LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Dök ifadesini içeren 647 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

a'bel

  • Ak, beyaz.
  • Ağaç yaprağının dökülmesi.

a'sac

  • Saçları alnı üzerine dökülmüş.

ab-gir

  • Suyun biriktiği yer, havuz. (Farsça)
  • Dokumacılıkta kullanılan fırça. (Farsça)

abdullah ibn-i zübeyr

  • Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

abis

  • Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.

ahad / âhâd

  • Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
  • "Ehad'in çoğulu. Birler, birden dokuza kadar olan sayılar.

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ahlet

  • Saçı dökülmüş kişi.

ahraz

  • (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.

akmişe

  • (Tekili: Kumaş) Kumaşlar, dokumalar.

akra'

  • Başı kel olan.
  • Saçları dökülmüş olan.
  • Çıplak dağ.

alak suresi / alak sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • Kur'ân-ı kerîmin doksan altıncı sûresi.

alet-i cerrahiye / âlet-i cerrâhiye

  • Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.

anasır-ı mecruha cerrahı / anâsır-ı mecrûha cerrahı

  • İnsanların mânevî açıdan yaralayan unsunları bertaraf eden mânevî doktor.

ankebut suresi / ankebût sûresi

  • Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
  • Kur'ân-ı kerîmin yirmi dokuzuncu sûresi.

arakriz

  • Terliyen, ter döken. (Farsça)

arefe günü

  • Zilhicce ayının dokuzuncu günü, kurban bayramından bir önceki gün.

arş

  • Taht.
  • Dokuzuncu gök.
  • Çardak.
  • Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.

asi / âsi

  • Doktor, cerrah, tabib. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü. (Farsça)

ateş-dil

  • Sözü dokunaklı olan. (Farsça)
  • Her gördüğü güzeli seven. (Farsça)
  • Pek zeki adam. (Farsça)

ateş-suhan

  • Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen. (Farsça)

ateş-zeban / ateş-zebân

  • Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen. (Farsça)

ateşi / ateşî / âteşî / آتشى

  • Hararetli, ateşli; dokunaklı. (Farsça)
  • Ateş renginde. (Farsça)
  • Hiddetli, öfkeli. (Farsça)
  • Ateşli. (Farsça)
  • Öfkeli, kızgın. (Farsça)
  • Acı, dokunaklı. (Farsça)
  • Cehennemlik. (Farsça)

azer

  • Ateş. (Farsça)
  • Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. (Farsça)
  • Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi. (Farsça)

azl

  • Azil, atma, dökme, çıkarma.

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

badiyet-üş-şam / bâdiyet-üş-şam

  • Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.

baf / bâf

  • Dokuyan, dokuyucu mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Farsça)

baluat / bâlûat

  • Su dökecek çukur.
  • Lağım kuyusu.

bar / bâr

  • Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran. (Farsça)
  • Allah.
  • Yemiş, meyva.
  • Yük, ağırlık.
  • Yağdıran, serpen, döken.

baran-riz / bârân-riz

  • Yağmur saçan, yağmur döken. (Farsça)

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

bari'

  • Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)

barika / bârika

  • (Çoğulu: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt.
  • (Çoğulu: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.

baykar

  • Çulha, bez ve kumaş dokuyan.

bazil

  • (Çoğulu: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve.
  • Devenin, önce biten dişi.
  • Şey.
  • Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.

behramen

  • Bir çeşit kırmızı yakut. (Farsça)
  • Kadınların kullandıkları allık. (Farsça)
  • İpekten dokunan güzel bir kumaş. (Farsça)
  • Kırmızı gül, asfur çiçeği. (Farsça)

bejman

  • Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. (Farsça)
  • Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı. (Farsça)

beled suresi / beled sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksanıncı sûresi.

berae suresi / berâe sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin dokuzuncu sûresi. Tevbe sûresi de denir.

bere

  • Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. (Türkçe)

berg-riz

  • Yaprak döken. Sonbahar, güz. (Farsça)

beyyine suresi / beyyine sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan sekizinci sûresi.

bezl-i nükud

  • Parayı bol verme, para dökme.

bezz

  • Keten veya pamuktan mamul dokuma.

bicad

  • Hz. Abdullah'ın lâkabı.
  • Çizgili olarak yol yol dokunmuş aba, kilim, halı.

biçişk

  • Doktor, hekim. (Farsça)

bid'

  • Birden dokuza kadar veya üçten ona; yahut da onikiden yirmiye kadar olan sayılar. Birkaç.
  • Gecenin bir kısmı.

bikr

  • Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.

biran

  • Viran, harab, yıkık, dökük, eski. (Farsça)

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

bizişk

  • Tabib, hekim, doktor. (Farsça)

bizişki / bizişkî

  • Doktorluk, hekimlik, cerrahlık. (Farsça)

büka-alud / bükâ-âlûd

  • Ağlatıcı, gözyaşı döktürücü. (Farsça)

büka-engiz / bükâ-engiz

  • Ağlatıcı. Gözyaşı döktürücü. (Farsça)

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

bül'a

  • Değirmen taşının tane dökülecek yeri.

büls

  • İçine incir koyulan kilimden dokunmuş büyük çuval.

can-güzar

  • Cana dokunan, candan geçer olan. (Farsça)

cebe'

  • Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler.

cef'

  • Kenara çerçöp atmak.
  • Zâyi ve bâtıl olmak.
  • Koparmak.
  • Bir kabı eğip içindekini dökmek.

celah

  • Başın iki tarafından saçın dökülmesi.
  • Devenin ağaç yemesi.

cele

  • Başın ön tarafının saçı dökülmek.

cem'-i kıllet

  • Arapça'da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.

cerid

  • (Çoğulu: Cerâyid) Hurma budağı.
  • Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.

ceza'

  • (Çoğulu: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir).
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Arslan, esed.
  • Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

çipil

  • Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse.
  • Çepel.

cizirman

  • Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.

çuha

  • Tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş.
  • Sık dokunmuş yün kumaş.

culah / cûlâh / جولاه

  • Örümcek, ankebut. (Farsça)
  • Çulha, yâni dokuyucu, nessâc. (Farsça)
  • Dokumacı. (Farsça)
  • Çulha. (Farsça)

cülahek

  • Örümcek, ankebut. (Farsça)
  • Küçük dokumacı. (Farsça)

cüllah / cüllâh / جلاه

  • Dokumacı, çulhacı. (Arapça)

cür'a-riz

  • Damla damla döken. (Farsça)
  • Bir çeşit ibrik. (Farsça)

cüsale

  • Sonbaharda dökülen yapraklar.

cuşir

  • Dokumacı. (Farsça)

dafik

  • Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.

dafr

  • Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak.
  • Vakarla yürümek.
  • Def'etmek, kovmak.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

dahil

  • (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.

dakdaka

  • Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.

dara

  • Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. (Farsça)
  • Hükümdar. (Farsça)
  • Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. (Farsça)

debabud

  • İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.

defk

  • Atmak. Dökmek.

dekk

  • (Çoğulu: Dekeke) Vurmak.
  • Dökmek.
  • Parça parça etmek. Delil.

delta

  • yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.

dem'

  • Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.

dem'a-riz

  • Ağlıyan, gözyaşı döken. (Farsça)

dem-i mesfuh

  • Dökülmüş kan.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

desak

  • Bir kabın dolduktan sonra taşıp dökülmesi.

destak

  • Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.

destgah / destgâh / دستگاه

  • Tezgah. (Farsça)
  • Atölye. (Farsça)
  • Halı dokuma tezgahı. (Farsça)

deyabüz

  • İki ırgaçla dokunan bez.

dil-şikaf

  • Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı. (Farsça)

düfuk

  • Atılmak.
  • Dökülmek.

duha suresi / duhâ sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan üçüncü sûresi.

ecved-i mensucat

  • Dokumaların en iyisi.

edred

  • Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.

edrem

  • Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.)
  • Dişleri dökük adam.
  • Düz şey.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

ehass

  • Saçı dökülmüş kişi.

elmas-rize

  • Elmas kırıntısı, döküntüsü.

em'at

  • Gövdesinde kılı olmayan kimse.
  • Tüyü dökülen kurda "zi'b-i em'at" derler.

emess

  • Çok fazla temâs eden, dokunan. En çok messeden.

emret

  • Kaşının kılı dökülmüş kimse.
  • Yeleksiz ok.

enbar

  • Yığın, dolu, küme. (Farsça)
  • Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi. (Farsça)

enbuh

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)

enbüre

  • Dere, çay. (Farsça)
  • Tüyü dökülmüş olan hayvan. (Farsça)
  • Dolap beygiri. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

ensac / ensâc / انساج

  • Dokumalar.
  • Dokular. (Arapça)

ensice / انسجه

  • Dokular. (Arapça)
  • Kumaşlar. (Arapça)

erdeb

  • Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.

erkam-ı aşere

  • Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.

eş'as

  • Saçı dağınık olan.
  • Saçı dökülmüş kişi.

eser-i bergüzide / eser-i bergüzîde

  • Seçkin eser; On Dokuzuncu Mektup.

eşk-bar

  • Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken. (Farsça)

eşk-efşan

  • Çok ağlayan, gözyaşı döken. (Farsça)

eşk-i şadi / eşk-i şâdi

  • Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.

eşk-riz / eşk-rîz

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

eşk-ver

  • Ağlayan, gözyaşı döken. (Farsça)

esma-i hüsna / esmâ-i hüsnâ

  • Güzel isimler. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde bildirilen doksan dokuz ism-i şerîfi.

esrem

  • Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.

esrüm

  • Dişi dökük olan kimse.

etene

  • Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ.
  • Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.

etıbba / etıbbâ

  • Tabipler, doktorlar.
  • Tabipler, doktorlar.

etibba / etibbâ

  • Tabibler, tıb ilmini bilenler, doktorlar.
  • Tabibler, doktorlar.

etıbba / etıbbâ / اطبا

  • Doktorlar, tabipler. (Arapça)

etibba-i hassa

  • Saray hekimleri, saray doktorları.

fassal

  • Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken.
  • İnsanları medh ü sena eden kimse.

fecr suresi / fecr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin seksen dokuzuncu sûresi.

feletat

  • Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime.
  • Ansızlık.
  • Her ayın son geceleri.

fenn-i tıb

  • Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.

fesk

  • Yola gitmek.
  • Kan döküp adam öldürmek.

fi'liyyat / fi'liyyât / فعليات

  • Eyleme dökülen işler. (Arapça)

fırat

  • Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür.

fizyoloji

  • Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gatfan

  • Ev içinde su dökmek için yapılan yer.
  • Erkek ismi.

gerdun-sirişt

  • Mağrur, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)
  • Zâlim, gaddar, kan dökücü. (Farsça)
  • Tenbel, uyuşuk. (Farsça)

giryan

  • Gözyaşı döken. Ağlayan. (Farsça)

girye-bar

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

girye-dar

  • Ağlamış, göz yaşı dökmüş. (Farsça)

girye-künan

  • Gözyaşı dökerek, ağlayarak. (Farsça)

girye-nak

  • Ağlayan, gözyaşı döken. Ağlayıcı. (Farsça)

girye-paş

  • Ağlayan, gözyaşı döken. (Farsça)

girye-perverd

  • Ağlatıcı, gözyaşı döktüren, ağlamayı getiren. (Farsça)

girye-riz / girye-rîz

  • Gözyaşı döken, ağlayan. (Farsça)

girye-zar

  • Oturup ağlanılan, gözyaşı dökülen yer. (Farsça)

giryende

  • Ağlayan, gözyaşı döken. (Farsça)

gisu / gîsu

  • Uzun saç, omuza dökülen saç. (Farsça)

gıyas-üd din

  • Dinin intişar etmesine yardımı dokunan kimse.

güher-riz / güher-rîz

  • Cevher döken, cevher saçan. (Farsça)

habetıktık

  • Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.

habike / habîke

  • (Çoğulu: Habâik) Kehkeşan, samanyolu.
  • Çizgi.
  • (Çoğulu: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.

habk

  • Bükmek.
  • Sağlam yapmak.
  • İyi dokumak.

hadde

  • Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha.

hadire / hadîre

  • Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.

hakim / hakîm

  • Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan.
  • Tabib, doktor.
  • Âlim, bilgin.
  • Doktor.
  • Hikmeti bilen, filozof. (Allah'ın isimlerinden)

hakim-i derd / hakîm-i derd

  • Hekim, doktor.

hakim-i kalban / hakîm-i kalbân

  • Kalplerin hekimi, doktoru.

hakka suresi / hâkka sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin altmış dokuzuncu sûresi.

harf-endaz

  • Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen.

harim / harîm

  • Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi.
  • Şerik.
  • Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer.
  • Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
  • Harem dairesi; herkesin giremeyeceği yer, dokunamayacağı şey.

haş

  • Süprüntü, kırıntı, döküntü. (Farsça)
  • Kızgınlık, hiddet. (Farsça)

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

haşr suresi / haşr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin elli dokuzuncu sûresi.

hasret-fiken

  • Hasret düşüren, hasret döken. (Farsça)

hassa

  • Saç ve sakalı döken bir hastalık.

hasse-i lems / hâsse-i lems

  • Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.

hatime kısmı / hâtime kısmı

  • Yirmi Dokuzuncu Mektubun Zeyli.

havass-ı (hamse-i) zahire / havass-ı (hamse-i) zâhire

  • Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.

havass-ı aşere

  • On hasse, on duyu; görme, işitme, dokunma, koklama, tatma, hayal, akıl, vehim, hafıza ve tasarruf etme duyuları.

havass-ı hamse

  • Beş duyu. (Görme, tatma, işitme, dokunma, koklama)

havass-ı hamse-i zahiri / havass-ı hamse-i zâhirî

  • Zahirî beş duyu; tatma, görme, işitme, koklama, dokunma.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

havi / hâvî

  • Yıkık dökük, ıssız, harabe.

havk

  • Bâdruç otu.
  • Bez dokumak.

hay

  • Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. (Farsça)
  • Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen. (Farsça)

hayk

  • Sallanmak.
  • Dokumak.
  • Tesir etmek, etkilemek.

hayşe

  • (Çoğulu: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez.

hazık-ı mütedeyyin / hâzık-ı mütedeyyin

  • Dindar ve iyi mütehassıs. (Dindar ve iyi mütehassıs doktor için söylenir).

heft-kar / heft-kâr

  • Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş. (Farsça)

hekim / hekîm

  • Tabib, doktor.
  • Doktor, hikmet sahibi.

hekim-i hazık / hekîm-i hâzık

  • Uzman doktor.

helal

  • Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan.
  • İhramdan çıkan hacı.

hemger

  • Çulha dokuyucu. (Farsça)

hemr

  • Su dökmek.
  • Göz yaşı akıtmak.
  • Süt sağmak.
  • Atâ etmek, hediye vermek.

hert

  • Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma.
  • Yırtma.
  • Dürtme.

hett

  • Yırtmak.
  • İkiye büküp kırmak.
  • Dökmek.

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hey'a

  • Yere dökülen birşeyin akması.
  • Korkutucu ses.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

heyl

  • Dökmek.
  • Bir şeyi ölçüsüz def'etmek.

heyrea

  • Çoban düdüğü.
  • Meyyitin kabrine toprak dökmek.

hezheze

  • Cisimlerin, hava yahut başka bir şey dokunmasiyle titremesi.

  • Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabına göre 600 sayısına işaret eder.

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hilhal

  • (Çoğulu: Helâhil) Hallacın bezi iyi dokuması.
  • Seyrek kalbur.

hiraka

  • Su dökmek.

hıyake

  • Dokumak.

hiyaket

  • Dokumacılık.

hizbü'l-ekber

  • Yirmi Dokuzuncu Lem'a olan Tefekkürnâme adlı eserde yer alan bir bölüm.

hücre

  • Odacık, göz.
  • Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.

hücumat-ı sitte / hücumât-ı sitte

  • Altı hücum anlamına gelen ve şeytanın desiselerine karşı yazılan bir eser; Yirmi Dokuzuncu Mektupta Altıncı Risale olan Altıncı Kısım.

hucurat suresi / hucurât sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin kırk dokuzuncu sûresi.

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

hülagu / hülagû / hülâgu

  • Kan dökücü bir hükümdar.
  • Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır.

humbara

  • Küçük küp. (Farsça)
  • Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. (Farsça)
  • Para biriktirmek için kullanılan topr (Farsça)

hunhar / hunhâr

  • Kan dökücü.
  • Kan dökücü.

huni / hunî

  • yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet.
  • Kanlı, kan dökmeye meyilli. (Farsça)

hunpaş

  • Kan döken, kan saçan. (Farsça)

hunriz / hunrîz / خونریز

  • Kan dökücü, kan döken, kan akıtan. (Farsça)
  • Kan dökücü. (Farsça)

hurde-haş / hurde-hâş

  • Param parça, kırık dökük. (Farsça)

hurdevat

  • Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat. (Farsça)

hurmet-i müsahere / hurmet-i müsâhere

  • Erkeğin herhangi bir kadın ile zinâ etmesi veya herhangi bir yerine unutarak ve yanılarak da olsa şehvetle (lezzet alarak) dokunması hâlinde, o kadının neseb (soy) ile ve süt ile olan anası ve kızları ile; kadının da o erkeğin oğlu ve babası ile evle nmesinin ebedî, sonsuz olarak haram, yasak olması

hürriyet-i diniye

  • Din hürriyeti. Herhangi bir kimsenin mensub olduğu dinin emirlerini ve icablarını yapmakta asayişe ve başkasının haklarına dokunmamak şartiyle serbest olması.

hurufat

  • (Tekili: Harf) Harfler. Matbaada kullanılan dökme harfler.

hutat

  • Dökülmüş ve saçılmış olan şey.

huzzak-ı etibba / huzzâk-ı etibbâ

  • Doktorlar içinde en ehil olanları.

ibn-i sina

  • (Hi: 370-428) Buhara'lı olup zamanının en büyük âlimi, doktor ve filozofudur. Avrupa'da, Avicenna diye tanınmıştır.

ibrikdar

  • Eskiden sarayda büyük devlet adamlarının konaklarında su döken ve leğen ibrik işlerine bakan kimse.

ibtika'

  • (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.

ibtişak

  • Haysiyet ve nâmusa dokunma.
  • Yalan söyleme.

idealizm

  • Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini. (Fransızca)

ideoloji

  • İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi. (Fransızca)

ifrag

  • Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek.
  • Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.

ifrağ / ifrâğ / افراغ / اِفْرَاغْ

  • Bir şeyi kalıba dökme, boşaltma.
  • Dökme, boşaltma. (Arapça)
  • Bir halden başka bir hale sokma, kalıba dökme.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

iftiraş

  • İzine uyma.
  • Namusa dokunur söz söyleme.
  • Yayılma.
  • Cima.
  • Döşemek.

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

ihaş

  • Bir kimsenin namusuna dokunma, namusunu lekeleme.

ihbal

  • Gebe koyma, hâmile yapma.
  • Çiçekler dökülüp meyve tutma.

ihfaf

  • Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

ihrak

  • Akıtma, dökme.

ihtibak

  • Kumaş ve bez dokuma.

ilişme

  • Dokunma.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

inbika

  • (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.

indifak

  • (Su) birdenbire ve şiddetle dökülme.

indifak-ı nehr

  • Nehrin şiddetle dökülmesi.

inhimal

  • İhmal etme, önem vermeme.
  • Mühlet alma.
  • Göz yaşı dökme.
  • Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.

inhişaş

  • (Çoğulu: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.

insibab

  • Dökülme. Akıtılma.
  • Cereyan etme.
  • Başka suya karışma.
  • Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.
  • Dökülme, katılma.
  • İnsibab etmek: Dökülmek.

insical

  • Çekilme.
  • Dökülme.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

inşilal

  • Şiddetle dökülerek akma.
  • (Su) uçurumdan dökülerek şelâle meydana getirme.

inşirah suresi / inşirâh sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan dördüncü sûresi.

insiyag

  • Kalıba dökülüp düzelme.

intisac

  • (Nesc. den) Doku peyda eylemek. Doku, nesic hâsıl olmak.
  • Mensucat gibi iki taraftan çizgili ve dokumalı olma.

intiyah

  • Ağlama, göz yaşı dökme.

intizac

  • Çok ağlama, fazlaca göz yaşı dökme.
  • Tıb: Çıbanın olgun hâle gelmesi.

iraka

  • Dökmek, akıtmak.

ırmak

  • Büyük akarsu, doğrudan doğruya denize dökülen nehir.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

ısaga

  • Kuyumculuk yapma.
  • Eritilmiş maddeleri kalıba dökme.

isaga

  • Kalıba dökme veya dökülme.

isale

  • Akıtmak, dökmek.
  • Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.

isale-i dümu'

  • Gözyaşları dökme, ağlama.

isar

  • Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm.
  • İhtiyar etmek.
  • Yumuşatmak.
  • Dökmek, serpmek. Saçmak.

ismetmeab / ismetmeâb

  • İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen.

ıstıbab

  • Dökülme.
  • Damardan kan fışkırması.

istibahat

  • Mübah ve helâl sayma.
  • Bir çok kimsenin kanını dökmeğe izin verme.

istibal

  • Havanın fenalığı ve sıkıcı olması.
  • (Kendine) idrar döktürme.

istifrağ

  • Kusma; içindekini dökme, boşaltma.

istimna / istimnâ

  • El ile menîyi dökme, masturbasyon.

istital

  • Gözyaşları inci gibi dökülme.
  • Birbiri ardınca çıkma. Birbirinin peşinden çıkma.

istitbab

  • (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme.
  • İlâç arama.
  • Çare isteme, derdine devâ arama.

ittisal

  • Ulaşmak. Bitişmek.
  • Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.

kabine

  • Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. (Fransızca)
  • Küçük oda. (Fransızca)
  • Doktorun muâyene yeri. (Fransızca)

kabtari / kabtarî

  • Yünden dokunan bir elbise.

kadid / kadîd

  • Kurutulmuş et.
  • Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan.
  • Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kadr (kadir) suresi / kadr (kadir) sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan yedinci sûresi.

kaf'a

  • Yumuşak kuru ot.
  • Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.

kafirun suresi / kâfirûn sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz dokuzuncu sûresi.

kalıb

  • (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi)
  • Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf.
  • Beden, vücut, gövde.
  • Şekil ve suret nümunesi, örnek.
  • Bir kalıba dökülmüş vey

kalıb-ı kelam / kalıb-ı kelâm

  • Söz kalıbı; söz ve ifadelerin içine döküldüğü kalıp.

kani / kâni

  • (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.

kar'-ul asa / kar'-ul asâ

  • Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi.
  • Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.

kara'

  • Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık.
  • Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.

karamita / karâmita

  • Milâdî dokuzuncu asırda Hamdan Karmat tarafından kurulan bozuk fırka. İsmâiliyye ve Bâtıniyye de denir.

karr

  • Durma.
  • Karar verme.
  • Su dökmek.
  • Kulağına söylemek.
  • Mahfe.

karra

  • Bir kimsenin kulağına söylemek.
  • Soğuk su dökmek.

karulasa / karulâsâ

  • Doktorun bedene vurarak muayene etmesi.

kasab-ı mısri / kasab-ı mısrî

  • Mısırda dokunmuş keten bezi.

kav'

  • (Çoğulu: Akvâ) Erkek dişiye aşmak.
  • Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kavs

  • Yay.
  • Eğri, yay biçiminde olan şey.
  • Dokuzuncu burcun adı.

kebv

  • Davarın, başını vücuduna sürçmesi.
  • Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak.
  • Görmek.
  • Kabın içindekini dökmek.
  • Ateşi kül bürüyüp örtmek.

kedkede

  • Ağır ağır seğirtmek.
  • Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.

kehhal

  • Gözlere sürme süren.
  • Göz doktoru.

kihalet

  • Göz için sürme yapma. Sürmecilik.
  • Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.

kıls

  • (Çoğulu: Kulus) İftira etmek.
  • Atmak.
  • Liften yapılmış kalın ip.
  • Kusmak.
  • Kap dolup dökülmek.

kinaiyyat

  • (Tekili: Kinâye) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.

kinaye / kinâye

  • Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
  • Mânâyı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtülü dokunaklı söz.

kiraz

  • Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni.

kıya'

  • Erkek dişiye aşmak.
  • Hurma ve buğday döktükleri düz yer.

külçe

  • Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden.
  • Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.

kuraze / kurâze / قراضه

  • Kırıntı, döküntü. (Arapça)

kutafe

  • Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

kuvve-i lamise / kuvve-i lâmise

  • Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

lacin

  • Ağaçtan dökülen yaprak.
  • Ağaçtan yaprak indirme.

lamis / lâmis

  • El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.

lamise / lâmise / لامسه

  • Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu. (Arapça)

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

lecin

  • Ağaçtan yaprak dökmek.

ledüd

  • (Çoğulu: Elidde) Hastanın ağzına dökülen ilâç.
  • Çok husumet, şiddetli düşmanlık.

lehle

  • Süst ve zayıf nesne.
  • Seyrek dokunmuş bez.
  • Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.

lems / لمس

  • Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak.
  • Beş duygudan biri, dokunma duygusu.
  • Dokunma. (Arapça)

lemsi / lemsî

  • Hissedilmeğe, dokunma ile duymağa ait ve müteallik.

lemsiyet

  • Bir cisme veya bir mâdene parmakla dokunmaktan gelen his.

leyl suresi / leyl sûresi

  • Kur'ân- kerîmin doksan ikinci sûresi.

lühve

  • (Çoğulu: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)

luka

  • Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.

lükat

  • Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.

maddi / maddî

  • (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait.
  • Paraca ve malca.
  • Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren.
  • Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

mahnun

  • Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.

mass

  • Yakın olan.
  • Dokunan. Değen.

masug

  • Kalıba dökülmüş.
  • Örneğe uygun.
  • Düz.

masun

  • Dokunulmaz, korunan, korunmuş.

masuniyet

  • Dokunulmazlık.
  • Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.

mazarrat-ı umumiye

  • Herkese zararı dokunan şeyler.

mear

  • Saç ve sakalın dökülmesi.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medarlar

  • Yirmi Dokuzuncu Söz'de bulunan bölümler; haşir ile ilgili deliller.

mekik / mekîk

  • Nakış dokumada kullanılan âlet.
  • Bir dokuma âleti.

meksub

  • Kesbolunmuş. Kazanılmış.
  • Sonradan tahsil olunmuş, elde edilmiş.
  • Yüksekten dökülen.
  • Çağlayan.

melmus

  • (Çoğulu: Melâmis) (Lems. den) El ile dokunulmuş.

melmusat

  • (Tekili: Melmus) El ile dokunmalar. El ile temas etmeler.

memsus

  • Dokunulmuş.

mendub

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.

mensec

  • (Nesc. den) Bez, çulha vs. dokunan yer. Örücü işyeri. Trikotaj atelyesi.

mensic

  • (Çoğulu: Menâsic) Bez dokuyacak yer.
  • Boyun ile kürek arası.

mensuc / mensûc / منسوج

  • (Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş.
  • Dokunmuş, örülmüş.
  • Dokunmuş.
  • Dokunmuş. (Arapça)

mensucat / mensucât / mensûcât / منسوجات / مَنْسوُجَاتْ

  • Dokumalar.
  • Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar.
  • Dokunanlar.
  • Dokumalar. (Arapça)
  • Dokuma sektörü. (Arapça)
  • Dokumalar.

mensucat-ı amel / mensûcât-ı amel / مَنْسُوجَاتِ عَمَلْ

  • İş ve davranışların dokumaları.
  • Amel, iş dokumaları (mahsulleri).

mensucat-ı ebediye / mensucât-ı ebediye

  • Sonsuz hayata ait dokumalar.

mensucat-ı gaybiye ve uhreviye

  • Gayba ve âhirete ait dokumalar.

mensucat-ı haririyye / mensucât-ı haririyye

  • İpek dokumalar.

mensucat-ı rabbaniye / mensucat-ı rabbâniye

  • Allah'ın adeta nakış nakış dokuduğu san'at eseri varlıklar.

mensucat-ı san'at

  • San'at dokumaları.

meryem suresi / meryem sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin on dokuzuncu sûresi.

mesbuk

  • (Sebk. den) Kalıba dökülmüş.

mescum

  • Saçılmış, dökülmüş.

mesel

  • Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye.
  • Dokunaklı ve mânalı söz.
  • Benzer. Misil.
  • Delil. Hüccet.
  • Örnek, benzer, nümune.
  • Dokunaklı ve mânâlı söz.
  • Yararlı hikâye.
  • Delil, hüccet.

mesfuh

  • Dökülüp akıtılmış olan.
  • Dağ eteği.

mesfuk

  • (Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan.

mesh

  • El sürme, dokunma.

meskub

  • Kalıba dökülmüş. Akıtılmış.

mesnun

  • Sünnet olan. Sünnet olmuş olan.
  • Âdet edilen şey.
  • Bilenmiş bıçak.
  • Üzerinden ömürler geçmiş olan.
  • Şekillendirilmiş.
  • Kalıba dökülmüş.
  • Kokusu değişmiş.

mesrue

  • Çekirgenin yumurtasını döktüğü yer.

mess

  • Yapışmak, değmek, dokunmak.
  • Meydana gelmek.

mess-i nisvan

  • Kadınlara dokunma.

metn / متن

  • Yazıya dökülmüş bilgi. (Arapça)

mey'a

  • (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı.
  • Atı koşuya alıştırmak.
  • Erimiş sıvı madde.
  • Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi.
  • Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.

mezbele / مزبله

  • Çöplük, döküntü alanı. (Arapça)

mezy

  • Dokunma, bakma ve düşünme gibi sebeplerle erkekten gelen beyaz şeffâf sıvı.

midrar

  • Yağmur yağdıran bulut.
  • Çok su döken.

mıhbat

  • Davar için ağaçtan yaprak dökmekte kullanılan sopa.

mil

  • Bin dokuz yüz yirmi metre olan bir uzunluk ölçüsü.

minval

  • Hareket tarzı, davranış. Usul, yol.
  • Fayda.
  • Uslub, tarz.
  • Bez dokuyan cüllah.

misas

  • El sürme, değme, dokunma.
  • Cima etmek.
  • Almak.

misbeke

  • Mâden eritilip dökülecek kap.

mislah

  • Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.

mu'cizat mecmuası / mu'cizât mecmuası

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu'cizelerin anlatıldığı kitap; On Dokuzuncu Mektup ve Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz.

mu'cizat-ı ahmediye / mu'cizât-ı ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m) gösterdiği mu'cizeleri anlatan, Mektubat'ta yer alan On Dokuzuncu Mektup.

mu'cizatlar

  • Mu'cizât risaleleri; Kur'ân'ın mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mu'cizelerinden bahseden On Dokuzuncu Mektup.

mu'cize-i mensucat

  • Mu'cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah'ın mu'cizesi olan varlıklar.

mu'riz

  • İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.

muarrız

  • Dokunaklı söz söyliyen.

mübaşeret / mübâşeret

  • Bir işe girişmek. Bir işe başlamak.
  • Karşılaşmak.
  • Başlamak ve devam etmek.
  • Temas etmek, dokunmak.
  • İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması.
  • Başlama, girişme, dokunma.

mübaşir

  • Temas eden, dokunan.

mübir / mübîr

  • Hunhar. Zâlim. Kan içen. Kan dökücü.

mucizat-ı ahmediye / mucizât-ı ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler On Dokuzuncu Mektup.

müde'as

  • Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur.
  • Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.

müessir

  • Te'sir eden. İz bırakan. Te'sirli. Dokunaklı.
  • Hükmünü yürüten.
  • Eserin sahibi.
  • Tesir eden, etki, iz bırakan.
  • İşleyen, hükmünü yürüten.
  • Çok hissedilen, içe işleyen.
  • Dokunan, dokunaklı.
  • Eser sahibi. Allah Teâlâ.

müferrag

  • Dökülmüş.

müfrag

  • Dökülmüş, ifrağ olunmuş.

müfrig

  • (Müfriga) Döken, dökücü. İfrağ eden.

mugasmer

  • Kaba dokunmuş kötü bez.

mugassas

  • Kalıba dökülmüş.

mühder

  • Dökülen, akıtılan, ihdâr edilen. Heder edilen.

mühdir

  • (Heder. den) Döken, akıtan, heder eden.

muhill-i namus / muhill-i nâmus

  • Nâmusa zarar veren, nâmusa dokunan.

mukaddeme-i haşriye

  • Haşrin mukaddemesi; Dokuzuncu Şuâ.

mülamese

  • (Lems. den) Birbirine dokunma, değme, el ile tutma, temas etme.
  • Yapışmak.

mümas

  • Temas eden, dokunan.
  • Temas eden, dokunan, ilişen.
  • Temas eden, dokunan.

mümass

  • Temas eden, dokunan.

mümasse

  • Birbirine değme. Dokunma, temâs etme.

münhemir

  • Akıcı, seyyal.
  • Dökülen. Yıkılıp viran olmuş.

munsabb

  • (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan.

munsami / munsamî

  • Dökülüp akıtılmış.

münsebik

  • (Sebk. den) Kalıba dökülmüş olan.

münsecim

  • Düzgün, insicamlı.
  • Dökülmüş, saçılmış, dağılmış.

münsekib

  • Dökülüp akan.

müntehil

  • Yüz suyunu döken.

müntesic

  • (Nesc. den) Dokunmuş olan.

müntif

  • (Netf. den) Kılları döken. Koparan, çeken.

mürahıka / mürâhıka

  • Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.

muşa

  • İki renk üzere dokunmuş elbise.

müsag

  • (Tekili: İsâga) Kalıba dökülmüş, akıtılmış olan.

müsamid

  • Oyun âleti yapan kimse.
  • Bahçesine ters ve pislik döken kişi.

muşata

  • Tararken dökülen saç veya sakal teli.

müşate

  • Saç ve sakaldan dökülen kıllar.

müşerrih

  • (Çoğulu: Müşerrihîn) (Şerh. den) Açıklayan, şerheden.
  • Teşrih yapan doktor.

mutaf

  • (Muy-tâb. dan) Keçi kılından dokunmuş olan. (Farsça)
  • Kıldan yapılan at takımı. (Farsça)
  • Kıldan çul yapan, dokuyan veya satan. (Farsça)
  • Keçi kılından çul yapan, dokuyan veya satan.

mutatabbib

  • (Tıbb. dan) Yalandan hekim. Doktorluk taslıyan.

müteessir

  • Te'sir altında kalmış. Acımış yahut sevinmiş. Hissiyatına dokunmuş.
  • Üzüntülü.

mütekatır

  • (Katr. dan) Damlıyan. Katre katre dökülen.

mütekattır

  • Damlayan, katre katre dökülen.

mütelemmis

  • (Lems. den) El ile dokunan. Telemmüs eden.

mütemass

  • Temas eden, dokunan, değen.

mütenessic

  • (Nesc. den) Dokunan, örülen.

mütesabike

  • Bir şeyin kalıba dökülmesi.
  • Mâdeni eritip süzmek.

mütesakıt

  • Birbiri ardınca dökülüp düşen.

mutref

  • (Çoğulu: Metârif) Haz kumaşından dokunmuş bir kaç alemli Arap kaftanı.
  • Başı ve kuyruğu beyaz veya siyah olup, vücudu başka renk olan at.

muy-taban / muy-tâbân

  • (Tekili: Muy-tâb) Kıldan eşya yapanlar, kıl dokuyanlar.

muytab / muytâb

  • (Çoğulu: Muytâbân) Kıl dokuyan. Kıldan eşya yapan.

müzahrefat / مزخرفات

  • Pislikler, süprüntüler, döküntüler. (Arapça)

müzelzel

  • İpekten dokunmuş.

na-besud

  • El dokunulmamış, el değmemiş, yeni şey. (Farsça)

nakş-ı kelami / nakş-ı kelâmî

  • Sözle ilgili nakış, süs, söz dokusu.

nasic

  • (Nesc. den) Dokuyan, nesceden.
  • Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.

nasil

  • Kıl dökücü ilâç.

nasreddin

  • (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.

natul

  • İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.

naziat suresi / nâziât sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yetmiş dokuzuncu sûresi.

nefur

  • Ürken, ürküp kaçan.
  • Herkese iyiliği dokunan kimse.

nehizet

  • Tabiat.
  • At kulağına benzer dokunmuş nesne.

nesaic

  • (Tekili: Nesice) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular.

nesc / نسج / نَسْجْ

  • Dokuma.
  • (Nesic) Dokunuş, dokuma.
  • Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi)
  • Dokuma, örme.
  • Doku. (Arapça)
  • Dokuma.

nesc-i kudret / نَسْجِ قُدْرَتْ

  • İlâhî kudret dokuması.
  • Kudret dokuması.

nesc-i nakş

  • Nakşın dokuması.

nescolmak

  • Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)

nesfe

  • Dökülmüş ve saçılmış un.

nesic

  • (Çoğulu: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş, nescolunmuş.

nesice

  • (Çoğulu: Nesâyic) Dokunmuş, nescolunmuş şey.

nessac / nessâc / نساج

  • Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
  • Dokuyucu.
  • Dokuyan, dokumacı.
  • Dokumacı. (Arapça)

neved

  • Doksan. 90 (Farsça)

nisacet

  • Dokumacılık.

nitasi / nitasî

  • Anlayışlı tabib, doktor.

nüfza

  • Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.

nüh

  • Dokuz. (Farsça)

nuhre

  • Kemik dokusunun çürümesi.

nühüm

  • Dokuzuncu. (Farsça)

nüsal

  • Hayvandan dökülen tüyler.

nüsare

  • Saçılan şey.
  • Yemek döküntüsü.

nüşare

  • Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.

nüsuc / nüsûc

  • Dokumalar.

nüsuc-u levhiye

  • Dokunmuş, işlenmiş levhalar.

nüsul

  • Tüy dökme.

nutfe

  • Duru ve sâfi su.
  • Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi.
  • Taşmış, dökülmüş su.
  • Deniz.

nuzc

  • Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması.
  • Etin kemikten dökülür derece pişmesi.

ortodoks

  • Hıristiyanlık mezheblerinden. Ortodoks mezhebinin rûhânî (dînî) lideri patrik olup, merkezi İstanbul Fener'deki patrikhânedir. 1054 (H.446)'da İstanbul patriği olan Mihael Kirolarius, Roma'daki papadan ayrılarak Ortodoks kilisesini (mezhebini) kurdu. Roma'daki papaya tâbi olanlara katolik, İstanbul'

otorite

  • Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. (Fransızca)
  • İdari veya siyasi iktidar. (Fransızca)
  • Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser. (Fransızca)

patiska

  • Pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez.

patrik

  • Ortodoks mezhebine mensûb hıristiyanların, en büyük rûhânî (dînî) lideri.

pergale / pergâle

  • Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. (Farsça)
  • Parça. (Farsça)

perniyan

  • Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş. (Farsça)

pernun

  • İnce ve zarif dokunmuş ipek kumaş. (Farsça)

pervas

  • El ile dokunup temas etme, eli ile yoklama. (Farsça)

pot

  • Falso, dokunaklı söz.

pot kırmak

  • Farkında olmıyarak karşısındakine dokunacak söz söylemek.

pozitivizm

  • Gerçeğin deney ve gözlemle elde edilebileceği görüşünü savunan felsefî doktrin.

pud / pûd / پود

  • Argaç, dokumada enine dokunulan ip. (Farsça)

raci / râci

  • Geri dönen.
  • Dokunan, ilgisi bulunan.

raci'

  • (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden.
  • Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik.
  • Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.

rakraka

  • Su dökmek.
  • Su gelip gitmek.
  • Parlamak.
  • Suyun akması.

ramazan

  • Hicrî ayların dokuzuncusu ve mübarek üç ayların üçüncüsü.
  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

ramazan-ı mübarek

  • Mübarek Ramazan ayı; hicrî ayların dokuzuncusu.

ramazaniye

  • Ramazan hediyesi olarak gelen Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan Ramazan'a dair olan bölüm.

ravh

  • Rahatlık. Rahmet ve kolaylık.
  • Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa.
  • Koklamak.

raziz

  • Dökülmüş ve parçalanmış.

razraz

  • İri vücutlu kimse.
  • Dökülmüş ve ufanmış taş.

reden

  • Hazz denilen kumaş.
  • Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses.
  • İplik eğirmek.

reşahat-i kalem

  • Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.

reşhariz

  • Damla döken. (Farsça)

resmiyet

  • Bk. resmiyyet.
  • Resmiyete dökmek: Resmîleştirmek, resmîlik kazandırmak.

rezz

  • Bir şeyi yere batırmak.
  • Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi.

rihte

  • Dökülmüş, akıtılmış. (Farsça)

rihte-ger

  • (Çoğulu: Rihte-gerân) Dökmeci.

rişaş

  • Döküntü, serpinti.

riz

  • Döken, saçan, akıtan. (Farsça)

rizan

  • Akan, dökülen. (Farsça)

rize

  • Döküntü, kırıntı. Ufak parça. (Farsça)

rizeçin

  • Kırıntı ve döküntü toplayan. (Farsça)

rizehar / rizehâr

  • Kırıntı ve döküntü yiyen. (Farsça)

rizehor

  • Kırıntı, döküntü yiyen. (Farsça)

riziş

  • Akış, dökülüş. (Farsça)

sa'cez

  • Dökmek.

sabb

  • Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek.
  • Aşık, tutkun.

safal

  • Alçaklık.
  • Rüzgârın dokunduğu yer.

safizm

  • Kadının kadına şehvetle bakması ve dokunması. Kadınlar arasındaki homoseksüellik.

sahif

  • (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse.
  • Gevşek dokunmuş. Boş.

sahih kan / sahîh kan

  • Sekiz yaşını bitirip, dokuz yaşına bastıktan birkaç gün veya ay, yâhut seneler sonra, sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre, en az üç gün (ye tmiş iki saat) devâm eden kan; hayız ve aybaşı ka

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

sakib

  • (Sâkibe) Dökülen.

şakife

  • (Çoğulu: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.

sala'

  • Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.

salaa

  • Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.

salih aleyhisselam / sâlih aleyhisselâm

  • Semûd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Sâm'ın neslindendir. Hazret-i Âdem'in on dokuzuncu kuşaktan torunudur.

salkame

  • Azı dişlerinin birbirine dokunması.

salsale

  • Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.

savb

  • Taraf, cihet, yön.
  • Dökülmek, nüzul etmek.
  • Savab. Doğruluk, dürüstlük.

seaf

  • Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir.
  • Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.

sebaik

  • (Tekili: Sebika) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.

sebbak

  • Eritip kalıba döken, eritici.

şebeke / شبكه

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
  • Ağ. (Arapça)
  • Balık ağı. (Arapça)
  • Dokular. (Arapça)

sebike

  • Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş.
  • Hafif, küçük.

sebk

  • Bir şeyi eritme. Kalıba dökme.
  • Edb: İbarenin tarz ve terkibi.

secc

  • (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak.

secec

  • Dökülmüş su.

secile

  • Büyük kova.
  • Dökülmüş su.

seff

  • Dokumak.
  • Yapmak.
  • Ahzetmek, almak.
  • Toz haline getirilmiş ilâç.
  • İlâcı toz haline getirme.

seffah / seffâh / سفاح

  • Cömert, eliaçık, civanmerd.
  • Güzel konuşan, hatip.
  • Kan dökücü, gaddar.
  • Kandökücü. (Arapça)
  • Cömert. (Arapça)

seffak / seffâk / سفاک

  • (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
  • Kandökücü. (Arapça)

sefh

  • (Çoğulu: Süfuh) Dağ eteği.
  • Su dökmek.
  • Kan dökmek.

sefik

  • (Çoğulu: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid.
  • Sık dokunmuş bez.

sefk

  • Dökme, akıtma.
  • Kan dökme, kan akıtma.
  • Kan akıtma, kan dökme.

sefk-i dem

  • Kan dökme.

sefk-i dima / sefk-i dimâ

  • Kan dökmeler, akıtmalar.

sefk-i dima' / sefk-i dimâ'

  • Kan dökme, kan dökücülük.

sefuh

  • Dökülmüş su.

sehh

  • Dökmek.

sehha'

  • (Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir.

şehrü'l-haram

  • Kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: Muharrem, Recep, Şaban, Ramazan ayları.

sekb

  • Su dökmek. Su dökülme.

sekine / sekîne

  • İçerisinde on dokuz harfli on dokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve emniyet veren bir dua.

şelşele

  • Dökmek.
  • Su damlatmak.

şems suresi / şems sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan birinci sûresi.

seng-endaz

  • Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen. (Farsça)

senin

  • Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.

senn

  • Zırh çıkarmak.
  • Halinden döndürmek.
  • Koymak.
  • Keskinleştirmek.
  • Tasvir etmek.
  • Dökmek.

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

şerit

  • Dar, uzun dokuma parçası.

sermele

  • Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.

serşar

  • Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. (Farsça)
  • İleri giden, sınırı aşan. (Farsça)

şetn

  • Dokumak. Çulhalık.

şifa ayet-i kerimeleri / şifâ âyet-i kerîmeleri

  • Kur'ân-ı kerîmdeki altı şifâ âyeti. Tevbe sûresi on dördüncü âyetinin sonu, Yûnus sûresi elli yedinci âyetinin ortası, Nahl sûresi altmış dokuzuncu âyetinin orta kısmı, İsrâ sûresi seksen ikinci âyetinin baş tarafı, Şuarâ sûresinin sekseninci âyeti, Fussilet sûresi kırk dördüncü âyetinin ortası.

şikestebeste / شكسته بسته

  • Kırık dökük. (Farsça)

silb

  • (Çoğulu: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.

simya

  • Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur.

siyaset tabibleri

  • Siyasî hastalıkların hekimleri, doktorları; siyasî meselelere çözüm arayanlar.

sofestai / sofestaî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar

suf

  • (Çoğulu: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma.
  • Yün, yapağı, ibrişim.

sühuh

  • Dökülmek.
  • Semiz ve besili olmak.

sukata

  • Kırıntı, döküntü, artık.

sukataçin

  • Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. (Farsça)

sükub

  • (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.

sündüs

  • Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.

sündüs-misal / sündüs-misâl

  • Dokunuşunda altın, gümüş tellerin de bulunduğu bir tür ipekli kumaş gibi.

sürm

  • Ön dişlerin dökülmesi.

suziş

  • Yakma. Yanma. (Farsça)
  • Dokunma, te'sir etme, etki yapma. (Farsça)
  • Büyük acı. Yürek yanması. (Farsça)

ta'dad / ta'dâd

  • Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.
  • Sayma.
  • Birer birer söyleme, sayıp dökme.

ta'rir

  • Yere dökmek.

ta'riz / ta'rîz / تعریض

  • Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek.
  • Dokunaklı söz söylemek, kapalıca yapılan sitem, kinaye ile söylemek.
  • Üstü kapalı ve dokunaklı söz; kapalı îtirâz etmek; bir tarafı gösterip diğer tarafı kasd etmek.
  • Laf çarpma, dokundurma, taşlama. (Arapça)

ta'rizat / ta'rizât

  • (Tekili: Ta'riz) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.

tababet / tabâbet / طبابت

  • Hekimlik. Doktorluk.
  • Hekimlik, tıp doktorluğu.
  • Doktorluk.
  • Doktorluk. (Arapça)

tabib / طبيب

  • Hekim, tıp doktoru.
  • (Çoğulu: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
  • Doktor, hekim.
  • Doktor. (Arapça)

tabib-i hazık / tabib-i hâzık / tabîb-i hâzık / طَب۪يبِ حَاذِقْ

  • İşinin ehli olan doktor.
  • İşinin ehli doktor.

tabib-i kulub / tabib-i kulûb

  • Kalplerin doktoru.

tabib-i manevi / tabib-i mânevî

  • Mânevî doktor.

tabib-i müslim-i hazık / tabîb-i müslim-i hâzık

  • Mütehassıs (uzman) ve açıkça günâh işlemeyen müslüman doktor.

tabiban / tabibân / tabîban / طبيبان

  • (Tekili: Tabib) Doktorlar, tabibler, hekimler.
  • Doktorlar. (Arapça - Farsça)

tabip

  • Doktor, hekim.

tabu

  • (Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey.

tadahduh

  • Şarap dökülmek.

tahsir

  • Hasret bırakma. Hasret etme.
  • Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi.

tantil

  • Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tariz / târiz

  • Dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye "İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır." diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi.
  • Dokundurma.

tarizen / târizen

  • Sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek.
  • Dokundurarak.

tarüpud / târüpûd / تار و پود

  • Kumaşın çözgü ve atkısı. (Farsça)
  • Doku. (Farsça)

tasabbüb

  • Dökülmek.
  • Bahadır olmak, kahraman olmak.
  • Sıcaklığın artması.

tasi' / tâsi' / تاسع

  • Dokuzuncu.
  • Dokuzuncu. (Arapça)

tasi'an / tâsi'an / تاسعا

  • Dokuzuncusu. (Arapça)

tasian / tâsian

  • Dokuzuncu olarak.
  • Dokuzuncu olarak.
  • Dokuzuncusu.

tasvig

  • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
  • Batırmak.
  • Kuyumculuk yapmak.

tatbib

  • Kırbayı ev direğine asmak.
  • Tabiblenmek, doktor olmak.

te'sir

  • Bir şeyde eser ve nişane bırakma.
  • Vasıfları ve halleri değiştirme.
  • İşleme, dokuma, iz bırakma.
  • İçe işleme.
  • Kederlenme.

tebkiye

  • (Bükâ. dan) Dokunaklı sözler söyleyip ağlatma.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tedeffuk

  • Suyun fışkırması. Atılmak.
  • Dökülmek.

tedemmül

  • Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme.

tedennük

  • Dikkatle bakmak.
  • Ayırtmak.
  • Su dökülmek.

tedfik

  • Dökmek.

tedmi'

  • Göz yaşı dökmek.

tefrig

  • (Feragat. dan) Boşaltma.
  • Azade etme.
  • Dökme.
  • Kurtarma.
  • Zâil ve hâlî eyleme.
  • Vazgeçirme.

tefvif

  • Bezi alacalı dokutmak.

tehvir

  • Suyu veya diğer sıvıları döktürmek.

tehyir

  • Suyu döktürmek.

tekatur

  • Damlama. Damla damla dökülme.

tekstil

  • Dokuma. (Fransızca)
  • Dokumacılık. (Fransızca)

telemmüs

  • (Lems. den) El ile dokunma.

telvihat-ı tis'a / telvihât-ı tis'a

  • Dokuz işaret; Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dokuzuncu Kısmında yer alan bölüm.

tema'ur

  • Mütegayyer olmak, değişmek.
  • Rengi donuk olmak.
  • Saç dökülmek.

tema'ut

  • Saç dökülmek.

temas / temâs / تماس

  • Dokunma, değme.
  • Dokunma. (Arapça)
  • Temâs etmek: Dokunmak. (Arapça)

temas eden

  • Dokunan, bahseden.

temerrut

  • Saç dökülmek.

tenide

  • Örümcek ağı. (Farsça)
  • Örülmüş, dokunmuş. (Farsça)

tensil

  • (Kuş ve diğer hayvan) tüylerini yeleklerini, yününü ve kılını döküp kavlamak.

tesbik

  • (Çoğulu: Tesbikat) (Sebk. den) Eritip kalıba dökme.

teşelşül

  • (Çoğulu: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması.
  • Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.

tesmid

  • Yere ters ve kül dökmek.

tesmir

  • (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması.
  • Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.

teşrik tekbirleri

  • Zilhiccenin dokuzuncu günü, yani Kurban Bayramının arefe günü, sabah namazından başlayarak, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar olan, her farz namazın selâmından sonraki alınan tekbirler.

tesyir

  • (Seyr. den) (Çoğulu: Tesyirât) Gönderme, yollama. Seyrettirme.
  • Sürmek.
  • Bezi yol yol alaca edip dokumak.

tevbe suresi / tevbe sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin dokuzuncu sûresi. Berâe sûresi de denir.

tezgah / tezgâh

  • Dokuma âleti. (Farsça)
  • Ticaret masası. İş yeri. (Farsça)
  • Dokuma aleti.
  • Dokuma aleti, işyeri.

tıbb

  • Tabiblik, doktorluk.
  • Her şeyi gereği gibi bilmek.
  • Rıfk. Suhulet.
  • İrade.
  • Hastayı ilâçlarla tedaviye çalışmak.
  • Şan.
  • Şehvet.
  • Tıp, doktorluk.

tıbben

  • Tıp cihetiyle. Doktorlukça.

tıbbi / tıbbî

  • Hekimliğe ait. Doktorlukla alâkalı.
  • Hekimce.

tıktıka

  • Taşların birbirine dokunması sonucu çıkan ses.

tıls

  • (Çoğulu: Atlâs) Sahife.
  • Mahvolmuş nesne.
  • Tüyü dökülmüş olan deve uyluğunun derisi.
  • Elbisenin eskimesi.

tin suresi / tîn sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin doksan beşinci sûresi.

tis'a / تسعه

  • Dokuz. 9.
  • Dokuz. (Arapça)

tis'a mie

  • Dokuz yüz. 900

tis'in / tis'în / تسعين

  • Doksan. (Arapça)

tis'un / tis'ûn

  • (Tis'în) Doksan, 90.

tisa / tisâ

  • Dokuz.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

tüs'

  • Dokuzda bir. (1/9)

tusu'

  • Dokuz bölükte bir bölük.

tüsu'

  • Dokuzda bir.

urve

  • (Çoğulu: Urâ) Düğme iliği.
  • Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç.
  • Daima bâki olan nesne.
  • Arslan. Kudretten kinaye olur.
  • Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.

üskub

  • Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar.
  • Kunduracı.
  • Dökülmüş olan, akan su.
  • Demirci.

usmur

  • (Çoğulu: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.

vakre

  • Davarın tırnağının taşa dokunup sürçmesi.

vassad

  • Ören, örücü, dokuyan, dokuyucu.

vavik

  • Okun nişana dokunmayıp yanına düşmesi hâli.

vefk-i müselles

  • Üçlü vefk; bir âyet veya ibarenin ebced ve cifir değerleri esas alınarak, dağıtıldığı ve üç rakamının karesi biçiminde dokuz küçük kareden oluşan tılsımlı kare alan.

vefra'

  • Eksilmeyip değişmeyen.
  • El dokunulmamış ve tam olarak yetişmiş ot.

vird-i ekber

  • En büyük vird, dua; Yirmi Dokuzuncu Lem'a.

virdü'l-ekber

  • En büyük vird, dua; Yirmi Dokuzuncu Lem'a ve Âyetü'l-Kübrâ'nın Arapçası.

virdü'l-ekber-i nuriye

  • Nur'un büyük virdi, duası; Yirmi Dokuzuncu Lem'a.

vizite

  • ing. Ziyaret.
  • Doktorun bir hastayı ziyareti.
  • Hekim ücreti.

yavuz sultan selim

  • (Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın çadırı

yediyy

  • El ile dokunmuş.

yevm-i şek

  • Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hilâlinin görülmemesi sebebiyle Şâbân ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramazân-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Şâbân'ın yirmi dokuzundan sonra gelen gün.

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zahk

  • Hastalıktan dolayı tilkinin tüyü dökülüp derisi açılması.

zer'

  • Çoğaltma.
  • Halketme, yaratma.
  • Tohum ekme.
  • Ağzından dişlerin dökülmesi.
  • Saç ağarması.
  • Perde, hâil.

zer-baf / zer-bâf

  • Sırma dokuyan.
  • Sırma dokuyan.

zırh

  • Cevşen.
  • Muharebe elbisesi, demirden örülmüş veya dökülmüş elbise.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR