LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Dûn ifadesini içeren 1140 kelime bulundu...

a'ver

  • Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm. (Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)

ab-ı hayat

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle

abdal

  • Dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.

acaib-i seb'a-i alem / acaib-i seb'a-i âlem / acâib-i seb'a-i âlem

  • Dünyanın yedi harikası.
  • Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)

acaib-i seb'a-i meşhure

  • Dünyanın yedi harikası.

acil / âcil

  • Aceleci.
  • Acele eden. Hemen.
  • Derhal. Peşin.
  • Çabuk.
  • Fık: Dünya.

adem

  • Yokluk, olmama, bulunmama.
  • Fakirlik. (Vücudun zıddı)

afak / âfâk

  • Ufuklar; dış dünya, gözle görülen âlemler.

afak-ı cihan / âfâk-ı cihan

  • Dünyanın etrafını saran ufuklar.

afak-ı islam / âfâk-ı islâm

  • İslâm dünyasınin ufukları.

afaki / âfâkî

  • Dış dünyaya ait.

ağraz-ı dünyeviyye

  • Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.

ahir vakit / âhir vakit

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahir zaman / âhir zaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman.
  • Son zaman, dünyamızın son çağı.

ahiret / âhiret / آخرت

  • Öteki dünya; öldükten sonraki ebedî hayat.
  • Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olama
  • Öbür dünya.
  • Öbür dünya. (Arapça)

ahiret alemi / âhiret âlemi

  • Öteki dünya, öldükten sonraki hayat.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

ahirzaman / âhirzaman

  • Dünyanın son zamanları.
  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahirzaman peygamberi / âhirzaman peygamberi

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

ahlat-ı erbaa

  • İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.

ahret / آخرت

  • Öbür dünya, ahiret. (Arapça)

ahtab / ahtâb / احطاب

  • (Tekili: Hatab) Odunlar.
  • Odunlar. (Arapça)

ahval-i alem / ahvâl-i âlem

  • Dünyanın halleri, vaziyetleri, şartları.

ahval-i dünyeviye / ahvâl-i dünyeviye / ahvâl-i dünyevîye / اَحْوَالِ دُنْيَوِيَه

  • Dünyanın halleri.
  • Dünya âid hâller.

akabe

  • Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire.
  • Tehlike.
  • Tehlikeli geçit.
  • Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.

akalim

  • (Tekili: Ekalim) (İklim) İklimler.
  • Dünyanın kıt'a ve memleketleri.

akibet / âkibet

  • Son, netîce.
  • Dünyâda zafer, âhirette sevâb ve kurtuluş.

akl-ı dünyevi / akl-ı dünyevî / عَقْلِ دُنْيَوِي

  • Dünya aklı.
  • Sadece dünyayı gören akıl.

akl-ı maaş

  • Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

aktar-ı afak / aktâr-ı âfâk

  • Dış dünyanın her tarafı, kâinatın her bir yanı.

aktar-ı arz / aktâr-ı arz

  • Dünyanın dört bir yanı.

aktar-ı beden / aktâr-ı beden

  • Vücudun her tarafı.

aktar-ı cihan / aktâr-ı cihân / اقطار جهان

  • Dünyanın dört bir yanı.
  • Dünyanın her tarafı.

aktar-ı islamiye / aktâr-ı islâmiye

  • İslâm dünyasının dört bir yanı.

alaca bayrak

  • Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.

alaik-i dünyeviye / alâik-i dünyeviye

  • Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.

alamana

  • İtl. Küçük odun gemisi.
  • Büyük balıkçı kayığı.
  • Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.

alas

  • Odun kömürü.

alem / âlem / عالم

  • Dünya, evren.
  • Kâinat, dünya.
  • Bütün cihan. Kâinat.
  • Dünya.
  • Her şey.
  • Cemaat.
  • Halk.
  • Cemiyet. Dehr.
  • Hususi hal ve keyfiyet.
  • Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire.
  • Dünya, cihan, evren.
  • Dünya; evren. (Arapça)

alem-i anasır / âlem-i anâsır

  • Unsurlar âlemi; elementler, atomlar dünyası.

alem-i arz / âlem-i arz

  • Dünya âlemi.

alem-i arzi / âlem-i arzî

  • Dünya âlemi.

alem-i arziye / âlem-i arziye

  • Dünya âlemi.

alem-i bakiye / âlem-i bâkiye

  • Sürekli ve kalıcı dünya.

alem-i beşer / âlem-i beşer

  • İnsanlık âlemi, dünyası.

alem-i cezb / âlem-i cezb

  • Çekim âlemi, dünyası.

alem-i cismaniyat / âlem-i cismâniyât

  • Cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası.

alem-i cismaniyye / âlem-i cismaniyye

  • Maddî âlem, kâinat, dünya.

alem-i dünya / âlem-i dünya

  • Dünya âlemi.

alem-i esbab / âlem-i esbab

  • Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.

alem-i fani / âlem-i fâni

  • Gelip geçici dünya.
  • Gelip geçici âlem, dünya.

alem-i fena / âlem-i fenâ

  • Gelip geçici olan dünya âlemi.

alem-i harici / âlem-i haricî

  • Dış âlem, dünya.

alem-i hava / âlem-i hava

  • Hava âlemi, dünyası.

alem-i hayal / âlem-i hayal

  • Hayal âlemi, dünyası.

alem-i hıristiyan / âlem-i hıristiyan

  • Hıristiyan dünyası.

alem-i hıristiyaniyet / âlem-i hıristiyaniyet

  • Hıristiyanlık dünyası.

alem-i islam / âlem-i islâm

  • İslâm dünyası.
  • İslâm dünyası. İslâm milletleri.

alem-i islam mescid-i kebiri / âlem-i islâm mescid-i kebiri

  • Büyük mescit hükmünde olan İslâm dünyası.

alem-i islam milletleri / âlem-i islâm milletleri

  • İslâm dünyası toplulukları, ülkeleri.

alem-i islami / âlem-i islâmî

  • İslâm dünyası.

alem-i islamın cami-i kebiri / âlem-i islâmın cami-i kebiri

  • Büyük bir cami hükmünde olan İslâm dünyası.

alem-i islamiye / âlem-i islâmiye

  • İslâm dünyası.

alem-i kelam / âlem-i kelâm

  • Söz dünyası.

alem-i kesif / âlem-i kesif

  • Yoğun madde âlemi, dünya.

alem-i kevn ü fesad / âlem-i kevn ü fesâd

  • Oluşumlar ve bozulmalar dünyası, icatlar ve tahripler âlemi.

alem-i kevn ve fesad / âlem-i kevn ve fesad

  • Oluşlar ve yok oluşlar dünyası.

alem-i küfr / âlem-i küfr

  • Küfür dünyası.

alem-i medeniyet / âlem-i medeniyet

  • Medeniyet âlemi, dünyası.

alem-i melaike / âlem-i melâike

  • Melekler dünyası.

alem-i mevalid / âlem-i mevâlid

  • Canlılar âlemi, dünyası.

alem-i mihnet / âlem-i mihnet

  • Dert ve zahmet dünyası.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

alem-i nasut / âlem-i nâsut

  • İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.

alem-i sabavet / âlem-i sabavet

  • Çocukluk dünyası.

alem-i sagir / âlem-i sagir

  • Küçük âlem, dünya.

alem-i şahadet / âlem-i şahadet

  • Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.

alem-i şehadet / âlem-i şehâdet

  • Görünen âlem, dünya.

alem-i siyaset / âlem-i siyaset

  • Siyâset dünyası, siyaset âlemi.

alem-i süfli / âlem-i süflî

  • Dünyâ.
  • Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Gözle görünen âlem, dünya.
  • Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

alem-i suver / âlem-i suver

  • Sûretler âlemi, görüntüler dünyası.

alem-i turab / âlem-i turab

  • Toprak âlemi, dünyası.

alem-i zahir / âlem-i zâhir

  • Görünen âlem, dünyâ.

alem-i ziya / âlem-i ziya

  • Işıklı âlem, dünya.

alem-pesend / âlem-pesend

  • Dünyaya meydan okuyan.

alem-şümul / âlem-şümûl

  • Dünya çapında, evrensel.

alem-tab / âlem-tab

  • Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan. (Farsça)

alemane / âlemane

  • Dünya ile ilgili. Dünyevî. (Farsça)

alemara / âlemârâ / عالم آرا

  • Dünyayı, âlemi süsleyen. (Farsça)
  • Dünyayı süsleyen. (Arapça - Farsça)

alemefruz / âlemefrûz / عالم افروز

  • Dünyayı parlatan. (Arapça - Farsça)

alemeyn / âlemeyn

  • İki âlem. Dünya ve âhiret.

alemgir / âlemgir / âlemgîr / عالمگير

  • Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden. (Farsça)
  • Dünyayı fetheden. (Arapça - Farsça)
  • Dünyaya yayılan. (Arapça - Farsça)

alemi / âlemî

  • (Çoğulu: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.

alemin imkan-ı mevti / âlemin imkân-ı mevti

  • Dünyanın ölümünün mümkün olması, ihtimal dahilinde olması; kıyametin kopması.

alemnüma / âlemnüma

  • Dünyayı gösteren. (Farsça)

alempesend / âlempesend

  • Dünyaca ünlü.

