sonu gelmez durum hâline gelmiş.

tavır

  • Durum, hareket.

tavr-ı akıl

  • Aklın kabul edebileceği durum.

tehlike

  • Korkulan durum.

telvih / telvîh

  • Kinaye yoluyla işaret etme; asıl mânâ ile kinâye yoluyla kastedilen mânâ arasındaki vasıtaların çok olması durumu.

tenvin-i tenkir

  • Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.

teşahhusat-ı itibariye / teşahhusât-ı itibariye

  • Varlıkların duruma göre çeşitli görünümler alması.

tezkere

  • (Tezkire) Pusula.
  • Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmî vesika.
  • Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. Biyografi.

tezkiye

  • Doğruluğuna şehadet etmek.
  • Zekât vermek.
  • Zekât almak.
  • Pak ve temiz etmek.
  • Övmek, medhetmek.
  • Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

ulum-i aliyye / ulum-i âliyye

  • Sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar durumunda olan ilimler.
  • "ayn" ile yüce ilimler, din ilimleri.

umur-u mermuze-i gayr-ı mesmua

  • Daha önceden işitilmeyen ve çeşitli işaretler yoluyla aktarılan işler, durumlar.

umurlar

  • Haller, durumlar, işler.

vahamet / vahâmet / وخامت

  • Korkunçluk, vehamet, tehlikeli durum. (Arapça)

vakıf-ı ahval / vâkıf-ı ahval

  • Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.

varta

  • Tehlikeli durum, içinden çıkılması zor olan şey, bataklık.

vasf

  • Sıfat. Bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek.

vav-ı haliye / vâv-ı hâliye

  • Cümlede öznenin, tümlecin veya her ikisinin durumunu bildiren sözün başında bulunan "vav" harfi.

vaz' / وضع

  • Koyma, konulma. (Arapça)
  • Bırakma. (Arapça)
  • Atama. (Arapça)
  • Durum, konum. (Arapça)
  • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

vaz'-ı kadim / vaz'-ı kadîm / وضع قدیم

  • Eski konum, eski durum.

vaz'an

  • Vaz' ile, vaziyeti, durumu itibariyle, yerleştirmek suretiyle.
  • Asıl lügat mânası cihetinden.

vaziyet / وضعيت

  • Durum.
  • Durum, hâl, duruş.
  • Durum, konum. (Arapça)

vaziyet-i acibe

  • Şaşırtıcı durum.

vaziyet-i arziye ve semaviye

  • Dünyaya ve gökyüzüne ait durum, hâl.

vaziyet-i dalaletkarane / vaziyet-i dalâletkârâne

  • Hak yoldan sapma hâli durumu.

vaziyet-i fakirane / vaziyet-i fakirâne

  • Muhtaç durum.

vaziyet-i fıtriye

  • Fıtrî vaziyet, doğal durum.

vaziyet-i harika

  • Harika bir durum.

vaziyet-i hayatiye

  • Hayat durumu.

vaziyet-i itibariye

  • Göreceli bir durum.

vaziyet-i kanaatkarane / vaziyet-i kanaatkârâne

  • Kanaatkâr bir durum.

vaziyet-i kudsiye

  • Yüce, kutsal durum.

vaziyet-i kur'aniye / vaziyet-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin durumu.

vaziyet-i mahsusa

  • Özel vaziyet, durum.

vaziyet-i meşhude / vaziyet-i meşhûde

  • Gözlemlenen durum.

vaziyet-i mevhume

  • Olmadığı halde varsayılan vaziyet, durum.

vaziyet-i mevhume-i canhıraşane / vaziyet-i mevhume-i canhıraşâne

  • Yürek paralayıcı olarak farz edilen durum.

vaziyet-i muhtemel

  • Muhtemel durum, olasılık hesabı.

vaziyet-i muhtemele

  • İhtimal dahilinde olan durum.

vaziyet-i müthişe

  • Dehşet verici durum.

vaziyet-i nurani / vaziyet-i nuranî

  • Nurlu vaziyet, hâl, durum.

vaziyet-i siyasiye

  • Siyasî durum.

veli

  • Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata.
  • Velâkin, fakat, amma.

vesile / vesîle

  • (Vâsile) Bahane, sebeb.
  • Fırsat.
  • Elverişli durum.
  • Vasıta. Yol.
  • Pâye, rütbe.
  • Baba.
  • Kurbiyet.
  • Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey.
  • Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)<
  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.

yakiniyet

  • Kesinlik, şüphesizlik; yakîn ile kesin olarak bilinme durumu.

zevahiri kurtarmak / zevâhiri kurtarmak

  • Görünümü, durumu kurtarmak.

zıddiyet

  • Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR