LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Döş ifadesini içeren 333 kelime bulundu...

abkari / abkarî

  • Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil.
  • Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan.
  • Çok güzellik.
  • Bir nevi döşek.

ah / اخ

  • Kardeş, birader.
  • Dost.
  • Kardeş. (Arapça)
  • Dost. (Arapça)

ahbab / ahbâb / احباب

  • Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
  • Dostlar, sevenler.
  • Sevilenler, dostlar.
  • Dostlar.
  • Dostlar. (Arapça)
  • Dost. (Arapça)

ahbab-ı uhrevi / ahbab-ı uhrevî

  • Âhiretteki dostlar.

ahbap / احباب

  • Dostlar, sevgililer.
  • Dostlar, sevdikler. (Arapça)

ahdan

  • (Tekili: Hıdn) Dostlar, yoldaşlar.

ahibba / ahibbâ / احبا

  • Dostlar, arkadaşlar.
  • Dostlar, sevilenler; sevgililer. (Arapça)

ahilla

  • (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.

ahlal

  • (Tekili: Hıll) Samimi dostlar, yâranlar.

ahu

  • Kardeş, dost.

ahyar

  • Hayırlılar.
  • Dostlar.
  • İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)

asar-ı üns ve ülfet / âsar-ı üns ve ülfet

  • Dostluk ve yakınlık izleri.

asdika / اصدقا

  • Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar.
  • İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
  • Samimi dostlar, sadıklar.
  • Gerçek dostlar. (Arapça)

ashab / ashâb / اصحاب

  • Dostlar, arkadaşlar. (Arapça)
  • Sahipler. (Arapça)

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

aşna / âşnâ / آشنا

  • Tanıdık, dost, aşina. (Farsça)

aşna-yan

  • (Tekili: Aşnayî) Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar. (Farsça)

aşnayan / âşnâyân / آشنایان

  • Tanıdıklar, dostlar. (Farsça)

aşnayi / âşnâyî / آشنایى

  • Dostluk. (Farsça)
  • Bilme, haberdarlık. (Farsça)

aziz / azîz

  • İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu.
  • Dost.
  • Şerif.
  • Nadir.
  • Dini dünyaya âlet etmeyen.
  • Sireti temiz.
  • Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi.
  • Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.

balast

  • ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.

basite

  • Yükseklik ölçen yayvan güneş saati.
  • Döşeme minder.
  • Düz yer.

belat

  • Döşenmiş taş.
  • Düzyer.
  • Köy adı.

berbar

  • Evin dam kısmında bulunan oda. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)
  • Kemeriye. (Farsça)
  • Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir. (Farsça)

berhabe

  • Minder. Döşek, yatak.
  • Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.

besat

  • (Bisât) Düz.
  • Döşenmiş.
  • Geniş.
  • Yayvan kab.
  • Düz açık yer.

besit

  • (Çoğulu: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü.
  • Yalnız tek.
  • Geniş yer.

best

  • Döşemek.
  • Yaymak, neşr.

biraderane

  • Dostça, kardeşçe. (Farsça)

bisat

  • (Çoğulu: Büsüt) Döşek.
  • Döşeme, kilim, minder.

bister

  • Yatak, döşek. (Farsça)

bitane

  • (Çoğulu: Betâyin) Çarşaf.
  • Kaftan astarı.
  • Dostluk.
  • Hâlis olmak.
  • Kuvvetli olmak.

busat

  • (Tekili: Bisat) Bisatlar, döşekler, kilimler, minderler, keçe yaygıları.

çar-yar

  • Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.

ciharyar-ı güzin / cihâryâr-ı güzîn

  • Seçkin dört dost; dört halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.).

dahil / dahîl

  • Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir.
  • Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi.
  • Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan.
  • Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçe

dahy

  • (Dahv) Yayıp döşemek.
  • Deve kuşu yumurtası.

deha

  • Yaymak, döşemek.

dem-saz

  • Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş. (Farsça)

dem-sazi / dem-sazî

  • Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık. (Farsça)

dost

  • (Çoğulu: Dostân) Sevilen insan, muhib, yâr. (Farsça)
  • Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. (Farsça)
  • Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah. (Farsça)

dost-u kadim

  • Eski dost.

dostan

  • (Tekili: Dost) Dostlar.

dostane / dostâne / دوستانه

  • Dostça, dostlukla. (Farsça)
  • Dost gibi.
  • Dostça. (Farsça)

dosti / dostî / دوستى

  • Dostluk. (Farsça)
  • Dostluk. (Farsça)

dostkam / dostkâm / دوستكام

  • Dost canlısı. (Farsça)

dürnuk

  • (Çoğulu: Derânik) Bir cins döşek.

dust / dûst / دوست

  • Dost. (Farsça)
  • Sevgili. (Farsça)
  • Tanrı. (Farsça)

eazz-i ahibba / eazz-i ahibbâ

  • Dostların en azizi.

ehabb-ı ehibba

  • Dostların, ahbabların en sevgilisi.

ehibba / ehibbâ / احبا

  • (Tekili: Habib) Habibler, dostlar, sevgililer.
  • Dostlar, sevdiği kimseler.
  • Dostlar. (Arapça)

ehil

  • Dost, sahip, usta.

ehilla

  • Dostlar, kardeşler.

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

ehl-i kalb / اَهْلِ قَلْبْ

  • Kalb gözü açık Allah dostları.

ehl-i rivayet-i sadıka / ehl-i rivâyet-i sadıka

  • Peygamberimizden duyulan şeyleri dosdoğru bir şekilde nakleden kimseler.

ehl-i sahv

  • Uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları.

ehl-i sırat-ı müstakim

  • Dosdoğru yolda olanlar.

ehl-i tarikat ve velayet / ehl-i tarîkat ve velâyet

  • Tarikata mensup olanlar, tasavvufla ilgilenenler ve Allah dostları, velîler.

ehl-i velayet / ehl-i velâyet

  • Veliler, Allah dostları.

ehl-i velayet ve tahkik / ehl-i velâyet ve tahkik

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini delilleriyle bilen Allah dostu âlim kimseler.

ehl-i vifak

  • Birbirleriyle dostça yaşayanlar.

ehlullah

  • Allah dostları.

elhubbu-lillah

  • Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir. Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir.

elif

  • Munis, sahip, dost.

enbub

  • Minder, döşek, yatak. Döşeme. (Farsça)

enis / enîs / انيس / اَن۪يسْ

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.
  • Dost, arkadaş.
  • Yarattığı varlıklara karşı çok yakın, dost olan Allah.
  • Dost, arkadaş.
  • Dost. (Arapça)
  • Sevgili. (Arapça)
  • Dost.

enis-i dil

  • Gönül dostu.

esasat

  • Temel malzemeler, mobilya, dekorasyon, döşeme gibi ev eşyaları.

eşya

  • (Tekili: Şey) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye mahsus halı, dolap v.s.
  • Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler.
  • Yük, yük eşyası.

evidda

  • Ahbablar. Hâlis ve sâdık dostlar.

evliya / evliyâ / اَوْلِيَا

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.
  • Allah dostları.

evliya-yı meşhure

  • Meşhur evliyalar, Allah dostları.

fakd-ül ahbab

  • Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.

fakdü'l-ahbap

  • Sevgililerin, dostların yok oluşu, onları kaybetme.

feccac

  • Döşek döşeten.
  • Erkek, zevc.

fenafilihvan

  • (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.

feraşet

  • Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.

ferraş / ferrâş / فراش

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl
  • Döşemeci. (Arapça)
  • Hizmetkâr. (Arapça)

ferş / فرش

  • Yer. Yeryüzü.
  • Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey.
  • Küçük develer.
  • Döşeme, yayma.
  • Yayılan şey.
  • Seccade, hasır,
  • Yeryüzü, kır, sahra.
  • Yer, döşeme.
  • Döşeme. (Arapça)
  • Yaygı. (Arapça)

firaku'l-ahbap

  • Dostlardan ayrı düşme.

firaş / firâş

  • Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
  • Döşek, yatak, şilte, hasır, halı.
  • Döşek, yaygı.

firaş-ı istirahat

  • Rahat döşeği.

firkat

  • (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.

füruş / fürûş

  • (Tekili: Firaş) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler.
  • Yataklar.
  • Döşemeler, yaygılar.

fütüvvet

  • Dostlara afv ve safh ile muamele.
  • Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık.
  • Kerem ve seha.
  • Soy temizliği.

gaşiye

  • Perde. Örtü.
  • Kıyamet.
  • Dilenci ve cerrar.
  • Ziyârete gelen dostlar gurubu.

gayr-i müstakim / gayr-i müstakîm / غَيْرِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru olmayan.

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

gulampare

  • Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)

güsterde

  • Döşenmiş, yayılmış. (Farsça)

habib / habîb / حبيب

  • (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
  • Sevgili, dost.
  • Sevgili. (Arapça)
  • Dost. (Arapça)
  • Hz. Muhammed. (Arapça)

hadin / hadîn

  • (Çoğulu: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.

hadin-i kadim / hadîn-i kadîm

  • Eski dost.

halal / halâl

  • Dostluk, ahbaplık.
  • İki şey arasında açıklık olma.
  • Dostluk.
  • İki nesne arası açık olmak.

halalet

  • İki şeyin arası açık olmak.
  • Dostluk. Samimi dostluk.

halil / halîl

  • Samimi dost. Sâdık dost.
  • Nahif ve fakir kimse.
  • Dost.
  • Hz. İbrahim.
  • Dost.
  • Dost.
  • Zevc, koca.
  • Samimi dost.

halil-ür rahman

  • Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.

haliliye / halîliye

  • Allah'ın dostu (Halîlullah) ünvanına sahip olan Hz. İbrahim'in örnek alındığı yol.
  • Dostane münasebet ve samimi kardeşlik.

haliliyye

  • Samimi dostluk ve kardeşlik.

halilullah / halîlullah

  • Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
  • Allahü teâlânın dostu mânâsına İbrâhim aleyhisselâmın lakabı. Halîlürrahmân da denir.
  • "Allahın dostu" mânâsında ibrahim aleyhisselâmın namı.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

halsan

  • Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.

hamile / hamîle

  • Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar.
  • Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer.
  • Döşek çarşafı.

hanifen müslimen / hanîfen müslimen

  • Allah'ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir Müslüman (Kur'ân-ı Kerimde Hz. İbrahim için söylenen bir ibare).

harif

  • (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost.
  • Herif, âdi insan.

haşiyye

  • (Çoğulu: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek.
  • Nihalî adı verilen sofra altı.

hebs

  • Şâdlık, sürür, neşe, neşat.
  • Döşemek.

hemdem / همدم

  • Arkadaş, yakın dost, sohbet arkadaşı. (Farsça)

hevahah

  • Sevilen, muhib, dost. (Farsça)

hibab

  • Dostluk, sevmek.
  • (Tekili: Habb) Tohumlar, taneler.
  • Haplar.

hibb

  • Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hicran

  • Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.

hılal

  • (Çoğulu: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hilalet

  • Samimi dostluk.

hıllet

  • Samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.
  • Halîl (dost) olmak, dostluk. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâma mahsûs bir makâm.

hıllet / خِلَّتْ

  • Dostluk.

hıllet-i ibrahim

  • İbrahim'in (a.s.) dostluğu, dostluk sıfatı olan samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hılm

  • Dost.

hıls

  • (Çoğulu: Ahlâs) Yünden veya kıldan yapılan ve palas denilen döşek.
  • Büyük ve kuvvetli olan dişi deve.

hımdıd

  • Havuz dibinde olan döşeme.

hizbullah

  • Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)

hizmet-i mevla / hizmet-i mevlâ

  • Dostumuz ve gözeticimiz olan Allah'ın hizmetinde bulunma.

hubb

  • (Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek.
  • Hulus, lüzum ve sübut.
  • Muhafaza ve imsâk.

hubbe

  • Dostluk.

hudena

  • (Tekili: Hadîn) Sâdık dostlar, vefakâr arkadaşlar.

hukukperver

  • Geçmişi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefalı ve sâdık dost. (Farsça)

hukukşinas

  • Hukukçu, hukuk ilmini bilen.
  • Vefâlı kimse. Sâdık dost.

hulalet

  • Samimi dostluk arkadaşlık.

hull

  • Dost.

hullan

  • (Tekili: Halil) Sâdık dostlar, arkadaşlar.

hulle

  • (Çoğulu: Hılâl) Dostluk.

hullet / خلت

  • (Çoğulu: Hulel) İçten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet.
  • Dostluk.

hulule

  • Dostluk.

hulus

  • Hâlislik. Saflık.
  • Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.

hulusiyyet

  • Hâlislik. Samimi dostluk.

ibn-ül üns

  • Dost.

ibrahim halilullah

  • Allah'ın dostu Hz. İbrahim.

ifraş

  • Zemmetme, kötüleme, çekiştirme.
  • Serip döşetme.

iftiraş

  • İzine uyma.
  • Namusa dokunur söz söyleme.
  • Yayılma.
  • Cima.
  • Döşemek.

ihbarat-ı sadıka-i ahmediye / ihbârât-ı sadıka-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) dosdoğru haber vermeleri.

ihbarat-ı sadıka-i gaybiye / ihbârât-ı sadıka-i gaybiye

  • Gayb âlemiyle ilgili verilen dosdoğru haberler.

ihevat

  • (Tekili: İhve) Samimi ve sâdık arkadaşlar. Candan dostlar.
  • Tarikat arkadaşları.

ihtişa'

  • Tam olarak dolma.
  • Yastık veya döşek gibi bir şey edinme.

ihvan / ihvân / اخوان

  • ( kelimesinin cem'i) Kardeşler. Eş, dost.
  • Sâdık arkadaşlar.
  • Aynı mezheb veya tarikata mensub olanlar.
  • Dostlar. (Arapça)

ihvaniyat

  • Arkadaşlar, eş dost mektubları.

iltiyak

  • Sıkı fıkı dost olma, candan arkadaş olma.

irşak

  • Bir şeye dik bakma. Dosdoğru etme.

irtibat

  • Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık.
  • Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.

işraf

  • Yüksek bir yere çıkma. Yüksek bir yerden bakıp anlama.
  • (Hasta) ölüm döşeğinde olma.

ıstıhab

  • Saklama, gizleme.
  • Dostluk kurma.
  • Konuşma, musâhabe etme.

istihbab

  • Bir şeyi iyi ve güzel addetmek.
  • Dost edinme.
  • Müstehab etmek ve olmak.

istikamet / اِسْتِقَامَتْ

  • Dosdoğru olma.

istikāmet / اِسْتِقَامَتْ

  • Dosdoğru olma.

ıstına-i sıddık

  • Sâdık dost seçme.

kafile-i ahbab

  • Dostların oluşturduğu topluluk.

kanat

  • (Çoğulu: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu.
  • Sopa, mızrak.

kanavat

  • (Tekili: Kanât) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları.
  • Mızraklar, sopalar.

karin / قرین

  • Yakın. (Arapça)
  • Eş dost. (Arapça)

kaş'

  • (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam.
  • Açmak.
  • Gidermek. Dağıtmak.
  • Kuru deri. Deriden olan çadır.
  • Hamam pisliği.
  • Deriden yapılmış döşek.
  • Balgam.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

kemi'

  • Bir yerde ve bir döşekte beraber yatan kişi.
  • Düz yer.

keşfü'l-kubur velisi / keşfü'l-kubur velîsi

  • Kabirdeki ölülerin hallerini anlayan ve bilen Allah dostu zât, evliya.

kıraathane

  • Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

klasör

  • Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. (Fransızca)
  • Geniş mukavva dosya. (Fransızca)

küsterde

  • Döşenmiş, yayılmış. (Farsça)

ma'

  • Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

mecma-ı ahbap

  • Dostların toplandığı yer.

mecma-i ahbap

  • Dostların toplandığı yer.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medd

  • Uzatma, çekme.
  • Yayma, döşeme.

mefruş / mefrûş / مفروش

  • Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş.
  • Nikâhlı karı.
  • Döşeli.
  • Döşenmiş. (Arapça)

mefruşat / mefrûşat / مفروشات

  • (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.
  • Döşeme. (Arapça)

mehd

  • Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer.
  • Yeryüzü.
  • Yayıp döşemek.
  • Kâr kazanmak.
  • Hazırlanmak.
  • Beşik, yatak, döşek.

mename

  • Yatak, döşek.

merhum

  • (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.
  • Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)

meşreb-i hıllet

  • Yakın dostluğu öngören hareket tarzı.

mevali / mevalî

  • Efendiler.
  • Azad edilmiş köleler.
  • Azad edenler.
  • Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler.
  • Dost ve komşular.
  • Yardımcılar.

meveddet

  • Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek.
  • Sevme, sevgi, dostluk.
  • Dostluk, sevgi.

mevla

  • Sahib. Rabb.
  • Efendi. Köleyi âzad eden.
  • Şanlı. Şerefli. Mâlik.
  • Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.).
  • Terbiye eden, mürebbi.
  • Yardımcı, muavenet eden.
  • Dost ve komşu.
  • Azâd olan.

mevla-yı kerim / mevlâ-yı kerîm

  • İkramı bol olan dostumuz ve gözeticimiz Allah.

mevt

  • Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek.
  • Mevt, mü'minler için dünya vazifelerinden ve imtihanından bir paydostur.

mihad

  • Yer. Arz.
  • Beşik.
  • Döşeme. Döşek.

mihrbani / mihrbanî

  • Dostluk, muhabbet, sevgi. (Farsça)

miysere

  • (Çoğulu: Mevâsir) Eyer yastığı.
  • Eyer altına koydukları keçe.
  • Çul içine koyulan keçe.
  • Yatacak döşek, yatak.

müanese

  • Dostane görmek, görüşmek. Karşılıklı ünsiyet etmek.

müdahin

  • Dalkavuk. Yüze gülen. Birisini yalandan yüzüne karşı medheden. Menfaat koparmak için dostluk eden.

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdarat

  • (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme.

müfarakat

  • Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek.
  • Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.

müferreş

  • Döşenmiş, tefriş edilmiş.

muhadenet

  • Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.

muhale

  • Dostluk, sadâkat.

muhaleset

  • (Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme.

muhibb

  • Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen.

muhibban / muhibbân

  • (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları. (Farsça)
  • Dostlar, ahbaplar, sevilenler.

muhibbane

  • Severek. Dostça. Dosta yakışır surette. (Farsça)

muhibbe

  • Kadın sevgili. Kadın dost.

muhlis

  • Halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.

muhlisane / muhlisâne

  • Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla. (Farsça)

mühüd

  • (Tekili: Mihâd) Döşekler, yataklar.

mültefit

  • İltifat edici, teveccüh edip yüz gösteren. İyi muâmele edip dostluk gösteren.

mümaşatkar / mümaşatkâr

  • Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle. (Farsça)

mümazaka

  • Dostluk hususunda riyâ gösterme.

mümazik

  • Gerçek dost olmayan kimse.

mümehhed

  • Hazırlanmış, serilmiş, yayılmış, düzeltilmiş.
  • Tanzim ve tesviye olunmuş, döşenmiş.
  • Ilık su.

mümehhid

  • (Mehd. den) Döşeyen, yayan.
  • Düzenliyen. Tanzim ve tertib eden.

munis

  • Canayakın, dost.

musadakat

  • (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.

musadeka

  • Dostluk.

musafat

  • (Safvet. den) Samimi ve hâlis dostluk.

müşayaa

  • Biriyle dostluk etme.
  • Birine uyma, tâbi olma.
  • Çağırmak.
  • Haykırmak.

müştakan / müştâkan

  • Aşk ve iştiyakla bağlı olan dostlar.

müstakim / müstakîm

  • İstikamet üzere olan, dosdoğru olan.

mustakim / مستقيم

  • Doğru, düz, dosdoğru. (Arapça)

müstakim / müstakîm / مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru.

müstakimane / müstakimâne

  • İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.
  • Dosdoğru olarak.

müstakime

  • İstikametli, dosdoğru.

müteferriş

  • Döşenen, teferrüş eden.

mütehabb

  • (Hubb. dan) Birbirine dost olan. Birbirini dost sayan.

mütemehhid

  • (Mehd. den) Yayılmış, serilmiş. Yayılıp döşenen.

mütesafih

  • Musafaha eden. Dostluk ve selâm için elele veren.

muvalat

  • Dostluk, karşılıklı sevgi. Yardım, koruma.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi, koruma, yardım.

müvalat / müvâlât

  • Dostluk.
  • Abdest alırken her uzvu ara vermeden birbiri ardınca yıkamak.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi.Tebrik ile terdif ederim arz-ı hulûsu, Kalbimdeki sıdk u müvâlât senindir.

müvalefe

  • Birbiriyle üns tutmak, dostluk kurmak.

müvanese

  • Üns tutmak, dostluk kurmak.

muvasat

  • Yardım, dostluk, muavenet, iyilik.
  • Ölen bir memurun ailesine maaş bağlama.

nahh

  • Davar sürmek.
  • İplik.
  • Zeyli denilen döşek.
  • Güç seyr.
  • Deve çökertmek için söylenen söz.

nat'

  • (Çoğulu: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek.
  • Zahir olmak, âşikâre olmak, görünmek.

natık-ı sadık / nâtık-ı sâdık

  • Dosdoğru konuşan.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

nihale

  • Yeni, taze fidan. (Farsça)
  • Avcı korkuluğu. (Farsça)
  • Sahan altlığı. (Farsça)
  • Döşenecek şey. Döşeme. (Farsça)

nita'

  • (Çoğulu: Nutu') Deri döşek.

nutu'

  • (Tekili: Nat') Meşinden yapılmış döşekler.
  • Sofra bezleri.

pister

  • Yatak, döşek. (Farsça)

rahman / rahmân

  • "Dünyâda dost olsun düşman olsun, lâyık olsun olmasın, mü'min olsun kâfir olsun bütün yaratıklara rızık ve sayısız nîmetler veren" mânâsında Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

rasf

  • Oka kiriş sarmak.
  • Birbirine zammetmek.
  • Kaldırım döşemek.

raz-dan

  • Sırrı bilen, sırra ortak olan dost. (Farsça)

refik / refîk

  • Dost ve arkadaş.
  • Yumuşak huylu, rıfk sâhibi.

refref

  • Kuşu çok olan çimenlik, kır.
  • Mânevi bir binek.
  • Dalları salkım salkım olan ağaç.
  • Kenar saçağı.
  • Yeşil elbise.
  • İnce yumuşak kumaş.
  • Döşek.
  • Cennet.
  • İnce, yumuşak kumaş.
  • Kemer saçağı.
  • Döşek, döşeme.
  • Kuşu çok çimenlik.
  • Dalları salkım salkım ağaç.
  • İnce, yumuşak kumaş, bir çeşit döşek; Peygamber efendimizin mîrâc esnâsında (bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Cennet'i ve Cehennem'i gördüğü gece) bindikleri Cennet yaygısı.

reşreş

  • Yumuşak döş kemiği.

rüşd

  • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
  • Hayra isabet etmek.
  • Büluğa ermek.
  • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
  • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.

sadakat / sadâkat

  • (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk.
  • Dostlukta sebat, vefadarlık.
  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.
  • Bağlılık, dostluk, doğruluk.

sadik

  • Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.

sadik-ı ahmak / sadîk-ı ahmak

  • Ahmak dost.
  • Çok bağlı ahmak dost.

sadik-ı kadim

  • Eski dost.

sadıkan

  • Sâdıklar, sâdık dostlar. (Farsça)

safh

  • Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme.
  • Bir şeyin bir tarafı.
  • Bir şey içirme.
  • Yüz çevirme.

sahb

  • (Tekili: Sâhib) Yakın dostlar. Sâhipler.

sako

  • Pardösü.

satıh

  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.

secir

  • Dost.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

sedir

  • Köşk.
  • Nehir.
  • Karyola.
  • Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.

sehl

  • Yere yayılmak, döşenmek.

şeker-ab

  • İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk. (Farsça)

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

sicil

  • Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter.
  • Memurların durumu hakkında tutulan dosya.

sıddıkin-i evliya / sıddıkîn-i evliya

  • Allah dostları arasında sadakatte en ileri olanlar.

sifal

  • Değirmen altına döşenen deri.
  • Değirmen süpürgesi.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dinin belirlediği dosdoğru yol.
  • Dosdoğru yol.

sırat-ı müstakim ehli / sırat-ı müstakîm ehli

  • Dinin belirlediği dosdoğru yolda olanlar.

sıratu'l-müstakim / sırâtu'l-müstakîm

  • Dosdoğru yol.

sudeka

  • (Tekili: Sadik) Doğru ve hakiki dostlar.

sudkan

  • (Tekili: Sadîk) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.

şürr

  • Ayıp.
  • Yayıp döşemek.
  • Kurutmak için güneşe sermek.

taarr

  • Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.

taha

  • ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek.
  • Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.

taha'

  • Döşenmiş ve yayılmış yer.
  • Bir nebat cinsi.

tahabbüb

  • Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.

tahsib

  • Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek.

takıyye

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.

tarik-i müstakim / tarîk-i müstakîm / طَر۪يقِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru yol.

teceyyüf

  • Dost edinmek.

tefriş / تفریش / tefrîş / تَفْر۪يشْ

  • Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme.
  • Ev eşyasını düzenleme.
  • Döşeme.
  • Döşeme, yayma.
  • Döşeme. (Arapça)
  • Tefriş edilmek: Döşenmek. (Arapça)
  • Tefriş etmek: Döşemek. (Arapça)
  • Döşeme.

tefriş etmek

  • Döşemek.

tefrişat / تفریشات

  • Döşemeler. (Arapça)

tehabb

  • Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.

tekrim-i evliya

  • Allah dostlarına hürmet etme, saygı gösterme.

temehhüd

  • (Mehd. den) Yayılıp döşenme.

temelmül

  • Yatak veya döşekte rahat olmama.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.
  • Döşeyip düzeltme.
  • Hazırlama, döşeme.

tesahup

  • Sahiplenme, dost edinmek.

teveddüd

  • Tedricen kendini sevdirmek. Dostluk etmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın çeşitli ve lezzetli nimetler vererek insanlara kendisini sevdirmesi.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

tevelli / tevellî

  • Dostluk, birisini Allah rızâsı için sevme, dost edinme.

ücahin

  • (Çoğulu: Acâhine) Hizmetkâr.
  • Aşçı. Dost.
  • Deyyus.

uhuvvet

  • Kardeşlik. Din kardeşliği. Samimi dostluk.
  • Kardeşlik, dostluk, bağlılık.

ülfet / الفت

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
  • Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
  • Alışma, kaynaşma.
  • Görüşme, konuşma.
  • Dostluk.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

umde

  • İnanılacak şey.
  • Prensip, temel fikir.
  • Dostluk. Güvenilecek yer veya kimse.
  • Kavim veya kabilenin muteber ve mu'temedi olan. Reis. Serasker.

ünsiyet

  • Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • Dostluk, yakınlık, alışkanlık.
  • Alışkanlık, dostluk.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Dostça, cana yakın bir şekilde.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

ünsiyetli

  • Canayakın, dost.

vedad

  • Dostluk. Sevme. Sevgi.

vedd

  • Dostluk. Sevgi, muhabbet.

vefa / vefâ / وفا

  • Ahdinde, sözünde durma.
  • Sevgi ve dostlukta sebat ve devam.
  • Ödeme.
  • Yetişme.
  • Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip uhdesinden çıkma.
  • Sözünde durma. (Arapça)
  • Dostluğu sürdürme. (Arapça)
  • Vefâ etmek: Sözünde durmak, vefa göstermek. (Arapça)

vefadar / vefadâr / vefâdâr

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı, dostluğu devamlı.
  • Vefâlı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.

vefakar / vefakâr

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.

vekire

  • Satın alınan veya yeni yapılan bina için, ahbaba, eşe dosta verilen ziyafet.

vela-perver

  • Dostluk gösteren, dostluk besleyen. (Farsça)

velayet / velâyet / ولایت

  • Veli olan kimsenin hali. Velilik, dervişlik.
  • Dostluk.
  • Sadakat.
  • Başkasına sözünü geçirmek. Bir şeye kudret cihetiyle bizzat mutasarrıf olmak.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
  • Velîlik. (Arapça)
  • Dostluk. (Arapça)
  • Otorite. (Arapça)

velayet-i kamile / velâyet-i kâmile

  • Mükemmel velilik; kulluk noktasında mânevî mertebeleri aşarak Allah'ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme mükemmelliği.

veli / velî

  • Allah dostu.

veliyy

  • (Çoğulu: Evliyâ) Yakın.
  • Amcazâde, emmi oğlu.
  • Yar, dost.

veliyyullah

  • Allah'ın velisi, dostu.

vesaid

  • (Tekili: Visâde) Yastıklar, şilteler, döşekler.

vidad / vidâd / وداد

  • Dostluk. Sevmek. Muhabbet.
  • Dost ve muhib.
  • Her şeye muhabbeti olan.
  • Sevgi. (Arapça)
  • Dostluk. (Arapça)

vidd

  • Muhabbet, dostluk, sevgi.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

vilakar / vilakâr

  • Ahbab, dost. (Farsça)

vilaperver

  • Dost, muhib. (Farsça)

vilayet

  • Bir şeyi kudretle elde etme.
  • İl.
  • Birisine kefil olmak.
  • Dostluk. Muhabbet.

visab

  • Yatak, döşek.
  • Atlama, sıçrama.

yar / yâr / يَارْ / یار

  • Dost, ahbab, tanıdık. (Farsça)
  • Yardımcı. (Farsça)
  • Âşık. Mâşuk, sevgili. (Farsça)
  • Dost, sevgili.
  • Dost, sevgili.
  • Dost. (Farsça)
  • Sevgili. (Farsça)
  • Arkadaş. (Farsça)

yar-ı baki / yâr-ı bâki / yâr-ı bâkî / يَارِ بَاقِي

  • Daimi ve sürekli dost.
  • Ölümsüz dost.

yar-ı bivefa / yâr-ı bîvefâ

  • Vefasız dost.

yar-ı kadim / yâr-ı kadîm

  • Eski dost.

yaran / yârân / يَارَانْ / یاران

  • Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
  • Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer. (Farsça)
  • Arkadaşlar, dostlar.
  • Yârlar, dostlar.
  • Dostlar, arkadaşlar. (Farsça)

yaran-ı aşk / yârân-ı aşk

  • Âşıklar, aşk dostları.

yaran-ı safa / yârân-ı safâ

  • Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.

yarane

  • Dostça. (Farsça)

yari / yârî / یاری

  • Yardım. (Farsça)
  • Dostluk. (Farsça)
  • Dostluk. (Farsça)
  • Yardım. (Farsça)

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

yarmend

  • Dost, muin, yardımcı. (Farsça)

yekruy

  • İki yüzlülük yapmayan, riyasız. (Farsça)
  • Hâlis ve itimad edilir dost. (Farsça)

zerabi / zerabî

  • (Tekili: Zürbiye) (Zirbiye) İftihar eden.
  • Geniş, enli döşek, yatak.