alempesent / âlempesent

  • Dünyaya meydan okuyan.

alemşümul / âlemşümul / âlemşümûl / علم شمول

  • Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
  • Âlemi kaplayan, dünya çapında.
  • Dünyayı kaplayan. (Arapça)

alemtab / âlemtâb / عالمتاب

  • Dünyayı aydınlatan. (Arapça - Farsça)

alemü'l-gayb / âlemü'l-gayb

  • Gayb dünyası; görünmeyen âlem.

algı

  • (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, n

allah

  • İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve

allam-ül guyub / allâm-ül guyub

  • Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.

amas

  • İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık. (Farsça)

amel defteri

  • İnsanların dünyâda iken yaptığı bütün işlerinin yazıldığı ve Arasât meydanında herkese verilecek olan defter.

ameliyat-ı cerrahiye-i nafia / ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia

  • Vücudun faydasına olan cerrahî ameliyat.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye

  • Dünyadaki unsurlar, elementler.

anasır-ı külliye / anâsır-ı külliye

  • Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.

anestezi

  • yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.

ankebut suresi

  • Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)

antropoloji

  • yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, düny

ariye / âriye

  • Ödünç ve borç olarak verilen.

ariyeten / âriyeten

  • Ödünç olarak.

ariyyet / âriyyet / عاریت

  • Ödünç verip almak.
  • Ödünç. (Arapça)

arsa-i alem / arsa-i âlem

  • Alem arsası, dünya meydanı.

arus-i cihan / arus-i cihân

  • Dünya.

arz / آرض / ارض

  • (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
  • Aşağı ve alçak.
  • Memleket, ülke.
  • Küre.
  • İklim.
  • Davarın ayağının altı.
  • Yer, dünya.
  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Dünya.
  • Yer. (Arapça)
  • Dünya, yeryüzü. (Arapça)

arz sefinesi

  • Dünya gemisi.

arz ve semavat san'atkarı / arz ve semâvât san'atkârı

  • Dünyayı ve gökleri mükemmel bir san'atla yaratan Allah.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ / اَرْضِ بَيْضَا

  • Beyaz dünya, kötülüklerden arınmış dünya.
  • Bazı evliyanın misal âleminde gördükleri beyaz (nurlu) dünya.

arzi / arzî

  • Dünyaya âit.
  • Dünyaya ait.

arzın nısfı

  • Dünyanın yarısı.

arziyat

  • Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.

arziye

  • Dünyalıların kendisine ait.

arzlı

  • Dünyalı.

arzlılar

  • Dünyalılar.

asar ve a'mal alemi / âsâr ve a'mâl âlemi

  • Eserler ve ameller âlemi, dünyası.

aşere-i mübeşşere

  • Peygamber efendimiz tarafından Cennet'e girecekleri dünyâda iken müjdelenen on sahâbî.

ashab / ashâb

  • Arkadaşlar, sahipler.
  • Sahabîler
  • Hz. Peygamber'i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar.

ashab-ı dünya / ashâb-ı dünyâ / اَصْحَابِ دُنْيَا

  • Yalnızca dünyaya çalışan, dünyalık kimseler.
  • Dünya ehli olanlar.

ashab-ı kiram

  • Yüksek şeref sahibi Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler.

aşk-ı dünya

  • Dünya aşkı, sevgisi.

aşk-ı dünyevi / aşk-ı dünyevî

  • Dünyevî aşk.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk.
  • Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.

asr-ı saadet / asr-ı saâdet

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir.

ast

  • Alt.
  • Birinin emri altında olan kimse, mâdun.
  • Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

asya

  • Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. (Farsça)
  • Değirmen. (Farsça)

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

atardamar

  • Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

atlas / اطلس

  • Atlas kumaş. (Arapça)
  • Büyük harita, dünya haritası. (Arapça)

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

atom

  • yun. Maddenin bölünemez en küçük parçası manasında eski çağ felsefesinde kullanılan bir tâbir, günümüze kadar gelmiş ve ilmî tabir olarak kalmıştır. Atom, maddenin bölünmez bir parçası değil, kendisi de daha küçük parçalardan yaratılmış çok küçük bir âlemdir. Dünyada, kâinatta ve atom âleminde hep a

avalim / avâlim / عوالم

  • Âlemler, dünyalar.
  • Âlemler, dünyalar.
  • Âlemler, dünyalar. (Arapça)

avalim-i gayb / avâlim-i gayb

  • Gayb âlemleri; görünmeyen dünyalar, âlemler.

avalim-i gaybiye / avâlim-i gaybiye

  • Gayb alemleri, görünmeyen dünyalar.

avalim-i maneviye-i islamiye / avâlim-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâmiyetin mânevî âlemleri, mânevî dünyaları.

avalimü'l-ervah / avâlimü'l-ervâh

  • Ruhların âlemleri, ruhların dünyaları.

avari / avarî

  • (Tekili: Ariyyet) Ödünç verilen şeyler.

avra

  • Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü.
  • Mc: Kör fikir.
  • Çirkin ve kabih söz.
  • Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.

avrupa

  • Dünyadaki kıtalardan biri.

azab / azâb

  • Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza.
  • Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
  • Büyük sıkıntı, şiddetli elem.
  • Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.

azad

  • Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. (Farsça)
  • Dünya alâkasından kesilmiş. (Farsça)
  • Serbest fikirli. (Farsça)

azam-ı cibal-i dünya / âzam-ı cibal-i dünya

  • Dünyanın en büyük dağları.

aziz / azîz

  • İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu.
  • Dost.
  • Şerif.
  • Nadir.
  • Dini dünyaya âlet etmeyen.
  • Sireti temiz.
  • Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi.
  • Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

babeyn

  • İki kapı.
  • Mc: Dünya ve âhiret.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

bariha

  • Dünkü gece, evvelki günün gecesi.
  • Dünkü gün, dün.

basala

  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

beden

  • (Çoğulu: Ebdân) Gövde, vücut, ten.
  • Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezi kısmı.
  • Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük.
  • Kale bedeni.

bedene

  • (Çoğulu: Büdün) Kurbanlık deve.

beka-i dünyevi / beka-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.

bekà-i dünyevi / bekà-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık, uzun ömür.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i

berzah

  • İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası.
  • Perde.
  • Sıkıntılı yer.
  • İki yer arasındaki geçit.
  • Mani'a, engel,. Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âlemin
  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
  • Dünya ile âhiret arasındaki âlem.

berzah alemi / berzâh âlemi

  • Dünyâ ile âhiret arasındaki âlem; kabir âlemi.
  • Tasavvufta âlem-i misâle verilen ad.

besmele-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki hayatının ilk başladığı zaman dilimi.

beysan

  • Şam hududunda bir yerin adı.

bezl-i vücut eden

  • Vücudunu feda eden.

bezm-i cihan / bezm-i cihân

  • Dünya meclisi. Dünya.

bi-gane / bî-gâne

  • Kayıtsız. Alâkasız.
  • Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.

bir gözü kör deha

  • Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet, dâhîlik.

birinci cihan harbi

  • Birinci Dünya Savaşı.

birinci harb-i umumi / birinci harb-i umumî

  • Birinci Dünya Savaşı.

bolşeviklik

  • (Bolşevizm) Rusya'da kanlı komünizm ihtilalini yapan ve bütün hür dünya milletlerinin de aynı ihtilal metotlarıyla komünizmin hâkimiyeti altına gireceğini savunan Marksist Leninist siyasî görüş. Bu görüşün temsilcileri önce Rus halkını aldattılar, onlara en çok özledikleri şeyleri va'dederek onları

burak

  • Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekke'den Kudüs-ü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.

burc

  • Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi.
  • Tek hisar kule, kale çıkıntısı.
  • Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı.
  • Güneşle dünya arasındaki hayâlî dilimlerin her biri.

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

cahil

  • Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy.
  • Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)

cahim / cahîm

  • Cehennem'in dördüncü tabakasına verilen ad. Güneşe ve yıldıza tapanların azab göreceği Cehennem.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

camiü'l-ezher üniversitesi / câmiü'l-ezher üniversitesi

  • Mısır'da bulunan, İslâm dünyasının en önemli ve en eski sayılan üniversitesi.

çar-gah / çar-gâh

  • Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. (Farsça)
  • Dünya, küre-i arz, cihan. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir makam adıdır. (Farsça)

çar-şenbih

  • Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü. (Farsça)

çarha

  • Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. (Farsça)
  • Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap. (Farsça)

çarşı-yı alem / çarşı-yı âlem

  • Dünya çarşısı.

çarta

  • Dünya, âlem, küre-i arz. (Farsça)
  • Dört unsur. (Farsça)
  • Dört teli olan kemençe. (Farsça)

çarüm / çârüm / چارم

  • Dördüncü. (Farsça)
  • Dördüncü. (Farsça)

cedalet

  • Yer. Arz. Dünya.
  • Hurma koruğu, ham hurma.

cedel-gah / cedel-gâh

  • Çekişme yeri. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

cehan

  • Cihân, dünya, küre-i arz, arz. (Farsça)
  • Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden. (Farsça)

çeharüm

  • Dördüncü. (Farsça)

cehennem-i maneviye / cehennem-i mâneviye

  • Bu dünyadayken hissedilen manevî cehennem azabı.

çeki

  • Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

celvet

  • Yerini, yurdunu terketme.
  • Tas: Abdin fenâfillah olup halvetten ayrılması.

cem'iyat-ı dünyeviye / cem'iyât-ı dünyeviye

  • Dünyevî cemiyetler, dernekler.

cem'iyyet-i akvam / cem'iyyet-i akvâm

  • (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ilk Birleşmiş Milletler Cemiyetinin bizdeki adıdır.

cennet

  • İnananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.

cennet-i kazibe-i dünyeviye / cennet-i kâzibe-i dünyeviye

  • Aldatıcı dünya cenneti.

cennet-i kur'aniye / cennet-i kur'âniye

  • Kur'ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret saadetini bahşeden Kur'ân'î hakikatler ve esaslar kastediliyor.

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

cevanib-i alem / cevânib-i âlem

  • Dünyanın dört bir yanı.

cevher-i cihanbaha / cevher-i cihanbahâ

  • Dünyalar kadar kıymetli cevher.

cezel

  • Yoğun ve kuru odun ağacı.
  • Kesmek, kat'.

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

ciba

  • Odun. (Farsça)

cibal-i dünya / cibâl-i dünya

  • Dünyanın dağları.

cife-gah / cife-gâh

  • Leş ile, lâşe ile dolu olan yer. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

cihan / cihân / جهان

  • Dünya, kâinat, âlem. (Farsça)
  • Dünya.
  • Dünya, âlem.
  • Dünya. (Farsça)
  • Âlem. (Farsça)

cihan serveri

  • Dünyanın baş tacı.

cihan-ara / cihan-ârâ

  • Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen. (Farsça)

cihan-baha / cihan-bahâ

  • Dünya kadar kıymetli.

cihan-ban / cihan-bân

  • Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar. (Farsça)

cihan-bin

  • Dünyayı, cihanı gören. Allah. (Farsça)
  • Göz. (Farsça)

cihan-cuy

  • Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar. (Farsça)

cihan-değer

  • Dünya, âlem değerinde, çok değerli.

cihan-efruz

  • Cihanı, dünyayı aydınlatan. (Farsça)

cihan-gerd

  • Dünyayı dolaşan, cihanı gezen. (Farsça)

cihan-ı ibret

  • İbret dünyası.

cihan-ı ilm

  • İlim dünyası.

cihan-ı irfan

  • İrfan dünyası.

cihan-nevred

  • Cihanı gezen, dünyayı dolaşan. (Farsça)

cihan-nüma

  • Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. (Farsça)
  • Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. (Farsça)
  • Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası. (Farsça)

cihan-pesendane / cihan-pesendâne

  • Dünyaya meydan okuyarak kabul ettirir bir şekilde.
  • Dünyaya kabul ettiren bir şekilde.

cihan-şümul / cihan-şümûl

  • Dünya çapında, evrensel.
  • Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan. (Farsça)

cihanaferin / cihânâferîn / جهان آفرین

  • Dünyayı yaratan, Tanrı. (Farsça)

cihanbaha / cihanbahâ

  • Dünyalar kıymetinde.

cihandeğer / cihândeğer

  • Dünyalara değer.
  • Dünya kıymetinde.

cihangir / cihangîr / جِهَانْگ۪ير

  • Dünyanın önemli bir bölümüne hükmeden, egemenliği altına alan.
  • Dünyayı elinde tutan.

cihangüşa / cihângüşâ / جهانگشا

  • Dünyayı feth eden, fatih hükümdar. (Farsça)

cihani / cihânî / جهانى

  • Dünya ile ilgili. (Farsça)
  • İnsan. (Farsça)

cihaniyan

  • Dünya ahalisi olan insanlar. (Farsça)

cihankıymet / cihânkıymet

  • Dünya kadar değerli.

cihannüma / جهان نما

  • Dünya atlası. (Farsça)
  • Taraça. (Farsça)

cihanpesend

  • Dünyaya meydan okuyan, hükümlerini dünyaya kabul ettiren.

cihanpesendane / cihanpesendâne / cihânpesendâne

  • Bütün dünyanın beğenip hayran kaldığı gibi.
  • Dünyaya meydan okurcasına.
  • Dünyanın beğeneceği şekilde.

cihanşümul / cihanşümûl / cihânşümûl

  • Dünya çapında, evrensel.
  • Dünya çapında, evrensel.
  • Dünya ölçüsünde.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cism-i arz

  • Dünyaya ait cisim, beden.

cism-i arzi / cism-i arzî

  • Dünyaya ait cisim, beden.

cismani alem / cismânî âlem

  • Beden dünyası.

cizl

  • (Çoğulu: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.

çub / çûb / چوب

  • Sopa. (Farsça)
  • Odun. (Farsça)
  • Tahta. (Farsça)

cümle alem / cümle âlem

  • Bütün dünya.

cünban / cünbân

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)

cüsman

  • Organlarla birlikte vücudun tamamı.
  • Her nesnenin cismi ve cesedi.

da'ussıla / dâ'ussıla / داء الصله

  • Yurdunu özleme, köyünü özleme. (Arapça)

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dagdaga

  • Dişi olmayan kadın.
  • Kurdun et yemesi.
  • Yemeği iki çene arasında geve geve yemek.

dağlama

  • Kızdırılmış mâdenle vücûdun bir yerini yakma.

dain

  • (Dâyin) Ödünç veren, borca veren.
  • Alacaklı. İkraz eden.

daire-i afak / daire-i âfâk

  • Dış dünya.

daire-i insaniye

  • İnsanlık dünyası.

daire-i takva / daire-i takvâ

  • Takvâ dairesi; Allah'tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma dünyası.

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dank

  • (Dunuk) Darlık, dıyk.

dar / dâr

  • Ev, yer, yurt, dünya.
  • Yer, dünya.

dar-ı dünya / dâr-ı dünya

  • Dünya yurdu.
  • Dünya.
  • Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.) (Farsça)

dar-ı elem / dâr-ı elem

  • Elem ve sıkıntı yeri, dünya.

dar-ı fani / dâr-ı fâni / dâr-ı fânî / دَارِ فَان۪ي

  • Gelip geçici yer, dünya.
  • Geçici yer (Dünya).

dar-ı fena / dâr-ı fenâ / دار فنا

  • Dünya. Bu dünya.
  • Dünya.

dar-ı imtihan / dâr-ı imtihan

  • İmtihan yeri.
  • Dünya.
  • Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır.

dar-ı teklif / dâr-ı teklif / dâr-ı teklîf / دَارِ تَكْلِيفْ

  • İmtihan yeri, dünya.
  • Dünya. Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olduğumuz yer olan dünya.
  • Yükümlü kılma yeri (Dünya).

dar-ul belva / dâr-ul belvâ

  • Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.

dar-ül hikmet / dâr-ül hikmet

  • Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya.
  • Osmanlı devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi.

dar-ül-ceza / dâr-ül-cezâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüldüğü yer. Âhiret, öbür dünyâ.

dar-ül-fena / dâr-ül-fenâ

  • Geçici âlem, dünyâ.

dar-ül-gurur / dâr-ül-gurûr

  • İnsanın gönlünü cezbeden, çeken fakat ele geçtiğinde faydalanamadan kaybolup giden yer. Dünyâ.

dar-ul-ukba / dâr-ul-ukbâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüleceği yer. Âhiret.

dar-ut-teklif / dâr-ut-teklîf

  • Kulların Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekle mükellef, sorumlu tutulduğu yer. Dünyâ.

darame

  • Ucu ateşli kuru ot ve odun.

dareyn / dâreyn

  • Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
  • Dünya ve âhiret yurdu.
  • İki dünya: Dünya ve ahiret.
  • Her iki dünya.

darim

  • Yanmış nesne.
  • Dövülmemiş harman.
  • Odun ufağı.

dariyye

  • Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume. (Farsça)

dayin

  • Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren..

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.

deha-i fenni / deha-i fennî

  • Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.

dehr / دهر

  • Zaman, çok uzun zaman, ebedi.
  • Bin yıllık zaman.
  • Dünya.
  • Dünya. (Arapça)
  • Devir, zamane. (Arapça)

dehr-i fani / dehr-i fâni

  • Fâni dünya, geçici dünya.

dehri / dehrî

  • Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.
  • Allahü teâlâya ve âhirete inanmayıp, dehr (zaman) sonsuzdur ve dünyânın başlangıcı ve sonu yoktur, böyle gelmiş böyle gider diyen dinsiz, ateist.

dehriyun

  • Dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler.

dehriyye

  • Dünyanın sonsuzluğuna inanan felsefecilerin yolu.

dehriyyun

  • Dünyanın sonsuz olduğuna inanıp, âhireti inkâr edenler.

Deist

  • Deizm veya Yaradancılık, tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır. Deizm genel olarak Dünya'ya veya Evren'in işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanır.

Deizm

  • Deizm veya Yaradancılık, tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır. Deizm genel olarak Dünya'ya veya Evren'in işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanır.

delail-i enfüsiye

  • Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

deni

  • (Çoğulu: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız.
  • Dünyaya âit, fâni ve geçici.
  • Yakın, karib.

derviş / dervîş

  • Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbinden çıkarıp bütün âzâsıyla İslâm dîninin emir ve yasaklarına uyan, dünyâ malına gönül bağlamayan kimse.

desatir-i saadet-i dareyn / desatir-i saadet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğunun düsturları, kanunları.

destgah-ı dünya / destgâh-ı dünya

  • Dünya tezgâhı.

deveran-ı arz

  • Dünyanın dönüşü.

deveran-ı dünya / deverân-ı dünya / دَوَرَانِ دُنْيَا

  • Dünyanın dönüp devretmesi.
  • Dünyanın sürekli dönmesiyle meydana gelen büyük gelişmeler.
  • Dünyanın dönüp dolanması.

devr-i alem / devr-i âlem

  • Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.
  • Dünya seyahati, gezisi.

devr-i mihnet

  • Dünya, cihan, küre-i arz.

devr-i senevi / devr-i senevî

  • Dünyanın güneş etrafındaki yıllık hareketi.

devran

  • Devir, felek, zaman, deveran, dünya.

deyn-i kavi / deyn-i kavî

  • Ödünç verilen zekât malı ve zekât malının satışı karşılığı alınacak olan semen (bedel).

deyyan / deyyân

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, herkesin dünyâda iken yaptıklarının hesâbını ve hakkını en iyi bilen ve veren.

di / dî / دی

  • Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün. (Farsça)
  • Dün. (Farsça)

di-şeb

  • Dün gece.

din

  • Ceza, ivaz.
  • İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İns
  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

dıram

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Ateşin alevi.
  • Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)

dirz

  • (Çoğulu: Duruz) Dünya nimetleri.
  • Lezzet.

dişeb / dîşeb / دیشب

  • Dün gece. (Farsça)

dü-alem / dü-âlem

  • İki dünya. Dünya ve âhiret.

dü-cihan

  • İki cihan. Dünya ve âhiret.

dü-giti

  • İki âlem. Dünya ve âhiret. (Farsça)

duhan suresi / duhân sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin kırk dördüncü sûresi.

dühur / dühûr / دهور

  • Devirler, zamanlar. Dünyalar.
  • Devirler. (Arapça)
  • Dünyalar. (Arapça)

dümdar / dümdâr

  • Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. (Farsça)
  • Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah. (Farsça)
  • Ordunun arkasındaki kuvvet.
  • Ordunun arkasında giden gurup.

dünbale

  • (Bak: DÜNBAL)

dünbe

  • (Bak: DÜNB)

dünya

  • (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı.
  • Şimdiki âlemimiz.

dünya ehlince

  • Dünyada yaşayanlarca.

dünya hırsı / dünyâ hırsı

  • Dünyâya lüzûmundan fazla meyletmek. Şiddetli mal, mülk arzusu, isteği.

dünya saltanatı

  • Bütün dünya egemenliği.

dünya sevgisi / dünyâ sevgisi

  • Kalbin dünyâ malını ve mülkünü çok sevmesi.

dünya-yı deniyye

  • Alçak, değersiz dünya.

dünya-yı fani / dünya-yı fâni

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı faniye / dünya-yı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı zaile

  • Gelip geçici ve yokluğa mahkûm olan dünya.

dünyadar / dünyadâr / dünyâdâr

  • Dünyalı.
  • Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan. (Farsça)
  • Dünyalı.

dünyaperest / dünyâperest / دنياپرست / دُنْيَاپَرَسْتْ

  • Dünyaya aşırı düşkün.
  • Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven. (Farsça)
  • Taparcasına dünyaya yönelen.
  • Dünya düşkünü. (Arapça - Farsça)
  • Dünyayı çok seven.

dünyaperestlik

  • Dünyaya tutkunluk.

dünyaperver

  • Dünyaya aşırı derecede düşkün.

dünyevi / dünyevî / دنيوی / دُنْيَو۪ي

  • Dünya ile ilgili.
  • (Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile alâkalı.
  • Dünya ile ilgili, dünyalı.
  • Dünya ile ilgili. (Arapça)
  • Dünyaya âit.

dünyevi ve uhrevi saadet / dünyevî ve uhrevî saadet

  • Dünya ve âhiret mutluluğu.

dünyeviye

  • Dünyaya ait şey.

dürzi

  • (Çoğulu: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.

duş / dûş / دوش

  • Omuz. Ketif. (Farsça)
  • Dün gece. (Farsça)
  • Âlem-i menâm, rüya âlemi. (Farsça)
  • Mütesadif ve mütelâki olan. (Farsça)
  • Dün gece. (Farsça)

düşin

  • Dün gece. (Farsça)

düşine / دوشينه

  • Dün geceki. (Farsça)

eacib-i dehr / eâcib-i dehr

  • Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.

ebbale

  • Bir yüklük odun.
  • Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.

ebdal / ebdâl

  • Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

ebu türab / ebû türâb

  • Peygamber efendimizin amcasının oğlu, dâmâdı, Cennet'le müjdelenen on kişinin ve dört büyük halîfenin dördüncüsü, Allahü teâlânın arslanı hazret-i Ali'nin "Toprağın babası" mânâsına gelen lakabı.

edvar-ı ömr-ü alem / edvâr-ı ömr-ü âlem

  • Dünyanın ömür devirleri.

edvar-ı seb'a

  • Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.

effak

  • Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.

efkar-ı amme-i alem / efkâr-ı âmme-i âlem

  • Dünya kamuoyu.

eflak / eflâk

  • (Tekili: Felek) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.

egosantrizm

  • Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve (Fransızca)

ehl-i arz

  • Dünyadakiler. Yerdekiler.
  • Yer ehli, dünyalılar.

ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinden olup zikir ve ibadetle kendinden geçip dünyayı unutanlar.

ehl-i dünya / ehl-i dünyâ / اَهْلِ دُنْيَا

  • Dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler.
  • Âhireti unutup, dünyâya sarılanlar. Dünyâya düşkün olanlar.
  • Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.
  • Dünyayı âhirete tercîh edenler.

ehl-i dünya ve siyaset

  • Dünya ve siyasi hayata dalıp, âhireti düşünmeyenler.

ehl-i gaflet

  • Dünyâya dalıp, âhireti unutanlar.

ehl-i medeniyet

  • Dünyaya yalnız dünya için ve maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar.

ehl-i semavat ve arz / ehl-i semâvât ve arz

  • Göklerde ve yerde bulunan varlıklar; melekler gibi ruhanî varlıklar ve dünya üzerinde yaşayanlar.

ehl-i tasavvuf

  • Tasavvuf ehli; kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimseler.

ehlidünya / ehlidünyâ

  • Dünya adamı, âhireti düşünmeyen.

ekliptik

  • Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

ekvan / ekvân / اكوان

  • Dünyalar. (Arapça)
  • Varlıklar. (Arapça)

ekvator

  • Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. (Fransızca)
  • Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember. (Fransızca)
  • Dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.

elsine-i alem / elsine-i âlem

  • Dünya dilleri.

emanet-i hilafet / emanet-i hilâfet

  • Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık emaneti.

embriyoloji

  • yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne

ems

  • Dünkü gün.

emval-i dünyeviye

  • Dünyevî mallar.

endam

  • Beden. Vücud. (Farsça)
  • Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. (Farsça)
  • Letafet. İntizam ve üslub. (Farsça)

enfüs

  • Nefisler, ruhlar; kişinin kendi iç âlemleri, kalp ve ruh dünyaları.
  • İnsanın iç dünyâsı, iç âlemi.

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

enzar-ı cihan / enzâr-ı cihan

  • Dünyanın dikkati.

eradin / eradîn

  • (Tekili: Arz) Yerler. Arzlar, dünyalar.

erkan-ı devlet / erkân-ı devlet

  • Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.

erşem

  • Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam).
  • Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.

esas-ı meslek

  • Bir meslek ve metodun üzerine bina edildiği temel.

eşbu / eşbû

  • Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer. (Farsça)

eser-i cihan-kıymet

  • Dünya değerindeki eser.

eshab-ı tahric / eshâb-ı tahrîc

  • Hanefî mezhebinde, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak bir mânâsını seçen dördüncü tabaka âlimleri.

eski harb-i umumi / eski harb-i umumî

  • Birinci Dünya Savaşı.

esleb

  • İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta.
  • Süprüntü, moloz.

esrar-ı gaybiye

  • Görünmeyen, dünya ile ilgili gizli sırlar.

eşya-yı dünyeviye

  • Dünyaya ait şeyler.

eşyem

  • Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.

etnab

  • (Tekili: Tınb) Çadır ipleri.
  • Ağacın kök damarları.
  • Vücudun sinirleri.

etraf-ı alem / etraf-ı âlem

  • Dünyanın her tarafı.

etraf-ı arz

  • Dünyanın çevresi.

evam

  • Ödünç, borç. (Farsça)
  • Renk, levn. (Farsça)

evride

  • (Tekili: Verid) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.

evtad / evtâd

  • Allahü teâlâ tarafından dünyânın nizâmiyle vazîfelendirilen dört büyük zât. Herkes tarafından bilinmedikleri için bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

evvel-i dünya

  • Dünyanın başlangıcı.

eyyam-ı malume-i arziye / eyyam-ı malûme-i arziye

  • Dünya günleri; normal günler.

ezkiya-i alem / ezkiyâ-i âlem

  • Dünyanın en zekî insanları.

ezkiya-yı alem / ezkiya-yı âlem

  • Dünyanın en zeki insanları.

ezvak-ı dünyeviye / ezvâk-ı dünyeviye

  • Dünyaya ait zevkler.

fahrü'l-islam / fahrü'l-islâm

  • İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı.

faiz / fâiz

  • Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edile
  • Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaa t. Ribâ.

falic

  • Felce uğramış.
  • Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık.
  • İsabeti çok olan ok.

fani alem / fâni âlem

  • Geçici âlem; dünya.

fark-ı tamm / fark-ı tâmm

  • Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.

felek

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten
  • Gökyüzü, sema.
  • Âlem, dünya.
  • Talih, kader.

fena

  • (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma.
  • Geçici dünya.
  • Geçip gitme.
  • Tas: Kendi varlığından geçmek.
  • Kötü.
  • Devamlı olmayan.
  • Çok kocamış olmak.

fena-i dünya / fenâ-i dünya

  • Dünyanın gelip geçiciliği.

fena-yı dünya / fenâ-yı dünya / فَنَايِ دُنْيَا

  • Dünyanın geçiciliği.
  • Dünyanın faniliği.

fena-yı dünyevi / fenâ-yı dünyevî / فَنَا

  • Dünyadaki yok olma.

fenafillah / fenâfillâh

  • (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
  • Dünyayı kalben terkedip tamamen Allaha yönelmek.

fenagah / fenagâh

  • Fânilik yeri olan bu dünya. (Farsça)

fenn-i teşrih

  • tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fevaid-i dünyeviye / fevâid-i dünyeviye

  • Dünyanın faydaları, menfaatleri.

fitne-i ahirzaman / fitne-i âhirzaman

  • Âhirzaman fitnesi; dünyanın son devresinde görülen fitneler, bozulmalar.

gamm-hane

  • Hüzün ve tasa yeri. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

garb / غرب

  • Batı. (Arapça)
  • Batı dünyası. (Arapça)

garur

  • Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey.
  • Aldatıcı.
  • Allahı unutturan.

gasl

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.

gassak

  • Ehl-i cehennemin vücudundan akan irin.
  • Çok soğuk ve fenâ kokulu içilmez şey.

gayb alemi / gayb âlemi

  • Görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar.

gaye-i dünya

  • Dünyanın amacı, hedefi.

gayr-ı zahid / gayr-ı zâhid

  • Dünyanın zevk ve süslerine dalan ve kulluk görevini ihmal eden.

gayy

  • Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.

gazat

  • (Çoğulu: Guzâ) Dağ armudunun ağacı.
  • Dikenli ağaç.
  • Seksek ağacı.

gazi

  • Din uğrunda harbeden. Cihadda yaralanmış veya harbetmiş olan kimse. Harpte ordunun başına geçen kumandan. Muzaffer olan ve harpten sağ dönen.

gerdun / gerdûn / گردون

  • Dünyâ, felek. (Farsça)
  • Dönen, dönücü, devreden, çevrilen. (Farsça)
  • Felek. (Farsça)
  • Dünya. (Farsça)

giti / gîtî / گيتى

  • Âlem, dünya. (Farsça)
  • Dünya. (Farsça)

giti-füruz / gîtî-fürûz

  • Dünyayı aydınlatan.

giti-neverd / gîtî-neverd

  • Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan. (Farsça)

giti-nüma / gîtî-nüma

  • Dünyayı gösteren, cihanı gösteren. (Farsça)

giti-sitan / gîtî-sitan

  • Dünyayı zapteden, cihangir. (Farsça)

gönder

  • Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanı

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gülhane hatt-ı hümayunu

  • Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Pa

hacamat / hacâmat

  • Hacâmat bıçağı denilen bir âletle, vücûdun deriye yakın damarlarını keserek kan alma. Kan almaya fasd da denir.

hacamet

  • (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.

haciz

  • Ayıran. Bölen.
  • Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı.
  • Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan.
  • Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir.

hadid / hadîd

  • Dağ eteği.
  • İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur.
  • Arz, yer, dünya.

hadisat-ı alem / hâdisât-ı âlem

  • Dünyada meydana gelen olaylar.

hadisat-ı dünyeviye / hâdisât-ı dünyeviye

  • Dünyada meydana gelen hâdiseler, olaylar.

hadisat-ı istikbaliye-i dünyeviye / hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviye

  • Gelecekte dünya üzerinde meydana gelecek olaylar.

hadise-i ahirzaman / hâdise-i âhirzaman

  • Âhirzaman hâdisesi, dünya hayatının kıyamete yakın son devresindeki meydana gelen olay.

hadise-i dünyeviye / hâdise-i dünyeviye

  • Dünya ile ilgili olay.

hadıyd

  • (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer.
  • Dağ eteği. Zir. Alçak yer.
  • Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.

hafi okumak / hafî okumak

  • Namazda sessiz okumak. İmâmın öğlen, ikindi ve üç ve dört rek'atlı namazların üç ve dördüncü rek'atlarında sessiz okuması.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

hakdan

  • Dünya, arz, yer. (Farsça)

hakikat-i din ve dünya ve insan ve iman

  • Dinin, dünyanın, insanın ve imanın gerçeği.

hakikat-i dünya

  • Dünyanın gerçeği.

hakimiyet-i dünya / hâkimiyet-i dünya

  • Dünya hakimiyeti, dünyaya hükmetme.

hakiyan

  • (Tekili: Hâki) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı.

hakk-ı ihtitab

  • Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.

halet-i istiğrakiye / hâlet-i istiğrakiye

  • Kendinden geçip dünyayı unutma hâli.

halık-ı rahman-ı rahim / hâlık-ı rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan her şeyin yaratıcısı Allah.

halka-i hakikat

  • Hakikat halkası; gerçeğin dünyasında kurulan halka.

halvet ve inziva

  • Yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama.

hamid / hamîd

  • Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.)
  • Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı.

hane-zad

  • Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu. (Farsça)

harab-ı dünya

  • Dünyanın sona ermesi, kıyamet.

hararet-i gariziye / hararet-i garîziye

  • Vücudun normal harareti.

haras-ı harab / harâs-ı harâb

  • Harap olmuş değirmen.
  • Mc: Dünya.

harb-i umumi / harb-i umumî / harb-i umûmî / حرب عمومى / حَرْبِ عُمُوم۪ي

  • Birinci Dünya Savaşı.
  • Birinci Dünya Savaşı.
  • Dünya savaşı.

harb-i umumi inkılabı / harb-i umumî inkılâbı

  • Birinci Dünya Savaşının etkisiyle meydana gelen değişimler.

harb-i umumiye / harb-i umumîye

  • Dünya Savaşı.

hareket-i dahil / hareket-i dâhil

  • Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.

hareket-i milliye

  • Birinci Dünya Savaşının ardından İstanbul'u işgal eden İngilizler'e karşı ortaya çıkan direniş hareketi.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

hasab

  • Odun.

haşeb / خشب

  • Odun. (Arapça)

haşebe

  • (Çoğulu: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.

haşebiyet

  • Odunluk, odun niteliği.

haşir ve neşr-i dünyeviye

  • Dünyadaki varlıkların yeniden diriltilip yayılmaları.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

hatab / حطب

  • Odun.
  • (Hatb) Odun.
  • Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
  • Odun.
  • Odun. (Arapça)

hatb

  • Odun toplamak.

hateb

  • (Çoğulu: Ahtâb) Odun.
  • Koğuculuk.

hatem-i vahidiyet / hâtem-i vâhidiyet

  • Varlık dünyası üzerinde genel olarak Allah'ın birliğini gösteren mühür.

hatıb

  • (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan.
  • İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse.

hatib / hatîb

  • Odunu çok olan kimse.

hatıb-ı leyl

  • Geceleyin odun toplayan kimse.
  • Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.

hatibe / hatîbe

  • Ormanlık, ağaçlık yer.
  • Odunluk.

hatır-ı nefsani / hatır-ı nefsanî

  • Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

hatt-ı şakul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.

hattab / hattâb / حطاب

  • Oduncu.
  • Oduncu. Odun satan.
  • Oduncu. (Arapça)

hava

  • (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası.
  • Hafif yel.
  • Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı.
  • Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu.
  • Müzikte ezgili ses, sadâ.

hayat-ı dünya

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyevi / hayat-ı dünyevî

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye / hayat-ı dünyevîye

  • Dünya hayatı.

hayat-ı dünyeviye ve uhreviye

  • Dünya ve ahiret hayatı.

hayat-ı faniye / hayat-ı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya hayatı.

hayat-ı faniye-i dünyeviye / hayat-ı fâniye-i dünyeviye

  • Geçici olan, gelip geçici dünya hayatı.

hayat-ı faniye-i maddiye / hayat-ı fâniye-i maddiye

  • Maddî olan geçici hayat, dünya hayatı.

hayat-ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye

  • Maddî dünyadaki canlı hayat.

hayat-ı içtimaiye ve dünyeviye

  • Toplumsal ve dünyaya ait hayat.

hayateyn

  • İki hayat, dünya ve âhiret hayatı.

haylulet-i arz / haylûlet-i arz

  • Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
  • Ay tutulması, Dünyanın Güneşle ayın arasına girmesi.

hazab

  • Odun.
  • Yakacak nesne.

hazangah / hazangâh

  • Hazan yeri. (Farsça)
  • Dünya. Göçecek âlem. (Farsça)

hazret-i muhammed-i arabi / hazret-i muhammed-i arabî

  • Arap olan anne ve babadan dünyaya gelmiş Hz. Muhammed (a.s.m.).

helal-zade

  • Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk.
  • İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.

hemşime

  • Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.

hercümerc-i dünyeviye

  • Dünyanın kargaşaları.

hesab / hesâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

heves ve heva / heves ve hevâ

  • Dünyadaki lezzet ve zevkleri isteyen his ve arzular.

heyzüm / هيزم

  • Kuru odun. (Farsça)
  • Odun. (Farsça)

heyzüm-pare / heyzüm-pâre

  • Odun parçası. (Farsça)

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hicri kameri sene / hicrî kamerî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ettiği senenin 1 Muharrem gününü (Mîlâdî 16 Temmuz 622 Cumâ gününü) başlangıç olarak alan ve ayın dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesini (354-367 güneş günü) bir yıl kabûl eden takvim senesi. Muharremin birinci günü, hicrî kamerî yılbaşıdır.

hicri kameri takvim / hicrî kamerî takvim

  • Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği senenin Muharrem ayının birinci gününü başlangıç olarak alan ve gökteki ayın, dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesiyle bir yılı tamamlayan takvim.

hicri şemsi sene / hicrî şemsî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ederek Medîne'ye girdiği Eylül ayının 20'nci Pazartesi günü başlayan ve dünyânın güneş etrâfında bir defâ dönmesini (365,242 güneş gününü) esas alan takvim senesi.

hıkk

  • (Çoğulu: Hukuk - Hıkâk) Üç yaşını tamamlayıp dördüne girmiş deve.

hikmet

  • Nübüvvet (peygamberlik).
  • Faydalı ilim.
  • Edeb, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözler.
  • Gizli sebep, fâide.
  • Fıkıh ilmi, helâl ve harâmı bildiren din ilmi.
  • İlm-i Ledünnî, mânevî ilim.
  • Peygamber efendimizin sünneti.

hikmet-i atika

  • (Batlamyus'un) Dünya merkezli kâinat anlayışını kabul eden eski bilim ve felsefe.

hikmet-i teklif

  • İnsanlara dünya hayatında bazı sorumlulukların yüklenmesinin hikmeti, imtihan gayesi.

hilafet / hilâfet

  • Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek.
  • Din ve dünya işlerinde umumi reislik. İmam-ül Mü'minîn olan zât, şer'î hükümlerin icrasında Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef olduğu için hilafet vazifesini alana Halife denmiştir. Buna İmamet-i Kübra da denir.Hilafet, 1517 (Hi
  • Halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik.

hilkat-i arz

  • Dünyanın yaratılışı.

hilkat-i dünya

  • Dünyanın yaratılışı.

hılt / خلط

  • Safra, sevda, dem (kan) ve balgam olmak üzere insan vücudundaki dört ana maddenin herbiri. (Arapça)

hılt-ı mahmud

  • Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.

hılt-ı redi / hılt-ı redî

  • Vücudun hastalanmasına sebebiyet veren madde.
  • Bir şeye karışmış olan şey.

hime / hîme / هيمه

  • Kütük, odun, kereste. (Farsça)
  • Odun. (Farsça)

hıms

  • Üç gün deveyi susuz bırakıp, dördüncü günü su vermek.
  • Alaca yemeni bez.

hımye

  • Tıb: Hastanın, hekim tarafından verilen ilaçlarla kanaat edip ve tavsiyelerine uyup o hududun dışına çıkmaması.

hırka

  • Bez parçası. Bezden mâmul elbise.
  • Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

hisab / hisâb

  • Öldükten sonra, dünyâda yaptıkları işlerden dolayı insanların sorguya çekilmesi.

hiss-i zahiri / hiss-i zahirî

  • Dış dünyayı gören, algılayan his, duyu; göz gibi.

hizem / hîzem

  • Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun. (Farsça)

hizemkeş / hîzemkeş

  • Odun yaran veya taşıyan köylü. (Farsça)

hizmet-i ukba-dünya / hizmet-i ukbâ-dünya

  • Âhiret-dünya hizmeti.

hubb-ı dünya / hubb-ı dünyâ

  • Dünyâ sevgisi. Ölümden sonra işe yaramayacak olan şeylere düşkün olmak. Dünyâ; haramlar, mekruhlar ve Allahü teâlâyı unutturan her şeydir.

hubb-i dünya

  • Dünya sevgisi.

hubb-u dünya / حُبِّ دُنْيَا

  • Dünya sevgisi.
  • Dünya sevgisi.

hübut

  • Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı)
  • Uyuşma, anlaşma.

hübut-u adem / hübut-u âdem

  • Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten dünyaya inmesi.

hüceyre

  • Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça.
  • Küçük delik ve oyuk.

hucze

  • (Çoğulu: Hucez) Kuşak yeri.
  • Ateşli odun parçası.

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

hukuk-u dünyeviye

  • Dünyevî hukuk, haklar.

hülasa-i mezhep / hülâsa-i mezhep

  • Takip edilen metodun özeti.

huld cenneti

  • Sekiz Cennet'in dördüncüsü.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

hulus / hulûs

  • Dünyâ menfaatlerini düşünmeden bütün iş ve ibâdetlerin yalnız Allah için olması, niyet temizliği.

hümeze suresi / hümeze sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz dördüncü sûresi.

husuf

  • Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi.
  • Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi.

hususi alem / hususî âlem

  • Şahsa ait, özel âlem, özel dünya.

hutam-ı dünya / hutâm-ı dünya

  • Bu fani dünyanın muvakkat ve boş malı mülkü.

hüzn

  • Üzüntü, keder. Sevincin zıddı. Bu, halk arasında kastedilen dünyevî hüzünden başkadır. Tasavvuf yolunda bulunanlara âit bir hâl.

iare-i mukayyede

  • Bir mülkün kayıd ve şartlarla birine ödünç olarak verilmesi.

iare-i mutlaka

  • Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

ibrahim suresi / ibrâhim sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin on dördüncü sûresi.

icla-yi vatan / iclâ-yi vatan

  • Yerinden yurdundan sürgün etme, başka tarafa nefyetme.

idane

  • (Deyn. den) Borç, ödünç verme, ikrâz.

idaneten

  • Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.

idare-i alem / idare-i âlem

  • Dünya idaresi, siyaseti.

iftitah tekbiri

  • Namaza başlarken alınan tekbir. Namaz, her nevi dünya meşguliyetinden alâkayı keserek kılındığı için, Allahü Ekber diye iftitah tekbirini alarak namaza başladıktan sonra ibadet esnasında dünya işi haram olup namazı bozar. Bu mâna için bu tekbire, tahrime adı da verilir.

iğreti

  • t. Ödünç, borç, kendi malı olmayan. Yerli ve sabit olmayan, muallak gibi duran.
  • Muvakkat, bağlı bulunmayan, geçici.
  • Fıtrî olmayan, sahte, sun'î.

ihlas / ihlâs

  • Hâlis, temiz etmek, niyyeti düzeltmek, temizlemek, dünyâ menfaatini düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak.

ihlas-ı tam / ihlâs-ı tâm

  • Tam ihlâs, yaptığı her işinde Allah'ın emrini ve rızasını gözetme, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklememe.

ihtikan-ı dem

  • Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.

ihtirasat-ı dünyeviye / ihtirâsât-ı dünyeviye

  • Şiddetli arzu ve hırs ile dünyaya bağlılık.

ihtisas

  • (Husus. dan) Kendine mahsus kılmak. Bir kimsenin dünyevi veya uhrevi, Kur'âni, İslâmi, imâni bir mesleğe, fen veya san'ata hasr-ı mesâi etmesi; yalnız onunla meşgul olması.
  • Gr: Mütekellim veya muhatab zamiri olan mübtedanın haberinin hükmünü bir isme âit (mahsus) kılma. Bu isim zamir

ihtitab

  • (Hatab. dan) Odun toplamak, odun kesmek.

iki cihan fahri

  • Dünya ve âhiret âlemlerinin övünç kaynağı.

iki harb-i umumi / iki harb-i umumî

  • Birinci ve İkinci Dünya Savaşları.

ikinci harb-i umumi / ikinci harb-i umumî

  • İkinci Dünya Savaşı.

ikraz / ikrâz

  • Ödünç vermek. Borç vermek.
  • Kesip ayırmak.
  • Borç verme, ödünç verme. Bir kimsenin nakid para, hacim ölçüsü ile alınıp satılan malını, daha sonra mislini (benzerini) almak üzere bir şahsa vermesi.

iktibas / iktibâs / اقتباس

  • Ödünç almak.
  • Bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların mânâlarını olduğu gibi alma, aktarma.
  • Alıntı. (Arapça)
  • İktibâs edilmek: Alınmak. (Arapça)
  • İktibâs etmek: Alıntı yapmak, ödünç almak. (Arapça)

iktiva'

  • Dağlama. Kızgın demirle vücudun bir yerine dağ vurma.

ilm-i ledün

  • (Bak: Ledün)

iltiyah

  • Vücudun güneşten yanması.
  • Susama.
  • Şimşek çakma.
  • Yıldızın parıltısı.

imar-ı dünya / imâr-ı dünya

  • Dünyanın bayındır hâle getirilmesi, düzenlenmesi.

imaret-i dünya

  • Dünyanın imar edilmesi, üzerinde yapıların kurulması.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

inhisaf

  • Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.

inkidam

  • Vücudun bir tarafı berelenme veya kızarma.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

insibab

  • Dökülme. Akıtılma.
  • Cereyan etme.
  • Başka suya karışma.
  • Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.

inşikak suresi / inşikâk sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin seksen dördüncü sûresi.

inşirah suresi / inşirâh sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan dördüncü sûresi.

intişab

  • Odun veya mal biriktirme.
  • Tutulup kalma.

inzal / inzâl

  • İndirmek.
  • Kur'ân-ı kerîmin, Ramazân-ı şerîf ayında Kadir gecesinde Levh-i mahfûzdan, dünyâ semâsındaki Beyt-ül-izze denilen makâma bir defâda, topluca indirilmesi.

inziac

  • Yerinden koparma, sökülme.
  • Tas: Allah'a tam teveccüh ederek dünyevî emelleri bırakmak.

inziva / inzivâ

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.
  • Yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama.

inzivagah / inzivagâh

  • İnziva yeri, yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmaksızın yaşanan yer.

irtişaf

  • Emerek ve azar azar içme.
  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde toplanan suyun, dışarı atılması.

işade

  • Çağırmak. Sesini yükseltmek.
  • Dünyevi matluba yetişmek.
  • Binayı yükseltmek.

iskelet

  • Vücudun kemik çatısı. (Fransızca)

ıslah-ı alem / ıslah-ı âlem

  • Dünyanın düzeltilmesi.

islamiyyet / islâmiyyet

  • Allahü teâlânın Cebrâil ismindeki melek vâsıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette râhat ve mes'ûd olmalarını sağlayan usûl ve kâideler, emirler ve yasaklar.

işrethane

  • İşret yapmaya mahsus yer. Meyhane. (Farsça)
  • Mc: Bu dünya. (Farsça)

istiare / istiâre / اِسْتِعَارَه

  • Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak.
  • Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san'atına istiare denir.Cesur ve kuvvetli bir insana "arsl
  • Ödünç alma.
  • Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanma.
  • Ödünç alma.

istidane

  • (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

istikbal-i dünyevi / istikbal-i dünyevî / istikbâl-i dünyevî / اِسْتِقْبَالِ دُنْيَوِي

  • Dünyanın geleceği.
  • Dünyaya âit gelecek.

istikraz

  • Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.

istikrazat

  • (Tekili: İstikraz) Ödünç para almalar, borçlanmalar.

istinahe

  • Yaygarayı basma.
  • Ağlamak isteme.
  • Kurdun uluması.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

istiska / istiskâ

  • Su isteme.
  • Yağmur duasına çıkma.
  • Vücudun bir yerinde su toplanması.

istiska'

  • (Saky. den) Su isteme. Susama.
  • Yağmur duasına çıkma.
  • Vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı.

itfal

  • İnsan vücudunun fenâ bir şekilde kokması.

itilafçılar / itilâfçılar

  • Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin karşısında yer alan düşman ülkeler.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

ittihad-ı münevver-i islam / ittihad-ı münevver-i islâm

  • İslâmın nurlu birliği; tüm dünyayı aydınlatan İslâm birliği.

ızca'

  • Yırtma.
  • Yatarken vücudun yan tarafı üzerine yatma.

j

  • Osmanlı alfabesinin ondördüncü harfi olup, ebced hesabında "" harfi gibi, 7 sayısına tekabül eder.

k

  • Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar.

ka'be / kâ'be

  • (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhissel

kadime

  • Ordunun ileri karakolu.
  • Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.

kadınlarla muhavere

  • Yirmi Dördüncü Lem'a'nın sonunda yer alan bir bölüm.

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kahr-ı dehr

  • Dünyânın ve zamanın kahrı.

kainat / kâinât / كائنات

  • Evren. (Arapça)
  • Dünya. (Arapça)

kainat seması / kâinat seması

  • Kâinatın ve bütün varlıkların üzerinde duran gökyüzü; burada bütün varlıklar âlemi dünyaya, onu kuşatan gökyüzü ise yücelerde bulunan manevî âlemlere benzetilmiştir.

kalb

  • Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek.
  • Gönül.
  • Herşeyin ortası.
  • Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme.
  • İmanın mahalli.
  • Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb i

kalb temizliği

  • Kalbin İslâmiyet'e uymayan şeylerden, dünyâya düşkünlükten, kötü düşünceden kurtulması.

kalbgah / kalbgâh

  • Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. (Farsça)
  • Canevi. (Farsça)

kalender

  • İbâdetlerin görünmesine önem vermeyen, herkese tatlı söyleyerek kalb kazanmağa çalışan, farzları yapmaya dikkat eden ve dünyâya düşkün olmayan kimse.
  • Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. (Farsça)
  • Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. (Farsça)
  • Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. (Farsça)

kamer suresi / kamer sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin elli dördüncü sûresi.

kangren

  • Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.

kanun-ı ilahi / kânûn-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşmaları için Peygamberleri (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla insanlara bildirdiği emirleri ve yasakları, İslâmiyet.
  • Allahü teâlânın kâinâtta (varlık âleminde) koyduğu nizâm, düzen.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

karun

  • (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden

karz

  • Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek.
  • şiir söylemek.
  • Ödünç verme, ödünç alma.
  • Ödünç verilen veya alınan şey, borç.
  • Ödünç.

karz-ı hasen

  • Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

karzen

  • Borç, ödünç olarak.
  • Ödünç olarak.

kastalani / kastalanî

  • (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.

kayyım

  • İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim.

kaziye-i hamliyye

  • Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi.

kebv

  • Davarın, başını vücuduna sürçmesi.
  • Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak.
  • Görmek.
  • Kabın içindekini dökmek.
  • Ateşi kül bürüyüp örtmek.

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

keffaret / keffâret

  • Dini suçun affı ümidiyle dünyada çekilen ceza.

kelbiyyun / kelbiyyûn

  • Dünyadan el çekmeyi ilke edinen felsefeciler.

kelime-i ihlas / kelime-i ihlâs

  • "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah" sözü Kelime-i tevhîd de denir.

kelime-i tayyibe

  • "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah" sözü. Kelime-i tevhîd de denir.

kelime-i tevhid / kelime-i tevhîd

  • "Lâ-ilâhe illallah, Muhammedün resûllullah".
  • "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah" sözü. Mânâsı şöyledir: Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun resûlüdür, peygamberidir. Kelime-i tevhîde; Kelime-i ihlâs, Kelime-i takvâ, Kelime-i tayyibe, Da'vet-ül-hak, Urvet-ül-vüs kâ, Kelime-i semeret-ül-Cennet de denir.

kemine

  • Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.

kerime

  • Kız evlâd.
  • Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli.
  • Güzide, seçkin, kıymetli şey.
  • Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.

kervan-ı beni beşer / kervân-ı benî beşer

  • İnsanlık kervanı, dünya yolculuğunu sürdüren insanlık kafilesi.

keşti-i gam / keştî-i gam

  • Gam gemisi.
  • Mc: Bu dünya.

kevn ü mekan / kevn ü mekân

  • Kâinat, âlem, dünya.

kevneyn

  • İki âlem. Dünya ve Ahiret.

kevneyn-i saadet

  • İki dünya saadeti; dünya ve âhiret mutluluğu.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

keyf-i dünyevi / keyf-i dünyevî

  • Dünya keyfi.

keyhan / keyhân / كيهان

  • Dünya, arz. (Farsça)
  • Dünya. (Farsça)

kimya-yı avam

  • Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek.

kırgız

  • Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgı

kırvan

  • Kafile, kervan.
  • Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum

kiti

  • (Giti) Dünya. Yer. Cihan. Âlem. (Farsça)

kıyamet / kıyâmet

  • Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman.
  • Mc: Büyük belâ.
  • Fazla sıkıntı.
  • Dünyanın yıkılıp son bulması.
  • Dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması.

kıyas-ı mukassim

  • Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")

kızıl alev

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelterek dünyada da, âhirette de ateşe atan dinsizlik rejimi.

kolordu

  • Ordunun bir bölümü.

kor

  • t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası.
  • Askeriyede kolordu.

kostantıniyye

  • İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri.

kötü arkadaş

  • İnsanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını ahlâkını bozan, dünyâ ve âhiret seâdetini kaybettiren arkadaş.

kötü din adamı

  • İlmini dünyâ kazancına, mala, mevkîye kavuşmaya vâsıta eden, ilmi ile amel etmeyen, insanları ibâdete ve âhirete yönelmeye teşvik etmeyen din adamı.

kubh

  • Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç.
  • Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.

kul'at

  • (Çoğulu: Kulu') Ödünç mal. Yurt edinmeye müsait olmayan yer.

külli / küllî

  • Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün.
  • Çok, ziyade, fazla.
  • Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kı

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

kur'an

  • Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığ

küre

  • (Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim.
  • Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan "Küre-i arz" denilmiştir. "Küre-i zemin" de denir.
  • Dünya.

küre-i arz / كرهء ارض

  • Yerküre, dünya.
  • Dünya.
  • Yerküre, dünya.

küre-i hava

  • Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer.

küre-i zemin

  • Yeryüzü, dünya.
  • Dünya, küre-i arz.

küreiarz

  • Yer yuvarlağı, dünya.

küreviyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, küresel oluşu.

kurmay

  • Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay.
  • Mc: Becerikli.

kürre-i arz

  • Yerküre, dünya, yeryüzü.

kurun-u uhra / kurûn-u uhrâ

  • Son çağ, dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

kuruz

  • (Tekili: Karz) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar.

küsuf

  • Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması.
  • Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.

kutb

  • (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.)
  • Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri.
  • Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın
  • İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir.

kutbi / kutbî

  • (Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı.

kuvve-i arziye

  • Dünya gücü, dünyaya ait kuvvet.

kuvve-i cazibe / kuvve-i câzibe

  • Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

lazım / lâzım

  • Lüzumlu, gerekli.
  • Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey.
  • Gr: Müteaddi olmayan.

ledn

  • (Çoğulu: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.

ledün

  • İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan "min" kel

ledünn

  • (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı iz

ledünni / ledünnî

  • Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait.

ledünniyat

  • (Tekili: Ledünn) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından hususi vecih üzere bâtınan ihsan olunanlar.

levazımat-ı arziye

  • Dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar.

levs-i fani / levs-i fâni

  • Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
  • Dünyanın geçici işleri, eğlenceleri.

leyle-i bedr

  • Ayın ondördüncü gecesi.

leyle-i erbaa

  • Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.

lezaiz-i cismaniye / lezâiz-i cismaniye

  • Vücudun hissettiği zevk ve lezzetler.

lezaiz-i dünyeviye / lezâiz-i dünyeviye

  • Dünyâ lezzetleri ve zevkleri.
  • Dünyaya ait lezzetler.

lillahi şehidün / lillâhi şehîdün

  • "Allah'a şahittir" (buradaki "şehîdün" erkekler için kullanılır).

lut aleyhisselam / lût aleyhisselâm

  • Kur'ân-ı kerîmde ismi bildirilen peygamberlerden. Bugün Ürdün ile Filistin arasında bulunan Lût gölü yanındaki Sedûm şehri halkına peygamber olarak gönderildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâmın dînini tebliğ etti.

ma'lum

  • Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir.
  • Bilinen, belli olan.

ma'nevi hastalık / ma'nevî hastalık

  • Kalbe gelen yanlış îtikâd (inanç); insanın doğruyu, gerçeği görmesine mâni olan perde; îtikâdî bozukluk ve düşünce. Dünyâya ve haramlara düşkün olma; kibir ve riyâ gibi kalb hastalığı.

ma'ra

  • Vücudun çok zaman çıplak olan yeri.

ma'ruf-i cihan / ma'ruf-i cihân

  • Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.

maad

  • Dönüp gidilecek yer.
  • Ahiret.
  • Dönüş, geri gidiş.
  • Dünya'dan sonraki hayat.
  • Gaye, amaç, ulaşılacak yer.

maaş

  • Kazanma yeri ve zamanı; dünya hayatı.

madde-i musavvire

  • Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.

mahasin

  • (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar.
  • İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri.
  • Güzel tavırlar.
  • İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.

mahiyet-i mücerrede / mâhiyet-i mücerrede / مَاهِيَتْ مُجَرَّدَه

  • Bir şeyin ne olduğunun, kendi maddi vücudundan ve ona has kimliğinden bağımsız soyut hali.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • En büyük mahkeme, âhirette bütün insanların amel defterlerinin tartıldığı ve dünyâda yaptıklarının hesâbını verecekleri yer.

mahrukàt / mahrûkàt

  • Odun kömür gibi yakılacak şeyler.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahtab

  • (Çoğulu: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.

mahudiyet-i hariciye / mâhudiyet-i hariciye

  • Dış dünyaya ait bilinme; başkalarının fark edip idrak ettiği bilinip tanınma niteliği.

mail-i kamer / mâil-i kamer

  • Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.

maişet-i dünyeviye / maîşet-i dünyeviye / مَع۪يشَتِ دُنْيَوِيَه

  • Dünyaya ait geçim.
  • Dünyaya ait geçim.

makasıd-ı dünyeviye

  • Dünyevî maksatlar, gayeler.

makine-i alem / makine-i âlem

  • Bir makine gibi mükemmel bir şekilde çalışan âlem, dünya makinesi.

makruz

  • (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.

maksad-ı dünyevi / maksad-ı dünyevî / مَقْصَدِ دُنْيَو۪ي

  • Dünyayla ilgili bir maksat, gaye.
  • Dünyaya âit maksad.

maksad-ı dünyeviye

  • Dünyevî gaye, amaç.

malaya'ni / mâlâya'nî

  • Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey.

malik-i yevmiddin

  • Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)

mana-yı hilafet / mânâ-yı hilâfet

  • Hilâfetin anlamı; Peygamberimizin vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık makamının anlamı.

maneviye-i beşeriye / mâneviye-i beşeriye

  • İnsanlığın mânevî dünyası.

mani' / mâni'

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Din ve dünyâya âit zararları gideren, men' eden.

martulos

  • (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir.
  • Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.

masiva / mâsiva / ماسوی

  • Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler.
  • Bir şeyden başka olanların hepsi.
  • Dünya ile ilgili olan şeyler.
  • Allah'tan başka her şey.
  • Tanrı'nın dışındaki varlıklar. (Arapça)
  • Dünyaya özgü her şey. (Arapça)

masiva-perest / mâsivâ-perest

  • Dünya ile ilgili olan şeylere düşkünlük; Allah'tan başka şeylere aşırı düşkünlük.

matlub

  • İstek, istenilen şey.
  • Alacak. Ödünç verilmiş.

matlubat

  • (Tekili: Matlub) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler.
  • Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.

matmah-ı cihani / matmah-ı cihanî

  • Dünyanın beklediği ve çok arzuladığı şey.

mavera / mâverâ / ماورا

  • Öte, ötesinde. (Arapça)
  • Ahiret, öbür dünya. (Arapça)

me'huz

  • Ahzolunmuş. Çıkarılmış. Alınmış.
  • Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.
  • Alınmış, çıkarılmış, tutulmuş.
  • Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.

me'ruza

  • Ağaç kurdunun yediği ağaç.

me'yus / me'yûs / مأیوس

  • Umutsuz. (Arapça)
  • Me'yûs etmek: Umutsuz bırakmak. (Arapça)
  • Me'yûs olmak: Umudunu yitirmek. (Arapça)

mebde ve mead

  • Başlangıç ve dönüş, ruhun dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve ahiret.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve âhiret.
  • Başlangıç ve sonuç, dünyâ ve âhiret; mahlûkların (yaratılmışların) nereden ve nasıl vücûda geldiği, onları kimin yarattığı, yaratılış hikmetleri, sonunda ne olacakları ve ölümden sonraki hâlleri.

mecaz

  • Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
  • (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol.
  • Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.

mecazi aşık / mecazî âşık

  • Fânî dünyanın sevgililerine âşık olan.

meclis-i imtihan

  • İmtihan meclisi, dünya.

mecmu-u cesed

  • Vücudun tamamı, beden.

medar

  • Sebeb, vesile.
  • Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer.
  • Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)

medar-ı arz / medâr-ı arz

  • Dünyanın yörüngesi, dünyanın güneş etrafında dolaşırken çizdiği daire.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

medar-ı senevi / medar-ı senevî / medâr-ı senevî

  • Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.
  • Dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge.

mede-d-dühur

  • Dünyanın sonuna kadar.

medeniyet-i dünya

  • Dünya medeniyeti.

mejdek

  • Mîlâdî dördüncü asırda İran'da komünizmi ilk kuran şahıs.

melaike-i arziye / melâike-i arziye

  • Dünyadaki işlerle meşgul olan melekler.

memerr-ül mahlukat

  • Mahlukatın geçtiği yer. Dünya.

menafi-i dünyeviye

  • Dünyevî menfaatlar, faydalar.

menfaat-i dünyeviye

  • Dünya menfaati, yararı.

menzil

  • İnilen yer. Konulacak yer.
  • Yer. Dünya. Ev.
  • Mesafe.

menzil-i dünya

  • Dünya durağı.

menzil-i kamer

  • Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.

menzilgah-ı dünya / menzilgâh-ı dünya

  • Dünya durağı, dünya hanı.

meratib-i dünya / merâtib-i dünya

  • Dünya mertebeleri.

merhum

  • (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.
  • Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)

merhun

  • (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey.
  • Belirli müddetle bir şeye bağlı olan.
  • Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.

merih

  • Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.)
  • Mars.

merkez-i arz

  • Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.

merkez-i vücut

  • Vücudun merkezi.

meşagıl-i dünyeviye / meşâgıl-i dünyeviye

  • Dünya meşguliyetleri.

meşagil-i dünyeviye / meşâgil-i dünyeviye

  • Dünyâ meşgaleleri.
  • Dünya meşguliyetleri, dünyayla ilgili işler.

mesaib-i dünyeviye

  • Dünya musibetleri ve güçlükleri.

mesail-i dünyeviye

  • Dünyaya ait, dünyayla ilgili meseleler.

meşe

  • Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.