LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Dala ifadesini içeren 300 kelime bulundu...

adall

  • Çok sapık, çok dalâlette.

agdiye

  • (Tekili: Gada ve Gıda) Yenip içilecek gıdalar.

ağdiye

  • Gıdalar.

agva

  • Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.

agziye

  • (Tekili: Gıdâ) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.

ahlat-ı erba'a / ahlât-ı erba'a / اخلاط اربعه

  • Dört özsuyu kan, salya, safra, dalak.

ahmak / احمق

  • Akılsız, budala.
  • Budala, aptal, ahmak. (Arapça)

ahmakane

  • Ahmakça, budalaca.

ahyaz

  • (Tekili: Hayiz) Odalar, bölmeler, bölümler.

akliyyun

  • (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kı

ambar

  • Zahire ve kuru gıdaları koymaya yarayan büyük depo.

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

arazi-i uşriyye / arâzi-i uşriyye

  • Mahsûlünden (ürününden) uşur denilen zekatın alındığı topraklar. Müslüman devletlerde harb ile alınıp gâzîlere (askerlere) taksim edilen veya isteyerek İslâm'ı kabûl edenlerin ellerinde bırakılan yâhut devlet reisinin (başkanının) izni ile müslümanlar tarafından işlenip faydalanılır hâle getirilen m

ariye

  • (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.

asda

  • (Tekili: Sadâ) Sadâlar, sesler.

ashab-ı fil / ashâb-ı fil

  • İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

ayc

  • Razı olmamak.
  • Tasdik edip inanmamak.
  • Menfaatlenmemek, faydalanmamak.

ayet-i zulümat / âyet-i zulümat

  • Dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri.

bahr-i muhit-i şimali / bahr-i muhit-i şimalî

  • İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.

bahreyn

  • İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi)
  • Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Hal

bakar-perest

  • Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet. (Farsça)

bakure / bakûre

  • Sığır sürüsü.
  • Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.

barikat

  • Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel. (Fransızca)

behredar

  • Hisseli. Nimetlenmiş. Faydalanmış.

behvet

  • Sofa.
  • Çardak.
  • Odaların önüne yapılan oda.

beladet

  • Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.

belahet / belâhet

  • Ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.

beleh

  • Sersemlik, bönlük, ahmaklık, budalalık.

belid

  • (Belâdet. den) Ahmak, sersem, bön, budala.

biyoterapi

  • Tıb: Bazı hastalıkların tedavisinde canlı varlıklardan faydalanma usûlü.

bön

  • Budala, ahmak, saf.

bühüvv

  • (Tekili: Behv) Misafirlere mahsus odalar.
  • Hayvanlar için yerin altına yapılmış ahırlar.

burhan-ı inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

ceber

  • (Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir.

cevamis / cevâmîs / جواميس

  • (Tekili: Câmus) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları.
  • Mandalar. (Arapça)

cezair / cezâir / جزائر

  • (Tekili: Cezâyir) (Cezire) Cezireler, adalar.
  • Kuzey Afrikada Fas ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir.
  • Adalar. (Arapça)

cezair-i isna aşer / cezâir-i isnâ aşer

  • Ege Denizindeki oniki adalar.

cihet-i istifade

  • İstifade ciheti, faydalanma yönü.

dağal / دغل

  • Hile, hilehurda, alavere dalavere. (Farsça)

dal

  • Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan.
  • Azdırıcı, sapkın.
  • Şaşkın.

dalalet-i fenniye / dalâlet-i fenniye

  • Bilimden gelen sapıklık, dalâlet.

dalalet-i ilmiye / dalâlet-i ilmiye

  • Bilimden gelen sapıklık, dalâlet.

dalalet-i mutlaka / dalâlet-i mutlaka

  • Mutlak dalâlet, tam bir sapkınlık.

dall

  • Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan.

dar-ül-gurur / dâr-ül-gurûr

  • İnsanın gönlünü cezbeden, çeken fakat ele geçtiğinde faydalanamadan kaybolup giden yer. Dünyâ.

deaim

  • (Tekili: Dıâme) Destekler, payandalar, direkler.

delil-i inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.
  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

diger-bin

  • Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi. (Farsça)

divanhane

  • Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon. (Farsça)

duhan

  • Duman. Tütün.
  • Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı.
  • Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler.
  • Kıtlık ve kuraklık.

dürzi

  • (Çoğulu: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.

ebleh

  • Ahmak. Bön. Budala.
  • Alık, budala.

eblehane / eblehâne

  • Alıkça, budalaca.

egdiye

  • (Tekili: Gıdâ) Gıdalar.

ehl-i dalalet / ehl-i dalâlet

  • Dalâlette olanlar.

ehl-i gaflet ve tuğyan

  • Gaflete dalanlar ve zulüm ve taşkınlıkta çok ileri gidenler.

ehl-i kıble

  • Kâbeyi kıble edinenler, müslümanım diyenler. İş ve sözünde açıkça küfür görülmeyen dalâlet (sapık) fırkalarında olanlar.

ehlisefahet / ehlisefâhet

  • Günahlara dalanlar.

eknan

  • (Tekili: Kinân) Mahfazalar, perdeler.
  • Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.

enda'

  • Yüksek, yüce, âlâ.
  • (Tekili: Nedâ) Nedâlar, çiğler, şebnemler.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

entrika

  • Dalavere, dolap çevirme.

entrikacı

  • Dalavere yapan, dolap çeviren.

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

erbah

  • (Tekili: Ribh) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler.
  • Faizler.

errezzak

  • Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.)

ervak

  • (Tekili: Revk) Revkler, perdeler, örtüler.
  • Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

faide-i uhreviye

  • Ahirete ait faydalar.

faide-mend / fâide-mend

  • Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden. (Farsça)

fedm

  • Ahmak, bön, kalın kafalı, budala.
  • Yaşamak.
  • Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • Yorulmuş, sakil kimse.

fenn-i hikmet-ül eşya

  • Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.

fenn-i menafi-ül a'za

  • Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim.

fevaid / fevâid / فوائد

  • Faydalar.
  • Faydalar, menfaatler, kârlar, kazançlar.
  • Faydalar, yararlar.
  • (Tekili: Fayda) Faydalar. Faydalı şeyler.
  • Yararlar, faydalar, kazançlar. (Arapça)

fevaid-i dünyeviye / fevâid-i dünyeviye

  • Dünyanın faydaları, menfaatleri.

fevaid-i me'mule / fevâid-i me'mule

  • Umulan faydalar.

fevaid-i medeniyet

  • Medeniyetin faydaları, yararları.

fevaid-i tenvir / fevâid-i tenvir

  • Aydınlatmanın, nurlandırmanın faydaları.

fevaid-i uhreviye / fevâid-i uhreviye

  • Âhirete ait faydalar, sevaplar.

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fir'avniyyet

  • Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.

fırak-ı dalle / fırak-ı dâlle

  • Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.

fırka-i dalle / fırka-i dâlle

  • Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi görüş ve akıllarına göre mânâ vererek, doğru yoldan ayrılıp dalâlete (yanlış ve bozuk yollara) sapmış fırkalardan her biri.

füyuzat / füyûzât

  • Feyizler, mânevî gıdalar.

fuzala

  • (Bak: Fudala)

gabi / gabî

  • Ahmaklık eden, budalalık eden.

gafil

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)

gamir

  • Ekilmemiş, terkedilmiş ıssız yer.
  • Faydalanılmamış şey.
  • Mamur olmayan harap yer.

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.

gavayet

  • Dalâlete düşme, hak yoldan sapma.
  • Azgınlık.

gavta-har

  • Dalan, batan. (Farsça)

gavun

  • (Tekili: Gavi) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalâlete düşmüş olanlar.

gavvas

  • Çok gayretli. Çalışkan.
  • Suya dalan.
  • İnci arayan dalgıç.

gayr-ı zahid / gayr-ı zâhid

  • Dünyanın zevk ve süslerine dalan ve kulluk görevini ihmal eden.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

gılman-ı hassa

  • Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük v

giris

  • Oyun, hile, dalavere. (Farsça)

gute-har / gute-hâr

  • (Gute-hor) Suya dalan. (Farsça)

habs-i münferid

  • Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre.
  • Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.

hadaa

  • (Tekili: Hâdı') Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.

hadai'

  • (Tekili: Hadîa) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.

hadda'

  • (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci.

halafet

  • Ahmaklık, hamâkat, budalalık.

hamakat

  • Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.

hamka

  • Ahmak ve budala kadın.

hasaret

  • Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.

hasir / hasîr

  • Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.
  • Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.

hayyal

  • Dalavereci, hileci, hilekâr.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hiccet-ül veda' / hiccet-ül vedâ'

  • Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dâr-ı âhirete teşrifinden bir sene evvelki son vedâlaşma haccı.

hidayet

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

hikem-i cesime / hikem-i cesîme

  • Büyük ve esaslı hikmetler, faydalar.

hikmet-i amme / hikmet-i âmme

  • Her şeyin alakâlı olduğu İlâhî gaye. Her şeyi kanun ve nizamına itaat ettiren umumi faydalar. Yaratılıştaki, kâinattaki umumi ve ilâhi gaye.

hikmetin desatiri / hikmetin desâtiri

  • Herbir şeyi belirli gaye ve faydalara yönelik olarak tam yerli yerine yerleştiren ilmin kanunları, düsturları.

hikmetü'l-istiaze / hikmetü'l-istiâze

  • Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın sebepleri ve faydaları; On Üçüncü Lem'a.

hılt

  • Bir şeye karışık, karışmış bulunan.
  • Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi.
  • Soyu, nesebi karışık kimse.

hımbıl

  • Budala ve miskin.

hisseyab

  • Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan. (Farsça)

hud'a / خدعه

  • Düzen, dalavere. (Arapça)

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

hurufiye

  • Fazlullah-ı Hurufi adında birinin kurduğu bâtıl bir meslektir. Harflerden kendilerince manalar çıkarıp, dine aykırı iddiaları olan bir dalâlet fırkasıdır.

husr

  • Zarar.
  • Ele avuca girmemek.
  • Dalâlete gitmek.
  • Noksan.
  • Sapıtmak.

hütr

  • Ahmaklık, hamâkat, budalalık.

hutuvat-ı sitte

  • Altı adım. (Kur'an-ı Kerim'deki "Hutuvat-üş şeytan" tabirinden istifaze ile, şeytanların ve onların insî mümessilleri olan şerir insanların fitnekâr ve dalâlete sevkedici adımları, izleri ve desiseleri gibi mânalarla alâkalı olarak "bir mühim eser"e verilen isim) Şeytanın altı desisesi.

ibahiyye

  • Sevab veya günah olduğunu kabul etmeyen bâtıl ve dalâlete saparak dinden çıkan bir fırka veya bu fırkadan olan kimse.

icalet

  • El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap.
  • Acele ile ve derhal yapılan iş.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

idare kandili

  • Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.

idlal / idlâl

  • Dalâlete sokma, sapıtma.

igtiyar

  • Faydalanma, istifâde etme.
  • Azık edinme.

igtiza

  • (Gızâ. dan) Beslenme, gıdalanma.

ihya-ı mevat / ihyâ-ı mevât

  • Faydalanılmayan ölü toprakları işlemek, faydalanılır hâle getirmek.

iktibasen

  • İktibas suretiyle. Faydalanma yoluyla alarak. Parça alarak.

iktitaf

  • Edb: Sözün özünü almak.
  • Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama.
  • Bir uğraşma sonucunda faydalanma.

iktiyad

  • Hile yapma, dalavere ve oyun etme.

in'idal

  • (Udul. den) Doğru yoldan çıkma, sapma, dalâlete düşme.

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inayet-i zahire

  • Ap açık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan ap açık düzenlilik.

ingıva

  • Dalâlete düşme, sapıtma, yoldan çıkma.

inhidaş

  • Dalaşma, hırlaşma (köpek).

intifa / intifâ

  • Faydalanma.

intifa' / اِنْتِفَاعْ

  • Faydalanma.
  • Faydalanma.

işraki / işrakî

  • Bâtıl İşrakiye felsefesine mensub. İşrakiyyunun dalâletten ve şirkten ibaret bâtıl ve hurafe fikirleri.

isti'mal

  • (Amel. den) Kullanmak. Faydalanmak.

istidlal

  • (Dalâl. den) İman ve İslâmiyet yolundan çıkarmağa, dalâlete düşürmeğe çalışmak.

istifade / istifâde / استفاده / اِسْتِفَادَه

  • Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak.
  • Anlayıp öğrenmek.
  • Tahsil etmek.
  • Faydalanma, yararlanma.
  • Faydalanma.
  • Faydalanma.
  • Faydalanma.

istifade etme

  • Faydalanma.

istifade etmek

  • Faydalanmak, yararlanmak.

istifade-i beşer

  • İnsanlığın faydalanması, yararlanması.

istifadeten / istifâdeten

  • Faydalanarak.
  • Faydalanma bakımında.

istifaza / istifâza

  • Feyizlenme, manen gıdalanma.

istimta'

  • (Temettü. den) Faydalanma, menfaati olma.

kaderiye

  • "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası.

kalori

  • Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı.
  • Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
  • Gıdaların vücuda ısı vermesi bakımından değeri.

kamara

  • Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar.
  • Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar.
  • Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme.
  • Avrupa devletlerinde millet meclisi.

kammas

  • Suya dalan.

karta'

  • Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kira / kirâ

  • Bir malın, menfaatine yâni kullanılmasına karşılık olarak verilen ücret. Bir evin, bir iş yerinin veya herhangi bir mülkün, taşıt veya binek hayvanının, sâhibi tarafından faydalanılmak ve kullanılmak üzere belli bir ücret karşılığında bir müddet için başkasına verilmesi.

kudsi hikmet / kudsî hikmet

  • Maddî manevî herşeyin kutsal gaye ve faydalarını öğreten ilim.

kur'an-ı azim-i hakim / kur'ân-ı azîm-i hakîm

  • Her âyet ve sûresinde sayısız hikmet, mu'cize ve faydalar bulunan yüce, büyük Kur'ân.

kur'an-ı hakim ve kerim / kur'ân-ı hakîm ve kerîm

  • Her âyet ve sûresinde sayısız hikmet, mu'cize ve faydalar bulunan Kur'ân.

lebsan

  • Hardala benzer bir ot.
  • Yabani hardal.

mahbub-u ligayrihi / mahbub-u ligayrihî

  • Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.

mal-ı mütekavvim / mâl-ı mütekavvim

  • Kıymetli mal. İslâm'a göre yenilmesi, içilmesi, kullanılması ve faydalanılması mümkün olan mal.

mal-i zımar

  • Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.

mastihi

  • Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.

mataim

  • (Tekili: Mat'am) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları.

maun / mâun

  • Malın zekatı.
  • Kendisinden faydalanılacak şey, eve gerekli olan şeyler.

medar-ı istifade

  • Faydalanma vesilesi.

medeniyet-i sefihe / medeniyet-i sefîhe / مَدَنِيَتِ سَفِيهَه

  • Beyinsizce haramlara dalan medeniyet.

medrese

  • (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

mehmed akif

  • (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isiml

mekaid

  • (Tekili: Mekide) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.

mekide / mekîde

  • (Çoğulu: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.

menafi'

  • (Tekili: Menfaat) Menfaatler. Faydalar.

menafi-i dünyeviye

  • Dünyevî menfaatlar, faydalar.

menafi-i eşya / menâfi-i eşya

  • Eşyaların, varlıkların faydaları.

menafi-i umumiye

  • Umumi menfaatler, umumi faydalar.

menfaatperest

  • Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse. (Farsça)

mesalih / mesâlih

  • Maslahatlar, faydalar.

mesalih-i cüz'iye-i müteferrika

  • Birbirinden farklı, cüz'î, bireysel faydalar.

mesalih-i hayat / mesâlih-i hayat

  • Hayata ait faydalar.

mesalih-i külliye

  • Küllî maslahatlar, geniş kapsamlı faydalar.

meslek-i dalalet / meslek-i dalâlet

  • Dalâlet yolu, sapıklık mesleği.

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.

mest-i müstağrak

  • Dalarak kendinden geçme.

meta' / metâ'

  • Faydalanılan şey.

mu'tezile

  • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

muavazaten / muâvazaten

  • Değiş yapma ile. İki tarafın da rızası dâhilinde değiştirme ile.
  • Hileli, dalavereli.

müdemmag

  • Budala, ahmak, salak.

mudıll

  • Dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp, eğri yola saptıran mânâsına, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından, güzel isimlerinden.

mudille

  • (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.

mugtedi / mugtedî

  • (Gıda. dan) Gıda alan, gıdalanan. Beslenen.

müharese

  • Yırtışıp dalaşmak.

muhrez

  • Kazanılmış, elde edilmiş.
  • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

muhtal

  • (Hile. den) Hilekâr, dalavereci, hileci.

muhtale

  • Hileci ve dalavereci kadın.

muhtediane / muhtediâne

  • Hile ve dalaverecilikle. (Farsça)

muhtelib

  • Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga

mükalebe / mükâlebe

  • (Kelb. den) (Köpekler gibi) dalaşma.

mükerrem

  • Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan. (İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor. Mek.)

muktebesat

  • (Tekili: Muktebes) (Kabs. dan) Muktebes olan şeyler. İktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler.

muktebis

  • (Çoğulu: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan.

muktebisin / muktebisîn

  • (Tekili: Muktebis) (Kabs. dan) Aktaranlar, iktibas edenler. Faydalanmak için alanlar.

mükur

  • (Tekili: Mekr) Hileler, oyunlar, dalavereler.

münazala

  • (Bak: Münadala)

murakabe

  • Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek.
  • Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek.
  • Hıfz etmek.
  • Beklemek. İntizar.
  • Dalarak kendinden geçmek.
  • Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.

mürcie

  • Ehl-i Sünnet mezhebine muhalif ve dalâlet ehli olan bir fırka.

mürcif

  • Fitne ve fesada dalan, bozguncu haber yayan.

mürtefid

  • Kazanan, faydalanan, edinen.

müstefid / müstefîd

  • (Çoğulu: Müstefidân) İstifade eden, fayda gören, faydalanan.
  • Faydalanan.
  • Faydalanan, yararlanan.

müstefidan

  • (Tekili: Müstefid) Faydalananlar, müstefidler, istifade edenler. (Farsça)

müstefidane

  • Faydalanarak, istifade ederek. (Farsça)

müstemti'

  • Temettü' eden, faydalanan, menfaatlenen.

müşterek-ül menfaa

  • Beraberce ve ortaklaşa faydalanma.

mut'a

  • İntifa, faydalanma.

müt'a

  • Muvakkat kazanç.
  • Gayr-ı şer'i olan bir nikâh.
  • İntifa', faydalanma.

mütebahhir

  • (Bahir. den) İlmi deniz gibi derin olan, büyük âlim olan. Allâme. Herhangi bir ilme çok dalan.

mütefayid

  • Birbirinden istifade edip faydalanan.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, manen gıdalanan.

mütegaddi

  • Gıdalanan, gıda alan. Beslenen.

mütegavvir

  • Derine dalan, tegavvür eden.

mütegazzi

  • Gıdalanan, tagaddi eden.

mütehariş

  • Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.

mütehayyilane / mütehayyilâne

  • Hayal ve düşünceye dalarak, hayâl kurarak. (Farsça)

mütemetti'

  • (Mütu'. dan) Menfaatlenmiş, faydalanmış.
  • Umre ile hacc için ihram bağlanmış.
  • Kazanan, kâr eden.

müterezzik

  • Rızıklanan, gıdalanmakla ihtiyacını gideren.

mütevağğıl

  • Bir şeyle aşırı meşgul olan, derinlemesine dalan.

muvadaa

  • Düşmanlığı bırakıp barışma. Adaveti bırakıp sulh etme.
  • Vedâlaşma.

muvazene-i maslahatkarane / muvazene-i maslahatkârâne

  • Büyük faydalarla dolu denge hali.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

name-i hümayun

  • Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine, Kırım Hanına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına, Erdel Kralına, Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.

nar

  • (Çoğulu: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem.
  • Bir meyve adı.
  • Mc: Allahın gadabı.
  • Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.

nemş

  • Hile, oyun, dalavere, desise. (Farsça)

nimetlenmek

  • Allah'ın rızık olarak verdiklerinden faydalanmak.

pedrud

  • Vedâlaşma. (Farsça)

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

rahne

  • Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. (Farsça)
  • Yara. (Farsça)
  • Bozukluk. Zarar. (Farsça)

rakd

  • Uyumak üzere bulunma. Uykuya dalar gibi olma.

razık / râzık

  • Rızk veren. Yiyecek, içecek gibi kendisi ile faydalanılan şeyi veren.

rejim

  • Bir devletin sevk ve idare usulü, yolu. (Fransızca)
  • Tıb: Hastanın tedavisinde tatbik edilen gıdalandırma yolu. Perhiz. (Fransızca)

reng

  • Renk, levn. (Farsça)
  • Suret, şekil. (Farsça)
  • Oyun, hile, dalavere. (Farsça)

reng-aver

  • Dalavereci, hilekâr. (Farsça)

rezzak / rezzâk

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her yarattığı ve rızık vereceği mahlûkunun rızkını yaratıcı ve ulaştırıcı ve o rızık ile faydalanma sebeblerini hazırlayan ve rızık gönderen Allahü teâlâ.

rıka

  • Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları.
  • Kısa mektublar.
  • Yamalar.
  • İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.

rızk-ı amm / rızk-ı âmm

  • Genel rızık; herkesin faydalandığı rızık.

sabii / sabiî

  • İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden.
  • Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.

salih

  • Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden

sayd

  • Av hayvanı yâni eti yenen hayvanların etleri için, eti yenmeyenlerin ise (domuz hâriç) deri ve diş gibi yerlerinden faydalanmak veya zararlarından emin olmak için avlanan hayvan.

sefahet / sefâhet

  • Yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık.

sefahet-i beşeriye

  • İnsanların zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlükleri, budalalıkları.

sefahetkarane / sefâhetkârâne

  • Akılsızca, haram eğlencelere dalarcasına.

sefih / sefîh / سَف۪يهْ

  • Beyinsizce haramlara dalan.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

semerat / semerât

  • (Tekili: Semere) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.

semere-i hayat

  • Hayatın netice ve faydaları.

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

simar

  • (Tekili: Semere) Meyveler, yemişler.
  • Mc: Faydalar.

sud

  • (Tekili: Sevda) Rengi kara olan şeyler.
  • Sevdalar.

tadlil

  • Doğru yoldan sapıtmak.
  • Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
  • Doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme.

tadlil-i gayr

  • Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.

tagaddi

  • (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek.
  • Sabah yemeği.
  • Gıdalanma, beslenme.

tagaddiyat / tagaddiyât

  • (Tekili: Tagaddi) Gıdalanmalar, beslenmeler.

tagazzi

  • (Çoğulu: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme.

tagdiye

  • Sabah yemeği yedirmek.
  • Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek.

tahl

  • Dalak ağrısından incinmek.
  • Bozulmak, değişmek.

taife-i dalle / taife-i dâlle

  • Dalâlete ve inkârcılığa düşenler topluluğu.

tamimen lilfaide / tâmimen lilfâide

  • Faydalanmayı genelleştirme.

tayınat

  • Tayınlar, gıdalar.

teberrük

  • Bereketlenme, mânen istifâde etme, faydalanma.

tefarikulasa / tefârikulasâ

  • Bir olmakla beraber türlü faydaları bulunan.

tefavüd

  • Birbirinden faydalanma, yararlanma.

tefekkür

  • İbret alacak ve faydalanacak şekilde derin düşünme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve nîmetlerini düşünme.

tefeyyüz etme

  • Feyizlenme, faydalanma, bereketlenme.

tegaddi

  • Gıdalanma, beslenme.

tegaddi eden

  • Gıdalanan, beslenen.

tegaddi etmek / tegaddî etmek

  • Gıdalanmak, beslenmek.

teharüş

  • Hırıldaşıp dalaşma.

telale

  • Dalâlet.

telkin

  • (Çoğulu: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce.
  • Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak.
  • Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz. (Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (L

temettuat / temettuât

  • (Tekili: Temettu') Kârlar, kazançlar, faydalar.

temti'

  • Faydalandırma, kâr ettirme.

teneffu'

  • (Çoğulu: Teneffuât) Faydalanma, menfaatlenme.

terek

  • Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus bölmeli raflara da terek denilir.

teşeyyu'

  • Şiilik taslamak. Şii olma.
  • Vedalaşmak.
  • Ardınca ve peşinden gitmek.

tetahhul

  • Tıb: Dalak şişmesi.

tıhal

  • Dalak.

tıhl

  • Hiddetli adam.
  • Dalağı büyük adam.

tuhal

  • Dalak ağrısı.

ücret

  • Bir iş, hizmet, bir şeyden faydalanma veya satılan bir şey karşılığında verilen para veya mal, karşılık.

vakt

  • (Çoğulu: Vikat) İçinde yağmur suyu biriken çukur.
  • Su ile faydalanacak mekân.
  • (Horoz) tavuğa binmek.

vecd

  • İlâhî aşka dalarak kendinden geçme.

yed-i istifade

  • İstifade eli, faydalanma eli.

yetmiş iki fırka

  • Ehl-i sünnet yolundan (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği doğru yoldan) ayrılan ve Cehennem'e gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen bozuk fırkalar. Bunlara bid'at ehli veya dalâlet fırkaları da denir.

zevraksüvar / zevraksüvâr

  • Kayığa binen. Sandala binmiş olan. (Farsça)