LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Du kelimesini içeren 1039 kelime bulundu...

a'da / a'dâ / اعدا / اَعْدَا

  • Düşmanlar.
  • Düşmanlar. (Arapça)
  • Düşmanlar.

abdal

  • Dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.

acaib-i seb'a-i alem / acaib-i seb'a-i âlem / acâib-i seb'a-i âlem

  • Dünyanın yedi harikası.
  • Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)

acaib-i seb'a-i meşhure

  • Dünyanın yedi harikası.

aceze / عجزه

  • Düşkünler, âcizler. (Arapça)

ada / âda / âdâ

  • Düşmanlar.
  • Düşmanlar.

adavet / adâvet / عداوت / عَدَاوَتْ

  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık, husumet.
  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık, sebebsiz olarak bir kimseye düşmanlık etmek, husûmet.
  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık. (Arapça)
  • Adâvet etmek/eylemek: Düşmanlık gütmek. (Arapça)
  • Düşmanlık.

adavetkarane / adavetkârane / adâvetkârâne

  • Düşmancasına.
  • Düşmancasına.

adem-i intizam

  • Düzensizlik.

adem-i tasavvur

  • Düşünememe.

adu / adû / عدو

  • Düşman. (Arapça)

adüvv

  • Düşman, hasım.
  • Düşman.

afak-ı cihan / âfâk-ı cihan

  • Dünyanın etrafını saran ufuklar.

afiş

  • Duvar ilânı. (Fransızca)

ağraz-ı dünyeviyye

  • Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.

ahir vakit / âhir vakit

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahir zaman / âhir zaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

ahirzaman / âhirzaman

  • Dünyanın son zamanları.
  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahirzaman peygamberi / âhirzaman peygamberi

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

ahsas / ahsâs / احساس

  • Duygular. (Arapça)

ahval-i alem / ahvâl-i âlem

  • Dünyanın halleri, vaziyetleri, şartları.

ahval-i dünyeviye / ahvâl-i dünyeviye / ahvâl-i dünyevîye / اَحْوَالِ دُنْيَوِيَه

  • Dünyanın halleri.
  • Dünya âid hâller.

akl-ı dünyevi / akl-ı dünyevî

  • Dünya aklı.

aktar-ı arz / aktâr-ı arz

  • Dünyanın dört bir yanı.

aktar-ı cihan / aktâr-ı cihân / اقطار جهان

  • Dünyanın dört bir yanı.
  • Dünyanın her tarafı.

alaik-i dünyeviye / alâik-i dünyeviye

  • Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.

alamet-i sukut / alâmet-i sukut

  • Düşme belirtisi, alçalma alâmeti.

alem / âlem / عالم

  • Dünya, evren.
  • Dünya, cihan, evren.
  • Dünya; evren. (Arapça)

alem-i arz / âlem-i arz

  • Dünya âlemi.

alem-i arzi / âlem-i arzî

  • Dünya âlemi.

alem-i arziye / âlem-i arziye

  • Dünya âlemi.

alem-i dünya / âlem-i dünya

  • Dünya âlemi.

alem-i süfli / âlem-i süflî

  • Dünyâ.

alem-pesend / âlem-pesend

  • Dünyaya meydan okuyan.

alem-şümul / âlem-şümûl

  • Dünya çapında, evrensel.

alem-tab / âlem-tab

  • Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan. (Farsça)

alemane / âlemane

  • Dünya ile ilgili. Dünyevî. (Farsça)

alemara / âlemârâ / عالم آرا

  • Dünyayı, âlemi süsleyen. (Farsça)
  • Dünyayı süsleyen. (Arapça - Farsça)

alemefruz / âlemefrûz / عالم افروز

  • Dünyayı parlatan. (Arapça - Farsça)

alemin imkan-ı mevti / âlemin imkân-ı mevti

  • Dünyanın ölümünün mümkün olması, ihtimal dahilinde olması; kıyametin kopması.

alemnüma / âlemnüma

  • Dünyayı gösteren. (Farsça)

alempesend / âlempesend

  • Dünyaca ünlü.

alempesent / âlempesent

  • Dünyaya meydan okuyan.

alemşümul / âlemşümûl / علم شمول

  • Dünyayı kaplayan. (Arapça)

alemtab / âlemtâb / عالمتاب

  • Dünyayı aydınlatan. (Arapça - Farsça)

alet-i mülahaza / âlet-i mülâhaza

  • Düşünme vasıtası.

altays

  • Düz, berrak, kaypak nesne.

anarşist

  • Düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye

  • Dünyadaki unsurlar, elementler.

ancere

  • Dudak uzatmak.

anfe

  • Dudak altında biten kıllar.

aramsız / ârâmsız

  • Durup dinlenmeksizin.

arayende

  • Düzen verici, süsleyici. (Farsça)

arus-i cihan / arus-i cihân

  • Dünya.

arz / آرض

  • Dünya.

arz sefinesi

  • Dünya gemisi.

arz ve semavat san'atkarı / arz ve semâvât san'atkârı

  • Dünyayı ve gökleri mükemmel bir san'atla yaratan Allah.

arz-ı intizam

  • Düzen ve intizamı sergileme.

arzi / arzî

  • Dünyaya âit.
  • Dünyaya ait.

arzıhal

  • Durumunu bildirmek.

arzıhal etmek

  • Durumunu bildirmek.

arzın nısfı

  • Dünyanın yarısı.

arziye

  • Dünyalıların kendisine ait.

arzlı

  • Dünyalı.

arzlılar

  • Dünyalılar.

asaf-rey

  • Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.

asar-ı muntazama / âsâr-ı muntazama

  • Düzenli, düzenlenmiş eserler, varlıklar.

ashab-ı dünya / ashâb-ı dünyâ / اَصْحَابِ دُنْيَا

  • Dünya ehli olanlar.

aşk-ı dünya

  • Dünya aşkı, sevgisi.

aşk-ı dünyevi / aşk-ı dünyevî

  • Dünyevî aşk.

avakıb-ı ahval / avakıb-ı ahvâl

  • Durumların neticesi, hâllerin sonu.

avrupa

  • Dünyadaki kıtalardan biri.

azam-ı cibal-i dünya / âzam-ı cibal-i dünya

  • Dünyanın en büyük dağları.

azim / âzim

  • Dudaklarını yumup susan kişi.

bari / bârî

  • Düzgün ve güzel yaratan Allah.

başıbozukluk

  • Düzensizlik.

be-leb

  • Dudakta. (Farsça)

bedaheten / bedâheten / بداهة

  • Düşünmeden. (Arapça)

bedihe / bedîhe / بدیهه

  • Düşünmeden. (Arapça)

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

bedraka-i efkar / bedraka-i efkâr

  • Düşüncelerin kılavuzu, yol gösterici.

beka-i dünyevi / beka-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.

bekà-i dünyevi / bekà-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık, uzun ömür.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

beliğ / belîğ

  • Düzgün ve adamına göre söylenmiş söz.

berrak / براق

  • Duru.
  • Duru, safi, arı.
  • Duru. (Arapça)

bertam

  • Dudağı kalın adam.

berzah

  • Dünya ile âhiret arasındaki âlem.

besmele-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki hayatının ilk başladığı zaman dilimi.

best

  • Düğüm. (Farsça)

beste-leb

  • Dudağı kapalı. (Farsça)

betv

  • Durmak, ikamet.

beyan ilmi / beyân ilmi

  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belâgat ilminin teşbîh (benzetme), mecâz, kinâye gibi konularını anlatan ilim.

beyan-ı fikir

  • Düşüncesini açıklama.

beyanname

  • Durumu yazı ile bildiren açıklama. (Farsça)

beyugani / beyûganî

  • Düğün. (Farsça)

bezm-i cihan / bezm-i cihân

  • Dünya meclisi. Dünya.

bi-direng / bî-direng

  • Durmıyan, oyalanmayan, eğlenmeyen, çabuk. (Farsça)

bidayet-ı hal / bidayet-ı hâl

  • Durumun başlangıcı, başlangıçta.

bidayet-i hal

  • Durumun başlangıcı, başlangıçta.

biendişe / bîendişe / بى اندیشه

  • Düşünmeyen, umursamayan. (Farsça)

bila-teemmül / bilâ-teemmül

  • Düşünmeden. Düşünmeksizin. Dikkatli olmadan.

bila-tevakkuf / bilâ-tevakkuf

  • Duraksamadan, durmaksızın.
  • Durmadan, tereddüt etmeden.

bilatevakkuf / bilâtevakkuf

  • Duraksamadan.

bilkuvve

  • Düşünce halinde.

bint-ül-fikir

  • Düşünce mahsulü.

bive / bîve / بيوه

  • Dul kadın, kocasız kadın. (Farsça)
  • Dul. (Farsça)

bivegi / bivegî

  • Dulluk. Kocasız kadının hâli. (Farsça)

bivezen / bîvezen / بيوه زن

  • Dul kadın. (Farsça)

bügur

  • Düşmek, sukut.

buğz

  • Düşmanlık duyma, nefret, kin.

buk

  • Düdük. Boru.

ca-yi mülahaza / câ-yi mülahaza

  • Düşünülecek nokta. Mülahaza edilecek mes'ele.

çalçene

  • Durmayıp konuşan, geveze. (Türkçe)

çapulcu / çapûlcu

  • Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.

çarşı-yı alem / çarşı-yı âlem

  • Dünya çarşısı.

cay-ı mülahaza / cây-ı mülâhaza

  • Düşünülecek nokta, düşünülecek yer.

ce'f

  • Düşmek.

ceffelkalem

  • Düşünmeksizin.

cem'iyat-ı dünyeviye / cem'iyât-ı dünyeviye

  • Dünyevî cemiyetler, dernekler.

cevanib-i alem / cevânib-i âlem

  • Dünyanın dört bir yanı.

cevelan-ı zihn / cevelân-ı zihn

  • Düşünce turu, fikir faaliyeti.

cevher-i cihanbaha / cevher-i cihanbahâ

  • Dünyalar kadar kıymetli cevher.

cevsek

  • Düğme. (Farsça)

cibal-i dünya / cibâl-i dünya

  • Dünyanın dağları.

cidar

  • Duvar, çeper.

cihan / cihân

  • Dünya, kâinat, âlem. (Farsça)
  • Dünya.
  • Dünya, âlem.

cihan serveri

  • Dünyanın baş tacı.

cihan-baha / cihan-bahâ

  • Dünya kadar kıymetli.

cihan-cuy

  • Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar. (Farsça)

cihan-değer

  • Dünya, âlem değerinde, çok değerli.

cihan-gerd

  • Dünyayı dolaşan, cihanı gezen. (Farsça)

cihan-pesendane / cihan-pesendâne

  • Dünyaya meydan okuyarak kabul ettirir bir şekilde.
  • Dünyaya kabul ettiren bir şekilde.

cihan-şümul / cihan-şümûl

  • Dünya çapında, evrensel.

cihanaferin / cihânâferîn / جهان آفرین

  • Dünyayı yaratan, Tanrı. (Farsça)

cihanbaha / cihanbahâ

  • Dünyalar kıymetinde.

cihandeğer / cihândeğer

  • Dünyalara değer.
  • Dünya kıymetinde.

cihangir / cihangîr / جِهَانْگ۪ير

  • Dünyanın önemli bir bölümüne hükmeden, egemenliği altına alan.
  • Dünyayı elinde tutan.

cihangüşa / cihângüşâ / جهانگشا

  • Dünyayı feth eden, fatih hükümdar. (Farsça)

cihaniyan

  • Dünya ahalisi olan insanlar. (Farsça)

cihankıymet / cihânkıymet

  • Dünya kadar değerli.

cihanpesend

  • Dünyaya meydan okuyan, hükümlerini dünyaya kabul ettiren.

cihanpesendane / cihanpesendâne / cihânpesendâne

  • Dünyaya meydan okurcasına.
  • Dünyanın beğeneceği şekilde.

cihanşümul / cihanşümûl / cihânşümûl

  • Dünya çapında, evrensel.
  • Dünya çapında, evrensel.
  • Dünya ölçüsünde.

cirit

  • Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

cism-i arz

  • Dünyaya ait cisim, beden.

cism-i arzi / cism-i arzî

  • Dünyaya ait cisim, beden.

cüdran / cüdrân / جدران

  • Duvarlar. (Arapça)

daavat / daavât

  • Dualar.
  • Dualar.

dai / dâî

  • Duacı, çağıran.

daire-i dua

  • Dua dairesi.

daire-i fikr

  • Düşünce alanı.

daiyane / dâîyâne

  • Dua ederek, isteyerek.

dakika-i icabe

  • Duanın kabul olduğu vakit, an.

dar-ı dünya / dâr-ı dünya

  • Dünya yurdu.
  • Dünya.

dar-ı fena / dâr-ı fenâ / دار فنا

  • Dünya. Bu dünya.
  • Dünya.

dar-ı teklif / dâr-ı teklif

  • Dünya. Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olduğumuz yer olan dünya.

dar-ul belva / dâr-ul belvâ

  • Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.

dar-ül-aceze

  • Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu.

dar-ül-ceza / dâr-ül-cezâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüldüğü yer. Âhiret, öbür dünyâ.

dar-ul-ukba / dâr-ul-ukbâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüleceği yer. Âhiret.

dareyn / dâreyn

  • Dünya ve âhiret yurdu.

darülaceze / dârülaceze / دارالعجزه

  • Düşkünler evi. (Arapça)

daü'l-husumet / dâü'l-husûmet

  • Düşmanlık hastalığı.

def-i a'da / def-i a'dâ

  • Düşmanların uzaklaştırılması.

dehri

  • Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.

dehriyun

  • Dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler.

dehriyye

  • Dünyanın sonsuzluğuna inanan felsefecilerin yolu.

dehriyyun

  • Dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler.

dekaik-i tasavvurat

  • Düşünce incelikleri.

dekakin / dekâkîn / دكاكين

  • Dükkanlar. (Arapça)

dellal / dellâl

  • Duyurucu, ilân edici.

derece-i sukut

  • Düşme derecesi, seviyesi.

desatir / desâtir

  • Düsturlar, prensipler, kurallar.
  • Düsturlar, ilkeler.

desatir-i saadet-i dareyn / desatir-i saadet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğunun düsturları, kanunları.

destgah-ı dünya / destgâh-ı dünya

  • Dünya tezgâhı.

deveran-ı arz

  • Dünyanın dönüşü.

deveran-ı dünya / deverân-ı dünya / دَوَرَانِ دُنْيَا

  • Dünyanın dönüp devretmesi.
  • Dünyanın sürekli dönmesiyle meydana gelen büyük gelişmeler.
  • Dünyanın dönüp dolanması.

devr-i alem / devr-i âlem

  • Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.
  • Dünya seyahati, gezisi.

devr-i mihnet

  • Dünya, cihan, küre-i arz.

devr-i senevi / devr-i senevî

  • Dünyanın güneş etrafındaki yıllık hareketi.

di / dî / دی

  • Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün. (Farsça)
  • Dün. (Farsça)

di-şeb

  • Dün gece.

dikkat

  • Duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.

dil-mürde

  • Duygusuz, kalbi ölmüş. (Farsça)

dıms

  • Duvar temeli.

diritnavt

  • Düşman saldırılarına engel olmak için yapılan hareketli kale.

dişeb / dîşeb / دیشب

  • Dün gece. (Farsça)

divar / dîvâr / دیوار

  • Duvar. (Farsça)
  • Duvar. (Farsça)

divar-ger / divâr-ger

  • Duvarcı. (Farsça)

duagu / duagû / duâgû / دعاگو

  • Dua okuyan, dua eden.
  • Duacı, dua eden. (Arapça - Farsça)

duban

  • Duman.

dud / dûd / دود

  • Duman. (Farsça)

dud-alud

  • Dumanlı. (Farsça)

duha namazı / duhâ namazı

  • Duhâ (kuşluk) vaktinde kılınan namaz, kuşluk namazı.

duhan

  • Duman.

dünbek / دنبك

  • Dümbelek. (Farsça)

dünya ehlince

  • Dünyada yaşayanlarca.

dünya hırsı / dünyâ hırsı

  • Dünyâya lüzûmundan fazla meyletmek. Şiddetli mal, mülk arzusu, isteği.

dünyadar / dünyadâr / dünyâdâr

  • Dünyalı.
  • Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan. (Farsça)
  • Dünyalı.

dünyaperest / dünyâperest / دنياپرست / دُنْيَاپَرَسْتْ

  • Dünyaya aşırı düşkün.
  • Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven. (Farsça)
  • Dünya düşkünü. (Arapça - Farsça)
  • Dünyayı çok seven.

dünyaperestlik

  • Dünyaya tutkunluk.

dünyaperver

  • Dünyaya aşırı derecede düşkün.

dünyevi / dünyevî / دنيوی / دُنْيَو۪ي

  • Dünya ile ilgili.
  • Dünya ile ilgili, dünyalı.
  • Dünya ile ilgili. (Arapça)
  • Dünyaya âit.

dünyevi ve uhrevi saadet / dünyevî ve uhrevî saadet

  • Dünya ve âhiret mutluluğu.

dünyeviye

  • Dünyaya ait şey.

durbin / durbîn

  • Dürbün.

dürbin / dürbîn

  • Dürbün.

durbin / dûrbîn / دوربين

  • Dürbün. (Farsça)

dürbini / dürbînî

  • Dürbün gibi, derinlere inebilen.

dürri / dürrî

  • Dürr'e mensub, inci ile ilgili.

duş / dûş / دوش

  • Dün gece. (Farsça)

düşin

  • Dün gece. (Farsça)

düşine / دوشينه

  • Dün geceki. (Farsça)

düşmanane / düşmanâne

  • Düşmanca.

düşmen / دشمن

  • Düşman. (Farsça)

düstur-u nizam

  • Düzen prensibi.

eacib-i dehr / eâcib-i dehr

  • Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.

ecla'

  • Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.

ed'iye / ادعيه

  • Dualar.
  • Dualar. (Arapça)

ed-dai / ed-dâî

  • Dua eden.

edvar-ı ömr-ü alem / edvâr-ı ömr-ü âlem

  • Dünyanın ömür devirleri.

efkar-ı amme-i alem / efkâr-ı âmme-i âlem

  • Dünya kamuoyu.

eftan

  • Düşerek. Düşen. (Farsça)

ehl-i adavet

  • Düşmanlık hissi besleyenler.

ehl-i adavet ve haset / ehl-i adâvet ve haset

  • Düşmanlık besleyenler ve kıskananlar.

ehl-i arz

  • Dünyadakiler. Yerdekiler.

ehl-i dünya / ehl-i dünyâ / اَهْلِ دُنْيَا

  • Dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler.
  • Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.
  • Dünyayı âhirete tercîh edenler.

ehl-i dünya ve siyaset

  • Dünya ve siyasi hayata dalıp, âhireti düşünmeyenler.

ehl-i gaflet

  • Dünyâya dalıp, âhireti unutanlar.

ehl-i medeniyet

  • Dünyaya yalnız dünya için ve maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar.

ehlidünya / ehlidünyâ

  • Dünya adamı, âhireti düşünmeyen.

ehsas / ehsâs / احساس

  • Duygular, hisler. (Arapça)

ekvator

  • Dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.

elem-i fikri / elem-i fikrî

  • Düşünceye ait acı, düşünceyle ilgili acı, keder.

elibab

  • Durdurmak. Lâzım olmak.

elsine-i alem / elsine-i âlem

  • Dünya dilleri.

ems

  • Dünkü gün.

emval-i dünyeviye

  • Dünyevî mallar.

endam-ı mevzun

  • Düzgün endam, düzgün beden.

endiş

  • Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş : Her işin sonunu düşünen.

enzar-ı cihan / enzâr-ı cihan

  • Dünyanın dikkati.

erakk-ı hissiyat

  • Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.

eramil / erâmil / ارامل

  • Dullar. (Arapça)

ercen

  • Dübüründe zahmeti olan deve.

esas-ı fikirleri

  • Düşüncelerinin temeli, aslı esası.

esbab-ı adavet / esbab-ı adâvet

  • Düşmanlığı gerektiren sebepler.

eser-i cihan-kıymet

  • Dünya değerindeki eser.

eşkal-i muntazama / eşkâl-i muntazama

  • Düzenli şekiller.

eşya-yı dünyeviye

  • Dünyaya ait şeyler.

eşya-yı muntazama

  • Düzenli eşya, düzenli şeyler.

etraf-ı alem / etraf-ı âlem

  • Dünyanın her tarafı.

etraf-ı arz

  • Dünyanın çevresi.

evrad / evrâd / اوراد

  • Dualar. (Arapça)

evrad-ı muntazama

  • Düzenli ve sürekli tekrarlanan zikirler.

evvel-i dünya

  • Dünyanın başlangıcı.

eyyam-ı malume-i arziye / eyyam-ı malûme-i arziye

  • Dünya günleri; normal günler.

