LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ders ifadesini içeren 171 kelime bulundu...

adab-ı kur'aniye / âdâb-ı kur'âniye / اٰدَابِ قُرْآنِيَه

  • Kurânın ders verdiği edebler.

ahlakıyyat / ahlâkıyyât

  • Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim.
  • Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.

akademi

  • yun. Yüksek mekteb.
  • Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
  • Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
  • Çıplak modelden yapılan insan resmi.
  • Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetl

an'ane

  • Âdet, örf.
  • Ağızdan nakledilen söz, haber.
  • Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil.
  • Silsile.
  • Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir.

bikeder / bîkeder

  • Kedersiz, sıkıntısız.

celcelutiye / celcelûtiye

  • Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir.
  • Peygamberimizin (a.s.m.) derslerine dayanarak, ebced ve cifir hesabıyla ilgili, Hz. Ali tarafından yazılan bir kaside.

cinan-ı ulum / cinan-ı ulûm

  • İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri.

cüneyd-i bağdadi / cüneyd-i bağdadî

  • (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

daire-i ders

  • Ders dairesi.

dar-ül hilafe / dâr-ül hilâfe

  • Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi)

dar-ül ulum / dâr-ül ulûm

  • İlimler yurdu. Medrese. Ders görülen yer.

defter

  • (Çoğulu: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula.
  • Liste.

ders-han

  • Ders okuyan, talebe, öğrenci. (Farsça)

ders-i amm

  • Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan.
  • Asistan.
  • Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.

ders-i azam / ders-i âzam

  • Büyük bir ders.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

ders-i dini / ders-i dinî

  • Din dersi.

ders-i ekmel

  • Mükemmel bir ders.

ders-i hakaik / ders-i hakâik

  • Hakikatler dersi.

ders-i hakaik-i kur'aniye / ders-i hakaik-i kur'âniye

  • Kur'ân hakikatlerini ders verme.

ders-i hakikat

  • Hakikat dersi.

ders-i hikmet

  • Hikmet dersi.

ders-i ibret

  • İbret dersi.
  • İbret dersi. Göz ve fikir açacak hâdise.

ders-i ibret ve hikmet

  • Hikmet ve ibret dersi.

ders-i içtimai / ders-i içtimaî

  • Toplumu ilgilendiren ders.

ders-i içtimai ve islami / ders-i içtimaî ve islâmî

  • Sosyal hayat ve İslâm dini hakkında verilen ders.

ders-i ikaz

  • Uyarı dersi.

ders-i ilham

  • Allah tarafından kalbe gönderilen ders.

ders-i ilmi / ders-i ilmî

  • İlim dersi.

ders-i iman

  • İman dersi.

ders-i imani / ders-i imanî

  • İman dersi.

ders-i imani ve kur'ani / ders-i imanî ve kur'ânî

  • İman ve Kur'ân'la ilgili ders.

ders-i imaniye / ders-i imanîye

  • İman dersi.

ders-i intibah

  • Uyandırma dersi.

ders-i kur'an / ders-i kur'ân

  • Kur'ân dersi.

ders-i kur'ani / ders-i kur'ânî

  • Kur'ân dersi.

ders-i kur'aniye / ders-i kur'âniye

  • Kur'ân dersi.

ders-i maneviye / ders-i mâneviye

  • Mânevî alemde alınan ders.

ders-i marifet

  • Allah'ı tanıma ve bilme dersi.

ders-i şefkat

  • Şefkat dersi.

ders-i terbiye

  • Terbiye dersi.

ders-i tevhid

  • Allah'ın varlık ve birliğinden bahseden ders.

ders-i umumi / ders-i umumî

  • Herkesi ve herşeyi içine alan ders.

dershane

  • Ders okunan yer.
  • Sınıf, ders verilen yer, ders yeri. (Farsça)
  • Ders verilen yer, ders yeri.

dershane-i yusufiye

  • Yusuf'un (a.s.) dershanesi; Hz. Yusuf'un kaldığı ve medreseye çevirdiği zindana benzetilerek hapishaneye verilen isim.

dersiamm / dersiâmm

  • Herkese ders verebilen hoca.

devir

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.

dürus / dürûs / دروس

  • (Tekili: Ders) Dersler.
  • Müfret olarak: Bir şeyin eseri mahv ve müzmahil olmak.
  • Dersler.
  • Dersler. (Arapça)

dürus-i nafia / dürus-i nâfia

  • Faydalı olan dersler.

durus-u kur'aniye / durûs-u kur'âniye

  • Kur'ân dersleri.

ekasis

  • (Tekili: Kıssa) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.

esna-yı ders / esnâ-yı ders

  • Ders esnasında.

esnaf-ı tabiin / esnaf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan hadis dinlemiş, ders almış olanların oluşturduğu sınıflar.

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

ferid

  • Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ.
  • Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid.
  • Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
  • Dizilmiş inci.
  • Bir tane, nefis ve müntehab

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

hali / halî

  • Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz.
  • Evlenmemiş erkek, bekâr adam.

halka-i ders

  • Ders halkası.

halka-i tedris

  • Öğrenim, ders halkası.

harac-ı mukasseme

  • Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.

hem-kitab

  • Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. (Farsça)
  • Aynı dinde olan, din kardeşi. (Farsça)

hem-sabak

  • Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri. (Farsça)

hısas

  • Hisseler. Paylar. Nasipler.
  • Kıssadan alınan dersler.
  • Hisseler, paylar, kıssadan alınan dersler.

hisse-i ders

  • Ders payı.

hissemend

  • Hisseli olan. Pay alan, nasipli. (Farsça)
  • Ders alan. (Farsça)

hükema-i meşaiyyun / hükemâ-i meşaiyyun

  • Aristo felsefesi yolunda olan ve derslerini gezerek veren meşaiyyun filozofları.

huteba-i umumi / huteba-i umumî / hutebâ-i umumî

  • Herkese hitâp edenler, umuma ders verenler.
  • Herkese hitâbeden, umuma ders verenler. (Farsça)

ibare

  • Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf.
  • İbretli ders veren söz.

iber

  • (Tekili: İbret) İbretler, ders alınacak şeyler.

ibret / عبرت / عِبْرَتْ

  • Uyanıklığa sebeb olan ders.
  • Çok çirkin ve düşündürücü.
  • Tuhaf, acâyip.
  • Ders çıkarma.
  • İnsanın karşılaştığı, gördüğü veya işittiği hâdiselerden ders alması, kendi hâlini düşünmesi.
  • Bir hâdiseden alınan ders.
  • Hayat dersi. (Arapça)
  • Bir şeyden ders alma.

ibretamiz / ibretâmîz / عبرت آميز

  • (İbret-âmiz) İbret öğreten. Ders verici hâdise. (Farsça)
  • İbret verici, ders verici. (Arapça - Farsça)

ibretbin

  • İbret almış, ders almış. (Farsça)

ibretfeşan

  • İbret dağıtan, çok mühim ders verici hâdise. (Farsça)

ibretli

  • Düşündürücü, ders verici.

ibretnümun

  • İbret olan, ders olan. (Farsça)

ibtidaiyyat / ibtidâiyyât

  • Başlangıçta olanlara öğretilen bilgiler.
  • Bu derslere ait kitaplar.

icazet vermek

  • Medrese usulüne göre okuttuğu dersi bitiren talebeye hocası tarafından izin verilmesi. Bu tasdikan verilen mühürlü kâğıda "icazetname", icazet vermiş olan müderrise de "muciz" denilirdi.

icra-yı tedris

  • Ders verme, eğitme faaliyeti.

ilmiye

  • Fıkıh ve şeriat ilimleri, iman ve Kur'an hakikatları ve tahkiki iman dersleri ile iştigal eden zatların mensub oldukları yol. Alimlerin mesleği.

imam-ı ca'fer-i sadık / imam-ı ca'fer-i sâdık

  • (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile müc

imameyn / imâmeyn

  • İki imâm. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ders ve sohbetlerinde yetişmiş olan İmâm-ı Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed'e verilen lakab. İkisi de mezhebde müctehiddirler.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

inşa

  • Yapma. Vücuda getirme. Terkib etme. Bir şey peyda etmek.
  • Yaratma.
  • Edb: Yazı dersi. Nesir yazmak.
  • Güzel nesir halinde yazı yazmak veya güzel yazılmış nesir halindeki yazı.Çeşitli mektuplaşma ve güzel yazma için mektup, tezkere, istida (dilekçe), tebrik, tâziyenâme, sen

inşaallah

  • Allah izin verirse. Allah nasibederse (meâlindedir).

irfan mektebi

  • İrfan okulu; Cenâb-ı Hakkı tanıtan, bildiren, hak ve hakikate ulaştıracak bilgiyi ders veren okul.

işarat-ı harika-i aleviye

  • Hz. Peygamberden (a.s.m.) aldığı derse binaen Hz. Ali'nin (r.a.) harika işaretleri.

iskender

  • (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır.

isti'bar

  • İbret alma, ders alma.
  • Rüya tabir ettirme.

kasaid-i aleviye / kasâid-i aleviye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) Hz. Peygamberden (a.s.m.) aldığı derslere istinaden yazdığı kasideler.

kaside-i gaybiye

  • Hz. Ali'nin (r.a.) Hz. Peygamberden (a.s.m.) ders alarak yazdığı gelecekteki hadiselere ışık tutan, Ercûze ve Celcelutiye isimli kasideler.

kıssadan hisse almak

  • Anlatılan bir şeyden ders çıkarmak.

klinik

  • yun. Hastaya bakılan yer.
  • Ders gösterilen hastahane koğuşu.

külli / küllî

  • Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün.
  • Çok, ziyade, fazla.
  • Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kı

kürsi-i ders / kürsî-i ders

  • Ders kürsüsü.

lebbeyk

  • Buyurunuz. Emredersiniz.
  • Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır (gibi mânâlar ifâde eder.)

levh

  • Görünen ibretli manzara.
  • Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
  • Seyredilen yerin çizili sureti.
  • Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
  • Şimşek çakmak.
  • Susamak.
  • Zâhir olmak.
  • Çalıp almak.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

medrese / مدرسه

  • (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.
  • Din ilimlerinin ders verildiği eğitim kurumu.
  • Dershane, okul.
  • Ders yeri.

medrus / medrûs / مدروس

  • Eskimiş elbise.
  • Deli, mecnun.
  • Ders olarak okunmuş.
  • Eski, yırtık pırtık. (Arapça)
  • Ders olarak verilen. (Arapça)

mef'ul-ü sarih

  • Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uld

meftihane / meftihâne

  • Yeni bir kitaba veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.

meftuhane

  • Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti. (Farsça)

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.
  • Yürüyenler; Aristo'nun derslerini yürüyerek vermesine atfen İslâm dünyasında Aristocu felsefeye verilen isim.

mev'iza

  • Mev'ize. Öğüt. Nasihat.
  • Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.

midras

  • Okuma yeri.
  • İçinde Tevrat dersi verilen ev.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

muallim-i ahlak-ı aliye / muallim-i ahlâk-ı âliye

  • Yüksek ahlâkı öğreten, ders veren.

muallim-i hikmet

  • Hikmet öğretmeni; varlıklardaki hikmetleri, gaye ve sırları insanlara ders veren öğretmen.

muavvezetan / muavvezetân

  • (Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)

müceddid

  • Yenileyen. Yenileyici. Hadis-i sahihle bildirilen, her yüz yıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Peygamberin (A.S.M.) vârisi olan zât.
  • Yenileyen, yenileyici; Hadîs-i Sahihle bildirilen, her yüzyılda bir dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) vârisi olan zât.

müceddid-i din

  • Yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders veren peygamber vârisi olan âlim zât.

müceddit

  • Yenileyen, yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders veren büyük âlim.

müdarese

  • (Ders. den) Ders verme.

müderris / مُدَرِّسْ

  • Ders veren. Ders okutan. Muallim. İlim talebelerine ders veren. Ders vermeğe izinli ve salâhiyetli olan kimse. Profesör.
  • Medreselerde ders veren öğretim üyesi, profesör.
  • Ders veren, öğretmen, hoca.
  • Ders veren âlim.
  • Ders veren.

müderrisin / müderrisîn

  • Ders veren alimler.

müderrislik

  • Yüksek eğitim kurumlarında ders verme, hocalık.

muid / muîd

  • Yardımcı. Mubassır.
  • Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı.
  • Geri çevirtici.
  • Bir şeyi âdet edinmiş olan.
  • Tecrübeli. Hâzık.
  • Güçlü. Kuvvetli.
  • Arslan.
  • Gazâ ve cihad eden kimse.

mukarrir

  • (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan.
  • Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

mürebbi

  • Terbiyeci, terbiye eden, yetiştiren, ders veren. Pedagog.
  • Besleyen.

mütedaris

  • Ders ile meşgul olan, okuyup yazan.

mütederris

  • Ders alan. Okuyan. Tahsile çalışan.

mütenebbih

  • Uyanmış, tenbih ile uyarılmış olan. Bir şeyden ders alıp aklını başına toplayan.

müzakere / müzâkere

  • Bir iş hakkında konuşmak, bir iş için önceden danışıp görüşmek.
  • Talebenin derse çalışması.
  • Bir konuyu anlamak için karşılıklı konuşma, ders çalışma.

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nasihat

  • İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.

nesayih-i hafiye / nesâyih-i hafiye

  • Gizli nasihatler, dersler.

rahat

  • Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih.
  • Dinlenmek.
  • El ayası.

rahle-i tedris

  • Üzerine ders verilen veya alınan rahle.
  • Bir âlimden alınan ders.
  • Eğitim ve öğretim rahlesi, üzerinde ders verilen küçük masa.

sebak / سبق

  • (Çoğulu: Esbâk) Ders.
  • Yarış.
  • Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.
  • Ders. (Arapça)

sebak-amuz / sebak-âmuz

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

sebak-daş

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

sebak-gah / sebak-gâh

  • Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese. (Farsça)

sebak-han / sebak-hân

  • Ders okuyan, talebe. (Farsça)

sem'-i hikmet

  • Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.

serir-i tedris

  • Ders kürsüsü, eğitim divanı.
  • Ders verme makamı.

sınıf-ı tabiin / sınıf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan ders almış olan Müslümanların topluluğu.

sohbet-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzuruna gelip ondan ders alma, onunla sohbet etme.

sömestr

  • Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri. (Fransızca)

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <

ta'bir

  • (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim.
  • Terim.
  • Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.

taallüm

  • (İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme.

tabii / tabiî

  • Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar.

talim-i ahlak / tâlim-i ahlâk

  • Ahlâk dersi, eğitimi.

talim-i iman-ı tahkiki / tâlîm-i imân-ı tahkikî

  • Delillere dayalı bir şekilde iman dersi verme.

tebe-i tabiin / tebe-i tabiîn / tebe-i tâbiîn

  • Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
  • Tabiinleri görmüş veya onlardan ders almış Müslümanlar.

tederrüs / تدرس

  • (Çoğulu: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
  • Ders alma.
  • Ders alma. (Arapça)

tederrüs etme

  • Ders alma, eğitim görme.

tederrüsat / tederrüsât

  • (Tekili: Tederrüs) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.

tedris / tedrîs / تدریس / تَدْر۪يسْ

  • Okutmak. Öğretmek. Ders vermek.
  • Öğretme, ders verme.
  • Ders verme, öğretme.
  • Ders verme. (Arapça)
  • Tedrîs etmek: Ders vermek. (Arapça)
  • Ders verme.

tedris ve tederrüs

  • Ders verip ders alma.

tedris-i ulum / tedris-i ulûm

  • İlimlerin öğretimi, ders vermesi.

tedrisat / tedrisât / tedrîsât / تَدْر۪يسَاتْ

  • (Tekili: Tedris) Tedrisler. Ders vermeler.
  • Ders vermeler.
  • Ders vermeler.

tefe'ül

  • Fal açmak.
  • Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.
  • Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe'üm)

tefennün-i fi-l ibare / tefennün-i fi-l ibâre

  • Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san'atı.

tekye

  • Zikir veya ders için toplanılan yer. (Farsça)
  • Dervişlerin meskeni ve mâbedi. (Farsça)
  • Yaslanılacak, dayanılacak şey. (Farsça)
  • İtimâd etmek, dayanmak. (Farsça)
  • Tekke; zikir veya ders için toplanılan yer, dervişlerin kaldığı yer.

telbiye

  • Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek.

teneffüs

  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

tenkil

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.

terci'-i bend

  • Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L. (Farsça)

tezekkür

  • Unuttuktan sonra hatıra getirmek. Zikretmek.
  • Bir şeyi ders gibi tekrar ile ezbere almak.
  • Birkaç kişi toplanıp iş üzerine görüşmek.

tilmiz-i avrupa

  • Avrupa öğrencisi; Batı felsefesinden ders alan, hayata bu gözle bakan öğrenci.

ulum-u medaris / ulûm-u medaris

  • Medreselerin ilimleri; Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği yüksek eğitim kurumlarında ders verilen ilimler.

ümmi / ümmî

  • Kitab okumamış, yazı yazmamış, kimseden ders görmemiş kimse.

üslub-u mücerred

  • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

üveysi / üveysî / اُوَيْس۪ي

  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.
  • Hz. Veysel Karanî gibi bağlandığı zatı hiç görmediği halde ondan vasıtasız ders ve feyiz alma tarzı.

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.

zaviye

  • Küçük tekke, zikir veya ders için toplanılan yer.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR