LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te DOĞU ifadesini içeren 312 kelime bulundu...

abkame

  • Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. (Farsça)
  • Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi. (Farsça)

ağraz-ı siyaset / ağrâz-ı siyaset

  • Siyasi taraftarlığın doğurduğu kin ve düşmanlık.

ağraz-ı siyasi / ağraz-ı siyasî

  • Siyasî gayeler, siyasî tarafgirliğin doğurduğu kin ve düşmanlıklar.

ahval-i fıtriye / ahvâl-i fıtriye

  • Doğuştan gelen haller.

ahval-i şahsiye

  • Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)

akabe

  • (Çoğulu: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
  • Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
  • Muhatara, tehlike.
  • Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
  • Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan da

akim / akîm

  • Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
  • Yağmur getirmeyen rüzgar.
  • Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).

aksa-yı şark / aksâ-yı şark / اقصای شرق

  • Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
  • Uzakdoğu.

akşar

  • (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.

akvam-ı şarkiye

  • Doğu milletleri, kavimleri.

akvam-ı şarkiye-i şimali / akvam-ı şarkiye-i şimalî

  • Kuzeydoğu kavimleri, milletleri, ulusları.

arabistan

  • Arap milletinin yoğun olarak bulunduğu Ortadoğu bölgesi.

arafat / arafât

  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha
  • Mekke-i mükerreme şehrinin yirmi beş kilometre güneydoğusunda bulunan ve haccın farzlarından biri olan vakfenin yapıldığı mübârek yerin adı.

aristo

  • (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır.

atele

  • (Çoğulu: Utül) Rende.
  • Kalın ve büyük asâ.
  • Fârisi yayı.
  • Doğurmamış dişi deve.

athar

  • (Tekili: Tâhir) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar.

atle

  • (C. Utül) Rende.
  • Yoğun büyük asâ.
  • Büyük iğne demiri. Farisî yayı.
  • Doğurmamış dişi deve.

ayiz

  • (Çoğulu: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.

bab-ı cibril / bâb-ı cibrîl

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osm an'ın evini ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip

bab-üs-selam / bâb-üs-selâm

  • Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı Şeybe de denir.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu kapı, Mescid-i

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

bahr-i ebyaz

  • "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.

bahr-i muhit-i hindi / bahr-i muhit-i hindî

  • (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.

balkan

  • Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.

beriberi

  • (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.

beste-rahim

  • Çocuk doğuramayan, kısır kadın. (Farsça)

bidayet-i islam / bidâyet-i islâm

  • Islâmın başlangıcı, doğuşu.

budizm

  • Hindistan'da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda'nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın bozuk bir inanış. Bu inanışta olanlara Budist denir.

büyük doğucular

  • Büyük Doğu dergisini çıkaranlar.

çağatay

  • Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.

caziye

  • Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.

cenub-i şark / cenûb-i şark / جنوب شرق

  • Güneydoğu.

cenub-i şarki / cenûb-i şarkî / جنوب شرقى

  • Güneydoğu.

cudi / cûdi

  • Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi.
  • Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
  • Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.

cüraşe

  • Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.

dağıstan

  • Dağlık yer. (Farsça)
  • Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi. (Farsça)

darir / darîr / ضریر

  • Doğuştan kör. (Arapça)

darülvilade / dârülvilâde / دارالولاده

  • Doğumevi. (Arapça)

delalet-i iltizamiye / delâlet-i iltizamiye

  • Bir lâfzın vazolunduğu mânânın lâzımına zorunlu olarak işaret etmesi. Meselâ "ilâh" sözü zorunlu olarak "doğmamış, doğurmamış" mânâsına işaret eder.

duhuk

  • Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.

ebced hesabı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me

ebrehe

  • Peygamberimizin (A.S.M.) doğumundan elli gün kadar evvel Kâbenin tahribine gelen Habeş Ordu Kumandanının ismi.

ebtal

  • (Tekili: Battâl) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

elsine-i şarkiye

  • Doğu dilleri.

esterven

  • Çocuk doğurmayan, kısır kadın. (Farsça)

etlad

  • Evde doğan câriyeler.
  • Eski mal.
  • Damızlık denilen doğurucu hayvan.

evtan

  • (Tekili: Vatan) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.

faşiye

  • (Çoğulu: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.

fera'

  • Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)

feriş / ferîş

  • Yakında doğurmuş hayvan.

ferraşin

  • Doğuda büyük bir ova.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

fırat

  • Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür.

fıtri / fıtrî

  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

fürs

  • Doğu kavimleri.

gariziye / garîziye

  • Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.

gasl

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gayr-i fıtri / gayr-i fıtrî

  • Fıtrî olmayan. Doğuştan olmayan.

gazze

  • Şam'ın doğusunda bir yerin adı. (Resullulah Efendimizin ceddi Hâşim'in kabri ordadır.)

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gudve

  • (Çoğulu: Gudevât) Sabah namazı vakti ile güneşin doğuşu arası.

hacer-ül-esved

  • Kâbe-i muazzamanın doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yâkutlarından olan parlak, siyah taş.

hacerü'l-esved

  • Kabe'nin doğu köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte bulunan semavî, kutsal siyah taş.

hafıkan

  • (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.

hakikat-i fıtriye

  • Doğuştan var olan hakikat, doğal gerçek.

halaluş

  • Kavga, döğüş, şamata, gürültü. (Farsça)

harben

  • Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.

hardal

  • Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.

haver / hâver / خاور

  • Doğu, şark. (Farsça)
  • Doğu. (Farsça)

haveran / hâveran / خاوران

  • Doğu ile batı. Şark ile garp. (Farsça)
  • Doğu ve batı. (Farsça)

haverşinas / hâverşinas / خاورشناس

  • Doğubilimci, oryantalist, müsteşrik. (Farsça)

haviyye

  • Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek.
  • Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.

hayat / hayât

  • Diri olmak, dirilik.
  • Allahü teâlâ hakkında bilmemiz vâcib olan sıfât-ı subûtiyye'den biri. Allahü teâlânın diri olması.
  • Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.
  • Bir insanın ölümünden sonra başlayan ebedî (sonsuz) hayat.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

hayz

  • (Çoğulu: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiye

hem-matla

  • Doğuş yeri aynı olan.

hemzad / hemzâd / همزاد

  • Doğuşla birlikte gelen. (Farsça)
  • Birlikte doğan. (Farsça)

hilkat

  • Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.
  • Yaratılış, yaratılma.
  • Doğuştan gelen vasıf, cibiliyet, fıtrat.

hilkaten

  • Yaratılıştan, doğuştan.
  • Yaratılıştan. Doğuştan.

hilm

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.

hış'a

  • Doğum anında ölen annenin karnı yarılarak çıkarılan çocuk.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

hübu'

  • (Çoğulu: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu.
  • Devenin boynunu uzatarak yürümesi.

hulk

  • Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet.
  • İnsanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhî ve zihnî hâller.

hurs

  • Çocuk doğuşunda yapılan yemek.

i'tilan

  • Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma.
  • Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

ihtar

  • Hatırlatmak. Dikkati çekmek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.

ihticab

  • Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme.
  • Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.

ihtilaf-ı matali / ihtilâf-ı matâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali / ihtilâf-ı metâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali' / ihtilâf-ı metali'

  • Ayın doğuş zamanlarının farklı yerlerde farklı oluşu.

ilad

  • (Veladet. den) Doğurma, tevlid etme.
  • Doğurtma.

ilham eden / ilhâm eden

  • Kalbe getiren, gönle doğuran.

ilhanlılar

  • İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.

insihak

  • Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.

intac / intâc / انتاج

  • Neticelenme. Husule getirme. Sona erdirme. Doğurma, meydana getirme.
  • Sonuçlandırma. (Arapça)
  • Doğurma. (Arapça)
  • İntâc etmek: (Arapça)
  • Sonuçlandırmak. (Arapça)
  • Doğurmak. (Arapça)

irtisa'

  • Dişler sık olma.
  • İki şey, birbirine bitişik olma.
  • Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.

işhar

  • Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma.
  • Kadın, doğum yapacağı aya girme.

istanbul

  • Türkiye'nin en büyük şehri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun taht şehri (1453-1922). İslâm halifeliğinin son merkezi (1516-1924). Türklerden önce Bizans "Doğu Roma" İmparatorluğu'nun taht şehri idi (395-1453).
  • İstanbul ismi, Rumca şehre veya şehirde demek olan (İstin polin) tabirinden gal

isti'dad / isti'dâd

  • Bir şeyin alınmasına, elde edilmesine ve kazanılmasına olan yatkınlık, doğuştan gelen kâbiliyet, kavrayış, anlayış.

istilad

  • Doğurtma. Çocuk isteme.

istiladi / istiladî

  • Doğurtucu.

it'am

  • İkiz doğurma.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kerahet vakti

  • Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.

kesbi / kesbî

  • Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.

kırgız

  • Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgı

kırvan

  • Kafile, kervan.
  • Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.

kısır

  • Çocuğu olmaz, doğurmaz.
  • Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak.

kıvra'

  • Horozların birbiriyle döğüşmesi.

künye

  • Bir kimsenin adı, soyadı, ülkesi, doğumu, mesleği gibi özelliklerini gösteren kayıt.

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

kuşluk zamanı

  • Güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi.

latince

  • Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.

laz

  • Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim.
  • Bu kavimden olan kimse.

lecebe

  • (Çoğulu: Elcâb-Licâb-Lecebât) Doğurduktan dört ay sonra sütü çekilmiş davar.

lesa'

  • Kolayca çocuk doğurmak.

let'

  • Atmak.
  • Doğurmak.
  • Cima etmek.

lib'e

  • (Çoğulu: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.)

liba'

  • Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz)

likha

  • Yeni doğurmuş ve sağılır deve.

lohusa

  • Yeni doğum yapmış kadın.

lühusa

  • Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.

maçin

  • Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın aha

mader / mâder

  • Ana. Çocuğu doğuran. Ümm. (Farsça)

madrub

  • Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş.
  • Damgalanmış.
  • Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.

magle

  • Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.

mahaz

  • Su akacak yer.
  • Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.

mançur

  • Asya'nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim.

mançurya

  • (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibir

maskat

  • Düşülen yer, doğum yeri.

maskat-ı re's / مسقط رأس

  • Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
  • Doğum yeri.

maşrık / مشرق

  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu. (Arapça)

maşrık-ı istikbal

  • Geleceğin doğusu; istikbâlin doğuş yeri.

maşrık-ı nur

  • Nurun doğuşu; parlak nuru.

maşrık-ı tuluu / maşrık-ı tulûu

  • Doğuş ufku.

matla / مطلع

  • Doğuş yeri.
  • Doğuş yeri. (Arapça)
  • Kaside ve gazelin ilk beyti. (Arapça)

matla'ların ihtilafı / matla'ların ihtilâfı

  • Doğuş yeri ve zamanlarının farklılığı.

matla-ı şems-i füyuzat

  • Feyizler, bereketler güneşinin doğuş yeri.

matla-i şems-i füyuzat / matla-i şems-i füyûzât

  • Feyizler güneşinin doğuş yeri.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

mavera-ün nehr

  • Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu.
  • Dicle ile Fırat arası.

medeni-i bittab'

  • Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş.
  • Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

medkuk

  • Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.

memleket

  • (Çoğulu: Memâlik) Bir devletin toprağı, ülke, yurt.
  • Şehir. İl, kasaba.
  • Bir insanın doğup büyüdüğü yer.

memtul

  • Çekiçle döğülerek işlenmiş.

mentec

  • Doğuracak vakit.

meşarık / meşârık / مشارق

  • Doğular. (Arapça)

meshuk

  • (Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş.

meskat

  • Doğum yeri.
  • Düşecek yer.
  • Doğum yeri.

meşrık

  • Doğu, güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.
  • Doğu.

metali / metâli / مطالع

  • Doğuş yerleri. (Arapça)

mevalid

  • (Tekili: Mevlid) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.

mevlid / مولد

  • Doğma. Dünyaya gelme.
  • Doğulan yer veya zaman.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğumunu anlatan manzum eser, dini manzume.
  • Dünyâya gelme; doğum yeri ve zamânı. Peygamber efendimizin dünyâya gelişini, mi'râcını ve mübârek hayâtını anlatan eser.
  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğumu, hayatı ile ilgili eser.
  • Doğum.
  • Doğum yeri, doğuş yeri. (Arapça)
  • Mevlüt. (Arapça)

mevlid-i nebevi / mevlid-i nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) doğumunu anlatan manzum eser.

mevlid-i nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) doğumunu.

mevlid-i şerif

  • Süleyman Çelebinin yazdığı, Peygamberimizin (a.s.m.) doğumunu ve hayatını anlatan manzum eser.

mi'kab

  • Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.

mi'nas

  • Kız doğuran kadın.

mıklat

  • Evlâdı yaşamayan kadın.
  • Bir kez doğuran ve daha hâmile olmayan deve.

milad / milâd / mîlâd / ميلاد

  • (Velâdet. den) Doğum günü.
  • Hz. İsa'nın (A.S.) doğum günü kabul edilen yıl başı.
  • Doğum günü.
  • Doğum günü, Îsâ aleyhisselâmın doğum günü olduğu iddiâ edilen noel gecesi.
  • Doğum günü. (Arapça)

miladi / miladî

  • Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait.
  • İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.

milliyetçilik

  • Aynı vatanda aynı toprakta doğup yetişenlerin din, örf-âdet ve menfeat birliği.

mina / minâ

  • Mekke-i mükerremenin doğusundaki dağların eteğinden Arafât'a giden yol üzerinde bulunan yer. Hac ibâdeti esnâsında kurban kesmek ve cemre (şeytan) taşlamak için buraya gidilir. İbrâhim aleyhisselâm, kurban etmek için, oğlu İsmâil'i buraya götürmüştü.

mit'em

  • Bir defalık ikiz doğuran kadın.

mitam

  • Her zaman ikiz doğuran kadın.

mizkar / mizkâr

  • Dâima erkek doğuran dişi.

muamelat-ı fıtriye / muamelât-ı fıtriye

  • Doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler.

muareke

  • (Çoğulu: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.

mübareze

  • Sözle çekiştirme. Kavga. Cidal. Döğüşmek.

mücenneb

  • Devesi doğurmayan kişi.

mudarebat

  • (Tekili: Mudarabe) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.

mudarib

  • (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.

müncibe

  • (Çoğulu: Müncibât) İyi kimseler doğuran kadın.

müskab

  • Erkek doğuran.

müsteşrik / مستشرق

  • (Şark. dan) Doğu memleketlerinin din, dil ve tarihlerini ve diğer bâzı hususları araştırıp tesbite çalışan batılı âlim. Garplı âlim. (Orientalist)
  • Oryantalist; Avrupalı olduğu halde, Doğu milletlerinin tarih, dil, din ve edebiyatıyla ilgili araştırma yapan kimse.
  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.
  • Doğu kültürünü inceleyen Batılı.
  • Doğubilimci, oryantalist. (Arapça)

mütaemet

  • İkiz doğurma.

mütemahhız

  • Fitne çıkaran.
  • Doğum sancısı çeken.

mütenasil

  • (Nesl. den) Doğup büyüyen, tenasül eden.

mütevalid

  • Birbirinden doğup üreyen.

muttala

  • Çıkış, doğuş noktası; ıttıla olunacak mahal.

muvazaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.

müvelled

  • Doğmuş, doğurulmuş, iki şeyin birleşmesiyle olmuş, sonradan olmuş, melez.
  • Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş.

müvellid

  • Tevlid eden, husule getiren, doğuran. Doğurtan kimse. Meydana getiren.
  • Meydana getiren, doğurtan.
  • Doğuran.

müvellide

  • Doğuran, meydana getiren.
  • Husule getiren, tevlid eden. Doğurtan. Ebe.

müvvellide

  • Doğurtan.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

nefsa

  • (Çoğulu: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.

nehar

  • (Çoğulu: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık.
  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Altın.

nehar-ı örfi / nehar-ı örfî

  • Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.

neş'et / نشئت

  • Kaynaklanma, ileri gelme, doğma, doğuş. (Arapça)
  • Neş'et etmek: Kaynaklanmak, ileri gelmek. (Arapça)

netc

  • Doğurmak.

nevafis

  • (Tekili: Nefsâ) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.

nifas / nifâs

  • Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
  • Lohusalık hâli. Kadınların doğumdan sonraki özür hâlleri.

nitac

  • Yavrulama, yavru doğurma.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

nüsur

  • (Tekili: Nesr) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar.
  • Çok çocuk doğuran kadın.

nütac

  • Doğurmak.
  • Gebe devenin karnındaki yükü.

nütuc

  • Doğurucu hayvan.
  • Doğurması yakın olan.

ömr

  • Hayat, yaşama, yaşayış. İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.

ortodoks

  • Yun. İtalya'daki Papalığa bağlı olmayıp, İstanbul'daki Fener Patrikhanesine bağlı Hristiyan. Doğu kilisesine ve an'anelerine sıkı sıkıya bağlı Hristiyanların mezhebi.

piskopos

  • Hıristiyanlığın katolik ve doğu kiliselerinde en yüksek rûhânî ünvâna sâhip ve umûmiyetle bir bölgenin dînî lideri olan hıristiyan din adamlarına verilen ad.

rahum

  • Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.

riddet

  • İslâm dininden dönme. İrtidad.
  • Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.

rübba

  • (Çoğulu: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.

saba / sabâ / صبا

  • Gün doğuşundan esen hoş ve lâtif rüzgar.
  • Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
  • Meltem, gündoğusunden esen yel. (Arapça)
  • Sabâ makamı. (Arapça)

sabah vakti

  • Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğuda görünen ufkun bir noktası üzerinde doğması ile başlayan vakit. İmsâk vakti.

saet

  • Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

sahk

  • Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme.
  • Kırma, kırılma.
  • Sürtme.

salahaddin-i eyyubi / salahaddin-i eyyubî

  • (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteye

şarık / şârık / شَارِقْ

  • Doğudan çıkan, doğan, parlayan.
  • Doğup parlayan.

sarim

  • Kesilmiş.
  • Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.

şark / شرق / شَرْقْ

  • Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş ve güneşin aydınlığı.
  • Yarmak.
  • Parıldamak.
  • Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu. (Arapça)
  • Doğu, Doğu dünyası. (Arapça)
  • Doğu.

şark darülfununu

  • Doğu Üniversitesi.

şark darülfünunu / şark dârülfünunu

  • Doğu Üniversitesi.

şark hadisesi / şark hâdisesi

  • Doğu bölgesinde meydana gelen hadise; Şeyh Said İsyanı.

şark husumeti

  • Doğu düşmanlığı.

şark uleması

  • Doğu âlimleri, Anadolunun doğusundaki âlimler.

şark üniversitesi

  • Doğu Üniversitesi.

şark ve garb

  • Doğu ve batı.

şark vilayetleri / şark vilâyetleri

  • Doğu illeri.

şark-garp

  • Doğu-batı.

şark-ı cenubi / şark-ı cenubî

  • Güneydoğu.

şark-ı şimali / şark-ı şimalî / şark-ı şimâlî / شَرْقِ شِمَال۪ي

  • Kuzeydoğu.
  • Kuzeydoğu; Rusya.
  • Kuzeydoğu.

şarkan / شرقا

  • Doğudan. (Arapça)
  • Doğusunda. (Arapça)

şarki / şarkî / شرقى

  • Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
  • Doğu, doğu ile ilgili. (Arapça)

şarki anadolu / şarkî anadolu

  • Doğu Anadolu.

şarkışimali / şarkışimâlî

  • Kuzeydoğu.

şarkiyat / شرقيات

  • Doğubilim. (Arapça)

şarkiyatçı

  • Doğubilimci, oryntalist, müsteşrik. (Arapça - Türkçe)

şarkiyyun / şarkiyyûn / شرقيون

  • Doğulular, şarklılar.
  • Doğulular. (Arapça)

şarklı

  • Doğulu.

şarktan garba

  • Doğudan batıya.

sasaniler

  • İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâm

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

şehri

  • Şehirli. (Farsça)
  • İstanbul'lu, İstanbul'da doğup büyüme. (Farsça)
  • Mc: Kibar, ince. (Farsça)

şimal-i şark

  • Kuzeydoğu.

şimal-i şarki / şimal-i şarkî

  • Kuzey doğu.
  • Kuzeydoğu.

şimalişarki / şimâlişarkî

  • Kuzeydoğu.

suba

  • (Çoğulu: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.

sühal

  • Çocuk doğunca beraber çıkan su.
  • Zayıf adamlar.

sünuhat / sünûhat

  • (Tekili: Sünuh) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar.
  • Kalbe gelen mânâlar, doğuşlar.

ta'dil

  • Darlık vermek.
  • Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak.

tab'an

  • Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

takatül

  • Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

talk

  • Doğum ağrısı.

tarih-i veladet / tarih-i velâdet / târîh-i velâdet / تَارِيخِ وَلَادَتْ

  • Doğum tarihi.
  • Doğum tarihi.

tatrik

  • Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.

te'z

  • Yara.
  • Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

temhiz

  • Doğum ağrısı çekmek.

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

tenasül

  • Birbirinden doğup üreme, türeme, nesil yetiştirme.
  • Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.

terakül

  • Vuruşmak, döğüşmek.

tesevvür

  • Kadının çok doğurucu olması.

teşrik

  • Güneşlendirme. Güneşte kurutma.
  • Eti parçalayıp güneşte kurutma.
  • Doğu tarafına gitme.

tevalüd

  • Doğma, doğurma.

tevellüd / تولد

  • Doğma. Doğum.
  • Doğum, doğma.
  • Doğma. (Arapça)
  • Doğum. (Arapça)
  • Doğum tarihi. (Arapça)
  • Tevellüd etmek: Doğmak. (Arapça)

tevellüdat / tevellüdât

  • Doğumlar.
  • (Tekili: Tevellüd) Belli bir zaman içinde doğum. Umumi doğumlar.
  • Doğumlar, doğmalar.

tevlid / tevlîd / توليد

  • Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak.
  • Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek.
  • Beslemek. Terbiye etmek.
  • Doğurma, ürün verme.
  • Doğurtma, üretme. (Arapça)
  • Meydana getirme. (Arapça)
  • Tevlîd etmek: (Arapça)
  • Üretmek. (Arapça)
  • Meydana getirmek. (Arapça)

tevlid eden

  • Doğuran, sebep olan.

tevlidat / tevlidât

  • (Tekili: Tevlid) Meydana getirmeler, sebep olmalar.
  • Doğurmalar, doğurulmalar; doğurtmalar.

tevlit

  • Doğurma.

tevlit etmek

  • Doğurmak, meydana getirmek.

tılsım-ı kur'ani / tılsım-ı kur'ânî

  • Harika sonuçlar doğuran Kur'ân hakikatleri; Kur'ân'ın gayet tesirli, derin hakikatleri.

tulu / tulû / طلوع

  • Doğma, doğuş.
  • Doğuş. (Arapça)

tulu'

  • Doğma, doğuş. Birden zuhur etme.
  • Hücum etme.
  • Bir şeye vâkıf olup bilme.

tuluat / tulûat / tulûât

  • (Tekili: Tulu') Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar. Doğuşlar.
  • Kalbe gelen ilhamlar, ani doğuşlar.
  • Doğuşlar, kalbe doğan mânâlar.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

uhrun

  • Doğurmayan, kısır kadın veya hayvan. (Farsça)

ukre

  • Kısır. Doğurmayan kadın veya hayvan.

ümm-ül veled

  • Huk: Çocuğunun kendi efendisinden olduğunu söyleyen çocuk doğurmuş cariye.

vad'ı haml

  • Doğum yapmak.

vakt-i zeval

  • Güneşin tam ortada, bize göre doğu ve batı ortasında bulunduğu ve gölgenin gündüzde en kısa olduğu zaman. Zeval vakti.

valid / vâlid / والد

  • (Vilâdet. den) Doğurtan. Baba.
  • Baba, doğurtan.
  • Baba. (Arapça)
  • Yol açan, doğuran. (Arapça)

valide / vâlide

  • Ana. Doğuran.
  • Ana, doğuran.
  • Ana, doğuran.

vasiyle / vasîyle

  • Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.

vatan

  • (Çoğulu: Evtan) Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer. Yurt.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir.
  • Cennet.

vaz'-ı haml / وضع حمل

  • Doğurma.
  • Doğum.

vehbi / vehbî

  • Doğuştan. Allah vergisi. Çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın (C.C.) lütfu ile olan.
  • Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.

veladet / velâdet / ولادت / وَلَادَتْ

  • Doğum.
  • Doğum. (Arapça)
  • Doğum günü. (Arapça)
  • Doğum.

veladet-i ahmediye / velâdet-i ahmediye / وَلَادَتِ اَحْمَدِيَه

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in doğuşu.
  • Peygamberimiz'in (asm) doğumu.

veladet-i nebevi / velâdet-i nebevî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) doğuşu, dünyaya gelişi.

veladet-i peygamberiye / velâdet-i peygamberiye

  • Peygamberimizin doğuşu, dünyaya gelişi.

velud / velûd / ولود

  • Çok doğuran kadın.
  • Mc: Çok eser veren kimse.
  • Doğurgan. (Arapça)
  • Üretken. (Arapça)

vezaif-i telkih ve tevlid / vezâif-i telkih ve tevlid

  • Aşılama ve doğurma vazifeleri.

vilad

  • Doğurmak.

viladet / vilâdet / ولادت

  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
  • Doğuş.
  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.
  • Doğum. (Arapça)
  • Doğum günü. (Arapça)

vilayat-ı şarkıye / vilâyât-ı şarkıye

  • Doğu illeri.

vilayat-ı şarkiye / vilâyat-ı şarkiye

  • Doğu illeri.

vilayat-i şarkiye / vilâyât-i şarkiye

  • Doğu illeri.

vilayat-ı şarkiye namına / vilâyat-ı şarkiye namına

  • Doğu illeri adına, doğu illerini temsilen.

vilayet-i şarkiye / vilâyet-i şarkiye

  • Doğu illeri.

vladivostok

  • Rusya'nın doğusunda bulunan ve Pasifik Okyanusuna açılan bir liman şehri.

yetn

  • Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması.

za

  • (-Zây) " Doğuran" anlamına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nâdire-zâ : Nâdir şeyler yapan, bulunmaz şey meydana getiren. (Farsça)

zad / zâd / زاد

  • Doğmuş. (Farsça)
  • Doğum. (Farsça)

zaden

  • Doğmak, doğurmak. (Farsça)

zaman-ı veladet / zaman-ı velâdet

  • Doğum zamanı.

zevzat

  • Doğurmak.
  • Sür'atle gitmek.
  • Reddedip uzaklaştırmak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR