LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Dere ifadesini içeren 1228 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

a'la-d derecat

  • Derecelerin en alâsı, en yükseği.

a'la-yı illiyyin / a'lâ-yı illiyyîn

  • Cennette en yüksek derece, olgun kişilerin Allah katındaki dereceleri.
  • Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.

a'zami / a'zamî

  • En fazla, en çok, nihayet derecede.

ab-kend

  • Havuz, dere, su geçidi. (Farsça)

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

abdulhamid ll

  • (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

aciz-i mutlak / âciz-i mutlak

  • Son derece güçsüz.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adet / âdet

  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adn cenneti

  • Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

afet

  • Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye.
  • Mc: Son derece güzel.

ahkam-ı fer'iyye / ahkâm-ı fer'iyye

  • Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.

ahlak-ı vahşiyane / ahlâk-ı vahşiyâne

  • Ahlâkî yapı açısından son derece vahşi olma.

akıbet-endişane / âkıbet-endişâne

  • Âkıbetten ve sonuçtan endişe ederek.

akılsuz

  • Aklı yandıran, aklı gideren. (Farsça)

akran

  • (Tekili: Karin) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.

aktab / aktâb

  • Kutublar. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli zâtlar Kutb'un çokluk şeklidir.

ala-meratibihim / alâ-meratibihim

  • Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.

ala-yı illiyyin / alâ-yı illiyyîn

  • Allah katında en iyilerin derecesi, cennetin en yüksek derecesi, en yüksek mertebe.

ala-yı illiyyin-i insaniyet / âlâ-yı illiyyîn-i insaniyet

  • İnsanlığın en yüksek derecesi.

ala-yı illiyyin-i kemalat / âlâ-yı illiyyîn-i kemâlât

  • Mükemmelliğin en yüce derecesi.

ala-yı illiyyin-i tevhid / âlâ-yı illiyyîn-i tevhid

  • Tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah'a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesi.

ala-yı illiyyin-i yakin / âlâ-yı illiyyîn-i yakîn

  • Şüphesizlik derecesinin en yükseği, doruğu.

aladderecat / aladderecât

  • Derecelere göre.

alay emini

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.

ale-d-derecat

  • Derecelere göre, sırayla.

ale-l-kifaye

  • Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.

alet-i inkişaf / âlet-i inkişaf

  • Eşyanın derece ve miktarının ortaya çıkmasına yarayan âlet.

ali-d-derecat / âli-d-derecat

  • Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.

ali-mekan / âlî-mekan

  • Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.

alicah / âlîcâh / عالى جاه

  • Yüksek dereceli. (Arapça - Farsça)

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

amden

  • Niyet ederek ve isteyerek.

amirane / âmirâne

  • Emrederek.

anha minha

  • Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.

ani

  • Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
  • Son derece kızgın.
  • Olgunlaşmış, kemale erişmiş.

aniye

  • Son derece kızgın su.

anudane / anûdane / anûdâne

  • İnat ederek.
  • İnat edercesine, inat ederek.

areometre

  • yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.

arş-ı marifetullah

  • Allah'ı hakkıyla tanımanın ve bilmenin en yüksek derecesi.

arşiyan / arşiyân

  • Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler. (Farsça)

asabiyyet-i cahiliyye

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.

aşikare / âşikâre

  • Belli ederek, açıkça.

aşiren

  • Onuncu olarak, onuncu derecede.

aşk-ı ilahi / aşk-ı ilâhî

  • İlâhî aşk, Allah'a duyulan aşk derecesindeki sevgi.

ata-yı sübhan / atâ-yı sübhan

  • Her türlü eksiklik ve noksanlıktan sonsuz derece uzak olan Allah'ın lütfu, ihsanı.

atba'

  • (Tekili: Tıb') Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları.

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

aval

  • Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.

avam-ı melaike / avâm-ı melâike

  • Meleklerden dereceleri düşük olanlar.

avlak

  • yun. Dere. Vadi, su cedveli.

ayar

  • Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi.
  • Saadete, mutluluğa doğru gitme.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

ayn-el yakin / ayn-el yakîn

  • (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek.

ayn-ı zat-ı akdes / ayn-ı zât-ı akdes

  • Bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın bizzat kendisi.

azimkarane / azimkârâne

  • Azmederek, kararlı bir şekilde.

azreng

  • Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. (Farsça)
  • Son derece sert ve katı. (Farsça)

ba-posta / bâ-posta

  • Posta ederek, posta ile.

bais / bâis

  • (Ba's. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren.
  • Yeniden yaratan. Ölüleri tekrar dirilten.
  • Peygamber gönderen (Allah C.C.)
  • Ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.
  • Sebep olan, gerektiren.
  • Gönderen.
  • Yeniden yaratan.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Öldükten sonra, kabirlerinde çürümüş ve dağılmış olan cesedleri diriltip mahşere, (arasât meydanına) sevkeden, gönderen.

balahan / bâlâhân

  • Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren. (Farsça)

balahani / bâlâhânî

  • Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme. (Farsça)

başaltı

  • t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları.
  • Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.
  • Mekke-i Mükerreme'de iki dağ arasında bulunan bir dere.

batiha

  • (Çoğulu: Batâyih) Kamışlı ve sazlı dere.

be-gayet

  • Son derece.

bedi / bedî

  • Eşsiz derecede güzel, benzersiz.

bedihi / bedihî

  • Aşikâr, belli ve açık olma.
  • Ansızın zuhur eden.
  • Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.

bediülbeyan / bedîülbeyân

  • Görülmedik derecedeki güzel söz.

bedmest

  • Kendinden geçmiş derecede sarhoş. (Farsça)

begayet / begâyet / بغایت

  • Son derece. Pek ziyâde. (Farsça)
  • Çok, son derece. (Farsça - Arapça)

beka-billah / bekâ-billah

  • Dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli üzere olma. Hakîkî kulluk derecesi. Fenâ fillah'tan sonraki makam.

belagan ma-belag / belâgan mâ-belâg

  • Bol bol. Çok kâfi derecede.

beliğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.

ber-vech-i iştirak / ber-vech-i iştirâk

  • Ortaklıkla, iştirak ederek.

betiha

  • (Çoğulu: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

bevval

  • Çok bevl eden, aşırı derecede işeyen.

bi-n-nisbe

  • Nisbetle, bir dereceye kadar.

bi-teşvik

  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

bihakkın / بحق

  • Hakkıyla, hak ederek. (Arapça)

bihaseb-il ade / bihaseb-il âde

  • Âdet kabilinden, âdet kabul ederek.

bil'ihtiyar

  • Seçerek, tercih ederek.

bil'istihkāk / بِالْاِسْتِحْقَاقْ

  • Hak ederek.

bil'iştiyak / bil'iştiyâk / بِالْاِشْتِيَاقْ

  • Aşk derecesinde severek.
  • Çok arzu ederek.

bil'itiraf

  • İtiraf ve kabul ederek.

bil-imtisal

  • Uyarak, imtisal ederek.

bil-istihkak

  • Hakkıyla, hak ederek.

bilfarz

  • Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.

bilhads

  • Hads ile. Son derece bir sür'at-i intikal ile.

bilhayal

  • Hayal ederek.

bilinç

  • Psk: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum ve düşündüğümü biliyorum, yine düşündüğümü bildiğimi de biliyorum ve hakeza. Şuurlu olma ruhun bir vasfıdır. Maddede şuu (Türkçe)

bilintikal

  • İntikal etmekle, naklederek.

bilistifade / بالاستفاده

  • Yararlanarak, istifade ederek. (Arapça)

bilistihsal / bilistihsâl / بالاستحصال

  • Alarak, elde ederek. (Arapça)

bilkabul

  • Kabul ederek.

bilmukabele / بالمقابله

  • Karşılığında, aynen, mukabele ederek, mukâbil olarak. (Arapça)

bilvekale / bilvekâle

  • Vekâlet ederek, vekil olarak.

binbaşı

  • Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.

binnisbe / بالنسبه

  • Bir derece, nisbî olarak.
  • Bir dereceye kadar, nispeten. (Arapça)

binniyet

  • Kastederek. Niyetle.
  • Niyet ederek.

birunane

  • Haddini aşarak. Haddini tecavüz ederek.

bittahrik

  • Hareket ettirerek, oynatarak.
  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

bittakdir

  • Takdir ederek.

bittasavvur

  • Tasavvur ederek, zihinde şekillendirerek.
  • Tasavvur ile, niyet ederek, düşünerek.

bu'sut

  • Derenin ortası.

bühre

  • Geniş yer, büyük mekân.
  • Kesik kesik soluyuş.
  • Dere içindeki sazlık ve çayırlık.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

buthan

  • Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.

çağ

  • Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim.
  • Yaş.
  • Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.
  • Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)

can-fersa

  • Can dayanamıyacak derecede. (Farsça)

canhıraş

  • Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren. (Farsça)
  • Dayanılmayacak derecede acı ve keder veren.

cansiperane / cansiperâne

  • Canını fedâ edercesine, canını siper ederek.

çavuş

  • Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi.
  • Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker.
  • İşçilerin b

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

celal

  • (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
  • İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idr

celbkarane / celbkârâne

  • Celb ederek, kendine çekerek.

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

celil-i mutlak / celîl-i mutlak

  • Sonsuz derecede haşmet, heybet ve görkem sahibi Allah.

cemal sahibi / cemâl sahibi

  • Sonsuz derecede güzellik sahibi, Allah.

cendere

  • yun. Tazyik. Baskı, basınç.
  • Dar dere, boğaz.
  • Kalın oklava.
  • Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet.
  • Mc: Sıkı ve dar yer.

cerbeze

  • Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatma.

cerbezeli

  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterecek derecede aldatıcı şey.

cerrahhane / cerrahhâne

  • Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.

cevi

  • Akarsu, nehir, dere, çay. (Farsça)

cez'

  • Dereyi enine kesmek.

cezbe

  • Çekme, çekilme. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olur.

ciğer-suz / ciğer-sûz

  • Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür. (Farsça)

çile

  • Dervişlerin, nefislerini terbiye ederek tasavvuf yolunda ilerliyebilmek için kırk gün tenhâ bir yerde riyâzet (nefsin istemediği şeyler) ve ibâdetle meşgul olmaları.

ciz'

  • Derenin dar ve kısık yeri.

cize

  • Dere kenarı.

çömez

  • Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.

cülhab

  • Dere, vâdi.

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cürf

  • Dere kenarında selin dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır bir vaziyette bulunur.
  • Estiyan adı verilen bir ot.

cuy

  • Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay. (Farsça)

cuybar

  • Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. (Farsça)
  • Irmak kenarı. (Farsça)

dahi-yi hikmet / dâhi-yi hikmet

  • İlim ve hikmet dehâsı, son derece zeki felsefe âlimi.

dahir

  • Dere, vâdi.
  • Dağ başı.

daiyane / dâîyâne

  • Dua ederek, isteyerek.

dakika

  • (Çoğulu: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman.
  • İnce fikir, mülâhaza, nükte.
  • Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere ayrılırlar.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehhaşe

  • Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.

delil-i fer'i / delîl-i fer'î

  • Aslî delîllere bağlı ve onlardan elde edilen ikinci derecede delîller. İstihsân, İstishâb, İstislâh, Örf ve âdet, Sahâbî (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kavli (sözü), fer'î delîllerden bâzısıdır.

delil-i ihtira'

  • Cenab-ı Hakk'ın yeniden icad ederek yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus delil.

delil-i ihtirai / delil-i ihtirâî

  • Kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması.

delil-i yakini / delil-i yakînî

  • Şüphe edilmeyecek derecede kesin olan delil.

derecat / derecât / درجات

  • (Tekili: Derece) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.
  • Dereceler.
  • Dereceler, yukarı katlar.
  • Dereceler.
  • Dereceler. (Arapça)

derecat-ı arifin / derecât-ı ârifîn

  • Ariflerin dereceleri.

derecat-ı erzak / derecât-ı erzak

  • Rızıkların dereceleri.

derecat-ı fehim / derecât-ı fehim

  • Anlayış dereceleri.

derecat-ı hararet

  • Sıcaklık dereceleri.

derecat-ı imaniye / derecât-ı imaniye

  • Îmanın dereceleri.

derecat-ı insan

  • İnsanların seviyeleri, dereceleri.

derecat-ı kurbiye / derecât-ı kurbiye

  • Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.
  • Allah'a yakınlık dereceleri.

derecat-ı niam-ı ilahiye / derecat-ı niam-ı ilâhiye

  • İlâhî nimetlerin dereceleri.

derecat-ı refia ve mühimme / derecat-ı refîa ve mühimme

  • Çok yüce ve önemli dereceler.

derecat-ı şemsiye / derecât-ı şemsiye

  • Güneşe ait dereceler.

derecat-ı takdir / derecât-ı takdir

  • Takdir, övgü dereceleri.

derecat-ı tecelli / derecât-ı tecellî

  • Yansıma dereceleri.

derecat-ı tecelliyat / derecât-ı tecelliyât

  • Görünüm ve yansıma dereceleri.

derece / درجه

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.
  • Derece. (Arapça)
  • Aşama. (Arapça)
  • Kat. (Arapça)
  • Miktar. (Arapça)

derece-i aliye / derece-i âliye

  • Yüksek derece.

derece-i aşk

  • Aşk derecesi.

derece-i azam / derece-i âzam

  • En büyük derece.

derece-i azamet

  • Büyüklük derecesi.

derece-i bedahet

  • Apaçıklık derecesi.

derece-i belağat / derece-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

derece-i celalet / derece-i celâlet

  • Görkem, heybet derecesi.

derece-i cemal / derece-i cemâl

  • Güzellik derecesi.

derece-i cesaret

  • Cesaret derecesi, seviyesi.

derece-i delalet / derece-i delâlet

  • Yol gösterme derecesi.

derece-i ehemmiyet

  • Önem derecesi.

derece-i fehim

  • Anlama derecesi.

derece-i fehim ve zevk

  • Anlama ve zevk etme derecesi.

derece-i fehm

  • Anlayış derecesi.

derece-i gaflet

  • Gaflet derecesi.

derece-i garabet

  • Gariplik derecesi.

derece-i hakkalyakin / derece-i hakkalyakîn

  • Bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi.

derece-i hakkaniyet

  • Gerçeklik, doğruluk derecesi.

derece-i hararet

  • Sıcaklık derecesi.
  • Isı derecesi.

derece-i haşmet

  • Heybet ve görkemin derecesi.

derece-i hayat

  • Hayat derecesi.

derece-i hizmet

  • Hizmet derecesi.

derece-i hürmet

  • Hürmet ve saygıya lâyık mertebe, derece.

derece-i i'caz / derece-i i'câz

  • Mu'cizelik derecesi.

derece-i ihata

  • Kuşatıcılık derecesi.

derece-i ihtiyaç

  • İhtiyaç derecesi.

derece-i ihtiyaç ve iştiyak

  • İhtiyaç ve arzu derecesi.

derece-i iktidar ve hikmet

  • İktidar ve hikmetin derecesi.

derece-i ilim

  • İlim derecesi.

derece-i ilim ve marifet

  • İlim ve bilgi derecesi.

derece-i iman

  • İman derecesi.

derece-i iman-ı bilgayb

  • Gayba iman derecesi; görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere inanma derecesi.

derece-i in'am

  • Nimetlendirme derecesi.

derece-i inkıyad

  • Boyun eğme derecesi.

derece-i inkıyad ve itaat

  • Boyun eğme ve itaat derecesi.

derece-i istidat

  • Yetenek, kabiliyet derecesi.

derece-i istidat ve kabiliyet

  • Beceri ve kabiliyet derecesi.

derece-i iştiyak

  • Çok kuvvetli arzu ve isteğin derecesi.

derece-i itaat ve musahhariyet

  • İtaat ve boyun eğmişlik derecesi.

derece-i kabahat

  • Kusur ve kabahat derecesi.

derece-i kemal / derece-i kemâl

  • En yüksek mükemmellik derecesi.

derece-i kemalat / derece-i kemâlât

  • Mükemmellik derecesi.

derece-i kesret

  • Çokluğun derecesi.

derece-i kıymet

  • Kıymet derecesi.

derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyet

  • Kıymet, beğenilme ve önem derecesi.

derece-i kudret ve hikmet / دَرَجَۀِ قُدْرَتْ و حِكْمَتْ

  • Kudret ve hikmet derecesi.
  • Güç, kuvvet ve hikmetin derecesi.

derece-i kudret ve teshir

  • Güç ve emri altında bulundurma derecesi.

derece-i kudsiyet

  • Kutsallık derecesi.

derece-i kuvvet

  • Kuvvet derecesi.

derece-i lütuf

  • Lütuf ve iyilik derecesi.

derece-i makbuliyet

  • Kabul edilmişlik derecesi.

derece-i malikiyet / derece-i mâlikiyet

  • Sahiplik derecesi.

derece-i marifet

  • Allah'ı tanıma ve bilme derecesi.

derece-i melekiye

  • Yüksek olan meleklik mertebesi, derecesi.

derece-i münasebet ve alaka / derece-i münasebet ve alâka

  • İlgi ve irtibat derecesi.

derece-i nihaye / derece-i nihâye

  • Son derece.

derece-i nihayet

  • En son derece.

derece-i nimet

  • Nimet derecesi.

derece-i rahmet

  • Rahmet derecesi.

derece-i rububiyette

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi derecesinde.

derece-i saadet

  • Mutluluk derecesi.

derece-i sadakat / derece-i sadâkat / دَرَجَۀِ صَدَاقَتْ

  • Bağlılık derecesi.
  • Samîmî bağlılık derecesi.

derece-i san'at ve maharet

  • San'at ve maharet derecesi.

derece-i şefkat

  • Şefkat derecesi.

derece-i şehadet

  • Şehitlik derecesi.

derece-i şehadet ve gazilik

  • Şehitlik ve gazilik derecesi.

derece-i şenaat

  • Kötülük ve fenalık derecesi, seviyesi.

derece-i şiddet

  • Şiddet derecesi, şiddetli bir derece.

derece-i sıdk

  • Doğruluk derecesi.

derece-i şuhud

  • Kalp gözüyle görme derecesi.

derece-i sukut

  • Düşme derecesi, seviyesi.

derece-i tahkik

  • Araştırma ve her şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarma derecesi.

derece-i takva / derece-i takvâ

  • Allah'tan korkma derecesi.

derece-i tavsif

  • Allah'ı vasıflandırma, bildirme derecesi.

derece-i ubudiyet

  • Kulluk derecesi.

derece-i ulviyet

  • Yücelik, yükseklik derecesi.

derece-i velayet / derece-i velâyet

  • Velilik derecesi.

derece-i vüs'at

  • Genişliğin derecesi.

derece-i zekavet / derece-i zekâvet / دَرَجَۀِ ذَكَاوَتْ

  • Zekilik derecesi.

derece-i zevk

  • Zevk derecesi.

derece-i zuhur

  • Ortaya çıkma derecesi.

derekat / derekât

  • Derekeler, aşağı katlar.
  • Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.

dereke

  • Aşağı derece.
  • Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe.
  • Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.

dereke-i kelbiyet

  • Köpeklik derecesi, seviyesi.

dereziler / derezîler

  • Anuştekin ed-Derezî adlı bir bâtınî dâî (propagandacı) tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Bunlar; Bâtıniyyeden ayrılarak ortaya çıkan, Fâtımî hükümdârı Hâkim bi-emrillah'ın ilâh olduğuna ve onun vezîri Hamza'nın imamlığına inanırlar. Kelimenin do ğrusu Derezî olup, yanlış olarak Dürzü denilmekte

derre / دره

  • Dere. (Farsça)

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

dess

  • Yavaş yağan yağmur.
  • Acıtıcı derecede dövmek.
  • Def'etmek.

dühat

  • Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.

dünyaperest

  • Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven. (Farsça)

dünyaperver

  • Dünyaya aşırı derecede düşkün.

dürzi / dürzî

  • Derezîler adlı bozuk fırkaya mensub olan kimse.

ebatih

  • (Tekili: Ebtah) Kumlu dereler ve ırmaklar.

ebtah

  • (Çoğulu: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.

echeliyet

  • Son derece cahillik.

ecl

  • İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada "Li" ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh : Allah için, Allah rızası için.

edille-i katı'a

  • İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

egann

  • Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan.
  • Otlu dere.

ehemmiyet-i namütenahiye / ehemmiyet-i nâmütenâhiye

  • Sonsuz derecede ehemmiyetli, önemli.

ehl-i şuhud

  • Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. (Farsça)
  • Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar. (Farsça)

ekabir-i ulema / ekâbir-i ulemâ

  • En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.

ekser-i meratib

  • Mertebelerin çoğu, mertebe, derece çokluğu.

ektar

  • (Tekili: Keter) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.

elfaz-ı küfr / elfâz-ı küfr

  • Söylendiği zaman, îmânı gideren, müslümanlıktan çıkmaya sebeb olan sözler.

elkab

  • (Tekili: Lakab) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.

elma'

  • (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.

eltaf ve inayet-i sübhaniye / eltaf ve inâyet-i sübhâniye

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın lütuf ve yardımları.

eltaf-ı sübhaniye / eltâf-ı sübhâniye

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın lütufları, şirin ikramları.

elzemiyyet

  • Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i celil / emr-i celîl

  • Sonsuz derecede haşmet, heybet ve görkem sahibi Allah'ın emri.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

enbüre

  • Dere, çay. (Farsça)
  • Tüyü dökülmüş olan hayvan. (Farsça)
  • Dolap beygiri. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

endaze

  • Ölçü, mikyas. (Farsça)
  • Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) (Farsça)
  • Tahmin, takdir. (Farsça)
  • Derece, mertebe. (Farsça)
  • Mc: Hesap. (Farsça)

endişekarane / endişekârâne

  • Endişe ederek.

enduh-güsar

  • Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren. (Farsça)

erfa'-ı derecat / erfa'-ı derecât

  • Derecelerin en yükseği.

erga

  • (Ergav) : Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. (Farsça)
  • Su akıtmak için açılan yol, ark. (Farsça)

ergen

  • (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğre

erva'

  • Çok güzel olan genç.
  • Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam.
  • Korkmak.

eş'ari / eş'arî

  • Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu

esfel-i safilin-i hısset / esfel-i sâfilîn-i hısset

  • Alçaklığın en aşağı derecesi.

eşku

  • Tavan. (Farsça)
  • Tabaka, kat, derece, mertebe. (Farsça)

etbak

  • (Tekili: Tabak ve Tabaka) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar.
  • Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar.
  • Kabileler, kavimler, aşiretler.

etra

  • Dere gibi akan su.

evc

  • Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve.
  • Koz: Seyyare mahreklerinin merkezden en uzak noktaları.

evc-i ala / evc-i âlâ

  • En üst derece, zirve.

evc-i kemalat / evc-i kemâlât

  • Mükemmelliklerin en üst derecesi.

evdiye / اودیه

  • (Tekili: Vâdi) Vâdiler. Dereler.
  • Vadiler, dereler. (Arapça)

evham etmek

  • Olmayan bir şeyi var zannederek şüphelenmek, kuruntuya kapılmak.

evliya-yı ümmet

  • İslâm ümmeti içinden velilik derecesine çıkanlar.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

evtas

  • Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

fahurane

  • Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek. (Farsça)

failiyet mertebesi / fâiliyet mertebesi

  • Bir fiili yapma veya yaratma derecesi.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

fani olma / fâni olma

  • Bir meseleye kendinden geçer derece kendini verme.

fark-ı tamm / fark-ı tâmm

  • Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.

fart-ı muhabbet

  • Aşırı sevgi, ifrat derecesinde sevme.

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

farz-ı zanni / farz-ı zannî

  • Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.

fatihane / fâtihâne

  • Fethederek, açarak.

fatın

  • (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.

fazilet

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fenn-i münazara

  • İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.

fer'

  • İkinci derecede olan, kol, dal.
  • Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak.
  • Bir aslın neticesi.
  • Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru.
  • Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan.
  • Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek.
  • Asıl mes'eleden kollara ayrı

ferah-ı münezzeh

  • Son derece nezih, temiz sevinç.

ferid-i te'lif

  • Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.

ferih fahur

  • Sevinçli olarak, iftihar ederek.

ferihan

  • (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.

ferman-ı sübhani / ferman-ı sübhânî

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın fermanı, buyruğu.

fesad-ı te'lif

  • Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.

fesübhanallah / fesübhânallah

  • "Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir" anlamında kullanıp hayret ve hayranlığı ifade eden kelime.

feth ve teshir ederek

  • Fethederek ve emre hazır hâle getirerek, boyun eğdirerek.

fevk

  • Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.

fevkalgaye

  • Son derecede.
  • Son derecede.

feya sübhanallah / feyâ sübhanallah

  • Ey her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah mânâsında bir şeyin tuhaflığını bildirmek için şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır.

firavuncuk

  • Küçük bir Firavun; kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük gören.

firavuncuklar

  • Kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görenler.

gabit / gabît

  • (Çoğulu: Gubut) Çukur yer.
  • Bir dere ismi.
  • Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.

gaddarane / gaddârâne

  • Acımasızca, zulmederek.

gafur-ur rahim

  • Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.
  • "Gamz"dan. İftiracı, fitne koğucu. Birine iftira ederek zarar veren kimse.

garameten

  • Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.

garazen

  • Düşmanlıkla, garez ederek.

gasben

  • (Gasb. dan) Cebren alarak, zorla gasbederek.

gasıbane / gasıbâne

  • Hakkı olmadığı şeyi alarak, gasbederek.

gayet / غايت / gâyet / غایت

  • Son derece.
  • Son derece.
  • Son. (Arapça)
  • Çok. (Arapça)
  • Son derece. (Arapça)

gayet derece

  • Son derece.

gayet derecede

  • Sonsuz derecede.

gayet itminan

  • Son derece kararlılık, sebat.

gayet-ül-gaye

  • Gayenin esası, en son derece.

gayeten

  • Son derece.
  • Son derece, çok fazla olarak.

gayetü'l-gaye / gâyetü'l-gâye

  • En son derecede, hedeflenen son amaç.

gerden-dade-i inkıyad ve teslim / gerden-dâde-i inkıyâd ve teslim

  • İtaatle boyun eğen, itaat ederek teslim olan.

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

gılman-ı hassa

  • Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük v

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

gülçin / گلچين

  • Gül deren. (Farsça)

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

günaşırı

  • İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek. (Türkçe)

gurfe

  • Yüksek, âli bina.
  • Yüksek derece.
  • Cennet köşkleri.

habab

  • (Habâbe) Son derece muhabbet.
  • Su üzerindeki hava kabarcığı.

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.

hacce / hâcce

  • (Çoğulu: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız.
  • (Çoğulu: Hâcc) Bir cins diken.

hacetreva / hâcetreva

  • İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden.

hacur

  • (Çoğulu: Hucerât) Dere kenarı.

hadd

  • Hudut. Çizgi. Sınır.
  • Cürüm.
  • Salahiyyet.
  • Şeriatça verilen ceza.
  • Derece. Son derece. Münteha.
  • İnsana ârız olan şiddet ve titizlik.
  • Def etme. Men etmek.
  • Keskin. Sivri.
  • Sert. Gergin.
  • Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas.
  • Yol.
  • İnsan cemaatı.
  • Bir şeye tesir ederek iz bırakmak.
  • Yanak, yüz, vecih.
  • Yeri kazmak, yeri yarmak.

hadd-i kifaye

  • Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.

hadd-i kusva

  • Son derece. Son had.

hadd-i müşterek

  • Ortak derece.

hadd-i tam

  • Tam sınırında, derecesinde, kıvamında.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadi / hâdî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.

hadim-ül haremeyn-iş şerifeyn / hâdim-ül haremeyn-iş şerifeyn

  • Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen

hadir

  • (Çoğulu: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.

hadisin meratibi / hadîsin merâtibi

  • Hadîsin mütevatir, sahih, hasen zayıf gibi dereceleri.

hadsiz derecede

  • Sonsuz derecede.

hafe / hâfe

  • (Çoğulu: Hâfât) Sâhil, kıyı, deniz kenarı.
  • İki veya daha fazla sathın, bir açı teşkil ederek birleşmesinden meydana gelen uzunlamasına keskinlik.

hafif ikrah / hafîf ikrâh

  • Şiddetli olmayan zorlama. Canın veya uzvun telefine yol açmayan, yalnız acı ve eleme sebeb olacak derecedeki dövme ve hapsetme gibi şeylerle yapılan zorlama.

hafiyen

  • İkram ederek.
  • Yalınayak olarak.

hafız ahmed

  • Dereli Hâfız Ahmed Efendi olarak bilinir. Isparta'nın Dereli Mahallesinde ikamet ediyordu.

hair-i bair

  • Şaşkın, sapıtmış.
  • Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen.

hak teala ve tekaddes hazretleri / hak teâlâ ve tekaddes hazretleri

  • Varlığı gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan ve her türlü kusur ve noksanlıktan sonsuz derece uzak olan yüce Allah.

hakim-i pür-kemal / hakîm-i pür-kemâl

  • Her işini hikmetle, yapan ve mükemmelliğin sonsuz derecesine sahip olan Allah.

hakimane / hâkimane / hâkimâne / حَاكِمَانَه

  • Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
  • Hükmederek.

halet-i gaşy / hâlet-i gaşy

  • Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.

halif

  • Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.

halife-i evvel

  • Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.

halık-ı zülcemal / hâlık-ı zülcemâl

  • Sonsuz derecede güzellik sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah.

hararet-bin

  • Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet. (Farsça)

harben

  • Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.

harhara

  • Uykuda horlamak.
  • Kedinin mırıldayışı.
  • İki dere arasındaki düzlük.

harika / hârika

  • İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.

harikulade / hârikulâde

  • Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.

haris

  • Son derece hırslı olan.

harisa / harîsa

  • Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut.
  • Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.

harisun aleyküm / harîsun aleyküm

  • Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.

hasbelkader / حسب القدر

  • Kaderden ileri gelen, kadere bak. (Arapça)

hasr-ı örfi / hasr-ı örfî

  • Örfen bir şeye ait kılma; örfe göre "el" takısı bazı cins isimleri özel isim derecesine yükseltir. Meselâ, "el-Kitap" sözüyle Kur'ân'ın kastedilmesi gibi.

hasudane / hasûdâne

  • Hased ederek, kıskanarak.

haşv-i melih

  • Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.

hatai

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller.
  • Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.

hatib-i beliğ

  • İnsanlara son derece derin ve hikmetli sözler söyleyen hatip.

hatme-i hacegan / hatme-i hâcegân

  • Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları. (Farsça)

hatt-ı ictima-i miyah / hatt-ı ictima-i miyâh

  • Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.

hav'eb

  • Basra yakınında bir mevkinin adı.
  • Çeşme.
  • Geniş dere.
  • Pek büyük kova.

havass / havâss

  • Seçilmişler. İlimde ve tasavvuf yolunda yüksek dereceye ulaşmış olan zâtlar.

havfen

  • Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.

havsala

  • Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl.
  • Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf.
  • Mide.

hayal-i fener

  • Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet.
  • Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.

haybet-zede

  • Sıkıntıya uğrayan, kedere düşen, kederli olan. (Farsça)

hayretkarane / hayretkârâne

  • Hayret ederek.

haysiyet

  • İtibar. Şeref. Değer. Kıymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

hazinedar / خزینه دار

  • Haznedar, hazinenin birinci derecede sorumlusu. (Arapça - Farsça)

hazret-i kahhar / hazret-i kahhâr

  • Her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan eden ve kudretinin karşısında her şeyi âciz bırakan Allah.

heci'

  • Yer yarığı.
  • Derin dere.

hem-derd

  • Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri. (Farsça)

hevaperest

  • Sadece gayr-ı meşru lezzet ve hevesinin peşinde. Cenab-ı Hakk'ı, dinin emirlerini unutmuş, nefsine şiddetle muhabbet eden. Nefsine tapınır derecede Haktan gafil. (Farsça)

hevl

  • Korku. Korku verici.
  • Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.

hezarfenn

  • Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. (Farsça)
  • Minâre ustası. (Farsça)

hicri şemsi sene / hicrî şemsî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ederek Medîne'ye girdiği Eylül ayının 20'nci Pazartesi günü başlayan ve dünyânın güneş etrâfında bir defâ dönmesini (365,242 güneş gününü) esas alan takvim senesi.

hikmet-i rabbaniye / hikmet-i rabbâniye

  • Allah'ın her şeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması.

hil'at-i hass-ül has

  • Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh-ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi.

hilafet / hilâfet

  • Halîfelik, emirlik, imâmlık (devlet reisliği).
  • Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra bütün müslümanlara imâmlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye cevap vermek vazîfesi.
  • İnsanları

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

himayetkarane / himayetkârâne

  • Himaye ederek, koruyarak.

hırz-ı can

  • Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.

hişamiyye / hişâmiyye

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamberimizin arkadaşlarını) kötüleyen şîanın kollarından olan bozuk bir fırka, topluluk.

hissen

  • Duygu olarak, hissederek.

hitaben / hitâben

  • Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.
  • Hitap ederek, seslenerek.

hıyaneten

  • Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.

hızzet

  • Mertebe, menzile, derece.

hubase

  • Selin derede kazıp yıktığı yerler.

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

hükümdarane / hükümdârâne

  • Hükmederek.

hülagu / hülâgu

  • Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır.

hulus

  • Hâlislik. Saflık.
  • Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.

hümapaye

  • Çok yüksek dereceli. (Farsça)

hurde-bini / hurde-bînî

  • Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.

huri

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.

hürmetkarane / hürmetkârâne

  • Hürmet ederek.

i'caz

  • Âciz bırakmak. Acze düşürmek, şaşırtmak.
  • Edb: Mu'cize derecesinde düzgün ve icazlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Güzel söz söylemekte insanların muktedir olmadıkları derece.
  • Mu'cizelik olan şey.

i'caz-ı azime / i'câz-ı azîme

  • Azîm, büyük mu'cize; başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma.

i'cazkar / i'cazkâr

  • Mu'cizeli olmak. Başkalarını acze düşürecek derecede olmak. (Farsça)

i'caznüma

  • Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. Âciz bırakmayı göstermek.

i'lanen

  • İlân ederek, ilân yoluyla.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

i'timaden

  • İtimad ederek, dayanarak, güvenerek.

i'zazen

  • İkram ederek, ağırlayarak.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

ibn-i uyeyne

  • (Hi: 107-198) Ebu Muhammed Süfyan bin Uyeyne, ikinci derecede tâbiinden olup aslen Kufeli olduğu hâlde Mekke-i Mükerreme'de kalmıştır. Hadisde, tefsirde ve bilhassa Hadis-i Şerifleri tefsir etmede derin âlim olup yedi bin Hadis-i Şerif nakletmişti. Zâhid, müttaki ve sâlih bir zât olup kuru arpa ekme

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

ibtiga-i te'vil

  • Te'vil maksadıyla. Te'vil ederek izahta bulunma.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.

ibtinaen

  • İbtinâ ederek, mübteni olarak, dayanarak.

ibza'

  • Bir kimseyi sıkıntı ve kedere boğma. Mahvetme.

icazkarane / îcazkârâne

  • Vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek.

icmakarane / icmâkârâne

  • Fikir birliği ederek, topluca.

idareten

  • İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.

iddiaen / iddiâen

  • İddia ederek. Doğru olduğunu söyleyerek.
  • İddia ederek.
  • İddia ederek.

ıdve

  • (Çoğulu: Udât) Yüksek yer.
  • Dere kenarı.

ifade-i şifahiyye

  • Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.

ifrat-ı adavet / ifrat-ı adâvet

  • Aşırı derecede düşmanlık besleme.

ifrat-ı şefkat

  • Aşırı derecede şefkat duyma.

ifrat-ı zeka / ifrat-ı zekâ

  • Çok ileri derecedeki zekâ.

ifraz hazinesi

  • Tar: Kullanılmayan kıymetli eşyanın saklandığı yer. Bu gibi kıymetli şeylerden ikinci dereceden olanların muhafaza olunduğu yere de "Bodrum Hazinesi" denilirdi.

iftiharkarane / iftiharkârâne

  • İftihar ederek, övünerek.

ihaleten

  • İhale ederek, ihale suretiyle.

ihanetkarane / ihanetkârâne

  • Hakaret ederek, aşağılayarak.

ihmalkarane / ihmalkârâne

  • İhmal ederek.

ihram / ihrâm

  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ihsanen

  • İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.

ihtiramen

  • Hürmet ederek, saygı göstererek.

ihtiyacat-ı şedide-i aşknüma / ihtiyâcât-ı şedîde-i aşknümâ

  • Aşk derecesindeki şiddetli ihtiyaçlar.

ihtiyaren

  • Bizzat isteyerek, irade ederek.

ihtiyari / ihtiyârî / اِخْتِيَار۪ي

  • Tercih ederek.

ihtiyaten

  • İhtiyat ederek, ilerisini düşünerek.

ihtiyatkarane / ihtiyatkârâne

  • Önlem alarak, tedbirli hareket ederek.

ihya / ihyâ / احيا

  • Diriltme, yaşatma. (Arapça)
  • Canlılık kazandırma. (Arapça)
  • Geceyi ibadet ederek geçirme. (Arapça)
  • İhyâ olunmak: Yaşatılmak, canlandırılmak. (Arapça)

ihzaren

  • Huzura getirerek. Birini mahkemeye dâvet ederek.
  • Hazırlayarak, ihzar ederek.

ikbab

  • Yüzüstü düşme, kapanma.
  • Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı derecede çalışma.

ıktıdaen

  • Uyarak, ıktıda ederek, tâbi olarak.

ıktifaen

  • İzinden giderek, örnek tutarak, misal kabul ederek.

ilhah

  • Zorlamak. Israr etmek. Bir şeyin kabulü için son derece üstüne düşmek.

ilham

  • Söverek ve hakaret ederek onur kırma.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

ilmelyakin / ilmelyakîn

  • İlmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

iltifatkarane / iltifatkârane

  • İltifat ederek, ilgi göstererek.

imaen / îmaen / îmâen

  • İşaret vererek. İşaret ederek.
  • Gizli ve ince bir mânâyı göstererek, işaret ederek.
  • İma ederek.

imam

  • Bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim.

imam-ı gazali / imam-ı gazalî

  • Ahirete irtihâli Hi: 505 dir. "Hüccet-ül İslâm İmam-ı Muhammed Gazalî" diye anılır. O zamanın felsefesinin bâtıl akidelerini red ve cerh ederek Kur'anın eşsizliğini ve hakkaniyet ve mu'cizeliğini isbat etmiş pek çok eserler vermiştir. (K.S.)

imamet-i kübra / imâmet-i kübrâ

  • Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vekâleten bütün müslümanlara imamlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye (saldırı ve sataşmaya) cevap vermek vazîfes i, hilâfet.

iman-ı bi'l-kader

  • Kadere iman.

iman-ı bil-kader

  • Kadere iman.

iman-ı bilkader

  • Kadere iman.

iman-ı kamil / îmân-ı kâmil

  • Olgun îmân. Mü'minlerin ibâdet ederek Allahü teâlânın emirlerini yapıp, haramlardan kaçınmak sûretiyle, parlayan, kuvvetli ve olgun îmânı. En üstün derecedeki îmân.

iman-ı şühudi / îmân-ı şühûdî

  • Basîret (kalb gözü) ile müşâhede ederek, görerek olan îmân.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

imdad-ı sübhaniye / imdad-ı sübhâniye

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın yardımı.

imkan / imkân

  • Mümkün olma, bir şeyin olabilirlik derecesi.

imkan derecesi / imkân derecesi

  • Olabilirlik derecesi, seviyesi.

imkan mertebesi / imkân mertebesi

  • Varlıkla yokluğun eşit olduğu; her an olması veya olmaması imkân dahilinde bulunma derecesi.

imtisalen

  • Bağlı olarak, imtisal ederek, uyarak, tâbi olarak.

indirac

  • İçine konma, arasına sıkışma. Derecelenme.

infial mertebesi

  • Bir fiil veya tesir gücünden etkilenme derecesi.

inkıyaden

  • İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.

insani arş / insanî arş

  • İnsanların ulaşabileceği en yüksek derece.

intisab-ı imani / intisab-ı imanî

  • İman ederek Allah'a bağlanma.

intizam-ı faik / intizâm-ı fâik / اِنْتِظَامِ فَائِقْ

  • En yüksek (derecede) düzen, düzgünlük.

intizar

  • (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.

inzal eden / inzâl eden

  • İndiren, gönderen.

inziac

  • Yerinden koparma, sökülme.
  • Tas: Allah'a tam teveccüh ederek dünyevî emelleri bırakmak.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irşadkarane / irşadkârâne

  • İrşad ederek, doğru yolu göstererek.

irtidad / irtidâd

  • Dinden dönme, İslâm dinini terk ederek başka bir dini seçme.

irtihaz

  • Rezil rüsvay olma. Kepaze olma.İRTİKA' : Yükselme, yukarı çıkma.
  • Daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme. Yüksek derecelere ulaşma.

irtikab / irtikâb

  • Bir işe girişmek.
  • Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak.
  • Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.

işa-i evvel / işâ-i evvel

  • Yatsının ilk vakti. Batıdaki mer'î (görünen) ufuk hattı üzerinde, kırmızılığın kaybolması ile başlayan vakit. Güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında, on yedi derece yüksekliğe indiği vakit.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

işaret-i i'caziye / işaret-i i'câziye

  • Mu'cize derecesindeki işaret.

işareten / işâreten / اشارة

  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek. (Arapça)

işari mana / işârî mânâ

  • Bir ifâdenin bir şey hakkında açıkça değil, işâret ederek gösterdiği mânâ.

işkal / işkâl

  • Sözün kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san'attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalılık.

ıslahen

  • Islah ederek, düzelterek.

ısmarlama

  • Bir san'at sâhibine bir şeyi târif ederek istediği şekilde yaptırmak.

ismetlü

  • Tar: Derece bakımından yüksek kimselere, sultan ve şehzâdelerin hanımlarıyla kızlarına verilen bir ünvan idi.

işrak vakti / işrâk vakti

  • Güneşin ufuk hattından beş derece (bir mızrak boyu) yükselmesinden, yâni güneşin çıplak gözle bakılamıyacak kadar parlamasından îtibâren başlayan zaman, bayram namazı vakti.

işrirak

  • Ağlaya ağlaya boğulma derecesine gelme.

iştibah

  • Şüphelenmek. Şüphe etmek.
  • Kolay fark olunmaz derecede benzemek.

iştibak-ün-nücum / iştibâk-ün-nücûm

  • Güneş battıktan sonra, yıldızların çoğunun görünmesi, yâni güneşin arka kenârının, şer'î ufuk altına on derece irtifâ'a (yüksekliğe) inmesi.

istidrac / istidrâc

  • Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.
  • Derece derece yükselmeyi istemek.
  • Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği harika.
  • Derece derece yükselme, hayırsız başarı.

istidradi / istidrâdî

  • Bir sözde asıl gayeden bahsederken bağlantılı olarak ikinci derece başka konulardan bahsetmek.

istigase / istigâse

  • Şefâat dileme, yardım isteme; Allahü teâlâdan bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, Peygamberleri ve evliyâyı, sevdiği kullarını vesîle ederek (araya koyarak) isteme, yalvarma, duâ etme.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

istihase

  • Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.

istihbaben

  • Bir şeyi güzel ve iyi kabul ederek, müstehab olarak.

istihfafkar / istihfafkâr

  • Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek. (Farsça)

istihsanen

  • Beğenerek, istihsan ederek.

istihzaen

  • Alay ederek.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istinaden

  • İstinad ederek. Dayanarak, güvenerek.

istinaf

  • Baştan başlamak. Yeniden başlamak.
  • Gr: Sözün başlangıcı.
  • Huk: Dâvâ Mahkemesinin verdiği hükmü beğenmeyip bozulmasını daha üst mahkemeden istemek. Dâvâ mahkemeleri ile Temyiz Mahkemesi arasındaki bir derece yüksek mahkemeye verilen isim.

istinsaren

  • Arka çıkarak.
  • Yardım ümid ederek.

istiskal

  • Hoşnutsuzluğu belli ederek karşı tarafı çekilmez görme.
  • Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek.

istişrab

  • İmâ ederek ve kapalı olarak anlatmak isteme.
  • İçmek isteme.

istiva / istivâ

  • Müsavî olma, denk olma.
  • Düz olma, düzlük.
  • Kaplama, örtme.
  • Ortada ve tam bir derecede bulunma.

iştiyak-ı hayat

  • Hayatı aşk derecesinde istemek.

isyankarane / isyankârâne

  • İsyan ederek.

itaatkarane / itaatkârâne

  • İtaat ederek, boyun eğerek.

itbal

  • Kederlenme, kederlendirme. Derde, hüzne ve kedere düşürme.

ithamkarane / ithamkârane

  • İtham ederek, suçlayarak.

itirazat-ı muannidane / itirâzât-ı muannidâne

  • İnat ederek yapılan itirazlar.

itirazkarane / itirazkârane

  • İtiraz ederek.

itkan-ı mükemmel

  • Mükemmel derecede sağlamlık.

ittibaan

  • Tabi olarak, uyarak, yolundan giderek.

ittibaen / ittibâen / اتباعا

  • Tâbi olarak, ittiba ederek, uyarak.
  • Uyarak, izleyerek, ardından giderek. (Arapça)

ittifak-ı sükut / ittifak-ı sükût

  • Sükût ederek fikir birliğinde bulunma.

ittifakla

  • Birleşerek, fikir birliği ederek.

izafeten

  • İsnad etmek suretiyle, isnad ederek, ona bağlıyarak.

izahen

  • Açıklayarak, izah ederek.

izale eden

  • Gideren, ortadan kaldıran.

izra'

  • Korkutma.
  • Çok fazla medhetme, aşırı derecede övme.
  • Altun arama.

izzet

  • Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük.
  • Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak.
  • Bulunmaz derecede az olan şey.

ka'r-ı na-yab / ka'r-ı nâ-yâb

  • Dibi bulunmayacak derecede derin olan.

kademe / قدمه

  • Derece, sıra.
  • Merdiven basamağı.
  • Derece, sıra.
  • Basamak. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

kademe kademe

  • Basamak basamak, derece derece.

kader-i sübhani / kader-i sübhânî

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi.

kaderi / kaderî / قَدَر۪ي

  • Kadere âit.

kaderiye

  • "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası.

kadr / قدر

  • İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.
  • Değer, itibar, onur, haysiyet, meziyet.
  • Rütbe, derece.
  • Değer. (Arapça)
  • Şeref. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

kafirane / kâfirâne

  • Kâfirce, inkâr ederek.

kafiye-perestlik

  • Kafiye için mânâyı feda edecek derecede kafiyeye önem vermek, birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânâyı arka plâna atmak.

kafiyeperestlik

  • Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.

kalender

  • Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. (Farsça)
  • Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. (Farsça)
  • Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. (Farsça)

kalori

  • Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı.
  • Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.

kamet-i himmet

  • Himmetin endamı; gayretin boyu bosu, derecesi.

kamet-i kıymet

  • Kıymet derecesi, statü, makam, mevki.

karun

  • (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.

kasden

  • Niyet ederek.

kasdi / kasdî

  • İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.

kasti hüküm / kastî hüküm

  • Bir şeyin bizzat kendisi hakkında "bu doğrudur veya yalandır" şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu.

kat-ı meratip / kat-ı merâtip

  • Manevî derece ve mertebelere yükselme.

katil-i müteammid

  • Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.

kayısa

  • (Çoğulu: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.

kayyum-i alem / kayyûm-i âlem

  • Kayyûmiyyet makâmında bulunan velî zât. İnsanların âhirete âit derece ve seâdetleri bu mertebedeki velîlerin imdâdına verildiğinden kayyûm denilmiştir.

kemal-i dirayet

  • Dirayetin son derecesi.

kemal-i hilm / kemâl-i hilm

  • Yumuşak huyluluğun mükemmel derecede olması.

kemal-i ihtimam / kemâl-i ihtimam

  • Son derece dikkat ve ihtimâm.
  • Son derece dikkat, özen ve titizlikle.

kemal-i ihtiram / kemâl-i ihtirâm / كَمَالِ اِحْتِرَامْ

  • Son derece hürmet etme.

kemal-i itina ve ihtimam / kemâl-i itinâ ve ihtimam

  • Son derece dikkat ve özen.

kemal-i şaşaa / kemâl-i şâşaa

  • Çok gösterişli, son derece görkemli.

kemal-i şebabet / kemâl-i şebâbet

  • Mükemmel derecedeki gençlik.

kemal-i şecaat / kemâl-i şecaat

  • Mükemmel derecede kahramanlık, cesaret.

kemal-i şehamet / kemâl-i şehâmet

  • Mükemmel derecede akılla bütünleşmiş yiğitlik.

kemal-i telehhüf / kemâl-i telehhüf

  • Son derece keder ve üzüntü.

kemal-i vüs'at / kemâl-i vüs'at

  • Son derece genişlik.

kemal-i vüsuk / kemâl-i vüsuk

  • Son derece kendinden emin.

kemal-i vüsuk ile / kemâl-i vüsûk ile

  • Son derece kendinden emin olarak.

kemal-i zuhur / kemâl-i zuhur

  • Son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma.

kempaye

  • Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan. (Farsça)

keramet

  • Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli.
  • Bağış, kerem.
  • İkram, ağırlama.

kerimane

  • Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde. (Farsça)

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

keşfen

  • Keşf ederek.

kesret mertebesi

  • Çokluk özelliğinin geçerli olduğu derece.

keter

  • (Çoğulu: Ektâr) Kadr, mertebe, derece.

ketkete

  • Kahkaha derecesinden azca gülmek.
  • Toy kuşunun sesi.

kezaz

  • (Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.

kibrit-i ahmer

  • Kırmızı kibrit.
  • Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir.
  • Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.

kifayet derecesinde

  • Yeterli derecede.

kısas / kısâs

  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.

kitab-ı sübhani / kitab-ı sübhânî

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'a ait kutsal kitap.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyas-ı binnefs

  • Nefsini misal alarak, nefsine kıyaslayarak. Bir şeyin bizzat kendini kıyas ederek yapılan kıyas.

kıyasen

  • Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.

komiser

  • Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur. (Fransızca)

konak

  • Tasavvufta ilerlerken her iki derece arası.

kubbe-i saadet

  • Mutluluk kubbesi; büyük ve manevî derecesi yüksek bir zâtın kabrinin ve türbesinin bulunduğu yer.

kuddus

  • Kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes. Hiç eksiği olmayan, pâk, temiz. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarındandır.
  • Mübarekliğin hadsiz derecesini ifâde eder. "En mukaddes" gibi.

küfr-i inadi / küfr-i inâdî

  • Bilerek, inâd ederek kâfir olmak, küfr-i cühûdî.

künan

  • "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek) (Farsça)

kur'an'ın i'cazı / kur'ân'ın i'câzı

  • Kur'ân'ın mu'cizeliği, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olması.

kurb-i derece

  • Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.

kusara

  • İsteğin ve arzunun son derecesi.

kusva

  • Son derecede bulunan.
  • Son, nihayet.
  • Son sınır. Erişilecek olan en son nokta.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lafz-ı müfesser

  • Huk: Tahsis ve te'vile ihtimâl bırakmıyacak derecede açık olan sözdür ki, onunla amel vâcib olur.

lazım / lâzım

  • Birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki şeyden birinci derecede geleni; meselâ Güneş lâzımdır, gündüz melzumdur. Kur'ân lâzımdır, onun açıklaması olan tefsir melzumdur.

ledid / ledîd

  • Derenin iki tarafı.

lisan-ı hakimane / lisân-ı hakîmâne

  • Son derece hikmetli sözler söyleyen dil.

lısb

  • Küçük kaya yarığı.
  • Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde.
  • İçi zorla çıkan ceviz.

lütufkarane / lütufkârâne

  • Lütfederek, ihsanda bulunarak.

ma-dun

  • Aşağı. Alt. Alt derece.

maa

  • (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu t

maani-i sanevi / maanî-i sânevi

  • İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.

madun / mâdun / mâdûn

  • Alt, aşağı, alt derece.
  • Aşağı, alt derece.
  • Alt, aşağı, alt derece, emir altında bulunan.

mafevk

  • Üst, yukarı, üst derecede bulunan kimse, âmir.

magruren

  • Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek.
  • Aldanarak.

mahbub-u can

  • Bütün insanların ve derece olarak yüksek makamlarda olan zâtların sevgilisi.

mahniye

  • (Çoğulu: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.

makam / makâm

  • Derece, yer.
  • Yüksek dereceli me'mûriyet, me'mûrluk yeri, mevkî, mansıb.
  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin bu yolda ilerlerken kazandığı mânevî derecelerden her biri.

makam-ı ahsen-i takvim

  • Yaratılışın en güzel kıvamında olma derecesi.

makam-ı kudsi / makam-ı kudsî

  • Kutsal makam, derece.

makam-ı mahbubiyet

  • Allah'ın sevgisini kazanma makamı, derecesi.

makam-ı mana-yı mefhum / makam-ı mânâ-yı mefhum

  • Bir sözden çıkarılan mânânın, anlamın derecesi.

makam-ı rıza

  • Allah'tan gelen herşeye razı olma derecesi.

makam-ı şeref

  • Şeref makamı, derecesi.

makamat-ı muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dereceleri, makamları.

makamat-ı süluk / makâmât-ı sülûk

  • Tasavvuf yolunda ilerlerken geçilmesi gereken dereceler.

makrun-u sıhhat

  • Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

malumat-ı yakiniye / malûmat-ı yakîniye

  • Şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olarak bilinen şeyler.

mani' / mâni'

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Din ve dünyâya âit zararları gideren, men' eden.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

manzume-i kainat / manzume-i kâinat

  • Kâinat sistemi; son derece mükemmel bir denge ve düzen içinde işleyen kâinat.

marifet-i tasavvuriye

  • Tasavvur ederek elde edilen bilgi.

matemkünan / mâtemkünân

  • Yas tutup mâtem ederek. (Farsça)

mefred

  • Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.

mehdi / mehdî

  • Hidayete eren ve hidayete vesile olan, âhirzamanda eserleri ve talebeleriyle îmana hizmet ederek yeryüzünü nurlandıran büyük ve nuranî âlim.

mekatib-i rüşdiyye / mekâtib-i rüşdiyye