ezkiya-i alem / ezkiyâ-i âlem

  • Dünyanın en zekî insanları.

ezkiya-yı alem / ezkiya-yı âlem

  • Dünyanın en zeki insanları.

ezvak-ı dünyeviye / ezvâk-ı dünyeviye

  • Dünyaya ait zevkler.

fasih / fasîh

  • Düzgün ve güzel konuşan.

fegane

  • Düşük (çocuk). (Farsça)

fena-i dünya / fenâ-i dünya

  • Dünyanın gelip geçiciliği.

fena-yı dünya / fenâ-yı dünya / فَنَايِ دُنْيَا

  • Dünyanın geçiciliği.
  • Dünyanın faniliği.

fena-yı dünyevi / fenâ-yı dünyevî / فَنَا

  • Dünyadaki yok olma.

fenafillah / fenâfillâh

  • Dünyayı kalben terkedip tamamen Allaha yönelmek.

fesahat / fesâhat

  • Düzgün ve güzel söz söyleme.

fevaid-i dünyeviye / fevâid-i dünyeviye

  • Dünyanın faydaları, menfaatleri.

fevri / fevrî

  • Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.

fevza-i ara / fevzâ-i ârâ

  • Düşünce alanında meydana gelen kargaşa, anarşi.

feytek

  • Dülger.

fiil-i tanzim ve nizam

  • Düzenleme işi ve düzen.

fikir

  • Düşünce.
  • Düşünce.

fikr / فكر

  • Düşünce, fikir. (Arapça)

fikren / فكرا

  • Düşünce olarak.
  • Düşünce bakımından. (Arapça)

fikret

  • Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey.
  • Düşünme.

fikretmek

  • Düşünmek.

fikri / fikrî / فكری

  • Düşünceye ait, düşünceyle ilgili.
  • Düşünce ile ilgili. (Arapça)

fikriyyat / fikriyyât / فكریات

  • Düşünce ile ilgili çalışmalar. (Arapça)

fünun-u müterettibe

  • Düzenlenmiş, belli bir sisteme oturtulmuş fenler, ilimler.

fusaha / fusahâ

  • Düzgün ve güzel kanuşanlar.

fütan

  • Düşen, düşerek. (Farsça)

gadir / gadîr

  • Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.

galat-ı his

  • Duygu yanılması.

garaz-kar / garaz-kâr

  • Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden. (Farsça)

garazen

  • Düşmanlıkla, garez ederek.

gaye-i dünya

  • Dünyanın amacı, hedefi.

gayr-ı meş'ur

  • Duyulmayan, hissedilmeyen.

gayr-ı meşhur

  • Duyulmayan, hissedilmeyen, bilinmeyen.

gayr-ı muntazam

  • Düzensiz.

gayr-i muntazam / غير منتظم

  • Düzgün olmayan, düzenli olmayan, düzensiz.

gayr-ı zahid / gayr-ı zâhid

  • Dünyanın zevk ve süslerine dalan ve kulluk görevini ihmal eden.

gıbb-ed dua / gıbb-ed duâ

  • Duâdan sonra.

gıll

  • Düşmanlık, garaz ve adavet, gizli kin ve haset.

girih / گره

  • Düğüm. (Farsça)

girih-gir / girih-gîr

  • Düğümlü, dolaşık. (Farsça)

giti / gîtî / گيتى

  • Dünya. (Farsça)

giti-füruz / gîtî-fürûz

  • Dünyayı aydınlatan.

giti-neverd / gîtî-neverd

  • Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan. (Farsça)

giti-nüma / gîtî-nüma

  • Dünyayı gösteren, cihanı gösteren. (Farsça)

giti-sitan / gîtî-sitan

  • Dünyayı zapteden, cihangir. (Farsça)

gurre

  • Düşürülen bir cenine (ana rahmindeki çocuğa) karşılık verilmesi gereken mâlî tazmînât.

habt u hata

  • Düzensizlik, yanlış, hata.

hadda' / haddâ' / خداع

  • Düzenbaz. (Arapça)

hadi' / hâdi' / خادع

  • Düzenbaz. (Arapça)

hadisat-ı alem / hâdisât-ı âlem

  • Dünyada meydana gelen olaylar.

hadisat-ı dünyeviye / hâdisât-ı dünyeviye

  • Dünyada meydana gelen hâdiseler, olaylar.

hadise-i dünyeviye / hâdise-i dünyeviye

  • Dünya ile ilgili olay.

hakdan

  • Dünya, arz, yer. (Farsça)

hakikat-i dünya

  • Dünyanın gerçeği.

hakikat-ı hal / hakikat-ı hâl

  • Durumun gerçek yönü.

hakimiyet-i dünya / hâkimiyet-i dünya

  • Dünya hakimiyeti, dünyaya hükmetme.

hal / hâl / حال

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d
  • Durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.
  • Durum.

halat / hâlât

  • Durumlar, hâller.

halen / hâlen

  • Durumca, şimdi de.

halet / hâlet

  • Durum, hâl.

halık-ı rahman-ı rahim / hâlık-ı rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan her şeyin yaratıcısı Allah.

harab-ı dünya

  • Dünyanın sona ermesi, kıyamet.

harb-i umumi / harb-i umûmî / حَرْبِ عُمُوم۪ي

  • Dünya savaşı.

harb-i umumiye / harb-i umumîye

  • Dünya Savaşı.

harbi / harbî

  • Düşman.

hareket-i muntazama

  • Düzenli hareket.

hari / hârî / خواری

  • Düşkünlük. (Farsça)

hasım / خصم / خَصِمْ

  • Düşman, muhalif.
  • Düşman.
  • Düşman. (Arapça)
  • Düşman.

haşir ve neşr-i dünyeviye

  • Dünyadaki varlıkların yeniden diriltilip yayılmaları.

hasm / خصم

  • Düşman.
  • Düşman, muhalif.
  • Düşman, hasım. (Arapça)

hasmane / hasmâne / خصمانه

  • Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde. (Farsça)
  • Düşmanca.
  • Düşmanca.
  • Düşmanca. (Arapça - Farsça)

hasmi / hasmî / خصمى

  • Düşmanlık, husumet, adavet.
  • Düşmanlık. (Arapça - Farsça)

hasmınız

  • Düşmanınız, rakip.

hassas / hassâs / حساس

  • Duyarlı.
  • Duygulu, hassas. (Arapça)

hassase / hassâse

  • Duyma melekesi.

hassasiyet / hassâsiyet

  • Duyarlı olma.
  • Duyarlılık.

hassasiyetli

  • Duyarlı, hassas.

hasse / hâsse / حَاسَّه / خاصه

  • Duyu.
  • Duyu, duygu.
  • Duygu.
  • Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl.
  • Duygu.
  • Duyu. (Arapça)

hatd

  • Durdurmak. İkâmet.

hatt-ı ufki / hatt-ı ufkî

  • Düz hat. Ufki hat. (Farsça)

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

havas

  • Duyular, hisler.

havass / havâss

  • Duyular, duygular.

hayat-ı dünya

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyevi / hayat-ı dünyevî

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye / hayat-ı dünyevîye

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı.

hayl-i adüv

  • Düşman sürüsü, düşman güruhu.

hayzeri / hayzerî

  • Dura dura yürümek.

hazm

  • Düşünceli hareket, sabır, sindirme.

hedde

  • Duvarın yıkılmasından çıkan gürültü.

hedlak

  • Dudakları sarkık olan.

hem-vari / hem-varî

  • Düzlük, düzolma. (Farsça)

hemvar / hemvâr / هموار

  • Düz. (Farsça)

hercümerc-i dünyeviye

  • Dünyanın kargaşaları.

heves ve heva / heves ve hevâ

  • Dünyadaki lezzet ve zevkleri isteyen his ve arzular.

hida' / hidâ' / خداع

  • Düzen, komplo. (Arapça)

hidad

  • Dul olan bir kadının mâtem tutup süsten vazgeçmesi.

hiddet-i havas / hiddet-i havâs

  • Duyguların keskinliği.

hile / hîle / حيله

  • Düzen, aldatma.
  • Düzen, oyun, hile. (Arapça)

hilekar / hîlekâr / حيله كار

  • Düzenbaz, hileci. (Arapça - Farsça)

hilkat-i arz

  • Dünyanın yaratılışı.

hilkat-i dünya

  • Dünyanın yaratılışı.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

his

  • Duygu.

hısam

  • Düşmanlık, çekişmek, kavga, mücâdele.

hiss / حس

  • Duyma kuvveti, duygu.
  • Duygu.
  • Duygu. (Arapça)
  • Hissetmek: Duymak, algılamak. (Arapça)
  • Hissolunmak: Duyulmak, hissedilmek. (Arapça)

hissen

  • Duygu olarak, hissederek.
  • Duygu bakımından.

hısset

  • Düşüklük, adilik, küçüklük.

hissi / hissî / حسى

  • Duygusal.
  • Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlaşılan. Aklı muhakeme ile olmayıp his ile olan.
  • Duygulu. (Arapça)

hissiyat / hissiyât / حسيات

  • Duygular. Hisler.
  • Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

hissiyatça

  • Duyguları açısından.

hissiye / حسيه

  • Duygu. (Arapça)

hissiyet

  • Duygululuk, hissîlik.

hissiyyat

  • Duygular, sezişler.

hitabet

  • Düzgün ve güzel söz söyleme san'atı.

hokkabaz / حقه باز

  • Düzenbaz. (Arapça - Farsça)

hubb-ı dünya / hubb-ı dünyâ

  • Dünyâ sevgisi. Ölümden sonra işe yaramayacak olan şeylere düşkün olmak. Dünyâ; haramlar, mekruhlar ve Allahü teâlâyı unutturan her şeydir.

hubb-i dünya

  • Dünya sevgisi.

hubb-u dünya / حُبِّ دُنْيَا

  • Dünya sevgisi.
  • Dünya sevgisi.

hud'a / خدعه

  • Düzen, dalavere. (Arapça)

hud'akari / hud'akârî

  • Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. (Farsça)

hukuk-u dünyeviye

  • Dünyevî hukuk, haklar.

hulus / hulûs

  • Dünyâ menfaatlerini düşünmeden bütün iş ve ibâdetlerin yalnız Allah için olması, niyet temizliği.

humud / humûd

  • Durgunluk, uyuşukluk; bir mâni olmadığı halde bekârlığı istemek. Şehvet ve iffetin azlığı.

huruf-u şefe

  • Dudaktan çıkan harfler. "Be, Fe, Mim" gibi.

hurur

  • Düşmek, sukut.

husafe

  • Düşmanlık, adavet. Gizli kin, hased.

husake

  • Düşmanlık, adavet. Hased, gizli kin.

husema / husemâ / خصما

  • Düşmanlar, hasımlar. (Arapça)

huşkleb

  • Dudağı kurumuş, susamış. (Farsça)

husumet / husûmet / خصومت / خُصُومَتْ

  • Düşmanlık. Hasımlık. Kincilik. Zıddiyet. Çekişmek. Dâvacı olmak.
  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık.
  • Düşmanlık. (Arapça)
  • Düşmanlık.

husumetefza / husumetefzâ / husûmetefzâ

  • Düşmanlık saçan.
  • Düşmanlık saçan.

husumetkarane / husumetkârâne / husûmetkârâne

  • Düşmanca.
  • Düşmanca.

hutut-u efkar / hutut-u efkâr

  • Düşüncelerin çizgileri.

huz ma safa / huz mâ safâ

  • Duru ve saf olanı al.

i'kad

  • Düğümlemek. Bağlamak. Bend etmek.

i'lan / اعلان

  • Duyurma.

ibadet-i duaiye

  • Dua ibadeti.

ibadet-i fikriye

  • Düşünme ibadeti.

ibare-senc

  • Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen. (Farsça)

ibn-i hurre

  • Dürüst, doğru ve namuslu insan.

ibretli

  • Düşündürücü, ders verici.

ibtal-i hiss

  • Duygusunu battal etmek ve uyuşturmak.

ibtalihis / ibtâlihis

  • Duyguları uyuşturma, anestezi.

icabe-i dua / icabe-i duâ

  • Duânın kabul olması. Duâya cevap verilmesi. Muvafakat edilmesi.

icle

  • Düve, dişi buzağı.

idare-i alem / idare-i âlem

  • Dünya idaresi, siyaseti.

idbar / idbâr

  • Düşkünlük.

ifşaat

  • Duyurmalar, gizli şeyleri açığa çıkarmalar.

ihlal-i emniyet / ihlâl-i emniyet

  • Düzeni, huzuru bozma, karıştırma.

ihsas-ı ganaim

  • Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.

ihtilam / ihtilâm / احتلام

  • Düş azması, uyurken cenabet olma.
  • Düşazma, şeytan aldatması. (Arapça)

ihtiram-ı hissiyat

  • Duygulara, hislere saygı gösterme.

ihtisasat / ihtisâsât

  • Duygu ve düşünceler, izlenimler.

ika / îka

  • Düşürme.

ikahe

  • Düşmana üstün gelme, galibiyet.

ıkhar-ı düşmen / ıkhâr-ı düşmen

  • Düşmanın kahrolması.

iki cihan fahri

  • Dünya ve âhiret âlemlerinin övünç kaynağı.

ilan / ilân

  • Duyuru.
  • Duyurma, duyuru.

ilan eden / ilân eden

  • Duyuran.

ilan etmek / ilân etmek

  • Duyurmak.

ilan-ı husumet / ilân-ı husumet

  • Düşmanlık ilân etme, duyurma.

ilanname / ilânnâme

  • Duyurma yazısı.

ilbas

  • Durdurma, mâni olma, alıkoyma.

ilm-i belagat / ilm-i belâgât

  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten ilim.

ilm-i hikmet

  • Düşünce bilgisi, felsefe.

imar-ı dünya / imâr-ı dünya

  • Dünyanın bayındır hâle getirilmesi, düzenlenmesi.

imaret-i dünya

  • Dünyanın imar edilmesi, üzerinde yapıların kurulması.

inayetkarane / inâyetkârâne

  • Düzenleme ve özen gösterme tarzında.

inhibat / inhibât / انهباط

  • Düşüş. (Arapça)

inhitat

  • Düşme, çökme.

inkıham

  • Düşünmeden bir işe girişme.

insicam / insicâm / انسجام / اِنْسِجَامْ

  • Düzgünlük, uyumluluk.
  • Düzgünlük.
  • Düzen, sıra. (Arapça)
  • Düzgünlük.

insidal

  • Düşük olma, sarkma, pörsüme.

intıva

  • Dürülmek ve cem' olmak. Bükülmek ve katlanıp sarılmak.

intizam / انتظام / intizâm / اِنْتِظَامْ

  • Düzen.
  • Düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
  • Düzenlilik.
  • Düzen. (Arapça)
  • Düzen, düzgünlük.

intizām / اِنْتِظَامْ

  • Düzgünlük.

intizam-ı hilkat

  • Düzenli yaratılış.

intizamat / intizâmât

  • Düzenlilikler.

intizamkarane / intizamkârane / intizamkârâne

  • Düzgün bir şekilde.
  • Düzgünce.

intizamlı

  • Düzenli, tertipli.

intizamperver / انتظام پرور

  • Düzensever.
  • Düzeni seven, düzenli, tertipli. (Arapça - Farsça)

intizamperverane / intizamperverâne

  • Düzensevercesine.
  • Düzene uyarak.

intizamsız

  • Düzensiz.

intizamsızlık

  • Düzensizlik.

iptila / iptilâ

  • Düşkünlük, tiryakilik.

irab / îrâb

  • Düzgün söz söyleme.

irtia'

  • Düşünmek, istikbali düşünme.

irticalen / irticâlen / ارتجالا

  • Düşünmeden söyleyerek. (Arapça)

irticaliyyat

  • Düşünmeden, içinden doğarak söylenen sözler.

irtiyab

  • Duraklama, şüphelenme, tereddüt.

is

  • Dumandan hasıl olan siyah madde. Kurum.

işaa / işâa / اشاعه

  • Duyurma, yayma. (Arapça)

ıskat / ıskât / اسقاط

  • Düşürme, ortadan kaldırma.
  • Düşürme.
  • Düşürme. (Arapça)

iskat / اسقاط

  • Düşürme. (Arapça)

ıslah / ıslâh / اصلاح

  • Düzeltme ve imâr etme.
  • Düzelme, iyileşme.
  • Düzeltme, iyileştirme, reform. (Arapça)
  • Islâh etmek: Düzeltmek, iyileştirmek. (Arapça)

ıslah eden

  • Düzelten, iyileştiren.

ıslah olunma

  • Düzeltilme, iyileştirilme.

ıslah-ı alem / ıslah-ı âlem

  • Dünyanın düzeltilmesi.

ıslah-ı hal

  • Durumun düzeltilmesi.

ıslahat / ıslâhât / اصلاحات

  • Düzeltmeler, tashihler, iyi hale getirme, mükemmelleştirme.
  • Düzeltmeler, iyileştirmeler, reformlar. (Arapça)

ıslahatçı

  • Düzeltici.

isti'nas-ı efkar / isti'nâs-ı efkâr

  • Düşünce ve fikirlerin alışması, yabancı gelmemesi.

istiane

  • Duâ. Yardım istemek. İane istemek.

istidad-ı efkar / istidad-ı efkâr

  • Düşünce yeteneği.

iştihar bulma

  • Duyulma, şöhret olma.

istihbar / istihbâr / استخبار

  • Duyum, haber alma. (Arapça)

istihbarat / istihbârât / استخبارات

  • Duyumlar, haber almalar. (Arapça)

istikbal-i dünyevi / istikbal-i dünyevî / istikbâl-i dünyevî / اِسْتِقْبَالِ دُنْيَوِي

  • Dünyanın geleceği.
  • Dünyaya âit gelecek.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

istiva / istivâ

  • Düzeltme, düzgün yapma.
  • Düzelme, güneşin tepeye gelmesi.

itat

  • Düşmanlık, zıtlık, adavet, muhasame.

ıttırad

  • Düzenli gidiş.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

ittisak / ittisâk

  • Düzenli diziliş.

kabil-i ıslah olmayan / kabil-i ıslâh olmayan

  • Düzelmesi mümkün olmayan.

kabil-i kıyas

  • Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.

kàbil-i sukut

  • Düşebilir, düşmeye meyilli, eğreti olan.

kahr-ı dehr

  • Dünyânın ve zamanın kahrı.

kaide / kâide

  • Düstur, prensip, kural.

kainat-ı muntazama / kâinat-ı muntazama

  • Düzenli, intizamlı kâinat.

kalb

  • Duyguların sultanı, gönül.

kaleb

  • Dudak dışarıya sarkmak.

kamet-i mevzun

  • Düzgün ve yakışıklı boy.

karardade / karardâde

  • Düzelmiş.

kariha / karîha / قریحه

  • Düşünme melekesi.
  • Düşünme gücü. (Arapça)

karık

  • Düz yer.

karine-i hal

  • Durumun gösterdiği alâmet, belirti.

karur

  • Duş yapılacak soğuk su.

kasıb

  • Düdük çalan.

kasır-ul akl

  • Düşüncesi noksan, kısa akıllı.

katre-i fikr

  • Düşünce damlası.

kays

  • Düşmek, sukut.

kelbiyyun / kelbiyyûn

  • Dünyadan el çekmeyi ilke edinen felsefeciler.

keramet-i duaiye

  • Duanın kerameti.

kesad / kesâd

  • Durgunluk.

kevmah

  • Dübürü büyük kimse.

keyf-i dünyevi / keyf-i dünyevî

  • Dünya keyfi.

keyfiyat / keyfiyât

  • Durumlar, özellikler.

keyfiyet-i vaziyet

  • Duruş şekli.

keyhan / keyhân / كيهان

  • Dünya, arz. (Farsça)
  • Dünya. (Farsça)

kimya-yı avam

  • Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek.

kinekeş

  • Düşmandan öc ve intikam alan. (Farsça)

kitab-ı dua

  • Dua kitabı.

kitab-ı dua ve ubudiyet / kitab-ı dua ve ubûdiyet

  • Dua ve kulluk kitabı.
  • Dua ve kulluk kitabı.

kıy'a

  • Düz yer, arz-ı müstevi.

kıyamet / kıyâmet

  • Dünyanın yıkılıp son bulması.
  • Dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması.

kürbak

  • Dükkân.

kürbe

  • Dükkân. (Farsça)

küre

  • Dünya.

küre-i arz

  • Dünya.

küre-i hava

  • Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer.

küre-i zemin

  • Dünya, küre-i arz.

küreviyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, küresel oluşu.

küreyc

  • Dükkân.

kuva / kuvâ

  • Duygular, hisler.

kuvve

  • Duygu, güç.

kuvve-i arziye

  • Dünya gücü, dünyaya ait kuvvet.

kuvve-i müfekkire / قُوَّۀِ مُفَكِّرَه

  • Düşünme duygusu.
  • Düşünme kuvveti.

kuvveler

  • Duygular, duyular.

la'sa

  • Dudağının rengi az siyâha yakın olan kadın. (Müz: El'as)

laas

  • Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak.

lad

  • Duvar. (Farsça)

lakaf

  • Duvar yıkılmak.

lata'

  • Dudak içinde olan beyazlık.

latife / lâtife / لطيفه / latîfe / لَط۪يفَه

  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.
  • Duygu.
  • Duygu.

layıha / lâyıha

  • Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.

lazımü't-tashih / lâzımü't-tashih

  • Düzeltmesi gerekli.

leb / لب

  • Dudak.
  • Dudak. (Farsça)

lebcünban

  • Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan. (Farsça)

lebgüşa

  • Dudağı açık. Söyleyen, konuşan. (Farsça)

lebküşa

  • Dudağı açık. Konuşan, söyleyen. (Farsça)

lemy

  • Dudak içinde olan siyahlık.

leşker-i dua / leşker-i duâ

  • Duâ ordusu. Sıkıntı ve darda kalan müslümanlara duâları ile yardımda bulunan Allahü teâlânın sevgili kulları, sâlih müslümanlar, velîler topluluğu.

leşkerşikaf / leşkerşikâf

  • Düşman askerini kıran. (Farsça)

leşkerşiken

  • Düşman askerini kıran. (Farsça)

leşkerşükuf / leşkerşükûf

  • Düşman askerini kıran. (Farsça)

levazımat-ı arziye

  • Dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar.

levs-i fani / levs-i fâni

  • Dünyanın geçici işleri, eğlenceleri.

lezaiz-i dünyeviye / lezâiz-i dünyeviye

  • Dünyâ lezzetleri ve zevkleri.
  • Dünyaya ait lezzetler.

lisan-ı belagat / lisân-ı belâgat

  • Düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme dili, üslûbu.

lisan-ı dua / lisân-ı duâ / لِسَانِ دُعَا

  • Dua dili.
  • Duâ dili.

ma'fuc

  • Dübürüne vurulmuş.

ma'kid

  • Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer.

ma'ruf-i cihan / ma'ruf-i cihân

  • Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.

ma-i rakid / mâ-i râkid

  • Durgun su.

magfele

  • Dudak altında biten kılların çevresi.

magna

  • Durmak.

maişet-i dünyeviye / maîşet-i dünyeviye / مَع۪يشَتِ دُنْيَوِيَه

  • Dünyaya ait geçim.
  • Dünyaya ait geçim.

makam-ı niyaz

  • Dua etme, yalvarıp yakarma makamı.

makam-ı tevakkuf

  • Durma, duraklama makamı.

makamın iktizası

  • Durum ve halin gereği.

makarr

  • Durulan yer, karargâh,ocak, merkez, başkent, payitaht.

makasıd-ı dünyeviye

  • Dünyevî maksatlar, gayeler.

maksad-ı dünyevi / maksad-ı dünyevî / مَقْصَدِ دُنْيَو۪ي

  • Dünyayla ilgili bir maksat, gaye.
  • Dünyaya âit maksad.

maksad-ı dünyeviye

  • Dünyevî gaye, amaç.

makta

  • Durak yeri.

makye

  • Duracak yer, konak yeri.

malaya'ni / mâlâya'nî

  • Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey.

male

  • Duvarcı malası. (Farsça)

mantık

  • Düşünen akla kurallarıyla yol gösteren ilim.

manzum / manzûm / مَنْظُومْ

  • Düzenli.
  • Düzenli.

manzumat

  • Düzenlemeler, sıralamalar.

masam

  • Duracak yer.

masame

  • Duracak yer.

masiva-perest / mâsivâ-perest

  • Dünya ile ilgili olan şeylere düşkünlük; Allah'tan başka şeylere aşırı düşkünlük.

maskat / مسقط

  • Düşülen yer.
  • Düşülen yer, doğum yeri.
  • Düşüş yeri. (Arapça)

masnuat-ı muntazama / masnuât-ı muntazama

  • Düzenli bir şekilde yaratılan san'at eseri varlıklar.

mason

  • Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir. (Fransızca)

matmah-ı cihani / matmah-ı cihanî

  • Dünyanın beklediği ve çok arzuladığı şey.

matvi / matvî

  • Dürülmüş, sıkıştırılmış.
  • Dürülen, içine tıkılan.

matviyy

  • Dürülmüş nesne.

matviyyat / matviyyât

  • Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.

mecmua-i desatir / mecmua-i desâtir

  • Düsturlar, kurallar kitabı.

medar-ı arz / medâr-ı arz

  • Dünyanın yörüngesi, dünyanın güneş etrafında dolaşırken çizdiği daire.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

medar-ı senevi / medar-ı senevî / medâr-ı senevî

  • Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.
  • Dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge.

mede-d-dühur

  • Dünyanın sonuna kadar.

medeniyet

  • Düzenli ve ileri hayat seviyesi, şehirlilik.

medeniyet-i dünya

  • Dünya medeniyeti.

medn

  • Durmak, ikamet.

meftuniyet / meftûniyet

  • Düşkünlük.
  • Düşkünlük, aşırı bağlılık.

mehak

  • Durgun suyun yeşilliği.

mehzul

  • Düşkün. Zayıf. Arık.

mekatı

  • Duraklar.

mekidet / mekîdet

  • Düzen, hile, fesat.

mekkar / mekkâr

  • Düzenbaz, hileci.

meks / مكث

  • Durma, eğlenme, bekleme.
  • Duralama, duraklama. (Arapça)

melaike-i arziye / melâike-i arziye

  • Dünyadaki işlerle meşgul olan melekler.

meleka

  • Düz kayacak nesne.

melhuz / melhûz / ملحوظ / مَلْحُوظْ

  • Düşünülmüş, ilmen ele alınmış.
  • Düşünülebilen.
  • Düşünülen, öngörülen. (Arapça)
  • Düşünülen, akla gelen.

memkut

  • Düşmanlık edilen, hased edilen.

menafi-i dünyeviye

  • Dünyevî menfaatlar, faydalar.

menfaat-i dünyeviye

  • Dünya menfaati, yararı.

mensur / mensûr / منثور

  • Düzyazı. (Arapça)

menzil

  • Durak.

menzil-i dünya

  • Dünya durağı.

menzilgah-ı dünya / menzilgâh-ı dünya

  • Dünya durağı, dünya hanı.

meratib-i dünya / merâtib-i dünya

  • Dünya mertebeleri.

meşagıl-i dünyeviye / meşâgıl-i dünyeviye

  • Dünya meşguliyetleri.

meşagil-i dünyeviye / meşâgil-i dünyeviye

  • Dünyâ meşgaleleri.
  • Dünya meşguliyetleri, dünyayla ilgili işler.

mesaib-i dünyeviye

  • Dünya musibetleri ve güçlükleri.

mesail-i dünyeviye

  • Dünyaya ait, dünyayla ilgili meseleler.

mesêle

  • Düşünülecek husus, konu.

meskıt

  • Düşecek yer.

mesmu / mesmû / مسموع

  • Duyulan, işitilen. (Arapça)

mesmua

  • Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.

mesmuat / mesmûat / مسموعات

  • Duyulanlar, işitilenler. (Arapça)

mevakıf / mevâkıf

  • Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri.
  • Duraklar.

mevcudat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki varlıklar.

mevcudat-ı süfliye

  • Dünya üzerindeki varlıklar.

mevkıf / مَوْقِفْ

  • Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.
  • Durak, durulacak yer; kıyâmette ölülerin diriltildikten sonra toplanacakları yer; Arasât meydanı, mahşer yeri.
  • Durak, bölüm.
  • Durma yeri.

mevkuf

  • Durdurulan, tutulan.

mevlid

  • Dünyâya gelme; doğum yeri ve zamânı. Peygamber efendimizin dünyâya gelişini, mi'râcını ve mübârek hayâtını anlatan eser.

mevt-i dünya / مَوْتِ دُنْيَا

  • Dünyanın ölümü.
  • Dünyanın ölümü.

meyezd

  • Düğün veya işret meclisi. (Farsça)

mezellet / مذلت

  • Düşkünlük. (Arapça)

mezraa-i dünya / مَزْرَعَۀِ دُنْيَا / mezraa-i dünyâ

  • Dünya tarlası.
  • Dünya tarlası.
  • Dünya tarlası.

mignak

  • Dumanlı, sisli. Bulutlu. (Farsça)

mihmandar-ı kerim-i zülcelal / mihmandar-ı kerîm-i zülcelâl

  • Dünya misafirhanesinde kullarına yardım edip rızıklandıran sonsuz haşmet ve celâl sahibi Allah.

mikail / mikâil

  • Dünya işlerini düzenlemekle görevli melek.

miktar-ı muntazam

  • Düzenli bir miktar, ölçü.

milat

  • Duvara yaptıkları çamur. Sıva balçığı.

misafirhane-i alem / misafirhane-i âlem

  • Dünya misafirhanesi.

misafirhane-i dünya

  • Dünya misafirhanesi.

miskata

  • Düşürtücü ilâç veya sebep.

mizan-ı nizam

  • Düzen ölçüsü, terazisi.

mizmar-zen

  • Düdük çalan. (Farsça)

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

muaddel / muâddel

  • Düzeltilmiş, dengelenmiş.
  • Düzeltilen.

muaddil / muâddil

  • Düzeltici.

muahaze-i dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve âhirette hesaba çekme.

muakkıd

  • Düğümleyen, sihir yapan, cadı.

muamelat-ı dünyeviye / muamelât-ı dünyeviye

  • Dünyevi işler, muameleler.

mübtela / mübtelâ

  • Düşkün, tutkun.

mücahede-i a'da / mücahede-i a'dâ

  • Düşmanla savaş.

mücib / mücîb

  • Duaya cevap veren, Allah.

müdavele-i hissiyat

  • Duyguların karşılıklı alışverişi.

müdemmec

  • Düzgün bir tarzda birbiri içine dürülmüş yuvarlak şey.

müdevveriyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, yuvarlık oluşu.

müfekkire / مفكره

  • Düşünme gücü ve kuvveti.
  • Düşünme gücü.
  • Düşünme kabiliyeti.
  • Düşünme gücü. (Arapça)

mugalaza

  • Düşmanlık, husumet, adâvet.

mugar

  • Düşman üzerine hücum etmek.

mugaylangah / mugaylangâh

  • Dünya. (Farsça)

muhakeme / muhâkeme

  • Düşünme, akıl yürütme, hüküm çıkarma, yargılama.

muhasama / muhâsama

  • Düşmanlık.

muhasamet / muhâsamet

  • Düşmanlık besleme.

muhasım / muhâsım

  • Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.
  • Düşman olan taraftan biri, hasım.
  • Düşman.

muhavvıt

  • Duvar çeken, tahvit eden.

mühezzeb

  • Düzeltilmiş, temizlenmiş.

mühezzep

  • Düzeltilmiş, terbiye edilmiş.

muhit-i arz

  • Dünyanın çevresi.

muhlevlak

  • Düz kaypak nesne.

muhtasım

  • Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.

muhtelle

  • Düzensiz, karışmış, bozulmuş.

mükafat-ı dünyeviye / mükâfât-ı dünyeviye

  • Dünyaya ait ödüller.

mükam

  • Durulacak yer, ikametgâh. İkametgâhta geçen zaman.

mukteza-i hal / mukteza-i hâl

  • Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre.

mükud

  • Durmak veya durdurmak.

mülahaza / mülâhaza

  • Düşünme, akla getirme.

mülahaza etmek / mülâhaza etmek

  • Düşünmek, akla getirmek.

müles

  • Düz cilâlı nesne.

mümehhed

  • Düzenlenmiş, hazırlanmış.

mümles

  • Düz.

münacat / münâcât

  • Dua, kurtuluş için Allaha yalvarma.

münafi-i his ve bedahet / münâfi-i his ve bedâhet

  • Duygu ve açıklığa zıt.

münavat

  • Düşmanlık.

munazzam

  • Düzenlenen.

munazzeme

  • Düzenli ve sistemli hale getirilmiş.

munazzım / مُنَظِّمْ

  • Düzenleyen.
  • Düzenleyen, düzene koyan (Allah).

mündekk

  • Düz, düzleşmiş.

münkir-i küreviyet

  • Dünyanın küre şeklinde olduğunu inkar eden, inanmayan.

muntazam / منتظم / مُنْتَظَمْ

  • Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma.
  • Düzenli, intizamlı.
  • Düzenli.
  • Düzenli.
  • Düzenli, düzgün, intizamlı. (Arapça)
  • Düzenli.

muntazam inkılabat / muntazam inkılâbât

  • Düzenli köklü değişimler, dönüşümler.

muntazama

  • Düzenli, intizamlı.

muntazaman / منتظما / مُنْتَظَمًا

  • Düzenli olarak.
  • Düzenli olarak.
  • Düzenli olarak. (Arapça)
  • Düzenli olarak.

muntazamane / muntazamâne

  • Düzenli olarak.

murafaa

  • Duruşma.

mürafaa / mürâfaa

  • Duruşma.

murafaa / murâfaa / مرافعه

  • Duruşma. (Arapça)

mürettep

  • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

mürşid-i alem / mürşid-i âlem

  • Dünyanın, kâinatın yol göstericisi.

mürtecilane / mürtecilâne

  • Düşünmeden hemen şiir veya söz söyliyene yakışır surette. (Farsça)

mürtess

  • Duyulmuş, işitilmiş.

musahhah / مصحح

  • Düzeltilmiş.
  • Düzeltilmiş. (Arapça)

musahhih

  • Düzelten.

musahhihane

  • Düzeltircesine.

müsakata

  • Düşürme. Peyderpey düşürme.

müşare

  • Düşmanlık, adâvet, muhâsama.

musattah / مسطح

  • Düz. (Arapça)

musattaha

  • Düzeltilmiş, yayılmış.

müşevveş

  • Düzensiz, karma karışık.
  • Düzensiz, karışık.

musibat-ı dünyeviye / musibât-ı dünyeviye

  • Dünyadaki musibetler.

muslih

  • Düzelten.

müştak / müştâk

  • Düşkün, aşık.

müstevi / müstevî

  • Düzgün.
  • Düzlem.

mütedafiane / mütedafiâne

  • Düşmanı defedercesine. İtişir kakışırcasına. (Farsça)

mütefekkir / مُتَفَكِّرْ

  • Düşünen.
  • Düşünen, fikir üreten.
  • Düşünür.

mütefekkirane / mütefekkirâne / متفكرانه

  • Düşünerek.
  • Düşünceli düşünceli. (Arapça - Farsça)

mütefekkirin / mütefekkirîn

  • Düşünürler.

mütehassis / متحسس

  • Duygulanan.
  • Duygulu. (Arapça)

mütehassis olma

  • Duygulanma, hislenme, hassas olma.

mütehassisane / mütehassisâne

  • Duygulanarak, hislenerek. (Farsça)

mütekayidane / mütekayidâne

  • Düzenbazlık ve hile ile. (Farsça)

müterafi

  • Duruşma için hâkime giden.

müterafian / müterafiân

  • Duruşma isteyen iki taraf.

müteseyyib

  • Dul kalan kadın.

mütevadi'

  • Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.

muttarid / مُطَّرِدْ

  • Düzenli bir şekilde devam eden.
  • Düzenli, sıralı.
  • Düzenli devam eden.

muvakaa

  • Düşmek, sukut.

muvakkıf

  • Durduran. Tevkif eden. Alıkoyan. Vakf ettiren.

muzahrafat-ı arziye

  • Dünyanın süprüntüleri, pislikleri.

na-endişide / na-endişîde

  • Düşünülmemiş. (Farsça)

na-şinide

  • Duyulmamış, işitilmemiş. (Farsça)

nadire-i cihan / nâdire-i cihan

  • Dünyada ender bulunan, benzersiz.

nasuti / nasutî

  • Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili.

natıkaperdaz / nâtıkaperdâz / ناطقه پرداز

  • Düzgün ve te'sirli söz söyleyen. (Farsça)
  • Düzgün ve etkili konuşan. (Arapça - Farsça)

natuk / natûk / نطوق

  • Düzgün konuşan. (Arapça)

naz-niyaz

  • Dua, yalvarış.

nazım / nâzım / نَاظِمْ

  • Düzenleyen.
  • Düzenleyen.

nazm

  • Düzen, şiir, nazım.

nazmşiken

  • Düzensiz; nazım yönünden uyumsuz, tertibi bozuk.
  • Düzeni bozan.

nazzam / nazzâm

  • Düzenleyen, dizen.
  • Düzenleyen.

nebiyy-i ahirüzzaman / nebiyy-i âhirüzzaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devrenin Nebisi; son Peygamber.

necare

  • Dülgerlik, neccarlık.

nedb

  • Dua etmek.

nesir / نَثِرْ

  • Düz yazı.
  • Düz yazı.
  • Düz yazı.

nesirli

  • Düz yazı.

nesr / نثر

  • Düzyazı. (Arapça)

nesren / نثرا

  • Düz yazı şeklinde.
  • Düzyazı ile. (Arapça)

netaic-i fikir

  • Düşünce ürünleri, düşünce ürünü eserler.

netice-i arziye

  • Dünyanın dönmesiyle sebep olduğu sonuçlar.

nida-i beliğ / nidâ-i belîğ

  • Düzgün, kusursuz, yerinde sesleniş.

nihayet-i alem / nihayet-i âlem

  • Dünyanın son bulması.

nikayet / nikâyet

  • Düşmanı kılıçtan geçirme.

nisa-i dünyeviye / nisâ-i dünyeviye

  • Dünya kadınları.

nisbet-i mütezayide-i muntazama / nisbet-i mütezâyide-i muntazama

  • Düzenli olarak artan bir oran.

nısf-ı arz / نِصْفِ اَرْضْ

  • Dünyanın yarısı.

nişimengah / nişimengâh

  • Durak, yurt. Toplanılacak yer. (Farsça)

niyaz etmek

  • Dua etmek, yalvarıp yakarmak.

niyaz olunan

  • Duâ edilen, istenilen.

niyazdar

  • Dua eden, yalvarıp yakaran.

nizam / nizâm / نظام / نِظَامْ

  • Düzen, sistem.
  • Düzen, düzenlilik.
  • Düzen, uygunluk.
  • Düzen.
  • Düzen. (Arapça)
  • Nizâm bulmak: Düzene girmek. (Arapça)
  • Düzen.

nizām / نِظَامْ

  • Düzen.

nizamat / nizâmât

  • Düzenler, kanunlar, sistemler.

nizamlı

  • Düzenli.

nizamname / nizamnâme

  • Düzen yazısı, düzenleme ile ilgili belge.

nizamsız

  • Düzensiz.

nur-u fikir

  • Düşünce ışığı, aydınlığı.

nüsha

  • Dualı kağıt, sahife, yazılı şey.

ömr-ü dünya

  • Dünyanın ömrü.

ömr-ü dünyevi / ömr-ü dünyevî

  • Dünya hayatı.

pa-mal-i adüv

  • Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.

perdaz / perdâz

  • Düzelten, yönlendirici.

perde-i nizam

  • Düzen perdesi.

perenduş

  • Dün gece. (Farsça)

perenduşine

  • Dün geceki şey. (Farsça)

pes-i divar / pes-i divâr

  • Duvarın arkası.

peter

  • Düz maden levha. (Farsça)

poz

  • Duruş.

pozisyon

  • Durum.

prensip

  • Düstur, ilke.

program

  • Düzenli niyetler.

pür-kine

  • Düşmanlık ve gazab dolu. (Farsça)

pürniyaz

  • Dua ve yakarış ile dopdolu.

rabbu'l-arz / rabbû'l-arz

  • Dünyanın Rabbi olan Allah.

rabbü'l-arz

  • Dünyanın Rabbi olan Allah.

rağbet

  • Düşkünlük, istek.

rağbet etme

  • Düşkün olma, ilgi gösterme.

rahman-ı rahim / rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah.

rahmanürrahim / rahmânürrahîm

  • Dünyada da âhirette de âcizlere merhamet eden Allah.

rahmet kapısı

  • Duâların kabûl edildiği, ihsân ve bereket kapısı. Duâların geri çevrilmediği lütuf kapısı.

rahye

  • Düz meydan.

rakid / râkid / راكد

  • Durgun.
  • Durgun. (Arapça)

rasad

  • Dürbün, gözetleme aleti.

reform

  • Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğind (Fransızca)
  • Düzeltme, ıslah.

remz-i nizam / remz-i nizâm / رَمْزِ نِظَامْ

  • Düzenin işareti, göstergesi.
  • Düzenin ince işareti.

rende

  • Düzeltme aleti.

rendeleme

  • Düzgün hâle getirme.

rind / رند

  • Dünyayı umursamayan. (Farsça)

rub'-i meskun / rub'-i meskûn

  • Dünyanın kara olan dörtte bir kısmı.

rükud

  • Durgunluk. Durgun olma.

rükudet

  • Durgunluk, durulma.

rüya / rüyâ / رویا

  • Düş. İnsanın kalbinin ve duyu organlarının dünyâ işleriyle olan meşgûliyetinin kısmen kesildiği, uyku, bayılma ve istiğrak (mânevî coşkunlukla kendinden geçme) gibi hallerde gördüğü şeyler.
  • Düş. (Arapça)

saadet-i dareyn / saâdet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğu.

saadet-i dünya

  • Dünya mutluluğu.

saadet-i dünyevi

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı mutluluğu.

saadet-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatındaki mutluluk.

saadet-i hayatiye ve ebediye

  • Dünya ve âhiret hayatındaki mutluluk.

saat-i icabe

  • Duaların kabul edildiği saat.
  • Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.

saat-i icabe-i dua / saat-i icâbe-i dua

  • Duaların kabul edildiği saat.

sabit / sâbit

  • Durgun, duran, kesinleşmiş.

sadıkane

  • Dürüstçe, sadıkça.

safahat-ı alem / safahât-ı âlem

  • Dünya olayları, dünyadaki gelişmeler.

safder / صفدر

  • Düşman saflarını yaran, savaşçı. (Arapça - Farsça)

safdil / صَافْ دِلْ

  • Düşüncesiz, saf.

saff-şikaf

  • Düşman saflarını yararak bozan yiğit. (Farsça)

saff-zen

  • Düşman saflarını vurup yaran yiğitler. (Farsça)

safi / sâfi

  • Duru, katıksız, temiz.

safşikaf / safşikâf / صف شكاف

  • Düşman saflarını yaran savaşçı. (Arapça - Farsça)

safşiken / صاف شكن

  • Düşman saflarını yaran savaşçı. (Arapça - Farsça)

şah-ı cihan / şâh-ı cihân

  • Dünya şahı, cihan padişahı.

sahib-i dünya ve ahiret / sahib-i dünya ve âhiret

  • Dünyanın ve âhiretin sahibi olan Allah.

sahife-i efkar / sahife-i efkâr

  • Düşünceler sayfası; kamuoyu, insanlığın genel düşünce sayfası.

sahn-i dureng

  • Dünya.

sahte

  • Düzme, yapmacık.

sakıt / sâkıt / سَاقِطْ

  • Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
  • Düşük.
  • Düşen, düşük.
  • Düşen.

şakk-ı şefe

  • Dudağını açıp konuşmak.

şakul / şâkul

  • Düşeyliği ölçme âleti.

şakuli / şâkulî

  • Düşey.

salah-ı hal / salâh-ı hal

  • Durumun düzelmesi.

salah-i hal

  • Durumun düzelmesi.

salatüselam / salâtüselâm

  • Dua ve selâm, salâvat getirme.

saltanat-ı dünya

  • Dünya saltanatı.

saltanat-ı dünyeviye

  • Dünya saltanatı.

samia

  • Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.

şan u şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şan ve şeref.

şan ve şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şan ve şeref.

san'at-ı muntazama

  • Düzenli san'at.

saray-ı alem / saray-ı âlem

  • Dünya sarayı.

sari'

  • Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.

sathiyet-i arz

  • Dünyanın düzlüğü.

savab-endiş

  • Düşünce ve görüşü doğru olan.

savarif-i dehr

  • Dünya değişiklikleri.

savlet-i a'da / savlet-i a'dâ

  • Düşman saldırısı.

şayi / şâyi

  • Duyumlar; duyulma, yayılma.

sazi / sazî

  • Düzenleyicilik, yapıcılık. (Farsça)

sebeb-i adavet / sebeb-i adâvet

  • Düşmanlık sebebi.

sebükre'y

  • Düşüncesiz, hafif fikirli. (Farsça)

sefalet / sefâlet

  • Düşkünlük, aşağılık.

şefe

  • Dudak.
  • Dudak.

şefevi / şefevî

  • Dudağa ait, dudakla ilgili.

sefil / sefîl

  • Düşkün, aşağı.

sefine-i arz

  • Dünya gemisi; uzayda yüzen yerküre.

seher vakti

  • Duâların kabûl olduğunun bildirildiği, gecenin (güneşin batmasından imsâk vaktine kadar olan zamânın) son altıda biri.

sehi-kamet

  • Düzgün boy. (Farsça)

şekavet-i dünyeviye

  • Dünyanın nihayetsiz belâ, sıkıntı ve ıztırabı.

sekene-i arz

  • Dünyalılar.

sekte / سَكْتَه

  • Durma, kesiklik.
  • Durma.

selis

  • Düzgün ve akıcı.

sema'

  • Duyuş, duyma, işitme.

sema-i dünya / semâ-i dünya

  • Dünya semâsı, gökyüzü.

semar

  • Duru süt.

semi-üd dua

  • Duayı işiten Allah (C.C.).

şerait-i hayat-ı dünyeviye / şerâit-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünya hayatının şartları.

serd / سرد

  • Düzgün dile getirme. (Arapça)
  • Serd etmek: Dile getirmek. (Arapça)

sered

  • Dudağın yarılması.

şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şeref.

şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

  • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

seriyye

  • Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
  • Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.

sermaye-i dünya

  • Dünya serveti.

sermenzil

  • Durak yeri. (Farsça)

servet-i dünya

  • Dünya serveti ve zenginliği.

sevabit / sevâbit

  • Duranlar, sabit yıldızlar.

seviyye / سویه

  • Düzey. (Arapça)

seyahat-ı fikriye

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyahat-i fikriye

  • Düşünceye yapılan yolculuk.

seyahat-ı fikriyede

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyyah-ı alem / seyyah-ı âlem

  • Dünya yolcusu.

seyyib / ثيب

  • Dul kadın. (Arapça)

seyyibat / seyyibât / ثيبات

  • Dul kadınlar. (Arapça)

seyyibe / ثيبه

  • Dul kadın. (Arapça)

seyyid-ül-istiğfar / seyyid-ül-istiğfâr

  • Duâ ve istiğfârların başı. İstiğfâr duâlarının büyüğü. Allahü teâlâdan günâhın bağışlanmasını istemek için yapılacak duâların en üstünü, en kıymetlisi.

şifte

  • Düşkün, tutkun, meftun. (Farsça)

sigaliş

  • Düşünüş, kuruş. (Farsça)

silsile-i dua

  • Dua zinciri.

sırr-ı düstur

  • Düsturun, kanunun sırrı.

siyaset-i alem / siyaset-i âlem

  • Dünya siyaseti.

siyaset-i dünya

  • Dünya siyaseti.

siyaset-i dünyeviye

  • Dünya siyaseti.

siyaset-i ru-yi zemin / siyaset-i rû-yi zemin

  • Dünya siyaseti.

sofra-i rahman / sofra-i rahmân

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah'ın sofrası.

sofra-i rahmanü'r-rahim / sofra-i rahmânü'r-rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah'ın sofrası.

sohbet-i dünyeviye-i siyasiye

  • Dünyaya ilişkin siyasî sohbet.

şöhretgir-i alem / şöhretgir-i âlem

  • Dünyaya nâm ve şöhret salmış.

suh

  • Duvar.

sühan-ara / sühan-ârâ

  • Düzgün ve güzel söz söyleyen. (Farsça)

sükun / sükûn / سُكُونْ

  • Durgunluk, dinme.
  • Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.
  • Durma, hareketsizlik.

sükunet / sükûnet

  • Durgunluk, hareketsizlik.

sükunetyab / sükûnetyâb

  • Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. (Farsça)

sukut / sukût / سقوط

  • Düşme, alçalma.
  • Düşme, alçalma.
  • Düşüş. (Arapça)

sükut / سقوط

  • Düşme.

sukut eden

  • Düşen.

sukut etme

  • Düşme, düşmanın eline geçme.

sukut etmek

  • Düşmek, alçalmak.

sukut ettirmek

  • Düşürmek, alçaltmak.

sukut-ı musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar alınmış.

sukut-u musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış.

sültah

  • Düz kaypak taş.

sultan-ı cihan

  • Dünyanın sultanı Allah.

sumari

  • Dübür.

suret-i muntazama

  • Düzenli, intizamlı suret, görünüş.

ta'dil / ta'dîl / تَعْد۪يلْ

  • Düzeltme.

ta'ris

  • Düğün yapma. Bir kızı gelin etme.

taadi

  • Düşmanlık etmek.

tablek

  • Dünbelek.

tadil / tâdil

  • Düzeltme.

tadil etme / tâdil etme

  • Düzeltme.

tadil etmek / tâdil etmek

  • Düzeltmek, dengelemek.

tadilat / tâdilât

  • Düzeltmeler.

tahassüs / تحسس

  • Duygulanma.
  • Duygulanma, hislenme. (Arapça)

tahavvülat-ı muntazam / tahavvülât-ı muntazam

  • Düzgün ve muntazam değişiklikler, değişmeler, gelişmeler.

tahl

  • Durmakla değişen su.

takassu'

  • Dühul etmek, girmek.

takaus

  • Durdurmak. Sonraya bırakmak.

takvim

  • Düzeltme, şekillendirme.

talakat / talâkat

  • Düzgün sözlülük.

talib-i dünya / tâlib-i dünya / طَالِبِ دُنْيَا

  • Dünyayı isteyen, ona bağlanan.
  • Dünyaya istekli.

tamiye

  • Dudak kabarmak.

tanzim / تنظيم / tanzîm / تَنْظ۪يمْ

  • Düzenleme.
  • Düzenleme.
  • Düzenleme.
  • Düzenleme, tertipleme. (Arapça)
  • Tanzim edilmek: Düzenlenmek, tertip edilmek. (Arapça)
  • Tanzim etmek: Düzenlemek, tertip etmek. (Arapça)
  • Düzenleme.

tanzim eden / tanzîm eden

  • Düzenleyen, düzene koyan.

tanzim edilen

  • Düzenlenen.

tanzim etmek

  • Düzenlemek.

tanzim olunan

  • Düzenlenen.

tanzimat / tanzimât

  • Düzenlemeler.
  • Düzenlemeler.

tarih-i alem / tarih-i âlem

  • Dünya tarihi.

tarik-ı dünya / târik-ı dünya

  • Dünyayı terk etmiş, bırakmış.

tarik-i dünya / târik-i dünya / تَارِكِ دُنْيَا / târik-i dünyâ

  • Dünyayı terk eden.
  • Dünya işlerini terk eden.
  • Dünya işlerini terk eden.

tarikü'd-dünya / târikü'd-dünya

  • Dünyayı terk eden.

tariküddünya / târiküddünya

  • Dünya ile ilgili her şeyi terk eden.
  • Dünyayı terkeden.

tarz-ı fikir

  • Düşünce şekli.

tarz-ı muntazam

  • Düzenli, intizamlı tarz.

tasavvur

  • Düşünme, hayal etme.

tasavvur etme

  • Düşünme, hayal etme.

tasavvur etmek

  • Düşünmek, hayal etmek.

tasavvuran

  • Düşenerek, hayal kurarak.

tasavvurat / tasavvurât

  • Düşünceler, tasavvurlar.

tasavvurca

  • Düşünme, hayal etme bakımından.

tasavvuri / tasavvurî

  • Düşünmeye, zihinde şekillendirmeye ait.

tashih / tashîh / تصحيح / تَصْح۪يحْ

  • Düzeltme.
  • Düzeltme.
  • Düzeltme.
  • Düzelti. (Arapça)
  • Tashih edilmek: Düzeltilmek. (Arapça)
  • Tashih etmek: Düzeltmek. (Arapça)
  • Düzeltme.

tashih etme

  • Düzeltme.

tashih layihası / tashih lâyihası

  • Düzeltme yazısı, kararnamesi.

tashihat

  • Düzeltmeler.

tasni / tasnî

  • Düzme, uydurma.

tasniat / tasnîât

  • Düzmeler, uydurmalar.

tavır

  • Durum, hareket.

tazarru

  • Dua, yakarış.

tazarru etmek / tazarrû etmek

  • Dua etmek, yakarmak.

tazarru ve niyaz

  • Dua ve yakarış.

tazyikat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki sıkıntılar.

tea

  • Duâ.

tedvin / tedvîn / تَدْو۪ينْ

  • Düzenleme.

teemmel

  • Düşün, dikkat et, incele (mânasına emirdir).

teemmül

  • Düşünme, inceden inceye araştırma.

teemmüli / teemmülî

  • Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik.

teenni / teennî

  • Düşüne düşüne iş yapma.

tefekkür / تفكر / تَفَكُّرْ

  • Düşünme.
  • Düşünme, kafa yorma. (Arapça)
  • Tefekkür etmek: Düşünmek, kafa yormak. (Arapça)
  • Düşünme.

tefekkür etme

  • Düşünme.

tefekkürat / tefekkürât / تفكرات

  • Düşünmeler, düşünceler. (Arapça)

tefekküri / tefekkürî

  • Düşünmekle ilgili.

tefrid

  • Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul olma.

tegayyür-ü alem / tegayyür-ü âlem

  • Dünyanın değişmesi, başkalaşması.

tehalüf-ü ukul

  • Düşüncelerin farklı oluşu.

tehasüm / tehâsüm

  • Düşmanlık.

tehevvür

  • Düşüncesizce hareket.

tehzip

  • Düzeltme, ıslâh ve terbiye etme.

tekriye

  • Düşman yapmak.

telaggum

  • Dürtülmek.

telakkiyat / telâkkiyat

  • Düşünceler, anlayışlar.

tenevvü-ü hissiyat

  • Duyguların çeşitliliği.

tenezzül etme

  • Düşme, inme, alçalma.

tensik / tensîk / تنسيق

  • Düzenli dizme.
  • Düzenleme, tertip etme. (Arapça)

teremmül

  • Dul kalma. (Kadının) kocası ölme.

terk-i dünya / terk-i dünyâ

  • Dünyayı terk etme.
  • Dünyâyı terk etmek.
  • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
  • Haram

terk-i hükmi / terk-i hükmî

  • Dünyâyı hükmen terk etmek, (terk etmiş sayılmak) yâni her işte İslâmiyet'e uymak. Meselâ zekâtı İslâmiyet'in gösterdiği yere seve seve vermek, komşu, akrabâ, fakir ve ödünç istiyenin hakkını gözetmek ve başkalarının hakkına tecâvüz etmemek (saldırmam ak) ve malı zevk ve sefâya, eğlenceye vermemek.

tersip

  • Durultma, tortulardan temizleme, süzme.

tertibat / tertîbât / ترتيبات

  • Düzenlemeler, düzenler. (Arapça)

tertibkerde

  • Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş. (Farsça)

tertibsaz / tertibsâz

  • Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden. (Farsça)

tertip

  • Düzenleme.

tertip edilen

  • Düzenlenen.

tertip etmek

  • Düzenlemek; dizmek, sıralamak.

tervik

  • Durultma, süzme, saflaştırma.

teşekkülat-ı arziye / teşekkülât-ı arziye

  • Dünyanın ilk yaratılışı.
  • Dünyanın oluşum devreleri.

tesevvi

  • Düzeltme, tesviye etme, düzleme.

teseyyüb / تثيب

  • Dul kalma. (Arapça)

teşhirgah-ı dünya / teşhirgâh-ı dünya

  • Dünya sergisi.

teskif

  • Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek.

teşneleb

  • Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz. (Farsça)

tesviye

  • Düzleme, düzeltme.
  • Düzleme, dengeleme.

tevakkuf / توقف / تَوَقُّفْ

  • Durma. Eğlenip kalma. Duraklama.
  • Durma, duraklama.
  • Durma, duraklama.
  • Durma. (Arapça)
  • Tevakkuf etmek: Durmak. (Arapça)
  • Duraklama.

tevhid-i efkar / tevhid-i efkâr

  • Düşüncelerin bir noktada toplanması, düşünce birliği.

tevkif eden

  • Durduran, engelleyen.

tezehhüd / تَزَهُّدْ

  • Dünyadan elini eteğini çeker görünme.
  • Dünyaya değer vermeme.

tükme / تكمه

  • Düğme. (Farsça)
  • Düğme. (Farsça)

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

tünbek / تنبك

  • Dümbelek. (Farsça)

tündzeban

  • Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen. (Farsça)

turur

  • Düşürmek.

tut / tût / توت

  • Dut. (Farsça)
  • Dut. (Farsça)

tuti

  • Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.

ücret-i dünyeviye

  • Dünyaya ait ücret.

udat

  • Düşman.

udvan

  • Düşmanlık, haksızlık, zulüm.

üftade / üftâde

  • Düşkün, çaresiz.

üftadegi / üftadegî

  • Düşkünlük, biçarelik. (Farsça)

üftan

  • Düşen. Düşerek. (Farsça)

üftanühizan / üftânühîzân / افتان و خيزان

  • Düşe kalka. (Farsça)

ukab

  • Duman, toz.

ukde / عُقْدَه

  • Düğüm, çözümü zor iş.
  • Düğüm, bilmece.
  • Düğüm, zor iş, muamma.
  • Düğüm.

ukdevi / ukdevî

  • Düğüm biçiminde olan. Ukde ile alâkalı.

ümm-üd dünya

  • Dünyanın anası. Mısır.

umumi harp / umumî harp

  • Dünya Savaşı.

umur-u dünya / umûr-u dünya

  • Dünya işleri.

umur-u dünyeviye / umûr-u dünyeviye

  • Dünya işleri.
  • Dünyaya ait işler, dünya işleri.

umur-u dünyeviyye

  • Dünya işleri. Dünyaya ait işler.

ünşuta

  • Düğüm, ilmik.

vakfe / وقفه

  • Durak.
  • Durma; haccın farzlarından olup, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazından sonra bir miktar durmak.
  • Durak.
  • Durma, duraklama. (Arapça)

vakfegah / vakfegâh / وقفه گاه

  • Durak yeri. (Farsça)
  • Durulacak yer, durak. (Arapça - Farsça)

vakıf yeri

  • Durak yeri.

vakıf-ı ahval / vâkıf-ı ahval

  • Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.

vaş

  • Düşman. (Farsça)

vatan-ı dünyevi / vatan-ı dünyevî

  • Dünya vatanı.

vaz'iyet / وَضْعِيَتْ

  • Duruş, şekil.

vazife-i dünyeviye

  • Dünyadaki vazife.

vazife-i ubudiyet-i dünyeviye / vazife-i ubûdiyet-i dünyeviye

  • Dünyadaki kulluk görevi.

vaziyet / وضعيت

  • Durum.
  • Durum, hâl, duruş.
  • Durum, konum. (Arapça)

vaziyet-i arziye ve semaviye

  • Dünyaya ve gökyüzüne ait durum, hâl.

vekayi-i alem / vekayi-i âlem

  • Dünyada meydana gelen olaylar.

velime / velîme

  • Düğün ziyafeti.
  • Düğün yemeği.
  • Düğün yemeği.

vesile-i dünya

  • Dünyanın yaratılış vesilesi.

vesile-i icabe-i dua

  • Duanın kabulüne vesile, sebep.

vezanet-i efkar / vezanet-i efkâr

  • Düşüncelerin isabeti.

vird / ورد

  • Düzenli okunan zikir.
  • Dua. (Arapça)
  • Vird etmek: Dua etmek. (Arapça)

vücud-u hissi / vücud-u hissî

  • Duyu organları ile kavranabilen varlık.

zamir

  • Düdük çalan. Ney çalan. Ney-zen.

zarar-ı dünyevi / zarar-ı dünyevî

  • Dünyaya ait maddî zarar.

zat-ı rahmanü'r-rahim / zât-ı rahmânü'r-rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Zât, Allah.

zebun / zebûn

  • Düşkün, tutkun, kapılmış.
  • Düşkün, tutkun.

zebun-kuş

  • Düşkünleri ezen. Zâlim. Gaddar.

zebunküş / zebûnküş

  • Düşkünü ezen.

zehadet

  • Dünyadan, yâni nefsanî, fani ve fena şeylerden çekinmek. Zâhidlik. Sıkı sıkıya dine bağlılık.

zelik

  • Düşük oğlan, sakat çocuk.

zelil / zelîl / ذليل

  • Düşkün, zavallı. (Arapça)

zelzele-i zeval-i dünya / zelzele-i zevâl-i dünya / زَلْزَلَۀِ زَوَالِ دُنْيَا

  • Dünyayı yok eden sarsıntı.
  • Dünyanın son bulma sarsıntısı.
  • Dünyanın son bulma sarsıntısı.

zemmar

  • Düdük çalan.

zemr

  • Düdük çalmak.

zevi'l-idrak / zevi'l-idrâk

  • Düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri.

zevi-l ehsas

  • Duygu sahibi olanlar, duyanlar, hissedenler.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın