LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Derin ifadesini içeren 254 kelime bulundu...

a'mak / a'mâk / اعماق

  • (Tekili: Umk) Derinlikler.
  • Derinlikler.
  • Derinlikler. (Arapça)

a'mak-ı ervah / a'mâk-ı ervah

  • Ruhlarının derinlikleri.

a'mak-ı hafa / a'mâk-ı hafâ

  • Gizlilik derinlikleri.
  • Gizli derinlikler.

a'mak-ı kulub / a'mâk-ı kulûb

  • Kalplerin derinlikleri.

a'mak-ı vicdan

  • Vicdanın derinlikleri.

a'mak-ı zemin

  • Zeminin derinlikleri.

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abis

  • Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.

adalet-i kaderi

  • Kaderin adaleti.

adalet-i kaderiye

  • Kaderin adaleti.

adem-i muhakeme

  • Bir konu üzerinde derinlemesine düşünmeme ve araştırma yapmama.

adud

  • Zalim. Iztırab veren. Hunhar.
  • Bir lokma.
  • Isırıcı köpek veya at.
  • Yavuz kişi.
  • Dar ve derin olan kuyu.

ağmaz

  • En derin.
  • Kolay anlaşılmayan, pek derin.

amak / âmâk

  • Derinlikler.

amaka

  • Derinlik.
  • Iraklık.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

ameliyat-ı kaderiye

  • Kaderin operasyonu.

amik / amîk / عميق

  • Dibi çok aşağıda, derin.
  • Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
  • Derin.
  • Derin.
  • Bahr-i amîk: Derin deniz.
  • Fikr-i amîk: Derin düşünce.
  • Derin.
  • Derin. (Arapça)

amika / amîka

  • İnceden inceye, derinlemesine yapılan araştırmalar.

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

avam

  • Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından.
  • Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan.
  • Halkın ekseriyeti.

baha / bâhâ

  • Suyun derin yeri.
  • Açık meydanlık. Alan.
  • Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.

batıniyye

  • Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve âşikâr mânalarından ayrılarak, usûlsüz ve yanlış te'viller ile âyet ve hadislerin gizli ve sırlı mânalarını bulmak iddiasında olan sapık bir tarikat ve buna bağlı olanlar.Esasen âyet ve hadislerin ince, derin ve küllî mânalarını tefsir ve

berfend

  • Asker, nefer, er. (Farsça)
  • Güzel ve hoş söz. (Farsça)
  • Derin yer. (Farsça)

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

bıdada

  • Derinin nazik ve yumuşak olması.

birbas

  • Derin kuyu.

birnas

  • Derin kuyu.

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.

büyun

  • Geniş ve derin kuyu.
  • Mıntıkalar, bölgeler, yerler.

cezr-i vetedi / cezr-i vetedî

  • Kazık kök. Kazık gibi yere derinliğine giden kök. (Havuç gibi.)

cihnam

  • Derin kuyu.

cisim

  • (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.

dakik ve amik / dakik ve amîk

  • İnce ve derin.

dakik ve amik işarat / dakik ve amîk işârât

  • İnce ve derin işaretler, belirtiler.

deha-i kudsi / deha-i kudsî

  • Dinin derin hakikatlarını anlamakta yüksek mahareti olan dehâ. Dinî dehâ.

derdur

  • Su çevriği, girdab.
  • Derin çukur yer.

derun / derûn

  • İçteki; iç âlemin derinlikleri.

dif

  • (Çoğulu: Edfâ) Çok hararet.
  • Derin duvar.
  • Deveden gelen fayda, menfaat.

dik-ul elfaz / dîk-ul elfaz

  • İfade zorluğu. Gayet ince ve derin ve ruhen hissedilen bazı mânaların ifade edilemeyişi.

düden

  • Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu.

dürbini / dürbînî

  • Dürbün gibi, derinlere inebilen.

eb'ad-ı selase / eb'âd-ı selâse

  • Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).

edeme

  • Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)

edimme

  • Derinin ikinci tabakası.

elvah-ı mahfuza / elvâh-ı mahfuza

  • Herşeyin kaderinin kaydedilip muhafaza edildiği mânevî levhalar.

enhar-ı amika / enhar-ı amîka

  • Derin olan nehirler.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

feryad-ı matem

  • Matem hâlinde derin üzüntülerin bağırıp çağırarak dile getirilmesi.

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

fıkra-i manidar / fıkra-i mânidar

  • Nükteli, ince ve derin anlamlı kısa yazı.

gamız

  • Derin ve gizli olan.

gamıza

  • Kolay anlaşılmayan, derin.
  • Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin.
  • Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.

gamm-penah

  • Tasalı yer, kederli yer. Kederin, tasanın sığındığı yer. (Farsça)

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

gavamız

  • (Tekili: Gamız) Anlaşılması zor hakikatler. İnce ve derin mes'eleler.

gavr

  • Bir şeyin dibi. Çukur.
  • Batmak.
  • Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel.
  • Tefekkür, teemmül.
  • Dolanmak.
  • Hakikat.

gavr-ı amik / gavr-ı amîk

  • Derin dip.

gavs

  • Suya dalmak. Dalgıçlık.
  • Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakikatine muttali' olup bilmek.
  • İyi anlamak.
  • Maslahata gayret ile girmek.

gavt

  • Derin çukur.
  • Bir şeyin içine girme, batma, garkolma.

gavta

  • Suyun içindeki derinlik. (Farsça)

gavvas-ı hakikat / gavvâs-ı hakikat

  • Hakikat dalgıcı, gerçekleri derinlemesine araştıran.

gayya / gayyâ

  • Cehennemin en derin kuyusu.

gev-çah

  • Dibi görünebilen pek derin olmayan alçak kuyu. (Farsça)

gıyabe

  • Derinlik, dip.

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

guzn

  • (Çoğulu: Guzun) Derinin büklümü.

hacis

  • Tasa, keder, hüzün, gam.
  • Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.

hafriyat

  • Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.

hakaik-i gàmıza

  • Derin hakikatler.

hal'

  • Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı.
  • Vurmak.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Hediye vermek, atâ etmek.
  • Cima etmek.

halem

  • Helâk olmak.
  • Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.

hasbe'l-kader

  • Kader cihetiyle, kaderin yönlendirmesiyle.

hasbelkader

  • Kaderin sevkiyle, kaderin bir cilvesi olarak.

hatib-i beliğ

  • İnsanlara son derece derin ve hikmetli sözler söyleyen hatip.

havz-ı kebir / havz-ı kebîr

  • Eni ve boyu yaklaşık beşer metre (onar zrâ') olup, alanı yirmi beş metrekare olan havuz. Derinliğin az veya çok olmasının bir te'siri yoktur.

hayalat-ı rakika / hayâlât-ı rakika

  • İnce, derin hayâller.

heci'

  • Yer yarığı.
  • Derin dere.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

hendek

  • Kazılan uzun ve derin çukur.

hical

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hikmet-i dakika

  • Dakik hikmet; ince ve derin olan İlâhî sebep, gaye.

hissiyat-ı dakika

  • İnce ve derin hisler.

hücul

  • (Tekili: Hecl) Uçurumlar, çukurlar, derinlikler, yaralar.

huder

  • Kökü derin olan ot.

hükm-ü kader

  • Kaderin hükmü.

hüvve

  • (Çoğulu: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer.

i'mak

  • Derinleştirme. Bir şeyin derinliğine varma.

i'mak-ı bi'r

  • Kuyunun derinleştirilmesi.

i'timak

  • Derinine varma, derinliğine inme.

ibn-i ishak

  • (Ebu Abdullah Muhammed) Medine'de büyümüştür. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) hayatına dair vak'aları derin bir alâka ile toplamağa başladı. Daha sonra Mısır'a, oradan da Irak'a gitti. Hi: 151 veya 152 tarihinde Bağdat'ta vefat etti. Siyere dair iki eser vücuda getirmiştir.1. Kitab-ül Mübtedâ ve Kısâs-ul E

ibn-i uyeyne

  • (Hi: 107-198) Ebu Muhammed Süfyan bin Uyeyne, ikinci derecede tâbiinden olup aslen Kufeli olduğu hâlde Mekke-i Mükerreme'de kalmıştır. Hadisde, tefsirde ve bilhassa Hadis-i Şerifleri tefsir etmede derin âlim olup yedi bin Hadis-i Şerif nakletmişti. Zâhid, müttaki ve sâlih bir zât olup kuru arpa ekme

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

idrak-i maali / idrâk-i maâlî

  • Yüksek ve derin fikirleri kavrama.

ık'ar

  • Derinletmek, derinleştirmek.

ik'ar

  • Derinletme, derinleştirme.

ik'ar-ı abar / ik'ar-ı âbâr

  • Kuyuların derinleştirilmesi.

ik'ar-ı enhar

  • Nehirlerin derinleştirilmesi.

ikşi'rar

  • Ürperme. Ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması.

iktinah

  • (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.

imam

  • Bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim.

inhidar

  • İnişe inme.
  • Vurmakla derinin şişmesi.

inşinac

  • Buruşma. Derinin buruşması.

intizam-ı kader

  • Kaderin düzeni.

işkal / işkâl

  • Sözün kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san'attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalılık.

iskandil

  • ing. Denizin derinliğini ölçmeğe yarayan ve gemilerde kullanılan bir âlet.
  • Bir şeyin hakikatını anlamağa çalışma. Yoklama, deneme, tecrübe etme.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

jerf / ژرف

  • Derin. Suyun derin yeri. (Farsça)
  • Derin. (Farsça)

jerfa / jerfâ / ژرفا

  • Derinlik. (Farsça)

jerfi / jerfî

  • Derinlik. (Farsça)

ka'r / قعر

  • Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet.
  • Yemeği dipten yemek.
  • Çalmak. koparmak.
  • Dip, derinliğin en alt noktası.
  • Derinlik. (Arapça)
  • Çukur. (Arapça)
  • Dip. (Arapça)

ka'r-ı na-yab / ka'r-ı nâ-yâb

  • Dibi bulunmayacak derecede derin olan.

kaaret

  • Derinlik.

kaaret-i derya / kaaret-i deryâ

  • Denizin derinliği.

kahır

  • Derin üzüntü.

kair / kaîr

  • Daha derin, çok derin.

kalib-i kalb / kalîb-i kalb

  • Kalp kuyusu; kuyu gibi derinliği olan his ve özellikler.

kamkame

  • (Çoğulu: Kamkâm) Büyük, derin deniz.

kamus

  • Deniz. Derya.
  • Denizin ortası, derin yeri.
  • Büyük Lügat Kitabı.

kaur

  • Çok derin.
  • Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar.

kavanin-i amika-i dakika / kavânin-i amîka-i dakîka

  • Çok ince ve derin kanunlar.

kışri / kışrî

  • Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

kitabımübin / kitâbımübîn

  • Apaçık kitap, kaderin bir türü, Kurân.

küfe

  • Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet. (Farsça)

kulkul

  • Şen, çevik, atik.
  • Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses.
  • Büyük, derin deniz.
  • Hızlı giden at.

kulleteyn

  • Eni boyu ve derinliği altmışar santimetre veya çapı 48, derinliği 96 santimetre olan bir küp veya silindir şeklindeki havuz veya 500 rıtl yâni 220 kg su.

kur'an-ı azim-i kainat / kur'ân-ı azîm-i kâinat

  • Büyük bir Kur'ân gibi ince ve derin mânâlar ifade eden kâinat.

kuur

  • (Tekili: Ka'r) Dipler, derinlikler. Nihâyetler.

kuvve-i kudsiye

  • Evliyâ kuvveti. Cenab-ı Hakk'ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeyi gayet ince ve derin bir firaset ve dirayetle anlayabilme kuvveti.

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lasg

  • Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.

lasıb

  • (Çoğulu: Levâsıb) Yapışkan.
  • Dar ve derin kuyu.

latif

  • Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip.
  • Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden.
  • Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen.
  • Çok lutf edici.
  • Derin, gizli.

ma'k

  • (Çoğulu: Emâık-Emâik) Derinlik.
  • Sahradan bir taraf.

ma'lat

  • (Çoğulu: Maâli) Derin ve yüksek fikir.
  • Ululuk, şeref, itibar.

maakat

  • Derinlik.

maaliyat / maâliyât

  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikirler ve derin bilgiler.

maani-i amika / maanî-i amîka

  • Derin ve ince mânâlar.

maani-i amika veya müteferrika / maânî-i amîka veya müteferrika

  • Derin veya birbirinden farklı mânâlar.

maika

  • Derin, amik.

mananın dikkati / mânânın dikkati

  • Bir sözdeki mânânın derinliği ve inceliği.

matem / mâtem

  • Ağlama. Üzüntü veya kederden ağlayıp sızlama. Kederinden yas tutma.

menba'-ı amik / menba'-ı amîk

  • Çok derin kaynak.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

merk

  • Kokmuş deri.
  • Derinin yününü yolmak.
  • Kazımak.
  • Nüfuz etmek, içine işlemek.

mesail-i amika / mesail-i amîka

  • Derin mevzular. Derin mes'eleler.

mezheb imamı / mezheb imâmı

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

müçtehidin-i muhakkikin / müçtehidîn-i muhakkikîn

  • Muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur'ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri.

muhakkıkin-i eimme / muhakkıkîn-i eimme

  • Gerçekleri derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen imamlar.

mukallid

  • Amelde, yapılacak işlerle ilgili konularda müctehid denilen derin âlime tâbi olan, uyan kimse.
  • İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân eden.
  • Fıkıh âlimlerinin yedinci derecesinde bulunan âlim.

müşkil

  • (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.
  • Edb: Mânasının derinliği veya edebi bir san'atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede hafî olan lâfızdır. Mânaca nass'ın mukabilidir.

müşkilat-ı kur'aniye

  • Manasının incelik ve derinliği veya istiare-i bediyye ile ifade edilmiş olması gibi sebeblerden dolayı derin tetebbu ve tefekkür neticese ancak anlaşılabilen âyetler.

müteammik

  • (Umk. dan) Derine giden, derinleşen.

mütebahhir / متبحر / مُتَبَحِّرْ

  • (Bahir. den) İlmi deniz gibi derin olan, büyük âlim olan. Allâme. Herhangi bir ilme çok dalan.
  • İlmi derin olan, çok bilgili.
  • Derin bilgi sahibi. (Arapça)
  • İlmi deniz gibi derin ve geniş olan.

mütebahhirane / متبحرانه

  • Derinlemesine. (Arapça - Farsça)

mütebahhirin / mütebahhirîn

  • İlmi derin olan âlimler.
  • Bilgileri pek çok olanlar, deniz gibi derin bilgili olanlar. Allâmeler.

müteberrir

  • Teberrür eden, Allah'a derinden ve içten itaat eden.

müteemmil

  • Teemmül eden. Derin düşünen.
  • Dalgın.
  • Derin derin düşünen.

müteemmilane / müteemmilâne

  • Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. (Farsça)
  • Dalgın şekilde. (Farsça)

mütefekkir

  • Düşünen, derin mes'eleleri düşünen. Tefekkür ve teemmül edici olan.
  • Kuvve-i bâtınayı sarfeden. Âlim. Çok bilgili.

mütefekkirane / mütefekkirâne

  • Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette. (Farsça)

mütegavvir

  • Derine dalan, tegavvür eden.

mütevaggıl

  • Bir işle fazla uğraşan, bir konu hakkında derinlemesine ilgilenen ve takip eden.

mütevaggil

  • Bir şeyin çok derinliğine giren, meşguliyetini derinleştiren. Usanmayıp, yorulmayıp gayret ve devam eden.

mütevağğıl

  • Bir şeyle aşırı meşgul olan, derinlemesine dalan.

mütevaggilin / mütevaggilîn

  • (Tekili: Mütevaggil) Çok uğraşanlar, fazla meşgul olanlar. Bir şeyin derinliğine varanlar.

mutlak müctehid / mutlak müctehîd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümleri ve mes'eleleri, açık olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. Ehl-i sünnetin ameldeki mezheb imâmlarından her biri.

na'me

  • Derinin nazik olması.
  • Hoş dirlikli olmak.

nafiz / nâfiz

  • Derinlere işleyen; etkili.

nafizane / nâfizâne

  • Derinlere işler ve hükmü geçer bir şekilde.

nazar-ı sathi ve tebei / nazar-ı sathî ve tebei

  • Derine inmeyen yüzeysel ve dolaylı bakış.

nefsi tefekkür / nefsî tefekkür

  • Kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi.

neyt

  • Cenaze.
  • Ölüm.
  • Duâda tazarru etmek.
  • Tıb: Kalbin asılı olduğu damar.
  • Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.

nüfuzlu

  • Derinlere işleyen.

nükte

  • Güzel mânâlı söz.
  • Derin düşünerek ve zihni yorarak ilmî, edebî veya başka bir söz ve yazıdan çıkarılan ince mânâ. Meselâ bu sözde bir nükte vardır, bu şiirin nüktelerini anlamak kolay değildir, denir.

nükte-i azam / nükte-i âzam

  • Büyük nükte; ince ve derin anlamlı söz.

nükte-i ekber

  • En büyük nükte, ince derin mânâ.

nükte-i esasiye

  • Esas nükte, ince ve derin mânâ.

nükte-i hakikat

  • Gerçeği ve doğruyu ifade eden ince ve derin mânâ.

nükte-i umumiye

  • Umuma ait, herkesle ilgili ince ve derin bir nokta, mânâ.

nükteli

  • İnce ve derin anlamlı.

otorite

  • Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. (Fransızca)
  • İdari veya siyasi iktidar. (Fransızca)
  • Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser. (Fransızca)

pürsükut / pürsükût / پرسكوت

  • Derin sessizlik içinde. (Farsça - Arapça)

rabbani / rabbânî

  • Allahü teâlâdan gelen.
  • Kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden derin âlim.

rakud

  • (Çoğulu: Revâkıd) Derinliği fazla olan küp.

rasih / râsih / راسخ / رَاسِخْ

  • İlimde derinleşmiş olan, ilimde otorite sahibi olan.
  • Derin din bilgisi olan. (Arapça)
  • Temeli sağlam olan. (Arapça)
  • Derinlik sahibi ve sağlam olan.

rasih alim / râsih âlim

  • Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını, işâretlerini anlayan büyük din âlimi.

rasihane / râsihane

  • Derinlemesine, sağlamca.

rasihun

  • (Tekili: Rasihîn) (Râsih) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar.
  • Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.

remz-i kader / رَمْزِ قَدَرْ

  • Kaderin ince işareti.

rusuh

  • İlim ve fende incelik ve derinliğe sahip olma.

rüsuh

  • İlmin derinliğine inmek, dalmak, ilimde ileri gitmek.
  • İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak.
  • Meharet, meleke.
  • Bir ilmin derinliğine, özüne ve inceliğine vakıf olma, sağlam ve geniş bilgi sahibi olma.

ruzname

  • Vakit cetveli, takvim.
  • Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt.
  • Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı.
  • Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

sadedil

  • Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. (Farsça)

saf

  • Katışıksız, berrâk, temiz.
  • Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.

safak

  • Kıllı derinin altında olan ince deri.

sathi / sathî

  • Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
  • Derinliksiz, sığ, yüzeyden.

sathiyyen

  • Dıştan, dış yüzden.
  • Üstten. Derinleştirmeden.

sebr

  • Denemek, imtihan.
  • Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak.

sebük-endiş

  • Derin düşünmeyen, sathi düşünen. (Farsça)

şenec

  • Derinin buruşması.

sevk-i kaderi / sevk-i kaderî

  • Kaderin sevk etmesi, yönlendirmesi.

şiddet-i istiğrak

  • Şiddetli şekilde Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma.

sühbe

  • Derin.

sultan-ül-ulema / sultân-ül-ulemâ

  • İzzeddîn bin Abdüsselâm ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin babası gibi birçok İslâm âlimine, derin ve geniş ilimleri ve İslâm'a hizmetleri sebebiyle verilen lakab (isim).

ta'mik / ta'mîk / تعميق

  • Derinleştirmek, inceden inceye araştırmak.
  • (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak.
  • İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.
  • Derinleştirme. (Arapça)
  • Derinlemesine inceleme. (Arapça)

ta'mikat

  • (Tekili: Ta'mik) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.

taammuk / تعمق

  • (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma.
  • Derinleşme. (Arapça)
  • Taammuk etmek: Derinleşmek. (Arapça)

taammukat

  • (Tekili: Taammuk) Derinleşmeler.

taharriyat-ı amika / taharriyat-ı amîka

  • Çok ince ve derinden yapılan araştırmalar.

taka'ur

  • (Ka'r. dan) Çukurlaşma.
  • Kuyunun derin ve çukur olması.

takarruh

  • (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme.
  • Yara çıban olma.

takaşkuş

  • Hastanın iyi olması.
  • Derinin soyulması.
  • Her yerden yiyecek istemek.

takdir / تَقْد۪يرْ

  • Allah'ın her şeyin kaderini ezelden bilmesi.

tamik

  • Derinleştirme, iyice inceleme.

tebahhur / تبحر

  • (Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma.
  • Göllenme. (Arapça)
  • Derin bilgi sahibi olma, uzmanlaşma. (Arapça)
  • Tebahhur etmek: Buharlanmak. (Arapça)

tecelli-i kader / tecellî-i kader

  • Kaderin tecelli etmesi, görünmesi.

tedkikat-ı amika

  • Çok inceden ve derinden yapılan tetkik.

teemmel

  • "Derin ve dikkatlice düşün!".

teemmül

  • İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.

tefahhus / تفحص

  • Derinlemesine araştırma. (Arapça)

tefekkür

  • İbret alacak ve faydalanacak şekilde derin düşünme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve nîmetlerini düşünme.

tefekküri / tefekkürî

  • Etraflıca ve derinlemesine düşünerek.

tegalgul

  • Bir işin içine girme, ilmî bir meseleye dalma, onda derinleşme.

tegavvür

  • (Gavr. dan) Derine dalma.
  • Bir şeyin esâsını arama.

teleccüc

  • Geminin denizin derin yerine varması.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

terviye

  • Su verme, sulama, suya kandırma.
  • İyiden iyiye ve derin derin düşünme.

tesbih

  • Tahfif etmek, hafifletmek.
  • Derin uyumak.

tesbihat-ı ahmediye

  • Peygamber Efendimizin Allah'ı şanına lâyık derin ifadelerle anması.

tesvir

  • Toz kaldırma.
  • Derin ve gizli mânayı araştırma.

tetebbu

  • Araştırıp incelemek, derinliğine inceleyip tanımak.

tetebbu' / تتبع

  • Araştırıp tetkik etme. Derinliğine inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek için okuma.
  • Derinlemesine araştırma, inceleme. (Arapça)
  • Tetebbu' etmek: İncelemek. (Arapça)

tetkik etme

  • Derinlemesine inceleme.

tetkikat-ı amika / tetkikat-ı amîka

  • Etraflı, derin araştırmalar, incelemeler.

tevaggul

  • Bir işe girme, bir şeyde derinleşme.

tılsım-ı kur'ani / tılsım-ı kur'ânî

  • Harika sonuçlar doğuran Kur'ân hakikatleri; Kur'ân'ın gayet tesirli, derin hakikatleri.

ulema-i rasihin / ulemâ-i râsihîn

  • Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını, işâretlerini anlayan yüksek din âlimlerine verilen isim. Bunlar; Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiîn ve her bakımdan onlara tâbi olan müctehidler, tefsîr ve hadîs âlimleri ve tasavvuf büyükleridir.

umk / عمق

  • Derinlik. Dibi derin.
  • Kuyu veya denizin derinliği.
  • Derinlik. (Arapça)

umkan

  • Derinliğine.

vakıfane / vâkıfane

  • Derinlemesine bilerek.

vefl

  • Derinin dibagatla giden fazlalıkları.

vehd

  • (Çoğulu: Vihad) Derin vadi. Uçurum.

vihad

  • (Tekili: Vehd) Derin vâdiler. Uçurumlar.

zehk

  • Helâk olmak, mahvolmak.
  • Bâtıl olmak.
  • Okun nişanı aşıp geçmesi.
  • Çıkmak, huruç.
  • Derin kuyu.

zelahlah

  • (Çoğulu: Zelahlahât) Büyük çanak.
  • Aceleci ve uzun boylu adam.
  • Derin olmayan ırmak.

zeval-i elem

  • Acı ve kederin sona ermesi.

zevra'

  • Bağdat.
  • Dicle nehri.
  • Eğri ve eğilmiş nesne. Yay.
  • Derin kuyu.
  • Uzak yer.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR